Skip to main content

Full text of "Kavgam"

See other formats


BÖLÜM | 
Kader beni, iki Alman devletinin tam sınırları üzerinde bir kasabada, Braunau am Inn'de 
dünyaya getirdi. Alman olan Avusturya, büyük Alman vatanına tekrar dönmelidir. Hem bu 
birleşme, iktisadi sebeplerin sonucu olmamalıdır. Bu birleşme, iktisadi bakımdan zararlı olsa 
bile, mutlaka olmalıdır. Aynı kan, aynı imparatorluğa aittir. Alman kavmi, kendi evlatlarını 
tek bir devlet halinde bir araya toplamadıkça, sömürge siyaseti çalışmalarında bulunmayı hak 
etmeyecektir. Alman sınırları bütün Almanları ihtiva ettiği zaman bu nüfusu besleyemeyecek 
kadar güçsüz olduğunu tahakkuk ederse; bu kavmin hissedeceği gerek ve zorunlulukta 
yabancı topraklar elde etmek için hak sahibi olacaktır, işte o vakit, sapan yerini kılıca bıra- 
kacak ve temiz gözyaşları gelecekteki dünyanın ürünlerini hazırlayacaktır. Dünyaya gözlerimi 
açtığım şehrin durumu, yukarıda açıkladığım büyük ve şerefli bir görevin sembolü gibi 
görünüyordu. Bu şehrin büyük bir hatırası vardı. Bu hatıra her Alman milliyetçisini kendisine 
çekecek büyüklükte idi. işte bu ıssız, bu köşede kalmış memleket yüzyıl önce milletimizin 
tarihinde ölmez olaylar görmüş ve hatırlandığında her milliyetçi Almanı üzecek bir faciaya 
sahne olmuşu. Almanya'nın yıkılmasına ramak kaldığı devrede Nürenberg”de kitapçı dükkanı 
sahibi olan, milliyetçi (nasyonalist) ve Fransız düşmanı Johannes Palm Almanya uğrunda 
canını vermekten çe-kinmedi. Feci olaydaki ortaklarını açıklamamakta gösterdiği cesaret her 
Almanın ders alacağı bir fedakarlık örneği idi. Leo Schlageter de fedakar kitapçının izinden 
yürümüştü. 
O da Johannes Palm gibi, kendi hükümetinin bir temsilcisi tarafından Fransa hükümetine 
gammazlanmıştı. Agusbourg'un polis müdürü olan Leo Schlageter, bütün Alman 
milliyetçilerini üzen, fakat feci olduğu kadar şerefli olan bir sonla karşılaşmıştı, işte Leo 
Schlageter'ın bu tutumu Severing Hükümetinin yeni Alman memurlarına örnek olmuştu. 
Annem ve babam 1890 yılına doğru kan itibariyle Bavyeralı, fakat siyaset bakımından 
Avusturyalı küçük Inn şehrinde ikamet ediyorlardı. Babam görevine bağlı bir memurdu. 
Annem ev kadını idi. Ev işleri ile meşgul olurdu. Annem ve babam çocuklarının üstüne 
şefkatle titrerlerdi. Hayatımın bu bölümleri bende çok az iz bırakmıştır. Aradan birkaç yıl 
geçtikten sonra babam Braunau am Inn'den biraz daha uzakta Passan'da yeni bir göreve 
başladı. Passan asıl Almanya'da idi ve babam yine memurdu. O günlerde Avusturyalı 
memurların memuriyet hayatlarında birçok tayin, nakil ve takaslar söz konusu olurdu, işte bir 
gümrük memuru olan babam da bir müddet sonra Linz'e döndü. Babam Linz'de me- 
muriyetteki görevine bir süre daha devam ettikten sonra emekli oldu. Emeklilik sevgili babam 
için hiçbir zaman bir dinlenme devresi olmayacaktı. Babam bir çiftçi ailesinin oğlu idi. Genç 
yaşta evini terk etmek zorunda kalmıştı. 13 yaşında iken çıkınını hazırlayıp köyünü terk etti. 
Köylülerin ısrarlı uyarılarına rağmen bir sanat sahibi olmak üzere Viyana'ya gitti. 1850 
yılında cebinde sadece üç ecus ile böyle bir karar vermek, cesaret isteyen bir işti. 4 yıl 
Viyana'daki çalışması sonunda babam esnaflıkta biraz ilerlemişti. Ancak bu gelişme babama 
yeterli gelmiyordu. O günlerin yoksulluğu babamı daha iyi bir mevkie sahip olmak için 
mesleğini bırakmaya zorluyordu. Köyde yaşarken papazın yaşayışı onun gözünde insanların 
yaşayışlarının en son sınırı olarak görünüyordu. Oysa şimdi büyük şehir onun fikirlerini 
değiştirmiş, yeni bir görüşün sahibi yapmıştı. Artık babam memuriyeti her şeyin üstünde 
tutuyordu. 17 yaşında henüz bir delikanlı iken her türlü yoksulluk ile karşı karşıya olmasına 
rağmen, kararlı bir şekilde hedefine ulaşmak için bütün fedakarlıklara katlanıyordu. Sonunda 
hedefine ulaştı ve 21 yaşında iken memur oldu. Böylece baba ocağına "adam" olduktan sonra 
dönmek üzere ettiği yemini yerine getirmiş oluyordu. Köyde kimse onu hatırlamıyordu ve o 
da köyü yabancı buluyordu. Şimdi 56 yaşında idi. emekli olmuştu, ama boş durmak 
istemiyordu. Avusturya'nın Lambach kasabasında arazi satın aldı. Toprağı işletmeye başladı. 
Uzun memuriyet görevinden sonra hayatının son halkasında tekrar aile kaynağına dönüyordu. 
Zevklerim, beni babamın hayatına benzer bir hayata itmiyordu. Konuşma yeteneğim, 
çocukluk arkadaşlarıma verdiğim, ikna edici ve daha doğrusu kandırıcı söylevlerle oluşmaya 


başladı. Kendi kendimi zor idare edebilen küçük bir lider olmuştum. Bu arada iyi bir öğrenci 
olduğumu da söyleyebilirim. Çalışmak bana kolay geliyordu. Boş zamanlarımda "Lambach 
Chanoine"lerin yanında şan dersleri takip ediyordum. Dini yortuların ihtişam dolu gösterileri 
beni mest etmeye yetiyordu, işte bu durum tıpkı babam gibi düşünmeme sebep oluyordu. 
Köyünün papazının yaşayışı babamı nasıl büyülemiş ise, muhterem peder Abbe de benim 
gözümde büyüyor ve bana hedef olarak gözüküyordu. Konuşma yeteneğim babam tarafından 
takdir edilmiyordu. Ailem benim davranışlarımdan dolayı endişeleniyordu. 

Konuşma hevesim yavaş yavaş kaybolurken, kişiliğime daha uygun becerilerim ortaya 
çıktı. Babamın kütüphanesinde elime geçen askeri konularla dolu çeşitli kitapları ve 1870 - 
1871 Alman Fransız savaşlarına ait yazıları büyük bir dikkatle okuyordum. Kısa zamanda 
kahramanlık, ahlaki düşüncelerimde birinci sıraya geçti. Savaşa ve askerliğe ait şeylerin 
tamamını her türlü kaynaktan toplamaya başladım. Bu, aynı zamanda bir gerçeğin ortaya 
çıkışıydı ve bazı sorular aklımı karıştırmaya başladı. Öyleya, bu savaşları yapan Almanlarla 
diğerleri arasında fark var mıydı? Babam dahil bütün Avusturyalılar neden bu savaşa 
katılmadılar? Bizler (yani Avusturyalılar) diğer Almanlarla aynı değil miydik? 

Bu sorular beynimin içinde dönüp duruyordu. Sonunda bütün Almanların Bismarck 
Hükümeti'ne dahil olmak saadetine sahip bulunmadıkları hükmüne vardım. 

Nihayet eğitim zamanı gelip çattı. Babam benim davranışlarımdan lise eğitimi için bir 
becerim olmadığı sonucuna varıyordu ve benim için Realschule'yi daha uygun buluyordu. 
Babamın bu karara varmasına biraz da resim alanındaki yeteneğim sebep oluyordu. Babam 
Avusturya liselerinde resim dersinin geçiştirildiğini söylüyordu. Kendi hayatının zorluklarla 
dolu çalışma dönemi, onu, gözünde uygulamada hiçbir faydası olmayan "humanites"den 
uzaklaştırıyordu. İşin esasına bakılırsa babam, beni de kendi gibi memur yapmak istiyordu. 
Yoklukla geçen gençlik devresinden sonra elde ettiği küçük mevki babamda bu kararın 
doğmasına sebep oluyordu. Hatta benim daha da yüksek bir memuriyete girmemi istiyordu. 
Amacı benim hayatımı kolaylaştırmaktı. 

Bir vakitler kendi hayatının en büyük halkalarını oluşturan şeyin, benim tarafımdan kabul 
edilmemesine bir türlü akıl erdiremiyordu, işte bu yüzden babamın kararı basit, emin ve çok 
doğaldı. Hayat kavgasının kazandırdığı çelik gibi bir karaktere sahip olan babam, benim, daha 
doğrusu tecrübesiz bir delikanlının geleceği hakkında karar vermesine izin vermiyordu. 
Fakat sonunda iş bambaşka oldu. 

Babam beni memur yapmak istiyordu. On bir yaşımda idim. Derhal babama karşı çıktım. 
Memur olmak istemiyordum. Öğüt ve sert hareketler beni yenemedi. 

Babam kendi hayatına ait bir sürü hikayeler anlatarak bende de memur olma isteği 
uyandırmak için bir hayli çaba harcadı. O ne kadar çaba gösterdi ise ben de o kadar direndim. 
Aslında anlattığı öyküler bende hep olumsuz etki yaptı. Günün birinde karanlık bir odada 
masa başında oturacağımı, daha doğrusu hapis olacağımı ve vaktimi istediğim gibi 
harcayamayacağımı, günlerimi birtakım kağıtların arasında geçireceğimi düşündükçe 
memuriyete karşı duyduğum tiksinti gittikçe kabarıyordu. 

Realschule'ye devam ettiğim sürece vaktimi geçirmek hususundaki daha önceki 
alışkanlıklarımda bir değişiklik olmadı. Okulun öyle uzun çalışmayı gerektirmeyen dersleri, 
benim zamanlarımı açık havada değerlendirmemi sağlıyordu, işte bugün siyasi düşmanlarım, 
benim gençliğimde neler yaptığımı ortaya koymak için, çocukluk devreme varıncaya kadar 
hayatımın bütün devrelerini büyük bir dikkatle araştırdıkları zaman, bana mutlu günlerimi 
tekrar yaşama fırsatı vermiş oluyorlar. Bu yüzden kendilerine teşekkür ederim. 
Realschule'ye devam ettiğim günlerde yaşayışımda bir değişiklik olmadı. Babamın beni 
memur yapma çabaları ve benim direnmem devam ediyordu. Bu duruma tahammül 
ediyordum. Kendi düşüncelerimi gizleyebiliyor, böylece babamla devamlı bir çatışma içine 
düşmüyordum. Hiçbir zaman memur olmama kararım kesindi. Bu karar beni mutlu 
yaşatmaya yetiyordu. 


Fakat sonunda babamın düşünceleri, benim idealim ile karşılaşınca işler çatallaştı o sıralarda 
on iki yaşımda idim. Bir gün ressam olmam gerektiğine karar verdim. Bu nasıl oldu, şimdi 
tam hatırlayamıyorum. Desinatörlük yeteneğim su götürmezdi. Hatta babamın beni 
Realschule'ye kayıt ettirmesinin sebeplerinden biri de bu yeteneğimi görmüş ve sezmiş 
olmasıydı. Ancak babam, benim ressam olacak kadar bu yeteneğimi geliştireceğimi aklına 
getirmiyordu. Onun tek düşüncesi beni memur yapmaktı. Bundan uzak durduğumu gördüğü 
ve tam olarak anladığı zaman ilk defa bana ne olmak istediğimi sordu. Ben kararımı çok önce 
vermiştim. Derhal şu cevabı verdim: "Ressam" Babamın adeta dili tutulmuştu. Önce benden 
şüphe etti. Sonra yanlış işittiğini sandı. Fakat düşüncelerimi ve idealimi tam öğrenince, 
şiddetle karşı koydu. Benim yeteneğimle ilgili düşüncelerime hiç önem vermedi. 

"Ressam mı olmak? Hayır... hayır... asla!.." diyordu. Fakat kendisi ne kadar inatçı ise, onun 
oğlu da, yani ben de, o kadar inatçı idim. inatçılık babadan oğla geçmişti. Baba "asla" deyip 
duruyordu, ben de "her şeye rağmen" diye direniyordum. Çatışma böylece kaldı. 

Bu karşıtlığın sonuçları pek hoş değildi. Babamın hayatı acılarla doluydu. Ben kendisini çok 
seviyordum. Oysa babam ressam olmak isteğini benden tamamen çekip koparmaya 
çalışıyordu. Sonunda ben biraz daha ileri giderek, artık öğrenim yapmayacağımı söyledim 
Otoritesini kuran babam, benim bu çıkışlarıma kulak asmadı, yeniden ben oldum. Böyle 
olunca ben de dikkatli bir sessizliğe büründüm. Realschule'den istifade edemediğimi görünce 
babamın ister istemez arzuladığım hedefe doğru beni rahat bırakacağını hayal ediyordum. 
Bunda başarılı olacak mıydım? Bilmiyordum. Bilinen bir şey varsa, o da benim okulda 
başarısız bir öğrenci olduğumdu. 

Okuldaki başarısızlığım gözle görülür gibiydi. Hoşuma giden derslere çalışıyordum. Zevkle 
çalıştığım derslerden tam not, diğerlerinden ise "orta" ve "zayıf " notlar alıyordum. En çok 
tarih ve coğrafya 

derslerinde başarı gösteriyordum. 

İşte bu sıralarda "milliyetçi" oldum ve tarihin gerçek anlamını anlamayı, idrak etmeyi ve bu 
konuya nüfuz edebilmeyi öğrendim. 

Eski Avusturya'nın sınırlan içinde çeşitli milletler yaşıyordu. O günlerde Reich'a mensup 
olanların, böyle bir devlette herhangi bir kimsenin, günlük hayatının ne şekil alabileceğini 
tanımlaması çok zordu. Kahraman orduların büyük zafer yürüyüşlerini andıran Alman Fransız 
Savaşı'ndan sonra, Almanların sınırlarının ötesinde kalan Alman topraklarına, duyulan ilgi her 
geçen gün biraz daha azalıyordu. Çoğu kimse bu dışarıda kalan Alman topraklarının değerini 
bilmeye yanaşmıyor veya bu iş de aciz kalıyordu. Özellikle Alman olan Avusturyalılar çöküş 
halinde bulunan bir hanedan ile, sağlam bir ırkı birbirine karıştırıyorlardı. Gerçekten de elli iki 
milyonluk bir devlete kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini kabul ettirebilmeleri için Avus- 
turyalı Almanların en iyi ırk olmaları gerekirdi. Halbuki Almanya'da, Avusturya'nın bir 
Alman devleti olduğu sanılıyordu. Bu tanım büyük bir hataydı. Öyle ki çok kötü sonuçlar 
verebilirdi. Fakat bu hatalı tanım, doğudaki on milyon Alman için gurur verici bir görüştü. 
Reich'a dahil olan Almanlardan pek çoğu, Avusturya'da Alman dilinin ve Alman okullarının 
zaferi için daha doğrusu Avusturya'da Alman kalabilmek için devamlı şekilde çalışmanın 
gerektiğini bilmiyordu. Bugün bu üzücü gerçek, Reich'ın tarihinde yabancı egemenliği altında 
müşterek vatan düşünen, dikkatlerini bu düşünceye toplayan ve hiç olmazsa ana diline kutsal 
hakkı elde etmeğe çalışan birkaç milyon ırkdaşımız tarafından görülmektedir. Fakat bununla 
beraber, ırkı için mücadele etmenin ne demek olduğu daha büyük bir çevrede idrak 
edilmektedir. Hiç şüphe yok ki, bazı kimseler Reich'ın doğu sınırındaki Almanlığın 
büyüklüğünü takdire yanaşıyorlardı. Avusturya asırlar boyunca bu Almanlığı doğuya karşı 
korudu ve daha sonra da ufak çapta savaşlarla Alman dilinin sınırlarının daralmasına engel 
oldu. Bu direniş sırasında ise, Reıch sömürgelerle ilgileniyor, fakat kapısının eşiğindeki kendi 
kanını ve kendi elini önemsemiyordu. Her zaman, her yerde ve her kavgada görüldüğü gibi 


eski Avusturya'nın diller rekabetinde de üç çeşit insan göze çarpıyordu: "Mücadele edenler, 
suya sabuna dokunmayanlar ve hainler." 

Bu duruma ilkokullardan itibaren rastlanıyordu. Halbuki gelecek nesillerin, yetişip meydana 
çıktıkları bu yerlerde "dil kavgası"nın bütün şiddeti ile hüküm sürdüğüne dikkat edilmesi 
gerekirdi, işte burada "çocuğu fethetmek" söz konusudur. Kavganın ilk daveti çocuğa hitap 
etmek olmalıdır. 

Alman erkek çocuğu, bir Alman olduğunu unutma. Alman kız çocuğu bir gün gelecek bir 
Alman annesi olacaksın, daima bunu düşün. Gençliğin ruhunu anlamasını bilen kimse, onların 
böyle bir daveti büyük bir sessizlik ve neşe ile dinleyebileceğini de takdir edebilir. Gençlik 
daha sonra mücadeleyi çeşitli zorluklara rağmen, kendisine göre ve kendisine özgü silahları 
ile idare edecektir. Yabancıların şarkılarını söylemekten kaçınacaktır. Gençlik, Alman şan ve 
şerefinden uzaklaştırılmaya ne kadar uğraşılırsa o bu adi mücadeleye o kadar karşı koyacaktır. 
Kendi harçlıklarından arttırarak, savaş hazinesi biriktirecektir. Yabancı öğretmenlere karşı asi 
olacak ve daima uyanık bulunacaktır. Kendi ırkının yasaklanmış sembollerini takacak ve bu 
hareketinden dolayı ceza görmekten ve hatta dayak yemekten ayrı bir sevinç duyacaktır. Yani 
gençler, büyüklerin doğru birer örneği olacaklardır. Hatta bu küçük örneklerin ilhamlarının, 
büyüklerden çoğu zaman daha üstün olduğu görülecektir. 

işte ben de çok genç olduğum bir sırada Avusturya'nın milliyetler arasındaki mücadelesine 
katılmak fırsatım elde ettim. Güney bölgesi ve Ligue okulu için yardım toplandı. "Bluet'lerle 
ve siyah-kirrmzı-sarı renklerle ruhlarımız coşmuş bir halde "heil" diye bağırıyorduk. ihtar ve 
cezalara rağmen imparator marşı yerine "DE-UTSCHLAND ÜBER ALLES'"i söylüyorduk, 
işte milli demlen bir devletin tebaalarının ırklarına ait dillerinden başka bir şey bilmedikleri 
bir sırada biz gençler böyle terbiye görüyorduk. Ben hiçbir vakit suya sabuna dokunmayan 
"gevşek insanlar "in arasında bu-lunmadım. Hatta kısa bir süre sonra müteassıp bir "Milli 
Alman" oldum Gerçi benim bu durumum, bugün bu adı taşıyan partinin ifade ettiği anlamdan 
çok daha başka bir şeydi. Bu gelişme bende çubuk oldu. On beş yaşında iken, hanedan 
vatanperverliği ile milliyetçiliğini birbirlerinden ayırmaya ve ırk milliyetçiliği lehinde açık 
fikir beslemeğe başlamıştım. Habsburg monarşisinin iç durumunu incelemek zahmetine 
katlanmamış olanlar, böyle bir tercihi değerlendirmekte zorluklarla karşılaşırlar. Bu devletin 
kaderi bir eğilim beslemek, ancak okulda gösterilen tarih derslerinden doğardı. Gerçekte 
Avusturya'nın kendine özgü bir tarihi yoktu. Bu devletin kaderi Alman olan her şeyin 
varlığına ve gelişmesine öyle bağlıdır ki, tarihte Alman veya Avusturya tarihi diye bir ayrım 
yapılması asla akla getirilemez, işte Almanya'nın tarihi... Almanya iki devlete bölündüğü 
zaman parçalanmıştı. Eski imparatorluğun görkeminden Viyana'da korunabilmiş olanları, ileri 
bir topluluğun garantisi olmaktan çok, prestij yönünden bir etki yapıyordu. 

Habsburglann yıkıldıkları gün, Alman olan Avusturyalıların kalplerinden ana topraklara 
katılmak lehinde içgüdüye dayanan bir ses yükseldi, işte herkesin kalbinde uyuklayan sonsuz 
hissi ifade e-den bu istek, ancak tarih dersinin verdiği terbiye ile beslenen ve hiçbir zaman 
kurumayan, hatta unutulduğu günlerde bile, o anın rahatım bir kenara itip, geçmişin sesinin 
yavaşça yeni bir geleceği fısıldamasını sağlayan kaynak ile anlatılabilir. Bugün dahi ilkokulla- 
rın üst sınıflarında dünya tarihinin okutuluşu çok hatalıdır. Öğretmenlerin pek çoğu tarih 
dersinin amacının sadece tarihleri ve olayları öğretmekten ibaret olduğunu sanıyorlar. Bir 
savaşın başlangıç veya bir mareşalin doğum, bir hükümdarın tahta geçiş tarihlerini bilmek hiç 
önemli değildir. Tarih okumak, tarihsel olayları doğuran ve gerektiren sebepleri öğrenmek ve 
araştırmaktır. Okumadaki esas ustalık şuradadır: Esaslı olanı saklamak, ayrıntıları ise 
unutmak. 

Ben, ders göstermede ve imtihanlarda bu hususu son derece önemli bulan bir tarih 
öğretmenine rastlamış olmanın etkisi altında kaldım. Bu öğretmen Linz Realschule'sindeki 
doktor Leopold Poetsch idi ve bu meziyetleri şahsında toplamıştı. Sert görünüşlü, fakat içi 
iyilikle dolu saygıdeğer bir ihtiyardı. Göz kamaştırıcı görünüşü bizi etkiliyor ve peşinden 


sürüklüyordu. Ders verirken bize içinde bulunduğumuz zamanı unutturan ve bütün sınıfı 
sihirli bir şekilde geçmişin derinliklerine götürüp, orada yüzyıllarca sislerin altında kalmış 
birtakım tarihsel olaylara canlı bir gerçeklik kazandıran, bu saçları kırlaşmaya başlamış 
adamı, bugün bile büyük bir heyecan ile gözlerimin önüne getiririm. Biz öğrenciler, 
zihinlerimiz açılmış, sinirlerimiz gerilmiş, gözlerimizden yaşlar gelecek kadar heyecanlı bir 
biçimde bu adamın dersini dinlerdik. 

Bu öğretmen sadece geçmişi, hal ile aydınlatmakla, gözler önü ne sermekle kalmazdı. O 
geçmişten, bugün için dersler çıkarmada usta idi. Bizi heyecan içinde bırakan günün 
davalarım gayet iyi anla tirdi. Bizim milli bağnazlığımızdan eğitim yolları buluyordu. Çoğu 
zaman, sınıfta düzeni sağlamak için milli hislerimize hitap eder başka çarelere başvurmazdı. 
Böyle bir öğretmen, tarihi en çok sevdiğim bir ders yaptı. Ayrıca beni, genç bir devrimci 
yaptığı da bir gerçektir. Fakat hemen şunu belirteyim: 

Kim Alman tarihini böyle bir öğretmenden okur ve öğrenir de, milletin kaderi üzerinde yıkıcı 
olduğu görülen bir hanedanın düşmanı olmaz? Geçmiş devrin ve bugünün, adi ve şahsi 
menfaatler uğrunda Almanya'nın menfaatlerine daima hıyanet eder diye ortaya koyduğu bir 
hanedanın kim sadık toplumu olabilir? Biz genç olduğumuz halde Avusturya'nın, biz 
Almanlar için hiçbir sevgisi olmadığını ve olmayacağını biliyorduk. Günlük olaylar 
Habsburgların davranışları hakkında tarihten çıkan dersleri doğruluyordu. Yabancı zehirler, 
kuzeyde ve güneyde milletimizin bozulmasına yol açıyor, Viyana bile her geçen gün bir 
Alman şehri olmaktan uzaklaşıyordu. Avusturya hanedanı her hareketi ile Çeklerin işlerine 
yarıyordu. 

Avusturyalı Almanların düşmanı Grandük Franz Ferdinand'ı ölümsüz hak ve aman vermez 
ceza ilahının yumruğu yere vurmuştur. Tanrı namludan çıkmasına izin verdiği kurşunlarla onu 
delik deşik etmiştir. Ferdinand, Avusturya'nın Slavlaştırılması faaliyetini himaye ediyordu. 
Alman milletinin yükü pek ağırdı. Ondan istenen para ve kan fedakarlığının haddi hesabı 
yoktu. Gerçi kör olanlar bile bunun faydasızlığım anlıyorlardı. Bizi en çok üzen nokta, 
Habsburgların bize karşı manen korunmakta olması idi. Almanya köhnemiş monarşi 
idaresinde Cermen ırkının yavaş yavaş da olsa kökünün kazınmasını adeta uygun buluyordu. 
Hanedan, dışa karşı Avusturya'nın bir Alman Devleti olduğu intibanı uyandırırken, öte 
yandan 

Ona karşı isyan ve kin hislerini besliyordu. Bütün bunların farkına 

Sadece Reich'ı idare edenler varmıyorlardı. Renk körlüğüne yakalanmış gibi , bir cenazenin 
yanı başında yürüyorlar ve kokuşma alametleri arasında bir defa öldükten sonra dirilmeyi 
bulduklarını sanıyorlardı. Genç Reich ile çürük Avusturya Devleti arasındaki bu 

Üzücü anlaşma dünya savaşının ve yok olmanın tohumlarını etrafa saçıyordu. 

Bu kitapta, bu meseleye pek geniş bir şekilde temas edeceğim. Şimdi hemen şunu belirteyim 
ki, gençliğimden itibaren bazı esaslı fikirlere sahip olmuştum. Daha sonra bu fikirlerim 
gittikçe gelişti. Alman ırkının kurtuluşu Avusturya'nın yok olmasına bağlı idi. Esasen milli 
hisle bir hanedana bağlılık arasında bir ilgi göremiyordum. Evet özellikle Habsburg hanedanı 
Alman milletinin mahvına sebep olacaktı. İşte bundan dolayı şu duyguyu taşıyordum: 
Vatanım olan Alman Avusturyası'na ateşli bir sevgi, Avusturya Devleti'ne karşı ise sonsuz bir 
kin... 

Zaman ilerledikçe okula borçlu olduğum bu düşünceler ve genel tarih sayesinde, günümüzde 
tarihin tesirini, yanı siyaseti anlamam kolaylaştı. Tarihi öğrenmek için benim çaba sarf 
etmeme gerek yoktu, o bana kendisini öğretecekti. 

Politikada zamanından önce devrimci olduğum gibi, sanat alanında da yenilik peşinde 
koşmaktan kendimi alamadım. Yukarı Avusturya'nın başkentinde, şöyle böyle bir tiyatro 
vardı. Pek fena değil denebilecek bu tiyatroda sık sık temsiller veriliyordu. Henüz on iki 
yaşımda iken ilk defa bu tiyatroda Guillaume Tell'i seyrettim. Birkaç ay sonra da hayatımın 
ilk operasını gördüm: Lohengrin. Birdenbire büyülenmiş gibi oldum. Bayreuth üstadına karşı 


kabaran gençlik heyecanıma ve galeyanıma diyecek yoktu. O günden beri, her zaman eserleri 
beni mest etti. Küçük bir yerde bu temsillerin bana ilerde çok daha güzellerini dinlemek 
alışkanlığını vermeleri gerçekten benim için büyük şanstı. 

Fakat bütün bunlar, babamın benim için tasarladığı memuriyet hayatına karşı bende daha çok 
nefret uyanmasına yol açtı. Bir memur kılıfına girmekle hiçbir vakit mutlu olmayacağıma 
kuvvetle inanmaya başladım. Realschule'de ortaya çıkan desinatörlük kabiliyetim, bana 
kararımda direnmeme yardımcı oldu. 

Babamın ricaları bir yana, tehditleri de kararımı değiştirmeye yetmedi. Evet, ressam olmak 
isüyordum. Ne olursa olsun, asla memur olmayacaktım. 

Bu arada günler geçtikce mimariye karşı daha çok ilgi duymaya başlıyordum, O zamanlar, 
mimariyi resim sanatının tabii bir tamamlayıcısı sayıyordum. Böylece sanat faaliyetimin 
sınırlarının genişlemesine seviniyordum. Fakat sonunda işin bambaşka bir şekil alacağı hiçbir 
zaman aklımın ucuna gelmiyordu. 

Benim için meslek problemi, tahmin ettiğimden çok daha kıs, 1 bir süre içinde çözülecekti. 
Çünkü,babam daha ben on üç yaşını dayken ansızın vefat etti. Bir felç darbesi, babamı en 
güçlü döne-minde iken yere vurdu. O dünyadaki hayatını acı çekmeden son. erdirdi. Fakat 
bizi büyük bir üzüntünün içine attı. Babamın en bu yük isteği, oğlunu, kendisinin ilk 
günlerinde çektiği yokluklardan kurtarmak için bana meslek sahibi olmamda yardım etmekti. 
Bu isteğini gerçekleştiremedi. Fakat bilinçsiz bir biçimde benim içime, ikimizin de 
aklımızdan geçirmediğimiz bir geleceğin tohumlarını ekmişti. 

ilk önceleri hiçbir şey değişmedi. Annem öğrenimime, babamın istediği şekilde devam 
etmeye, yani beni memur yapmaya kendini borçlu saydı. Ben ise memur olmamaya her 
zamankinden daha çok azmetmiştim. İlkokulun yüksek sınıflarının ders programları, 
idealimden uzaklaştıkları oranda, okumaya karşı olan ilgim de azalıyordu. Birkaç hafta süren 
hastalığım, benim gelecekteki meselelerimi çözümledi ve bütün aile anlaşmazlıklarına son 
verdi, Ciğerlerim feci şekilde hasta idi. Doktor anneme beni, gelecekte bir kalem odasına 
kapamamaya ve özellikle en az bir yıl Realsc-hule'deki öğrenimime ara vermeyi öğütledi. 
Gizli isteklerimin ve daha da kararlı mücadelelerimin hedefi böylece bir hamlede sağlanmış 
oluyordu. 

Hastalandığım için annem Realschule'yi bırakarak akademiye giymeme rıza gösterdi. Bunlar 
mutlu günlerdi. Bana adeta rüya gibi geliyordu. Gerçekten de ileride rüya olacaktı. Fakat iki 
yıl sonra, flitin ölümü bu güzel tasarılarımı darmadağın ediyordu. Annem , süre ve çok acı 
veren bir hastalığın esiri olmuştu. Daha baştan lif kurtuluş ümidi kalmamıştı. Bu darbe beni 
çok etkiledi. Babama saygı ile bağlanmıştım, annemi ise sevmiştim. Hayatın gerçekleri çubuk 
karar vermeye zorladı. Ailemin esasen zayıf olan geçinme kaynakları, annemin hastalığı 
dolayısıyla hemen hemen kurumuştu , ilana bağlanan yetim aylığı geçinmeme yetmiyordu. Ne 
şekilde olursa olsun, ekmeğimi kendim kazanmak zorunda idim. Bir çanta dolusu elbise ve 
çamaşırla Viyana'nın yolunu tuttum, içimde sarsılmaz bir irade vardı. Babam elli yıl önce 
kaderini zorlamayı balkı 1 dr babam gibi yapacaktım. Ama ben "adam" olacaktım memur 
değil. 

Canım annem öldüğü vakit gözümün önünde geleceğim hakkında bazı gerçekler belirmişti. 
Annemin ölümünden önceki hastalığı sırasında “Güzel Sanatlar Akademisi'n” kayıt olmak 
için Viyana'ya gitmiştim. Kolluğumun altında bir sürü "desen'lerle yola çıkarken giriş 
imkanını başarı ile vereceğime yüzde yüz inanıyordum. Çünkü Realschule'nin en iyi 
desinatörü idim. O günlerde kabiliyetlerim fevkalade gelişti. Öyle ki kendimden pek emin 
olduğum için çok ümitler besliyordum. Kendimi desene verdim ve mimari desenlere karşı 
istidadım olduğunu zannediyordum. Bu yüzden mimariye karşı ilgim de artıyordu. On altı 
yaşlarında iken Viyana'da Hofmuseum'da resim galerisine gittim. Fakat resimleri değil binayı 
seyrediyordum. Her gün sabahtan akşama kadar merakımı çeken şeylerin etrafında 
dolaşıyordum. Artık beni binalar ilgilendiriyordu. Saatlerce opera binasının önünde duruyor, 


saatlerce parlamento binasını dalgın dalgın seyrediyordum. Ringstrasse bana bin-bir gece 
masalları gibi geliyordu, işte bu kentte ikinci defa bulunuyordum ve sabırsızlıkla, fakat 
mağrur bir şekilde imtihanın sonucunu bekliyordum. Fakat akademi sınavında başarılı 
olamadım. Haber beni yıldırım çarpar gibi çarptı. Reddedilmeme bir türlü inanamıyordum. 
Rektörle görüşmeye karar verdim. Akademinin resim şubesine kabul edilmeyişim şöyle 
açıklandı: Sınavda verdiğim desenler, resim sahasında kabiliyetsizliğimi ortaya koyuyordu. 
Fakat akademinin mimarlık bölümüne girmem mümkündü. Çünkü sevdiğim desenler mimari 
alanda, bazı imkanlar arz ediyordu. Bitik bir halde idim. ilk defa kendimden şüphe 
ediyordum. Belki buna sebep kabiliyetim hakkında söylenen sözlerdi. Şimdi, bu sözler bende 
bir nevi dengesizlik olduğu düşüncesini uyandırıyordu. Bir türlü bu halin sebebini çözemiyor 
ve bundan da rahatsız oluyordum. Bir iki gün içinde kendimi mimar olarak gördüm. Gerçekte 
bu da birtakım zorluklarla doluydu. Çünkü Realschule'ye meydan okumak yüzünden 
önemsemediğim şeyler, şimdi benden intikam alıyorlardı. Akademinin mimari bölümünden 
önce inşaat teknik derslerini okumak gerekiyordu. Bu dersleri görebilmek için de yüksek bir 
ilkokul öğrenimi yapmış olmak gerekli idi. Oysa bütün bunların bir parçası bile bende yoktu. 
Demek ki hayallerimin gerçekleşmesi imkansızdı. Annemin ölümünden sonra üçüncü defa 
Viyana'ya gelmiştim. Bu sıra sükünete kavuştum. Azimli ve kararlıydım. Kırılan gururum geri 
gel misti. Artık uzun yıllar Viyana'da kalacaktım. Varacağım hedefi kesin olarak tayin 
etmiştim: Artık "mimar" olacaktım. Karşılaştığını zorluklar, alt edilecek cinsten engellerdi. 
Bu engellerin önünde baş eğilmezdi. Gözlerimin önünde daima fakir köyümüzde, ayakkabı 
tamirciliği yoksulluğundan memurluğa yükselmiş sevgili babamın hayali duruyordu. Bu hayal 
bana güç veriyor ve önüme çıkan her türlü engeli paramparça etmek kuvvetini sağlıyordu. 
Mücadelemin temelinde korkunç bir azim yattığı için başarı çok daha kolay olacaktı. işte o 
günlerde, bana alınyazımın bir zulmeti gibi görünen duruma bugün şükrediyor ve Tanrının 
bana bir yardımı olarak kabul ediyorum. 

Yokluk ve ihtiyaçlar ilahı beni avucunun içine aldı ve bazı kere beni parçalamaya yeltendi, 
işte iradem böyle günlerin çetin mücadelesi ile gelişti ve sonunda ben galip çıktım. Bu günler 
irademi sertleştirdi ve bana sert olma kabiliyetini kazandırdı. Bu bakımdan bu devreye 
minnettar kaldım. Gençliğimin bugünlerine, daha çok beni kolay yaşamanın hiçliğinden çekip 
aldığı, güzel bir rüyaya çok fazla yüz verilmiş bir sırada uyandırdığı, endişe üzüntüyü bana 
"yeni ana" diye verdiği, yokluk dünyasının içine attığı ve böylece ilerde kendileri ile 
mücadele edeceğim kimseleri tanıttığı için saygı duyuyorum. 

İşte bu günlerde Alman milletinin devamı için en büyük tehlike olan ve haklarında henüz 
herhangi bir fikir beslemediğim iki şeyi gördüm: MARKSİZM ve YAHUDİLİK. 

işte bu andan itibaren Viyana başkaları için neşe kaynağı olurken benim içinse hayatımın en 
hüzünlü anlarına, kaygı ve üzüntü beş yılına sahne oldu. Bugün bile Viyana'nın adı bana 
sıkıntı 

geçen beş yılın acılarından başka bir şeyi hatırlatmaz. Viyana'daki bu beş yıl içinde boyacılık, 
amelelik yaptım. Az kazanç devamlı açlığımı bir türlü doyurmuyordu. Açlık, benimle her 
paylaşan bir dost gibi idi. Bunda aldığım her kitabın payı büyüktü. Operada gördüğüm bir 
temsil, ertesi günü yokluğun bana etmesine sebep oluyordu. Bu insafsız dostumla devamlı 
mücadele ediyordum. Gerçi bugünlerde her zamankinden daha çok şeyler öğrendim. Mimari 
alandaki harcamalarım ve aç kalmama sebep olan operaya gidişlerimin dışında sayıları gün 
geçtikçe artan kitaplardan başka bir eğlencem yoktu. Çok, pek çok okuyordum, işim bittikten 
sonra arta kalan zamanımı sürekli olarak okumaya ve incelemeye ayırıyordum. Birkaç yıl 
sonra kendim için meydana getirdiğim bilgiler bugün bile hâlâ işime yaramaktadır. 

Hemen şunuda belirteyim ki, hareketlerimin sarsılmaz temelini meydana getiren düşüncelerim 
bende daha o günlerde bir şekil almıştır. Daha sonra bu düşüncelerime pek az şeyler ekledim 
ve hiçbirini değiştirmedim . Bugün kesin biçimde şuna inandım ki, bir insanda yaratıcı dü- 
şüncelerin en büyük bölümü genellikle gençlik çağlarında kendim gösterebiliyor. 


Ben, yaşlı kimselerin derin ve uzun bir hayatın tecrübelerinden doğan bir basiretle gelişen akıl 
ve hikmetlerini, çeşitli fikirler yayan, fakat çok oluşları dolayısıyla bunları uygulamaya 
imkanları olmayan gençliğin yaratıcı dehasından farklı bulurum. Gençlik bazı malzemeler 
toplar ve gelecek için planlar yapar. Olgunluk devresi, yani yılların getirdiği o sözde akıl ve 
hikmet, gençliğin dehasını öldürmediği oranda, genç nesiller bu malzeme ve planlardan 
faydalanırlar. 

Bu ana kadar evde geçen hayatım, bütün gençlerin hayatlarına benziyordu. Yarın ne olacak 
düşüncesi beride yoktu. Bu sıralar bir sosyal mesele ile de karşı karşıya değildim. 

Gençliğim küçük burjuvalar arasında geçmişti. Bu sınıfın kol işçilerine karşı üstünlüğü yok 
denecek kadar azdı. Fakat aralarındaki düşmanlık son bulmuyordu. Düşmanlığın sebebi de, 
her şeyden yoksun ve münasebetlerindeki kabalık göze batacak kadar çok olan bu işçi sınıfını 
pek az da olsa aşmış bulunanların, tekrar o seviyeye inme korkusu veyahut da hâlâ bu sınıfa 
dahilmiş gibi sanılmaktan çekinmeleri idi. Bu sosyal seviyeyi bir defa geçmiş olan alçak 
gönüllü durumdaki kimseler için bile, kısa bir süre de olsa tekrar o yen-inmek çekilmez bir 
zorunluluk olur. 

Çoğu zaman yüksek bir sosyal seviyedeki kimseler, kendi vatandaşları arasında basit 
seviyelerde kalmış olanları, sonradan görmüş olanlara kıyasla daha az kötülerler. Burada 
sonradan görmüş, olarak vasıflandırdığım sınıf, kendi imkanlarını kullanarak durumu nü 
düzelten kimselerin topluluğudur. İşte bu topluluğa dahil bu kimse hayatın her türlü acılarına 
muhatap olduğu için, geride biraj. tığı basit sınıf mensuplarına karşı her türlü acıma hissim 
unutmui!.. tur. 

Kader bana bu hususta yardımcı oldu. Çünkü, babamın önceleri tatmış olduğu sefalet ve her 
türlü maddi imkansızlıklara tek dönmek zorunda kalınca, küçük burjuva olarak aldığım 
terbiyeni dar görüşlerinden ve değerlendirmelerinden sıyrıldım. Böylece m sanları tanımayı 
ve gerçek tarafları ile görmeyi öğrendim. 

Viyana yirminci asrın başlarında sosyal haksızlıklarla dolu kent olmuştu. Servet ve yokluk 
burada yan yana yaşıyordu, Kentin merkezinde ve kenar mahallelerinde, elli iki milyon 
nüfuslu ve çeşitli milletlerden kurulu bir imparatorluğun nabzının attığı görülüyordu. Göz 
kamaştıran bir saray hayatı, imparatorluğun öteki bölümlerinin servet ve zekasını bir mıknatıs 
gibi kendine çekiyordu. Bu cazibeye Habsburglar Monarşisi'nin sistemli bir görünüş içindeki 
merkeziyetini de eklemek gerekir. Bu merkeziyet, birbirlerine hiç benzemeyen bir sürü milleti 
sağlam bir şekilde bir arada tutmak için gerekli görülüyordu. Fakat yüksek otoritelerin, 
imparatorun Oturduğu şehirde toplanmalarına sebep oluyordu. 

Viyana, sadece Tuna Monarşisi'nin siyasi, fikri ve sanat merkezi degildi. Aynı zamanda 
ülkenin iktisadi kalbinin attığı yer olarak da tebarüz ediyordu. Burada yüksek dereceli 
memurlar, yüksek rütbeli subaylar, ilim ve fikir adamları ile sanatkarlar vardı. Fakat bütün bu 
kalabalığa karşılık bir de işçi ordusu vardı. Aristokrasinin kamaştıran varlığı yanında, 
yokluğun son noktası bir dev gibi Ring caddesinin büyük binalarının önünde yüzlerce, işsiz 
bir aşağı bir yukarı gezinip duruyordu. Bu işsizler, Avusturya'nın zafer dolu günlerini 
hatırlatan bu büyük caddenin kanallarının içinde, çamuru kendilerine yatak yaparak 
yaşıyorlardı. Toplumsal dengesizlik Almanya'nın hiçbir kentinde, Viyana'dakinden daha iyi 
incelenemez. Fakat bu inceleme işi hiçbir zaman sınıflara tepeden bakarak yapılamaz. Bu 
korkunç yoksulluğun ortasına düşmemiş bir kimse, Viyana'daki iktisadi durumun 

kötülüğünü anlayamaz. Eğer bu işe layıkıyla sarılmayıp da işi ucundan tutarsanız, ancak basit 
bir geveze ve istismarcı olmaktan ileri gidemezsiniz. "Halka doğru gitmek" merakına kapılan 
birtakım şık kimselerin, feleğin yüksek lütfuna kavuşmuş olanların ve sonradan görmelerin bu 
yoksulluk için fikir beyan etmeleri, konuşmaları, çağrı göstermeleri derdin halledilmesi 
yönünde uğursuzluktan başka Bu gibilerin düşünceleri içgüdüden yoksundur, fakat yinede her 
işi birden kavramak düşüncesine giderler. Sonunda savundukları tezlerin hiçbir işe 
yaramadığını görünce de şaşırıp kalırlar kendilerinin anlaşılmamış olmalarını, utanmadan 


halkın nankörlüğü olarak vasıflandırırlar. Bu şekil düşünen kafalar için bir gerçek olmamakla 
beraber şöyle denebilir: HI L,ı,iliydin bütün bu konularla hiçbir ilgisi yoktur. Özellikle 
bunlardan dolayı minnettar kalmak gerekmez. Çünkü lütuf ve iane dağıtılmayacaktır. Haklar 
geri verilecektir. 

Ben toplumsal meseleleri bu biçimde inceleme durumunda kalmadım. Koyulmuşların ve 
yenilmişlerin ordusuna kaydolunca, sefalet beni kendisini incelemeye çağırmaktan çok, beni 
kendisinin uyruğu yaptı. Eğer kobay, ameliyata karşı durmuş ise suç kobayın değildir. 

Bugün o günlerime ait hatıralarımı toplamaya çalıştığımda, bunu tam başaramıyorum. 
Aklımda sadece belli başlı olanları, bana pek yakından temas edenleri kalmış. Bunları, burada 
kendilerinden istifade ettiğim derslerle beraber göreceğiz. 

iş bulmak benim için hiçbir zaman güç olmadı. Çünkü ekmek paramı kazanmak için usta bir 
işçi gibi değil, yardımcı işçi veya rençper gibi çalışıyordum. Böyle yeni bir dünyada, 
kendilerine yeni bir hayat düzeni kurmak ve yeni bir vatan fethetmek gibi insafsız bir istekle 
Avrupa'nın tozunu ayakları ile silkeleyenlerin aralarına girmiştim, insanı tembelliğe sevk 
edecek görev ve mevki düşüncelerinden, çevre ve geleneklerden yoksun bulundukları için 
önlerine çıkan her yere uzanıyorlar, her işe dört elle sarılıyorlardı. Namusluca çalışmanın 
hiçbir kimseyi lekelemeyeceğini biliyorlardı. İşte benim için yepyeni olan bu dünyaya, 
kendime bir yol açabilmek için bütün varlığımla atılmak kararını aldım. Aradan çok 
geçmeden şu nü gördüm ki, herhangi bir yerde iş bulmak, bulunan işte devamlı 
çalışabilmekten daha kolaydı. Günlük ekmekten emin olamama bana yeni hayatın karanlık 
yönlerinden biri olarak gözüktü. 

Usta bir işçinin, herhangi bir rençper gibi işten sık sık kovul madiğini da tespit ettim. Gerçi 
usta işçi de, çalıştığı yere tam güvenemiyordu; işsizlik dolayısıyla aç kalmak ihtimaline daha 
az uğruyorsa da, grev veya lokavt tehlikeleri ile karşılaşıyordu, işçinin günlük ücretinden 
emin olmaması sosyal ve iktisadi hayatın en. korkunç yaralarından biridir. 

Genç köylü çocukları daha kolay para kazanılıyor zannı ile sel re göç ederler. Belki de şehirde 
para kazanmak daha kolaydır, I'.n gençler büyük şehirlerin zenginliklerine kapılırlar, ilk 
işindeki k.ı zancı garanti olduğu için, şehirde, yeni bir mevki elde edebilere, , ümidi doğduğu 
vakit köyünü terk eder. Ayrıca genç toprak işçi h ziraat işçisi azlığı dolayısıyla köyde uzun bir 
işsizliğin sürmesini' imkansız olduğunu da bilirler. Şehre göç edenler, toprak işçisi olarak 
kalanlara kıyasla daha akıllı ve daha kabiliyetli olan kimselerdir, işte çoğu kez elinde birkaç 
para ile şehre gelen genç köylü, eğer hemen iş bulamazsa ümitsizliğe kapılmaz. Onu yıkan 
şey, bir işe girdikten sonra işsiz kalmasıdır. Çünkü yeni bir iş bulmak, özellikle kış aylarında 
çok zordur, ilk günler, üyesi olduğu sendikadan bir miktar işsizlik ücreti alır ve biraz da elinde 
bulunan para ile geçinir. Takat işsizlik fonundan aldığı yardım da kesilip, elde avuçta bir şey 
kalmayınca büyük bir sefaletle burun buruna gelir. Kendisine ait ufak tefek şeyleri satar veya 
rehine verip para alır. Bu bereketsiz parada bitince, sağda solda sürünmeye başlar. Kılık 
kıyafet itibariyle de aşağılık bir mevkie düşer. Kış kıyamet günü parasız kalışı, onun belini bir 
kat daha büker. 

Fakat bir süre sonra bir iş bulursa da, akıbet yine aynı olur. Bu hali birkaç sefer devam eder. 
Sonunda alın yazısına rıza göstermeye alışır. Aynı şeyin devamlı tekrarı genç işçide bir 
alışkanlık meydana getirmiş olur. 

Böylece önceleri çalışkan olan genç, her işte ve her şeyde kendini salıverir. Bu duruma 
düşünce de, sadece korkunç kârlar peşinde koşan ahlaksız adamların oyuncağı haline gelir, 
işte böyle bir genç işçi ekonomik ihtiyaçları uğrunda mücadele etmenin, devleti veya 
medeniyeti ortadan kaldırmakla aynı iş olduğu kanaatine varır. Ben bu karara varmadan önce, 
binlerce işçiyi inceledim. Sonunda genç adamları korkunç bir iştahla kendine çeken ve daha 
sonra onları öğüten ve kendine göre şekil veren, nüfusları bir iki milyonu iline nefret 
duymaya başladım. Bu işçiler böyle bir manzara içinde kaldıkları sürece milliyetlerini 
kaybediyorlardı. 


Bende diğer işsizler gibi kaldırımlarda süründüm. Kaderimin her türlü darbelerine maruz 
kaldım, iş ile işsizliğin birbirini sık kovalaması geçinmek için şart olan masrafları ve 
harcamaları intizamsız bir hale sokuyordu. Açlık, kazanmanın kolay olduğu günlerde daha 
lüks bir hayat yaşamaya zemin hazırlıyordu. Vücut iyi günlerde bolluğa ve fena zamanlarda 
da açlığa alışıyordu. Yokluk, para kazanmanın daha kolay olacağı günlerde işçiyi daha 
düzenli, bir yaşayış planlamaktan alıkoyuyor, işkence ettiği zavallıların gözlerinin önüne 
kolay ve keyifli yaşamanın hayallerini getiriyordu. Bu hayale o kadar çekicilik veriyordu ki, 
sonunda hayali bir istek doğuyordu. Ücret biraz imkan sağlarsa, her şey unutuluyor ve ne 
pahasına olursa olsun, bu hayal gerçekleştiriliyordu. Yeni iş bulmuş bir kimse her türlü iyi 
düşüncelerden uzaklaşıyor, gününü gün etmeye başlıyordu, ilerdeki günler için mütevazı bir 
yaşayış planlayacak yerde, bu imkanı temelinden dinamitliyordu. Geliri ilk günlerde yedi 
günün beşine yetiyordu. Sonraları ise bu üç güne iniyordu. Aradan bir süre geçtikten sonra da 
bir günlük ihtiyacı karşılıyordu. En sonunda ise bir gecelik eğlencede bitiyordu. 

Evde ise çoğu zaman kadın ve çocuklar oluyordu. Eğer koca iyi kalpli bir kimse ise, yani eşini 
ve çocuklarını kendi tarzına göre seviyorsa, bunlar da bu yaşayışa alışıyorlardı. Bir haftalık 
gelir, evde hep birlikte israf ediliyordu. Paranın yettiği kadar yiyip içiyorlardı. Bu durum, iki 
üç gün sürüyordu. Sonra yine hep birlikte açlığın acısını çekiyorlardı. Bu sırada kadın sağa 
sola başvurup, bir parça şeyi veresiye alıyordu. Haftanın son günleri bu şekilde idare edili- 
yordu. Öğle vakitleri herkes hafif bir yemeğin etrafında toplanıyordu. Artık hafta başı iple 
çekiliyor, hep ondan bahsedilerek, boş mide ile yeni tasanlar yapılıyordu. 

Çocuklar küçük yaştan itibaren sefaletle yakın bir ahbaplık kurarlar. 

Eğer erkek hafta başları kendi kafasına göre hareket ederse işle ı değişir. Karısı, çocukları için 
onunla kavgaya başlar. Evde kavga ek sik olmaz. Erkek karısından uzaklaştığı nispette alkole 
yaklaşır. Ar tık koca, her hafta sonu sarhoştur. Kadın, kendi ve çocukları için bir yemek parası 
temin edebilmek için, fabrikadan meyhaneye giden yolda kocasının arkasına düşer. Pazar 
veya pazartesi geceleri erkeği sarhoş, fakat cepleri boş bir durumda eve gönderdiğinde, 
çocukların gözleri önünde acınacak sahneler cereyan eder. İnsanın kemiklerini sızlatan bu 
sahnelere yüzlerce defa tanık oldum, ilk önceleri içimde isyankar bir duygu vardı. Fakat 
sonunda bu acı olayların derin sebeplerinin feci yönlerini teşhis ettim. Fena bir çevrenin 
bahtsız kurbanlarına acıdım. 

Ev derdi ise daha feciydi. Viyana işçilerinin oturdukları evle 1 deki sefalet sözle ve yazıyla 
anlatılacak gibi değildi, O sefalet dolu inleri içlerinde pisliğin aktığı sığınakları düşündükçe 
bugün bile titremekten kendimi alıkoyamıyorum. Bu sefalet ile yokluğun ve çocukların kötü 
kaderlerinin önü alınmazsa, er geç korkunç ve bu kadar gerekli olan "mukabele"nin davet 
edileceğini hiç akıllarına getirmeden olayların akışına şuursuz bir şekilde ilgisiz kalan bu 
beşeriyetin hali ne olacaktı? 

işte beni böyle bir hayat üniversitesine yazdırmış olan Allah'ın lütfuna bugün ne kadar 
minnettar kalsam azdır. Bu gördüklerime ve hoşa gitmeyen şeylere ilgisiz kalamazdım. 
Süratle ve esaslı bir şekilde öğrenim yaptım. 

O günlerde etrafımdaki insanların akıbetlerinden ümidimi kesmemek için, onların bu hale 
düşmelerinin sebeplerini tetkike lüzum vardı. Ancak bundan dolayı, acı ve ıstırap veren 
sahneleri tetkike ve seyre tahammül edebiliyordum. Göz yaşartıcı sahnelere fena kanunların, 
fena tecrübeleri sebep olduğu görülüyordu. 

İste bu günlerde, ben de yaşamak için bin bir zorlukla pençeleşiyordum. Bundan dolayı, bu 
aşağılık hal karşısında sonu üzüntü bir hissiyata kapılmaktan kendimi koruyordum. Ancak 
meseleyi bu şekilde görüp, kapamak olmazdı. Bana göre bu feci halin düzeltilmesi için iki şık 
vardı. Biri, toplumsal sorumluluk duygusundan ilham alınarak gelişmemiz için çok daha iyi 
ve sağlam temeller atmak , diğeri de, artık ıslahı ve eğitilmesi imkansız hale gelmiş olan 
çocukları sert ve biraz da kaba bir kararla ortadan kaldırmaktır. 


Tabiatta ender rastlanan herhangi bir yaratık kendi hayatının devamlılığından çok, kendi 
neslinin gelişmesine önem verir. Bu bakımdan günümüzün kötü taraflarını düzeltmeye 
uğraşmak gereksizdir. Esasen tam bir düzeltme yapmak imkansızdır. Esasta yapılacak 
İtek iş insanın doğumundan itibaren ele alarak, ona ilerdeki gelişmelere göre sağlam dikensiz 
yollar hazırlamaktan ibaret olmalıdır. Viyana'daki ızdırap dolu yıllarda şu kanıya vardım: 
Toplumsal faaliyetin hedefi , hiçbir zaman insanları kandırıcı bir refah ve saadet sağlamak 
olmamalıdır.Toplumsal faaliyetin toplumun gerilemesine sebep olan ekonomik ve kültürel 
hayatımızdaki belli başlı yoksullukları ortadan kaldıracak yönde olmasına dikkat edilmelidir. 
Gerekli olan kurtuluş tedbirlerini almayanların tereddütleri bir sınıf halkın ahlaksızlığa 
düşmesinden tek sorumlu olduklarına dair, kendilerinde bir duygu bulunmamasından doğar. 
Bu duygu, onlarda iş yapma azmini de felce uğratır. 

Bu sefalet dolu günlerde beni korkutan şey, acaba insanların ekonomik yoksullukları ahlakça 
gerilemeleri ve kaba alışkanlıklar edinmeleri mi; yoksa düşünme kabiliyetlerinin zayıflığı ile 
kültürsüz oluşları mıydı? Yokluk içinde yüzde bir sefil, Alman olup olmamanın kendisi için 
hiç de önemli olmadığım ve nerede karnını doyurabilirse, orada yaşayıp, rahat edeceğini 
söylediği vakit, burjuva sınıfına dahil birçok kimse bu duruma isyan etmiştir. 

Gelgeldim, bu duygularla dolu olan kaç kişi vardı? Acaba, kaç kişi yüksek bir ırka mensup 
olduklarını biliyordu? Alman olmanın gururunun kaynağının, Almanya'nın büyüklüğünü ve 
kudretini bilmek olduğunu tahmin edebilen birkaç kişi var mıydı? Şu anda biliniyor muydu ki, 
bazı sosyete çevrelerinde bu gurur kaynağı ile alay ediliyordu? 

Belki denebilir ki, bu her ülkede böyledir ve işçi sınıfı, sosyete çevrelerindeki olaylara rağmen 
vatan sevgisi ile dolup taşmaktadır. Bu iddia doğru olsa bile, Almanların bu korkunç 
ihmalkarlıklarını affettirmez. Kaldı ki bu iddia pek doğru da değildir. Örnek vereyim: işte 
Fransız milleti... Fransızların aşırıya kaçtığı söylenen vatan sevgilerinin kaynağı, kültür 
sahalarında Fransa'nın büyüklüğünü ta göklere çıkartmaktan başka bir şey değildir. Fransız 
genci herhangi bir hususta objektif olarak fikir elde edecek şekilde yetiştirilmez. O, ülkesinin 
büyüklüğünü ortaya koyacak şeylerin sübjektif değerlerini öğrenerek büyür. 

işte böyle bir eğitim, daima önemli olan ve herkes tarafından takdir edilen konulara dikkat 
etmelidir. Bu değerli konular, milletin zihnine tekrar tekrar sokulmalı ve çakılmalıdır. Halbuki 
bugün Avusturya ve Almanya'da halkımızın okul sıralarında öğrendiği, milletim yücelten ve 
kendisine gurur veren, bilgi kırıntıları da, siyasi hayatımıza zehir saçan ve onu kemiren 
sıçanlar tarafından tırtıklanır, işçinin kafasındaki bu bilgi kırıntısı, eğer daha önce sefalet ta- 
rafından yok edilmemişse, o zaman bunu milli ahlakı tahrip eden sıçanlar yiyip bitirirler. 
Şimdi, iki odalı bir evde yedi kişiden müteşekkil bir ailenin oturduğunu düşünelim. Beş 
çocuktan biri üç yaşındadır. Bu yaş, çocukta bilincin oluştuğu dönemdir. Hiç kimse, bu 
dönemin hatıralarını ihtiyarladığı zaman bile unutamaz. Evin dar oluşu her zaman rahatsızlık 
doğurur. Bundan dolayı kavgalar olur. Normal bir evde kendiliğinden çözümlenen birtakım 
küçük anlaşmazlıklar burada büyük kavgalara yol açar. Çocuklar arasındaki kavgalar pek 
önemli değildir. Kısa bir zaman sonra unutulur. Fakat anne ile baba arasındaki kavga bazen 
adi haller alır. Sarhoşluğun ve fena davranışların ne derece ileri gidebileceğini tasavvur 
edebilmek için böyle çevrelere girmek gerekir. Altı yaşında bir çocuk büyük adamları dahi 
hayrete düşürecek ve onları titretecek birtakım ayrıntıya sahip olur. Ahlaken ve fiziken 
zehirlenen çocuk, okula başladığı zaman, orada yalnızca okuyup yazmayı tahsil eder. Evinde, 
okulundan ve hocasından adi bir dille bahsedilir. Zaten bu gibi evlerde daima devlet 
müesseselerine hürmet gösterilmez. Din, ahlak ve milletle alay edilir. Çocuk, okulu bitirdiği 
vakit, müspet bilgiler hakkında, ya bir ahmaklık ya da saçları dimdik edecek kadar küstahlık 
gösterir. Gözünde kutsal hiçbir şeyi olmayan ve öte yandan hayatın bütün alçaklıklarını 
tahmin eden veya bilen bu herif atılacağı hayatta ne şekle girecektir? On beş yaşındaki çocuk 
her otoriteyi kötülemeye başlar. Çünkü o düşünce gücünü geliştirecek şeylerden çok, çamur 
ve pisliği görüp öğrenmiştir, işte delikanlının erkeklik terbiyesi şöyle olacaktır: O, 


çocukluğunda gördüğünü, yani babasının misalini devam ettirecektir, istediği saatte eve 
dönecek, kendisini dünyaya getirmiş olan zavallı annesini, babasının yerine şimdi kendi 
dövecek, Tanrı'ya küfredecek ve en sonunda ıslahhanelerden birine düşecektir. Orada da 
cilalanacaktır. 

Bu sonuç, yani gençlerimizdeki milli heyecanın azlığı, bizim iyi kalpli burjuvaları hayrete 
düşürecektir. 

Burjuva daima böyledir. Tiyatro, sinema, adi kitaplar ve gazetelerle, halka zehrin nasıl 
verildiğini görür ve sonunda da halkın ahla-kındaki zaaftan ve bananecilikten hayrete düşer. 
Sanki sinema ve şüpheli basın milli büyüklüğümüzün değerini halka yaymaya çalışıyorlarmış 
gibi... işte o zamana kadar aklıma gelmeyen şu ilke)! öğrendim: 

Bir kavmi millet haline getirebilmek, daha önce kusursuz ve sağlam bir toplumsal çevre 
yaratmaya bağlıdır. Kişinin eğitimi için bu gerekli bir zemindir. Ancak, aile yuvasında ve 
okulda memleketinin fikri, iktisadi ve siyasi büyüklüğünü öğrenen bir kimse, o millete 
mensup olmanın gururunu duyabilecek ve tadacaktır, insan ancak sevdiği ve hürmet ettiği şey 
uğruna mücadele eder. Hürmet etmek için bilmek şarttır. Toplumsal konulara karşı ilgim 
uyanınca, bu konuları ciddi bir şekilde inceliyordum. On ana kadar bende meçhul olan yeni 
bir dünya gözlerimin önüne seriliyordu. 

1909 ile 1910 yılları arasında durumum değişti. Hayatımı amele olarak değil de ressam sıfatı 
ile kazanıyordum. Bu meslek sayesinde ancak geçinebiliyordum. Fakat yeni mesleğim 
sayesinde akşamları yorgun düşmekten kurtulmuştum. Artık şantiyeden döndükten sonra 
yatağa kıvrılıp yatmıyordum. Çalışmalarım gelecekteki mesleğimle ilgili idi. Mecburiyet 
dolayısıyla resim yapıyordum. Zevk için çalışıyordum. 

Gerçek hayatın ortaya koyduğu derslerle, toplumsal konular hakkında karşılaştığım şeyleri bu 
gerekli nazari bilgilerle tamamlama imkanını buluyordum. Bu konuya dair elime geçen 
kitapların hepsini okuyordum. Hem okuyor, hem de düşünüyordum. 

O günlerde çevremdeki insanların beni "kaçık" kabul ettiklerini tahmin ediyorum. 

Ayrıca, bunlardan başka mimari çalışmalara da ihtiras ile kendimi vermiştim. Bunu, müzik 
gibi güzel sanatların bir kraliçesi kabul ediyordum. Mimari sahadaki çalışmam benim için bir 
gerçek çalışma değil, sanki mutluluktu. Gece geç saatlere kadar hiç yorgunluk duymadan 
okuyup, desen yapıyordum. Hedefe varmam için uzun yıllar beklemem gerektiğini görmeme 
rağmen, güzel hülyam bu konudaki inanışıma kuvvet veriyordu. Mimar olarak ün kazana- 
cağıma dair tam bir kanaatim vardı. 

Bu zevkli çalışmamın yanı sıra, siyasete gösterdiğim ilgi, pek büyük bir anlam taşımıyordu, 
tam tersine bu işi, düşünme kabiliyeti olan her yaratığın mecbur olduğu ilkel bir görev 
sayıyordum. Halbuki siyaset alanında bilgisi olmayan bir kimse her çeşit eleştiri veyahut 
herhangi bir görev yapma hakkını kaybederdi. Bu alanda da çok okuyor ve çok 
düşünüyordum. Benim için okumak, sözüm ona düşünürlerimizin bir bölümünün ifade ettiği 
anlamla aynı değildi. 

Bazı kimseler vardır ki, bunlar hiç ara vermeden kitap okurlar. Okuduklarından bir netice 
çıkarmaksızın devamlı okuyup dururlar. Bu kimselerde bir yığın bilgi yardır. Fakat beyinleri 
bu bilgileri bir esasa göre tasnif edip değerlendiremez. Bir kitabın bütün içeriğini adeta 
ezberlerler. Kabiliyetleri, okudukları kitabın içinden ayrıntıyı atıp, esası zihinlerinde tutmaya 
ve bu bilgi özünü ilerde kullanmaya yetmez. Kitap herkesin kendi mesleğinin veya idealinin 
tespit ettiği muayyen bir sınırı doldurmak için değerli bir vasıtadır. Kitaplar hayat 
mücadelesine atılmış olanlara veya büyük ideal sahiplerinin geniş ufuklarına, yani ufuklar 
katmakta yardımcı olurlar. Demek ki okumak bir gaye değildir. Okumanın ve bilgi edindikten 
sonra mütalaada bulunmanın hedefi, dünya hakkında genel bir fikre ve görüşe sahip olmaktır. 
Sistemli biçimde okuyarak elde edilecek bilgiler, bir mozaik parçası gibi yerine 
yerleştirilmelidir. Böylece kitap okuyanın zihninde dünya hakkında genel bir fikir meydana 
getirilmelidir. Yoksa okuyucunun kafasında büyük bir değerden yoksun bir bilgi salatası 


meydana gelmemelidir. Bu bilgi salatası sahibine bir gurur vesilesi olsa da, herhangi bir işe 
yaramaz. Kafalarının içinde bilgi salatası taşıyan kimseler, kendilerinin çok şeyler bildiklerine 
hükmederler. Fakat bu gibi kimselerin hayatları ya bir hastanede ya da politika çukurunda son 
bulur. 

Böyle karmakarışık bilgi ve fikirlerle dolu beyin, istediği bilgiyi, kendisine gerekli olduğu an, 
bu kalabalığın içinden tutup çıkaramaz. Çünkü beyindeki bilgi tortusu hiçbir elemeye tabi 
tutulmamıştır. Sadece okunan kitapların içerdiği bilgilerle beraber bir sürü ayrıntı üst üste 
yığılıp kalmıştır. 

Bu gibi zavallı yaratıklar karşılaştıkları zorunluluklar sırasında okuduklarından 
faydalanacakları akıllarına gelse bile, ancak kitabın adım, sayfa numarasını ezbere bilmeleri 
gerekir. Aksi halde bu gibi kimseler işlerine yarayacak bilgileri hayatları boyunca bulamazlar. 
Buldukları anda da iş işten geçmiş olur. 

işte, hükümet üyelerinin büyük ilim sahibi olmalarına rağmen, hata çukuruna 
yuvarlanmalarının sebebini başka yerde aramaya gerek var mıdır? 

Bir kitap veya dergide, gazetelerde veyahut bir broşürde kendi özel ihtiyaçlarına cevap veren 
bir malzemeyi görüp, ayrıntının arkasından çekip alabilen kimse, okumayı bilen, okuduğunu 
anlayan kimsedir. Bu kimsenin kendisi için faydalı olduğunu anladığı bilgi özü , herhangi bir 
husus için, derhal zihinde oluşan hayalin içinde yerini bulur. Bu bilgi özü ya o düşünceyi ya 
da hayali tamamlar veya düzeltir, veyahut da onu açıklığa kavuşturur. 

Okumayı bilerek yapmış olan kimse hayat mücadelesi sırasında imi bir şeyle karşılaşırsa, 
hafızası yıllar önce de olsa çok eskiden elde ettiği fikir ve bilgiyi onun zihnine getirir. 
Muhakeme sahibi olan kimse de derhal bu bilgi ve fikirleri mantığına göndererek olay kar- 
şısında tavır alır. işte okuma böyle yapılırsa bir yarar sağlar. 

Örneğin bu şekilde hareket etmeyen, daha doğrusu edemeyen bir konuşmacı, kendisini 
dinleyenlerden birinin yapacağı itiraz karşısında şaşırıp kalacaktır. Hatta hatta bu konuşmacı 
haklı bile olsa, o sıra acı içinde kıvranacaktır. Bu kimse ne savunduğu fikirler için delil ve 
tamamlayıcı bilgiler bulabilir ne de itiraz eden kimseyi susturabilecek haklı ve doğru bilgiler 
gösterebilir. Bu durumun kişisel sorumluluklar söz konusu olduğunda bir zararı yoktur. Ancak 
felek bu gibi kimseleri milletin başına bela ederse, işte o zaman tehlike belirir. 

Ben küçük yaşımdan itibaren okurdum, yani iyi okumaya alıştım. Bu işte hafızam ve aklım 
bana büyük çapta yardımcı oldular. Bu sayede Viyana'da geçen günlerim benim için çok 
verimli oldu. Her gün gördüğüm yeni manzaralar beni devamlı olarak incelemeye ve okumaya 
iti. Gerçeği nazari olarak, nazariyatı ise gerçekle tetkik, tahkik ve tahlil ettiğim için, kuramsal 
bilgilerle kafamı doldurmadım. Günlük tecrübelerim toplumsal meselelerden başka, iki büyük 
husus hakkında da kesin bir fikir verdi. 

Böylece ben onları çok ince bir şekilde tetkik ve tahlil ettim. 

Gençliğimde Sosyal Demokrasi hakkındaki bilgim çok azdı ve tamamen yanlıştı. Sosyal 
Demokrasi'nin gizli oy usulü için yaptığı mücadele beni memnun ediyordu. Çünkü bu usul ile 
tiksindiğim Habsburglar rejiminin çökeceğini tahmin ediyordum. Ben Tuna Devleti'nin 
Cermenliği gözden çıkarmazsa ayakta kalamayacağına inanıyordum, fakat nüfusun içindeki 
Alman unsurunun Slavlaştırılması da hiçbir güvence vermeyecekti. Keza Slavizmin bir 
topluma verdiği aynı cinsten olma kuvvetini gözümüzde büyütmemeliyiz. Sözün kısası nüfusu 
10 milyon olan ve vatandaşları arasındaki Cermen ırkını ölüme mahkum eden bu devletin bir 
an evvel yıkılmasını ve aynı zamanda bu yıkılma işini çabuklaştıracak her hareketi 
destekliyordum. Dillerin çeşitli oluşunun doğurduğu kargaşalık parlamentoyu nasıl zayıflatır 
ve Zaafa uğratırsa, bu hükümetin yıkılma anı da, o kadar çabuk olacaktı. Bu an Alman 
Avusturya'sının hürriyet anı olacaktı. Artık Avusturya'nın anavatan Almanya ile birleşmesine 
bir engel kalmayacaktı. Bu bakımdan Sosyal Demokratların hareketleri ve tutumları benim 
düşüncelerim yönünden çok iyiydi. Sosyal Demokratların işçi lehinde çalışmaları o günlerde 
benim hoşuma gidiyor ve bu yüzden beni bu partinin sempatizanı olmaya zorluyordu. Beni bu 


partiden uzak tutan husus ise, Sosyal Demokratların Avusturya sınırı içindeki Germenlerin 
muhafaza edilmesi için yapılan mücadeleye karşı çıkması idi. Halbuki Slav komünistleri, 
Sosyal Demokrasi'nin bu tutumunu sevinçle karşılaşmalarına rağmen, başka hususlarda bu 
partiye karşı çok küstah ve gaddar davranıp tepeden bakıyorlardı. Böylece bu siyasi 
dilencilere hakları olan cevabı vermiş oluyorlardı. 

On yedi yaşımda iken "Marksizm" hakkında da henüz bende bir fikir oluşmamıştı. Sosyal 
Demokrasi ile Sosyalizm'e hemen hemen aynı manayı veriyordum. Sosyal Demokrasiyi 
gösterilerinin bir seyircisi olarak tanıdım. Bu hususta bir fikrim olmadığı gibi, üyelerinin 
zihniyetlerini de bilmiyordum. 

Sosyal Demokratlarla ilk münasebetim, bir şantiyede oldu. Açlıktan ölmemek için iş 
arıyordum. Geleceğimden endişe ediyordum. Bu yüzden de çevremle ilgilenmiyordum. Fakat 
bir olay beni bu tarafa sürükledi: Bana sendikaya kayıt olmamı emrettiler. O zamanlar 
sendikalar hakkında bir bilgi sahibi değildim. Sendikaların işçilere faydası veya zararı 
hakkında bir fikrim yoktu. Fakat, kesin olarak sendikaya girmem emredilince, bu konuda bir 
bilgim olmadığını ve özellikle ne olursa olsun, hiçbir şeye bağlanmak istemediğimi belirterek 
daveti reddettim. Eğer hemen kapı dışarı edilmemişsem bu ileri sürdüğüm birinci sebepten 
dolayı idi. Herhalde bir iki gün içinde her şeyi öğreneceğimi ve kendilerine bağlanacağımı 
sanıyorlardı, fakat tamamen yanılıyorlar di. Önceleri sendikaya girmem bir parça imkan 
dahilinde idiyse de, iki hafta sonra bu ihtimal de ortadan kalkmıştı. Gerçekten bu kısa süre 
içinde çevremdekileri pek iyi tanımıştım. Beni, dünyada hiçbir kuvvet, temsilcileri bana bu 
kadar ters gelen bir teşkilata sokamazdı, ilk önceleri kendi kendime dükündüm. Şantiyede 
çalışırken öğlenleri, işçilerin bir kısmı aşçı dükkanlarına giriyor, diğer bir kısmı da şantiyede 
kalarak sefilane bir yemek yiyordu. Bunlar daha çok evli olan işçilerdi. Kadınlar da kaplar 
içinde çorba getirerek karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Bin bir parça ekmek, biraz sütle 
öğle yemeğimi yerken etrafımı da inceliyordum, incelemelerim sırasında öğrendiğim şeyler 
insanı isyana teşvik edecek mahiyette idi. Her şey inkar ediliyordu. Millet, kapitalist sınıfların 
bir uydurmasıydı. Vatan, işçi sınıfını sömürmek için burjuvazinin vasıtası idi. Kanunlar işçiyi 
ezmek için vazediliyordu. Din, milletleri istismar etmek için uydurulmuştu. Ahlak, ahmakça 
bir sabır prensibi idi. Her temiz şey, çamura batırılıp çıkarılıyordu. 

Önceleri susuyordum. Sonraları susmaya çalıştım. Fakat buna devam edemedim. Adi 
iddialara cevap vermeye başladım. Fakat cevaplarımın tatminkar olması için, açık ve kesin 
bilgi sahibi olmam gerektiğini anladım. Bunun üzerine peş peşe kitap ve broşür okumaya 
başladım. Arkadaşlarımın fikirleri hakkında geniş bir bilgiye sahip olmaya başladım. Fakat 
onlar akıl ve mantıkla mücadele edebilecek kimseler değildiler. Beni şantiyede iş sırasında bir 
iskeleden aşağıya yuvarlamakla tehdit ettiler. Bunun üzerine şantiyeden nefretle uzaklaştım. 
Kısa bir zaman sonra inadım nefretime galip geldi. 

Şantiyeye geri döndüm. Aynı zamanda parasız da kalmıştım. 

işte o zaman kendime sordum. Bu adamlar bir millete mensup olmaya layık mıdırlar? 
Sorunun cevabı "evet" ise en iyilerin böyle bir azaba katlanmalarını bir millet haklı 
gösterebilir mi? "Hayır" denecekse milletimiz insan bakımından zayıf ve fakir denecek 
durumdadır. 

Bu sıralarda bir gösteriye katıldım, iki saat olduğum yerde kalıp nefesimi tutarak işçilerin 
dörder dörder geçmelerini sabırla seyrettim. 

Evime dönerken, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin organı olan Arbeiterzeitung'u 
gördüm. Bu gazeteyi kahvelerde ancak iki dakika kadar sabır göstererek okuyabildim. Bu 
sefer içimden gazeteyi almak geldi. 

Yalan dolu yazıların bende uyandırdığı nefrete rağmen, o geceki zamanımı bu gazeteye 
ayırdım. Böylece Sosyal Demokratların kendi gazetelerindeki fikirlerini, nazariye üstatlarının 
yazdıkları kitaplardan daha iyi inceleme fırsatını buldum. Ne büyük fark vardı... Bir tarafta, 
içinde peygamberlerin sözlerim hatırlatan gayet derin bir akıl ve hikmet ürünü imiş gibi 


hürriyet, namus ve şeref mefhumları bulunan kitaplar... Diğer tarafta da hiçbir alçaklıktan 
korkmayan her türlü çamur ve iftirayı saçmayı pek tabii sayan, yılan gibi bir dil ve üslüp... 
işte bu insanlığın kurtuluşunu isteyen basındı. Sonunda anladım ki, kitaplar, ahmaklar ve 
aydın kişiler için, gazeteler ise halk içindi. 

Ben, Sosyal Demokratların doktrinini derin derin incelediğimde kendi milletimi görmeye 
başladım. 

Eskiden bana aşılması imkansız bir uçurum gibi görünen şey, şimdi daha büyük bir sevgiye 
yol açtı. 

Gerçekte ancak, ahmak olan bir kimse bu büyük zehirleme işini bildiği halde, kurbanları 
kabahatli görebilirdi. Günler geçtikçe iradem bağımsızlığına kavuştu ve Sosyal- 
Demokratlarım başarı sırlarını çözmeye başladım. O günlerde kızıl yayınlardan başka bir şeyi 
okumamamın, kızılların düzenledikleri toplantılardan başka bir mitinge katılmamamın 
sebebini derhal çözdüm. Sefalet dolu çevremde, bu hiçbir şeye izin vermeyen doktrinin 
münakaşa götürmeyen Sonuçlarını gördüm. Toplum ancak kuvvetli şeyler karşısında eğile- 
bilir. Nasıl kadınlar zayıflara baskı yaptığı halde, kuvvetli olanın karşısında diz çökerlerse; 
topluluk da otoriteyi, zayıfa tercih eder. Topluluklar, hoşgörü karşısında, daima bir vazgeçme 
alışkanlığına kapılırlar. Bunun için, topluluk üzerinde fikri bir baskıya başvurulmalıdır. 
Topluluk insani alışkanlıklarım kullanmamalıdır. Bu baskı topluluk tarafından pek fark 
edilmez. Böylece topluluk doktrinin hatalarını da görmez ve sezmez olur. Topluluk, dış 
görünüş itibariyle kuvvet ve baskının sonuçlan ile karşılaşır ve ona tam olarak bağlanır. 
Bunun için Sosyal-Demokratların karşısına çıkacak olan bir başka parti, ancak rakibinden çok 
daha sert ve kuvvetli hareket ederse başarıya ulaşabilir, iki yıl içinde gerek Sosyal 
Demokratların tutumlarını, gerekse bu partinin oyuncağı haline gelen halk kitlesinin ruhunu 
anladım. 

Sosyal Demokratların faaliyetlerinin burjuva sınıfı üzerinde yarattığı dehşeti gördüm. Burjuva 
sınıfının bu hareket ile mücadele etmeye ne ahlakı, ne de kuvveti yeterli idi. Oysa Sosyal 
Demokratların adeti, kendi faaliyeti için en büyük tehlike görünen kimseleri, sinirleri 
darmadağın edecek şekilde bir yalan ve kuru iftira bombardımanına tutmaktı. Bu korkunç 
taarruz, o şahısların ayağa kalkamayacak şekilde yere serildikleri hissedilinceye kadar devam 
ediyordu. 

Sosyal Demokrasi, değerli kimselere saldırır, muhalif partinin zayıf adamlarını az çok ve gizli 
bir şekilde metheder. O, iradeden yoksun bir dahiden çok, basit dereceli bir zekaya sahip olan, 
sert tabiatlı bir adamdan korkar. Zeka ve iradeden tamamen yoksun olanları ise göklere 
çıkarır. 

Sosyal Demokrasi, huzuru sağlamak imkanına sadece kendisinin sahip olduğu görüşünü 
yayar. Olayları yakından takip eder. Ya olayların bizzat içindedir, ya da olayların yanındadır. 
Eğer halkın dikkati bir başka yöne çevrilmiş ise, Sosyal Demokrasi derhal bu duruma 
müdahale eder. 

işte bunun için partileri boğan ve yok eden gazlara karşı daha zehirli ve etkili gazlarla karşılık 
verilmelidir. Aksi takdirde galibiyet yolunun kapalı olduğu halka anlatılmalıdır. Zayıf 
yaradılışlı kimselere bu durumun bir ölüm kalım mücadelesi olduğu açıkça belirtilmelidir. 
Ben bütün bunları tespit ederken şahısların topluluğa karşı duyduğu korkunun önemini 
gördüm. 

Her yerde dehşet ve korku, aynı derecede bir dehşet ve korku tarafından yolu kapanmazsa 
daima başarıya ulaşır, işte o zaman böyle bir parti, istikamet değiştirerek, önceleri hakaret 
ettiği, küçük düşürdüğü devlet otoritesine sığınır. Çoğu zaman da genel bir kararsızlık anında 
isteğine kavuşur. Çünkü daima gerzek beyinli birkaç yüksek dereceli memur, korkularından 
düşmanın gelecekte kendilerine iyi muamelesini temin etmek amacı ile ona yardım eder. 

işte bu biçimde bir başarının halk üzerinde nasıl bir etki yaptığı hem taraftarlar hem de karşı 
olanlarca bilinemez. Bunu ancak halkın ruhunu kitaplardan tanımaya çalışanlar değil, hayatın 


içine girenler takdir ederler. Yapay olarak elde edilen başarı taraftarlar arasında sürdükleri 
davalarının bir zaferi imiş gibi kabul edilirken, yenik düşenler ise ilerde ortaya çıkacak 
direnişin başarı ihtimalinin kaybolduğuna inanırlar. 

Zamanla kaba kuvvet usullerini öğrendikçe, bu kaba kuvvete hedef olan halk kütlelerine karşı 
duyduğum hoşgörü de arttı. Bu çetin ve ıstıraplı günlerimde, beni milletime iade ederek 
milletimin özelliğini bana öğrettiği ve terör hareketlerinin elebaşıları ile, kurbanlarını 
yakından tanımama fırsat verdiği için Tanrı'ya bin kere şükrediyorum. Bu yollarını şaşırmış, 
iki gözü de kapalı olan adamların sadece bıçak altına yatmış birer kurban oldukları kabul edil- 
melidir, işte bu rezil sınıfların ruhlarını basit bir iki çizgi ile ortaya koyarken, bu toplulukların 
derinliklerine inildiğinde, parıldayan bir ışığa rastlanacaktır. Ben gözlemlerim sırasında, bu 
sınıfların bireyleri arasında ender de olsa, bazı fedakarlık olaylarına, sadık arkadaşlık 
hislerine, samimi bir tevazu ile dolu çekingenliklere, insanı şaşırtan itidalli davranışlara 
rastladım. Bu pırıltılar özellikle yaşlı işçiler arasında görülüyordu. Bu parıltılara yeni 
nesillerde ve büyük şehirlerin çarkları arasında eriyenlere rastlanamıyordu. Ancak tek tuk bazı 
gençler vardı ki, onlar doğuştan kazandıkları meziyetlerini muhafaza ederek, hayatın 
kötülüklerine karşı, hâlâ direniyorlardı, Fakat bu iyi insanlar, eğer siyasi faaliyetleri 
milletimizin can düşmanlarına kaptırılıyorsa, bunun sebebi, o heriflerin idare ettiği partilerin 
kötülüklerim takdir edememelerinden ileri geliyordu. Çünkü hiç kimse bu adi heriflerin ne 
dolaplar çevirdiklerini incelemek zahmetini göstermemiştim. Bu kimselerde karşı koyma 
iradesi "sosyal sürüklenmelere mağlup olmuştur. En sonunda sefalet onları gırtlaklarından 
yakalayarak Sosyal Demokrasi çamuruna batırmış ve o çamurun içinde bırakmıştır. 
Burjuvazi işçinin en meşru ve en tabii isteklerine dahi, binlerce defo büyük bir ahlaksızlıkla 
"hayır" cevabı vermiştir, işte bu haksız Direniş karşısında işçiler sendikalara doğru 
itilmişlerdir. 

Böylece işçi, en basit isteklerine insani bir cevap alamadığı için sendika teşkilatı ile siyasete 
doğru sürükleniyordu, işçi Sosyal Demokrasi?” ye düşman idi. Fakat direnişleri defalarca 
sonuçsuz kaldı. Burjuva partileri ise her türlü toplumsal sorunlara karşı ilgisizdiler. iticinin 
hayat şartları düzeltilmedi, iş kazaları, çocukların ve kadınların çalışmaları, kadınların 
hamilelik halleri hiçbir zaman göz önüne alınmadı. Makineler arasında çalışan işçi her türlü 
emniyet tedbirlerinden uzak bırakıldı. Böylece halk toplulukları Sosyal Demokrasinin ağları 
içine düştü. Sosyal Demokrasi, bu üzüntü veren siyasi düşüncelerin sebep olduğu olayların 
hepsinden faydalandı. Buna karşılık burjuva partiler hatalarını hiçbir zaman düzeltmediler, 
esasen düzeltemezlerdi de... Çünkü her türlü toplumsal yenileşme hareketine karşı durmakla 
kin tohumlarını etrafa serpmişlerdi. Halkın can düşmanı olanlarının iddialarına, yani işçilerin 
menfaatlerini sadece Sosyal Demokrat Partisi'nin koruduğu yolundaki sözlerine hak verme 
durumu doğmuştu. 

Böylece burjuva partileri, sendikaların kurulmasına imkan veren ahlaki temelleri hazırladı, 
işte bu teşkilatlar, Sosyal Demokrat partiye taraftar toplayan birer kuvvet haline geldiler. 
Viyana'da bulunduğum yıllar sırasında ben de ister istemez sendika konusunda bir vaziyet 
almak zorunda kaldım. Sendikayı, Sosyal Demokrat Partisi'nin birbirinden ayrılmaz bir 
parçası kabul ettim. Ama sonunda bu kanaatimin yanlış olduğunu anladım. Seri olarak 
verdiğim bu karardan hemen vazgeçtim. İşte bu ana davalarda kader benim gözümü açacaktı, 
ilk kararım tamamen ters çıkmış, altüst olmuştu. 

işçinin en tabii toplumsal haklarım savunacak ve ona daha iyi hayat şartlan sağlayacak olan 
sendikalar ile, sınıflar arasındaki siyasi mücadeleyi kızıştıran ve bunu partiye hizmet için 
yapan sendikaları birbirinden ayırt etmeyi öğrendiğim zaman henüz 20 yaşında idim. 

Sosyal Demokrasi sendikaların kudretini anladı ve bunu kendi davasına dahil ederek 
başarısını sağladı. Burjuvazi ise bu teşkilata değer vermediği için siyasi yerini kaybetti. Hatta 
bu teşkilatın normal gelişmesine küstahça karşı koyuşla engel olacağını zannetti. 
Sendikaların, kuruluşları itibariyle vatan fikrim ortadan kaldırdığını düşünmek ve bunu iddia 


etmek yanlıştı. Sendika faaliyetleri, milleti meydana getiren sınıflardan birinin (işçi sınıfı) 
toplumsal seviyesini yükseltmek amacını takip ederse, hiçbir zaman vatan ve devlet aleyhine 
hareket etmiş olmaz. Sendika, halkın fizik ve ahlakı sefaletlerini hazırlayan şeyleri ortadan 
kaldırarak ve onlarla mücadele ederek toplumsal yaraları iyi eder. Sonuç olarak sendika 
faaliyeti her durumda ve ne olursa olsun gereklidir. 

Toplumsal anlayıştan yoksun veya hak ve adalet hislerinden uzak kalmış iş adamları var 
oldukça, halkımızın bir parçası olan işçilerimiz, tek bir teşebbüsün hırsına veya akıl dışı 
davranışlarına karşı, topluluğun menfaatlerim korumak hakkına sahip olacaklardır. Çünkü 
halkta bağlılık hislerini ve güveni korumak, fiziki ve iktisadi sıhhati kurtarmak, millet 
yararına uygun hareket etmek demektir. 

Ahlaktan yoksun bir bölüm iş adamları, kendilerini topluma yabancı sayarlarsa ve bir sınıfın 
fiziki ve ahlaki durumunu tehdit ederlerse, memleketin geleceği üzerinde olumsuz etki 
yaparlar. 

İşte bu durum karşısında herkes kendi çıkarına uygun bir biçimde sonuç almaya kalkışmasın. 
Bu hususta hiç kimse serbest değildir. Kötü niyetli kimseler dikkatleri esas konunun 
üzerinden çekip, başka tarafa çevirmek için çalışmasınlar. Toplumsal hayata engel olan her 
şeyi yok etmek milli menfaatlere uygun mudur, yoksa uygun değil midir? Bu soruya verilecek 
cevap evet ise başarıyı sağlayacak silahlar ile kavgaya katılmak lazımdır. Yoksa ferdi ve bir 
iki kişinin bir araya gelerek yaptığı cılız çıkışlar hiçbir zaman büyük iş adamının sonsuz 
kudretine set olamaz. İşte dikkat edilecek husus buradadır. Gaye hak temin etmek değildir. 
Esasen hak temin edilmiş ve ele geçirilmiş olsa idi, ortada ihtilaf da olmazdı. Esas gaye en 
kuvvetli olmaktır. 

Halka çok fena muamele yapılır, kanunlara, aykırı hareket edilir Ve haksızlıklara karşı bir 
kanuni tedbir alınmazsa, anlaşmazlıkları ancak kuvvet halleder. Bunun için bir araya gelmeli 
ve haklarını arayacak bir temsilci göstermelidirler. 

işte bu bakımdan sendika kuruluşları, bugünkü hayata somut sonuçları ile birlikte daha güçlü 
bir "toplumsal ruh" getirebilirler. Böylece devamlı bir şekilde toplumsal hayatı sarsan şikayet 
noktaları etkisiz duruma getirilir. Eğer bu böyle olmuyorsa, ya toplumsal kanunların yollan 
ustaca manevralarla kesilmektedir, ya da siyasi tesir ve nüfuz sayesinde mevcut kanunlar 
hükümsüz bırakılmaktadır. Siyasi burjuvazi sendika kuruluşlarının önemini takdir etmedikçe 
veya anlamaz göründükçe ve bunlara karşı şiddetle direndikçe, Sosyal Demokrasi de bu hor 
görülen hareketi benimsemekte gecikmedi. Sosyal Demokrasi gayet dikkatli bir davranışla, 
sendika hareketinden kendisine sağlam bir zemin hazırladı ve bundan, bühtan geçirdiği 
günlerde istifade etti. Gerçi hareketin derin gayesi zamanla ortadan kalktı ve yerini yeni 
hedeflere bıraktı. Çünkü, Sosyal Demokrat Parti, hiçbir zaman savunduğu ve ele geçirdiği 
kooperatif hareket'in programını dahi korumak için çaba göstermedi ve buna önem vermedi. 
Geçen yıllar içinde toplumsal hakların savunması için kurulan kuvvetlerin hepsi, Sosyal 
Demokrat Partililerin becerikli ellerine geçer geçmez milli ekonomimizin tahribi ve yok 
edilmesi uğruna kullanılmıştır. Artık işçinin en basit hakları dahi düşünülmez olmuştur. 
Çünkü ekonomik sahadaki zorlayıcı araçların kullanılması, siyasi huyuna her türlü zulme 
imkan hazırlar. Bu iş için sadece bir tarafta cehalet ve diğer tarafta ahmak sürünün mevcut 
olması yeter. İşte ortada görülen durumda tam bu şekilde idi. Geçen yüzyılın son yıllarına 
doğru sendika faaliyetleri ilk amacından uzaklaşmaya başladı. Yıllar geçtikçe Sosyal 
Demokrat Parti, işçiler arasına dalarak en sonunda sınıf mücadelesinde bir tazyik aracı haline 
geldi. Bin bir güçlüklere katlanarak kurulmuş olan bütün iktisadi binalar devamlı darbelerle 
yıkılırsa, sonunda iktisadi temellerinden tamamen yoksun kalmış bulunan devlet binası da 
aynı akıbete uğramaktan kendisini kurtaramaz. Parti, işçinin gerçek ve müphem ihtiyaçlarına 
zamanla daha az ilgi göstermeye başladı, istekler ne kadar çoğalıyorsa, onlara cevap vermek, 
onları tatmin etmek de o nispette azalıyordu. Halbuki işçinin arzularına kısmen cevap 
verilmek suretiyle, onların kavga kudretini zayıflatmak yoluna gidilebilirdi. 


Çünkü halk arzusu bir kere tatmin edildi mi, kendini idare edenlere körü körüne bağlanır ve 
kavga kuvveti olmaktan çıkardı. 

Fırtınalarla dolu sonuç, sınıf mücadelesini idare eden ve onu körükleyenlere öyle bir dehşet 
telkin etti ki, her hayırlı toplumsal reforma el altından şiddetle karşı çıktılar. Her reform 
hareketine bile bile cephe aldılar. Bu kadar akıl almaz bir davranışı haklı göstermek 
zahmetine bile katlanmak gereğini duymadılar. 

işte bu hal karşısında istekler dalgası ne kadar kabarıp yükseliyorsa, o istek dalgasının bir 
parça tatmin ihtimali de o kadar azalıp, kayboluyordu. Fakat bütün döndürülen bu dolaplara 
rağmen, işçilere, en tabii ve en küçük haklarına dahi gülünç denebilecek cevapların 
verilmesinin sebebinin, işçinin mücadele ruhunu, kudretini zayıflatmak ve mümkünse bunları 
tam manasıyla felce uğratmak olduğunu, bu sinsi faaliyetin şeytani bir emelin parçasından 
ibaret bulunduğunu anlatmak ve açıklamak gerekirdi. Bu durumda her türlü sözün sağlayacağı 
başarıya hayret edilemezdi. 

Burjuva Partileri, Sosyal Demokrat Parti'nin bu korkunç faaliyetinin sinsi sonuçlarım nefretle 
karşılıyorlarsa da, bu olumsuz çalışmalara karşılık verebilecek bir davranışa gerek 
görmüyorlardı. Halbuki Sosyal Demokratların iktisadın ezdiği, korkunç sefaletini hafif- 
letmekten çekindiği ve aynı zamanda sınıf mücadelesi sırasında silah olarak kullandığı 
işçileri, burjuvazinin kendi tarafına çekmesi gerekirdi. Fakat burjuvazi hiç ama hiçbir şey 
yapamadı. Karşı mevkilere taarruz edeceği yerde, kendi bindiği dalı kesti ve kendi kendisini 
tazyik altında bıraktı, iş işten geçtikten sonra da o kadar değersiz birtakım araçları imdadına 
çağırdı ki, sonunda hiçbiri sonuç vermedi ve Sosyal Demokratlar tarafından kolayca saf dışı 
edildi. Hiçbir şey değişmedi, sadece değişen memnuniyetsizlik oldu. O da gitgide çoğaldı. 
Artık serbest sendika, siyasi havaya girince herkesin hayatı üzerinde bir tehlike unsuru olarak 
belirmeye başladı. Serbest sendika, milli iktisadın emniyet ve geleceğine karşı, devletin 
sağlamlığına karşı, ferdi hürriyetlere karşı, korkulacak terör araçlarından biri oldu. 
"Demokrasi" sözünü alaylı ve adi cümleler içinde telaffuz eden özellikle "serbest sendika" 
oldu. 

Bu hürriyete bir hakaretti. Kardeşlik ve birlik hususu ise şu cümle ile rezil ediliyordu: "Sen bir 
yoldaş değilsen kafan paramparça edilecektir." 

işte görünüşte insanlık dostu olan, fakat beşeriyeti mahvetme yolunda yürüyen bir insaniyet 
dostu (!) ile böyle tanıştım. Yıllar geçtikçe düşüncelerim gelişti ve hiçbir yönünü değiştirmek 
gerekmedi. Sosyal Demokrasi'nin dış görünüşünü ne kadar iyi surette incelersem, bu doktrinin 
derinliklerini görebilmek isteğim de o kadar çoğalıyordu. Bu hususta partinin resmi edebiyatı 
bir yardımda bulunamazdı. Partinin resmi ağzı, eğer iktisadi konularla meşgul oluyorsa, bu 
husustaki konuşmalar, iddialar ve ortaya konan deliller hiçbir zaman doğru olmuyordu. Parti 
siyasi gayelerinden söz ettiği zaman da samimi olmuyordu. 

Bütün bunlardan başka çok gelişmiş olan mesele çıkarma ruhu ve delillerin ortaya konuş 
şekli, bana daima derin tiksinme hissi telkin ediyordu. Derin düşünceleri, kekeleyici, karanlık, 
hatta anlaşılmaz ve manasız ıstıraplarla dolu bir sürü cümlelerle anlatmak isterlerken hiçbir 
fikir kırıntısına rastlanmıyordu. Akıl öyle bir dolambaçlı yollardan ilerliyordu ki, dajma 
hedefi şaşırıyordu. Bir insanın kendini rahat hissedebilmesi ve bu sonsuz "dadaisme"* gübresi 
içinde samimi ve gerçek bir durumda bulunabilmesi için ancak büyük şehirlerdeki o 
"bohem"** kişilerden olması gerekiyordu. Sosyal Demokrat Parti'nin destekleyicisi olan 
yazarlar pek açık olarak halkın bir kısmının tevazuunu istismar ediyorlardı. Çünkü bu tip halk 
(Dadaisme- 1917 yılına doğru kurulan bir edebiyat ve sanat okulu.bu okulun programları fikir 
ile anlatış arasındaki bütün ilgileri ortadan kaldırmaktı. Bohem-Günü gününe yaşayan, 
başıboş kimse.) topluluğu herhangi bir şeyi ne kadar az anlarsa, onda o kadar ender gerçekler 
ve değerler buluyorum sanır. 

Böylece bu doktrinin, kuramsal bakımdan yanlışlığı ve manasızlığı ile ortaya çıkan gerçekleri 
mukayese edince, takip ettiği gizli gaye hakkında geç de olsa açık bir fikir sahibi oldum. 


O zaman şunu anladım, bütün enerjisini kinden alan bir doktrin karşısında bulunuyorduk. Bu 
doktrin kendi zaferini kazanmak için en ufak teferruatı hesaplamıştı. Zafer kazanıldığı vakit 
insanlığa öldürücü bir darbe indirilecekti. Hemen bu arada, bu yıkıcı doktrin ile bir milletin o 
güne kadar benim dikkatimden uzak kalmış olan özel vasfı arasındaki münasebetleri gördüm. 
Sosyal Demokrasinin gizli amacı, ancak Yahudilerin ne olduklarını bilmekle anlaşılır. Bu 
Yahudi milletini tanımak, bu partinin hedefi ve niyeti hakkında gözlerimizi kapatan yanlış 
fikirler bağını koparıp atmak demektir. Yahudileri tanımakla bizi kendine körü körüne 
bağlayan bu partinin toplumsal fikri deşildiğinde Marksizm'in çirkin ve korkunç bir şekilde 
gerilmiş yüzü ortaya çıkacaktı. Yahudi kelimesinin bende ilk defa olarak özel birtakım fikirler 
uyandırması, hangi çağda meydana geldiğini kestirmem pek imkansız değilse de, biraz zor 
olacaktır. Babamın sağlığında bu kelimenin evimizde telaffuz edildiğini hiç hatırlamıyorum. 
Galiba benim için pek saygıdeğer olan babam, bu kelimeyi özel bir şekilde telaffuz e-den 
kimseleri geri kafalı adamlar kabul edecekti. O hayatı boyunca az çok bir kozmopolitliğe 
eğilim göstermişti. Bu eğilim onun gayet sağlam olan milli kanaatlerine rağmen düşüncelerine 
hakim olmaktan başka, benim üzerimde dahi iz bırakmıştı. Okul sırasında hiçbir şey beni, 
ailemden aldığım fikirleri değiştirmeye zorlamadı. Realschule'de genç bir Yahudi çocuğu ile 
tanışmıştım. Bu Yahudi çocuğuna karşı davranışlarımızda hepimiz dikkatli hareket ediyorduk. 
Fakat bu tutumumuza sebep, o Yahudi çocuğunun bazı konular üzerindeki ketumluğu 
dolayısıyla bizde pek az bir güven uyandırabilmiş olmasıydı. Esasen ne ben ne de 
arkadaşlarım bu davranışımızdan özel bir sonuç çıkarmadık. 

Nihayet on dört on beş yaşıma geldiğimde siyasetten bahsedildiği sıralarda Yahudi kelimesini 
duymaya başladım. Bu sözler ben de az da olsa bir itiraz etme duygusu uyandırıyordu. 
Mezhepler dolayısıyla çıkan kavga ve çekişmeleri gördüğüm vakit içimde nahoş hisler 
kabarıyordu. Bu hal de, beni bu hususta bazı itirazlara zorluyordu. Linz'deki Yahudi sayısı 
azdı ve Avrupalılaşmalardı. Onları Alman zannediyordum. Bu kanaatin manasızlığını idrak 
edemiyordum. Almanla Yahudi arasındaki farkın sadece dinler arasında olduğunu 
zannediyordum. Hatta sürekli zulümlere hedef olmalarını, din (arkına veriyor ve bu yüzden de 
kendilerine antipati beslemiyordum. 

işte kafam bu düşüncelerle dolu olarak Viyana'ya geldim. Mimari alandaki kabiliyetimin 
bolluğu içine daldığım ve kendi mukadderatımın ağırlığı altında ezildiğim için, ilk günler 
büyük şehrin nüfusunu teşkil eden çeşitli zümreler hakkında gözüme hiçbir şey takılmadı. O 
günlerde Viyana'da iki milyon kişi yaşıyordu ve bu nüfusun iki yüz bini Yahudi idi. işte ben 
bunun farkında değildim. İlk günlerde gözlemlerim ve düşüncelerim, yeni değer ve fikirlerin 
giriştikleri hücuma pek o kadar karşı koyacak kuvvette değildi. Nihayet içimde ağır ağır 
sükünet ortaya çıkmaya başladığı ve bu hummalı hayaller açıklığa kavuştuğu sıralarda, 
Yahudi meselesi ile burun buruna geldiğim an ki, etrafımı çepeçevre saran dünyaya çok daha 
dikkatli bakmaya başladım. 

Yahudi meselesi ile karşılaşmamdaki şekil bana pek hoş gelmedi. Ben o sıralarda Yahudi'yi 
sadece başka bir dine mensup bir kimse olarak kabul ediyordum. Dini çekişmelerden ve dini 
inanışlardan çıkan her türlü düşmanlığı, hoşgörü ve insaniyet adına daima kınamaktan da 
kendimi alamıyordum. Bu arada Viyana'nın Yahudi aleyhtarı basının tutumu da bana medeni 
bir milletin örf ve geleneklerine yakışmaz gibi geliyordu. Orta çağlara kadar uzanan ve tekrarı 
kanaatimce hiç istenmeyen bazı olayların hatırası aklıma takılıyordu. Esasen bu bahsettiğim 
gazeteler, birinci sınıf basın organı olarak kabul edilmiyorlardı. Peki ama niçin bu böyle idi? 
Bunu o günlerde ben de pek bilmiyordum, işte bundan dolayı bu gazetelerin tutumuna hiddet 
ve çekememezliğin sebep olduğunu sanıyordum. Bu kanaatimi, büyük basın organlarının 
yayın yolu ile yapılan bu hücumlara karşılık vermemesi de kuvvetlendiriyordu. Benim takdir 
edip, beğendiğim husus, bu basının kendi aleyhindeki yayınlara cevap vermeyip, susarak ve 
onlardan hiç bahsetmeyerek onları "sessizlik" ile ortadan kaldırması idi. 


Dünyaca meşhur Neue Freie Presse, Wiener Tagblatt ve diğerini devamlı olarak okudum. 
Okurlarına bol bol bilgi vermeleri ve konuları gayet tarafsız ortaya koymaları beni hayrette 
bıraktı, işte bu basının kibar halini takdir ediyordum. Sadece basının ağır üslübu beni biraz 
rahatsız ediyordu, hatta bende olumsuz etki bırakıyordu. Belki de bu kusur, bütün bu büyük 
kozmopolit şehre can veren çırpıntılı ve hareketli yaşayışın sonucu olabilirdi. O günlerde, 
Viyana'yı böyle bir şehir saydığım için, kendi kendime bulduğum açıklamanın bir mazeret 
teşkil etmekten öteye geçemeyeceğini kabul ediyorum. 

Fakat beni en çok rahatsız eden şey bu basının hükümete pek yılışık ve terbiyesiz bir şekilde 
kur yapması idi. Hofbourg'da küçük bir olay çıkmaya görsün, işte bu olay okurlara, ya çok 
büyük bir şevk ve galeyan içinde ya da büyük bir üzüntü bulutu altında kaleme alınarak 
sunuluyordu. Hele hele gelmiş geçmiş bütün devirlerin en akıllı hükümdarı (!) konu edildiği 
vakit, gazetelerde çıkan yazılar, kızışma sırasındaki bir yaban horozunun dişisini büyülemek 
için yaptığı dansı akla getiriyordu. Bütün bunlar bana bir gösterişten ibaret gibi geliyordu. 
İşte benim bu gözlemim "liberal demokrasi" hakkında bugüne kadar beslediğim fikirlerin 
üzerine bazı gölgeler düşürdü. Sarayın sevgisini bu şekilde kazanmak, milletin şerefini hiçe 
saymak demekti. Böylece Viyana'nın büyük basını ile arama kara kedi girmişti. Her zaman 
yaptığım gibi, daha ilk günlerde de Almanya'da gerek siyasi alanda ve gerek sosyal yaşayışta 
gelişen olayların hepsini Viyana'da büyük bir dikkat ve ihtirasla takip ediyordum. Reich'ın 
yükselmesini, Avusturya Devleti'nin rehavet hastalığı ile gurur ve hayranlık duyarak 
mukayese ediyordum. Reich'ın dış siyasetindeki başarıları bana sonsuz bir keyif verirken 
içteki siyasi durum beni o kadar sevindirmiyordu. O sıralarda ikinci Guillaume aleyhindeki 
mücadeleyi hiç uygun bulmuyordum. Onu sadece Alman imparatoru kabul etmiyor, aynı 
zamanda Alman donanmasının tek yaratıcısı 

sayıyordum. 

Reichtag'ın, imparatoru siyasi nutuk vermekten alıkoyan kararı, beni bir hayli 
sinirlendiriyordu. Çünkü bu karar bu hususta hiçbir yetkiye sahip olmayan bir meclisten 
çıkıyordu. Bu erkek kazlar, parlamentolarında sadece bir devre zarfında bile, bütün bir 
imparator hanedanının yüzyıllar boyunca yapamayacağı manasızlıklardan Çok daha fazlasını 
ortaya koyuyorlardı. Her yarı delinin düşüncelerini dinletmek için söz aldığı, hatta kanun 
yapıcısı sıfatı ile devlet içinde başıboş bırakılan ve bütün dönemlerin en geveze insanlarından 
oluşan aşağılık bir meclisten, imparatorluk tacım taşıyan kişinin azar işitebildiğim görmek 
bende nefret uyandırıyordu. Ayrıca beni çileden çıkaran başka bir şey daha vardı. Bu da 
imparatorluk »tabalarının en adi atlarını bile, gayet saygıyla selamlayan ve eğer hayvan 
kuyruğunu sallarsa büyük bir vecde dalan Viyana basınının, Alman imparatoru'na ait asılsız 
endişelerini üzüntülü bir dille ve aslında iyi bir biçimde saklanamayan kötü bir niyetle ortaya 
koymaya cesaret etmesi idi. Eğer bu basının yazdıklarına bakılırsa Almanya 
imparatorluğunun işlerine karışmak niyetinde değildiler. Keşke ALLAH onları böyle bir 
davranıştan korusa! Fakat onlara bakılırsa, iki imparatorluk arasındaki anlaşmanın ortaya 
çıkardığı ödevi yerine getiriyorlardı ve bu bakımdan yaranın üzerine o adi, pis parmaklarını 
güya dostça bir biçimde basıyorlardı. Böylece basının gerçeği yazma ödevini yerine getirmiş 
oluyorlardı (!) Aslında onlar, böyle yazarak sırıta sırıta yaraya kirli parmakları ile 
basıyorlardı. Bundan dolayı bütün kanım tepeme çıkıyordu. Gitgide büyük ve itibarlı (!) ba- 
sından şüphe etmeye başladım. Sonunda Yahudi aleyhtarı gazetelerden biri olan Deutsches 
Volksblatt'ın bu durumda daha asil ve terbiyeli bir şekilde hareket ettiğini gördüm. 

Ayrıca beni sinirlendiren diğer bir husus da, büyük basının o günlerde Fransa Devleti'ne karşı 
gösterdiği saygı idi. Nerede ise bu saygı ibadet şeklini alacaktı. Bu itibarlı (!) basının o 
"medeni millet"i övmek için söylediği güzel şiirleri okuduğum zaman, insan Alman olduğuna 
adeta utanıyordu. Bu adi Fransa sevgisi salgını çok defa bu büyük gazeteleri elimden fırlatıp 
yere atmama sebep oldu. Çoğu zaman Volksblatt'ı okuyordum. O daha küçük bir dünyaya 
sahip i-di. Fakat böyle konuları daha uygun bir üslüpla ele alıyor ve inceliyordu. Gerçi onun 


Yahudi aleyhtarlığını pek tasvip etmiyordum. Fakat yazılanların arasında bazı kere öyle 
deliller tespit ediyordum ki, bunlar beni düşünceye sevk ediyorlardı. 

Belki de o günlerde Viyana'nın kaderine hakim olan şahsı ve partiyi işte bu hava içinde 
tanıdım. Bu adam Dr. Kari Lueger, parti de Hıristiyan Sosyal Parti idi. Viyana'ya geldiğim 
günlerde bunlara karşıydım. Bana göre Dr. Kari Lueger ve parti, gericiydiler. Fakat sonunda, 
hem o şahsı hem de eserini tanımak fırsatını elime geçirince bu hükmümü değiştirdim. Bugün 
bile Dr. Kari Lueger'i bütün devirlerin en yüksek Alman belediye başkanı kabul ediyorum. 
Hıristiyan Sosyal hareket karşısındaki kanaatlerimin değişmesi ile, kafamda ne kadar batıl 
düşünceler varsa hepsi bir anda yok oluverdi. Yahudi aleyhtarlığı hususundaki kanaatim de 
zamanla değişti. Fakat bu doğru yola giriş benim için çok ıstıraplı oldu. Ayrıca zihnimde gizli 
mücadeleler cereyan etti. Ancak, akıl ve hissiyat, tıpkı iki düşman gibi birbirleri ile 
savaştıktan sonra, akıl zaferi elde etti. iki yıl geçtikten sonra ise, akıl ve hissiyat birbiri ile 
birleşti ve sonunda hissiyat aklın sadık bir koruyucusu ve yol göstericisi oldu. Düşüncelerimin 
aldığı terbiye ile akıl arasında geçen ve pek hoş olmayan bu büyük çekişme sırasında Viyana 
kaldırımlarının verdiği hayat dersi, benim için çok değerli görevleri yerine getirmemi sağladı. 
Artık sokak ve caddelerde körler gibi dolaşmıyordum. Gözlerim açılmıştı. Bir gün Viyana'nın 
eski mahallelerinden geçerken, ani olarak uzun pelerinli, uzun siyah saçlı bir adamla 
karşılaştım. Bu da bir Yahudi miydi? işte ilk aklıma gelen düşünce bu oldu. Linz 
Yahudilerinde bu kıyafet yoktu. Bana yabancı gelen simayı ihtiyatlı bir şekilde ve dikkatle 
inceledim. Bu yabancı simayı inceledikçe adamın yüz hatlarına dikkatle baktıkça biraz evvel 
kendi kendime sorduğum soruyu değiştirdim: Acaba bu bir Alman mıydı? 

Hemen kitaplarda şüphelerimi yok edecek çareler aradım. Hayatımın ilk Yahudi aleyhtarı 
broşürlerini satın aldım. Fakat ne var ki, bu broşürlerin hepsi de okuyucularının Yahudi 
davasını biraz biliyor farz ederek hazırlanmıştı. Bu broşürlerdeki yazılarda bende yeni 
birtakım şüpheler doğurdu. Keza iddialarını ispat için ileri sürdükleri deliller çok yüzeysel ve 
ilmi temelden tamamen uzaktı, işte bundan dolayı batıl fikirlere tekrar saplandım. Bu durum 
haftalarca ve hatta aylarca devam edip gitti. 

Mesele bana o kadar anormal, ithamlar o nispette ölçüsüz geliyordu ki, haksız bir karar alma 
korkusu, bana işkence edip duruyor, beni endişe ve tereddütlere düşürüyordu. Esasen, dini 
çekişmeler sırasında özel bir mezhebe mensup olan Almanların konu edilmediğini, tamamen 
ayrı bir ırkın, yanı Yahudiliğin üzerinde durulduğunu anlamaya başladım. Artık bu hususta 
hiçbir şüphem kalmadı. Çünkü bu konu ile meşgul olmaya başladığım ve bütün dikkatimi 
Yahudiler üzerine yoğunlaştırdığım günden bu yana Viyana'yı başka bir şekilde görmeye 
başladım. Artık nereye gitsem, ne tarafa baksam gözüme hep Yahudiler takılıyordu. 
Yahudileri çok ve sık gördükçe onları diğer insanlardan kolayca ayırabiliyordum. Viyana'nın 
merkezinde ve Tuna'nın kuzeyindeki mahallelerin dış görünüşleri, Almanların oturdukları 
yerlerin görünüşleri ile tamamen farklı idi. Oralarda başka bir nüfus cıvıl cıvıl kaynaşıp 
duruyordu. 

Şimdi, belki bu hususta, yani Yahudileri tanımada biraz şüphem varsa da, Yahudilerden 
bazılarının davranışları beni her türlü süphe ve tereddütten uzaklaştırıyordu. Yahudiler 
arasında gelişme ve Viyana'da oldukça dal budak sarmış büyük bir hareket Yahudi ırkının 
vasfını özellikle göze çarpar bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu büyük hareket Siyonizm'di. 
Yahudilerin küçük bir kısmı Siyonizm'i tasvip ediyordu. Geri kalan çoğunluk ise bu prensibi 
kabul etmiyor gibiydi. Fakat bu davranışlara yakından bakılacak olursa, perde kalkıyor ve 
ortaya bambaşka bir durum çıkıyordu. Göze, kendi davalarının gereği olarak Uydurdukları 
birtakım aslı astarı olmayan sebepler çarpıyordu. Gerçekte ise Liberal Yahudiler, siyasi 
faaliyet gösteren Yahudileri, aynı irkin mensupları değildir diye reddetmiyorlardı. Onlar 
sadece Yahudiliklerini düşünerek onlara fena gözle bakıyorlardı. Fakat bu durum onların bir 
araya gelmelerine ve birlik olmalarına engel teşkil etmiyordu, işte bu Liberal Yahudilerle, 
Siyonist Yahudiler arasındaki yapmacık kavga bende büyük bir tiksintinin doğmasına sebep 


oldu. Bu göstermelik çekişme hiçbir gerçeğe dayanmıyordu, tam manasıyla koca bir yalandan 
ibaretti. Bu hile ise, Yahudi ırkının kendine yakıştırdığı asalete ve temiz ruhluluğa hiç uygun 
düşmezdi. İşin aslına bakılırsa bu ırkın ahlaklı ve temiz ruhlu oluşu çok özel bir haldi. Bu 
heriflerin suya karşı ne kadar az yakınlıkları olduğu yüzlerine bakılınca, hatta çoğu defa 
yanlarına gözünüz kapalı olarak bile yaklaşınca derhal anlaşılıyordu. Sonra bu pelerin giyen 
heriflerin o adi kokularını duydukça, midemin kabardığını hissetmeğe başladım. Hepsinin 
üstü başı pisti ve hiç de kibar kimseler değildiler. Anlattığım bu ayrıntıda belki ilgi çekici bir 
husus yoktur. Ama bu heriflerin pislikleri altında o seçkin ırkın ahlak yönünden eksikliğini 
tespit edince büyük bir tiksinti duyuyordum. 

Artık beni en çok ilgilendiren şey Yahudilerin bazı sahalarda gösterdikleri faaliyetlerdeki 
hareket şekilleri idi. Yavaş yavaş hareketlerinin sırlarını keşfetmeye başladım. Sosyal hayatta 
ne şekilde olursa olsun herhangi bir kötülük varsa Yahudi ona muhakkak katılıyordu. Bu tip 
bir yaraya neşter vurulur vurulmaz, kokuşmuş bir vücuttaki solucan gibi parlak ışıktan gözleri 
kamaşmış bir çıfıt ortaya çıkıyordu. 

Yahudilerin basında, güzel sanatlarda, edebiyatta, tiyatro ve sinemadaki faaliyetlerini inceden 
inceye tetkik edince, bende Yahudilik aleyhinde bir çok ithamlar birikti. Böylece tatlı sözler, 
tatlı yazılar bana bir fayda vermez oldular. Herhangi bir tiyatro ya da sinema afişlerine 
bakmak ve o temsili ya da filmin senaryosunu yazan adları incelemek yetiyordu. Böyle 
yapılınca insan ister istemez Yahudilerin amansız düşmanı oluyordu. Bu sinsi faaliyet 
Viyana'da halkı zehirleyen bir ahlak vebasıydı ki, eski devirlerin vebasından çok daha büyük 
felaketlerle yüklüydü. Bu zehir hiç durmadan bol miktarda i-mal edilip etrafa yayılıyordu. Bu 
eserleri meydana getirenlerin terbiye ve fikir seviyeleri ne kadar sıfır, hatta sıfırın altında ise, 
eser (!) meydana getirme kabiliyetleri de o kadar büyük idi. Bu adi adamlar sanki bir 
püskürtme makinesi gibi, bütün pisliklerini insanlığın yüzüne fışkırtıp duruyorlardı. Bu gibi 
adi adamların sayısı da bir hayli kabarıktı. 

Tanrı'mın lütfettiği bir Goethe'ye karşılık, onun çağdaşlarına bu çalakalem giden heriflerin 
musallat olduklarını bir düşünün. Bu adı adamlar birer basil gibi en temiz ruhları 
zehirlemekten bir an bile geri kalmıyorlardı. Yahudi'nin Tanrı tarafından bu korkunç rolü oy- 
namak için özellikle yaratıldığını düşünmek pek müthiş bir şey... Fakat bu hususta 
aldanmamak ve hayallere asla kapılmamalıyız. Çünkü seçkin ırk dedikleri, bu mundarlar 
mıdır? 

Artık sanat eseri olarak ortaya çıkan pis ve adi yazılan kaleme alan isimleri, büyük bir 
dikkatle incelemeye başladım. Bu incelemenin sonunda daha önceki düşüncelerimin hatalı 
olduğunu gördüm Hissiyat ne kadar insanı aldatırsa aldatsın, aklın araştırma yolu ile ortaya 
çıkaracağı sonuçlar daha doğru oluyordu. Gerçek şuydu! Güzel sanatlardaki adi eserler, edebi 
sahadaki pislikler, tiyatro ve sinemalarda oynanan budalalıkların yüzde doksanı, memleket 
nüfusu nün ancak yüzde biri kadar olan bir ırkın meydana getirdiği şeyler di. Bu inkar 
edilmez bir gerçekti. Bir vakitler benim dünyaya hakim gibi gördüğüm büyük basım da aynı 
dikkat ve hassasiyetle inceledim. Çengeli ne kadar derine atar, neşteri yaraya ne kadar çok vu- 
rursam eskiden beni hayranlıklar içinde bırakan şeylerin itibarları gözümde sıfıra iniyordu. Bu 
basının üslubu dayanılmaz bir şeydi. Milletine yabancı olduğu kadar, basit bulduğum fikirleri 
de kabul etmek zorunda kaldım. Bu yalan makinelerinin yazılarındaki tarafsızlık bana doğru 
gibi gelmekten çok, büyük birer uydurma şeklinde görünüyordu. Bu basındaki yazarların 
hepsi Yahudi idiler. Eskiden hiç dikkatimi çekmeyen binlerce ayrıntı şimdi bütün dikkatimi 
Üzerlerine topladılar ve incelemeye layık görüldüler. Bir vakitler beni düşündüren hususları 
da açıkça görmeye ve etki alanlarını anlamaya başladım. Artık bu basının liberal fikir ve 
düşüncelerini bambaşka bir şekilde görüyor ve tartıyordum. Kendisine karşı olanların 
yazılarına cevap verirken takındığı kibarlığın veya düşüncesine ters düşen yayına karşı bir ölü 
sessizliği içinde susmasının sahtekarlığını artık iyice anlıyordum. Bu şüphesiz çok kurnazca 
davranıştı. 


Övgü dolu tiyatro sinema eleştirileri, sadece Yahudi olan yazarlar içindi. Daima Alman olan 
yazarlar kötüleniyordu. ikinci Guillaume'a sinsice batırdıkları iğneler öyle güzel tekrarlanıp 
duruyordu ki, bu yayının bir merkezden hazırlanıp halka sunulduğunu derhal miadım. Fransız 
kültürü ve medeniyeti için çıkan yazılar da bu şekilde hazırlanıyordu. Müstehcen yazılar, adi 
tefrikalar gırla gidiyordu, Bu basının dili kulağıma yabancı geliyordu. Makalelerin hepsi 
Alman milletinin menfaatlerine o kadar ters düşüyordu ki, bu muhakkak kasten yapılıyordu, 
işte böyle hareket etmek kimin faydasına idi? Bu bir rastlantı eseri miydi? 

Tekrar tereddüt içinde kaldım, incelemelerime devam ettim. Bir sürü olayları tek tek 
inceledikçe düşüncelerim tekrar rayına olurdu. Yahudilerin ahlak ve gelenek hakkında 
besledikleri düşünce çok korkunç bir şeydi. Bu hususta kaldırımlar bana hayat dersi verdi ve 
bu ders benim için çok acı oldu. 

Yahudilerin fuhuşta ve özellikle beyaz kadın ticaretinde büyük fol oynadıklarını tespit ettim. 
Bu kepazelik, Fransa'nın güneyindeki liman şehirleri bir kenara bırakılırsa, Batı Avrupa 
şehirlerinin hepsinden çok daha kolay Viyana'da incelenebilirdi. Akşam vakitleri 
Leopoldstad'ın dar ve tenha sokaklarında her adım başına birtakım insanlık için yüzkarası 
sahnelere şahit olunuyordu. Bu durum, savaş sırasında Doğu Cephesi'nde savaşan Alman 
askerlerince görülene kadar Alman milletinin büyük bir çoğunluğu tarafından bilinmiyordu. 
Viyana'nın bataklıklarında faziletin, büyük bir nefretle karşılayıp, isyan edeceği bu dramın 
başarılı bir şekilde ve tam bir tecrübe ile o terbiyesiz ve her türlü histen yoksun Yahudilerce 
idare edildiğini görünce vücudum bir sarsıntı geçirdi, sonra büyük bir hiddete gark oldum. 
Artık Yahudi meselesini aydınlığa çıkarmaktan korkmuyordum. Bunu kendime vazife 
edinecektim. Medeni hayatın çeşitli bölümlerinde ve güzel sanatların her türlü faaliyetlerinde 
Yahudi'yi teşhis edip, ortaya çıkarmayı öğrendikçe, bu adi mahlüka rastlayacağım hiç ama hiç 
aklımdan geçirmediğim bir yerde onunla burun buruna geldim. Yahudilerin Sosyal 
Demokrasi'nin idarecisi olduğunu anladığım zaman eski düşüncelerimden derhal sıyrıldım. 
Böylece hissiyatımla aklım arasında uzun süre devam eden mücadele sona erdi. 

işçi arkadaşlarımla olan günlük görüşmelerim sırasında onların herhangi bir meselede ne 
kadar kolaylıkla fikir ve kanaat değiştirdiklerine dikkat etmiştim. Bu değişiklikler işçi 
arkadaşlarımda bir i-ki gün, hatta çoğu zaman birkaç saat içinde oluyordu. Kendileri ile 
karşılıklı konuşulduğunda akla uygun fikirler besleyen kimselerin, gazetelerin baskısı altına 
girince, bu güzel fikirleri hep birden unutuvermelerine bir türlü akıl er diremiyordum. Bu 
durum her zaman beni ümitsizliğe sevk ediyordu. Bu gibi kimselerle saatlerce konuşup 
kendilerine öğütler verdikten sonra, artık tam bir fikri anlaşmaya vardığımıza kanaat 
getirdiğime veya onları çürük fikirler hakkında aydınlattığıma inandığım için sevinç 
duyarken, aradan 24 saat geçmeden işe tekrar başlamak gerektiğini büyük bir acı ile görüyor- 
dum. Bütün çabalarım boşa gitmiş oluyordu. Bu kimselerin manasız düşünceleri, kıyamete 
kadar sallanacak olan bir sarkaç gibi tekrar hareket noktasına gelmiş oluyordu. 
Kaderlerinden memnun değildiler. Bu işçiler, kendilerine acı darbeler indiren kaderlerine 
kızıyorlardı. Patronları, korkunç kaderlerinin birer zalim icracısı gibi görüyorlardı, onlardan 
nefret ediyorlardı. Hallerine hiç merhamet göstermeyen hükümet adamlarına küfürler 
savuruyorlardı. Bütün bunlar yiyecek fiyatları aleyhine gösteri yaparak, toplu halde 
caddelerden geçtikleri sıralarda yüzlerin den okunuyordu. Fakat bir türlü akıl erdiremediğim 
husus, bu işçilerin kendi milletlerine besledikleri kindi. Bunlar, milletimin büyüklüğünü 
meydana getiren her şeyi kötülüyorlar, tarihimizi kirletiyorlar ve ırkımızın büyük adamlarına 
çamur atıyorlardı. Kendi soydaşlarına, kendi yuvalarına, doğdukları vatana karşı gösterdikleri 
bit düşmanlık, aklın kabul edemeyeceği bir şeydi. Bu şekil hareket tabiata aykırı idi. Gerçi 
yollarını şaşırmış olan bu kimseleri doğru yola sevk etmek mümkündü. Fakat bu olumlu 
sonuç sadece birkaç gün veya bir iki hafta devam ederdi. Doğru yola sevk edilenlerden 
herhangi birine bir süre sonra rastlandığında, onun tekrar eski duruma döndüğü dehşetle 
görülüyordu. 


Sosyal Demokrasi basınının özellikle Yahudiler tarafından kontrol ve idare edildiğini zamanla 
fark ettim. Bu duruma özel bir mana veremiyordum. Keza diğer gazetelerde de durum aynı 
idi. Şu husus özellikle dikkatimi çekiyordu. Terbiyemin ve kanaatlerimin milli kelimesine 
verdiği manaya uygun düşecek şekilde hakikaten milli olabilen ve yazarları arasında 
Yahudilerin bulunduğu tek bir gazete yoktu. Artık kendi kendimi zorlayarak, Marksist basının 
yazılarını okumaya başladım. Bana öyle bir nefret duygusu verdiler ki sonunda bu hıyanet ve 
alçaklık koleksiyonlarımı meydana getirenleri daha yakından tanımak üzere harekete geçtim. 
Bu heriflerin hepsi istisnasız Yahudi idiler. Temin edebildiğim bütün Sosyal Demokrat 
broşürleri okudum, imza sahiplerinin hepsi de Yahudi'den başkası değildi. Hemen hemen her 
işte şef olanların isimlerini tespit ettim. Bunların çoğu da Yahudi idi. Bazı milletvekilleri, 
sendikaların sekreterleri, parti başkanları veyahut sokak hareketlerinin liderleri hep o seçkin 
(0) ırkın mensupları idi. Austerlitz, David, Adler, Ellenbogen ve diğerleri... işte bu adları 
hiçbir zaman aklımdan çıkarmayacağım. 

Artık bana karşıt olanların mensup bulundukları partinin kilit noktalarının yabancı bir milletin 
elinde olduğunu anladım. Çünkü her Yahudi, bir Alman olamazdı. Bunu kati olarak 
öğrenince, çok rahat ettim. Böylece, ırkımızın şeytanını artık biliyordum. Viyana'daki geçen 
bir yıl içinde her işçinin doğru bilgi ve doğru açıklanın karşısında gerçeği teslim ettiğini 
gördüm. Yavaş yavaş bu işçilerin doktrinlerine vakıf olmaya başladım. Bu doktrin şahsı 
kanaatlerini uğrunda başlattığım kavgada benim silahım oldu. Böylece başarı daima tarafımda 
kalıyordu. Büyük halk topluluklarını zaman ve sabır hususunda büyük fedakarlıklar 
göstererek kurtarmak gerekti. Fakat bütün çabalarıma rağmen bir Yahudi'yi kendi 
görüşlerinden ve kanaatlerinden ayırmayı başaramadım. O günlerde Yahudileri inançlarının 
manasızlığı hakkında aydınlatmaya çalışacak kadar aptallık ediyordum. Dar çevremde 
boğazım kuruyana ve dilimde tüy bitene kadar konuşup duruyordum. Onlara Marksizm'in 
tehlikesini gösterebileceğimi sanıyordum. Fakat ters sonuçlar alıyordum. Çünkü Sosyal 
Demokratların gerek nazari ve gerek tatbikatta açık olarak elde ettikleri bu başarılar onların 
çalışma azimlerini kuvvetlendirmekten başka bir şeye yaramıyordu. Ancak bu heriflerle ne 
kadar çok münakaşa edersem, üslüplarını o kadar iyi arılayabiliyordum. Bunlar her şeyden 
önce, kendilerine karşı olanların akılsızlıklarına güveniyorlardı. Eğer münakaşa sırasında bir 
başka kaçamak yol bulamazlarsa o vakit kendilerine budala süsü veriyorlardı. Eğer bu da 
başarılı olmazsa, o zaman hiçbir şey anlamıyormuş gibi davranıyorlardı. Bu durum karşısında 
biraz sıkıştırılırlarsa, o zaman da başka bir konuya geçiyorlardı. Bir sürü manasız laflar 
ediyorlar, eğer itiraz edilmezse, bunlardan başka konular için deliller çıkarıyorlardı. 

Üstlerine daha fazla gidilecek olursa, avucunuzdan kayıp kaçıyorlar ve artık hiçbir şeye cevap 
vermez oluyorlardı. Kurtarıcı gibi etrafta dolaşan bu heriflerin birini yakaladığınızda sanki 
elinizde yapışkan ve cıvık bir madde tutmuş gibi oluyor ve insana tiksinti veren bu madde 
parmaklarınızın arasından kayıp gittikten sonra, başka bir yerde tekrar toplanıp 
şekilleniyordu, içlerinden bir ikisine fikirlerinizi kabul etmekten başka bir çare bırakmayacak 
şekilde kesin bir darbe indirdiğinizde, ilerisi için bir ümit beliriyordu. Fakat aradan bir gün 
geçtikten sonra hayretler içinde kalıyordunuz. Yahudi yirmi dört saat önce olanları hiç 
hatırlamıyor ve başlangıçta olduğu gibi yine boş laflar edip duruyordu. Sanki aramızda hiçbir 
şey geçmemiş gibi davranıyordu. Eğer buna kızacak olur da kendisine izahat vermeye 
kalkarsanız, şaşırmış gibi yapıyor ve kesinlikle bir şey hatırlamadığını söylüyordu. Yalnız bir 
şey hatırlamadığını söylemekle kalsa yine iyi... Bir gün evvel iddialarının doğruluğunu ispat 
etmiş olduğunu da ilave ediyordu. 

Ben bu durum karşısında çoğu zaman donup kalıyordum, insan bu heriflerin nesine hayret 
edeceğine şaşırıyordu. Acaba anlam! 12 sözlerin çokluğuna mı, yoksa yalan söylemekteki 
ustalıklarına hayret edilmeliydi? Sonunda Yahudilere kin bağladım. Bütün bu Çekişmelerin 
iyi tarafı da vardı. Hiç değilse Sosyal Demokrasinin propagandacı liderlerim daha iyi ve 
yakından tanımış oluyordum. bu milletimin istifadesine idi. işte bu yabancıların şeytanı bile 


şaşır-Un ustalıklarına kurban giden işçilerimizin davranışlarına kim kızabilir? Şeytana 
pabucunu ters giydiren ırkın, hile dolu iddialarına karşı koymakta ben bile bin bir zahmet 
çekiyordum. Biraz evvel söylediklerini az sonra inkar edenlere karşı galip çıkmak ne kadar lor 
bir şeydi, işte Yahudileri ne kadar yakından tanırsam, işçileri de ö kadar mazur görüyordum. 
Bence suçlu olanlar yalnız işçiler değil. Asıl suçlu olanlar halkımızın mukadderatına 
acımanın, kesin bir şekilde adil kanunlarla işçilerin haklarını teslim etmenin, milleti kandıran 
ahlak bozucuyu duvara çakmanın zahmete değmez bir iş olduğunu kabul edenlerdi. Her gün 
üst üste yaptığım tecrübeler beni Marksizm'in kaynaklarını :" Kastırıp bulmaya yöneltti. Artık 
Marksizm'in bütün ayrıntısı bence Rialümdu. Dikkatli gözlerim bu doktrinin gelişmesini rahat 
rahat l6rebiliyordu. Bu doktrinin doğuracağı sonuçları önceden tahmin edebilmek için bir 
parça muhakeme yapmak yetiyordu. Acaba bu İŞİ körükleyenler, eserleri son şeklini aldığı 
zaman meydana geleceklerden haberdar mıydılar? Yoksa bilmeden hatalı bir yolda mıydılar? 
Evet, şimdi mesele bunu bilmekte ve tespit etmekte idi. 

Kanaatimce bu iki ihtimalin ikisi de mümkündü, ikinci ihtilalde feci sonuca engel olmak için 
muhakeme kabiliyetine sahip herkesin harekete geçmesi bir görev idi. Ama birinci ihtimale 
göre milletleri çamurun içine sokacak olan bu hastalığa sebep olanların hakiki birer, şeytan 
olduklarını teslim etmek gerekirdi. Çünkü medeniyetin yerle bir olmasına ve dünyanın bir 
çöle dönmesine yol açacak bir teşkilatı düşünmek ve onun planlarını yapmak için bir insim 
dimağına değil de, yedi başlı bir canavar aklına ihtiyaç vardır. Bu durumda tek çare mücadele 
etmekten ibaretti. Bu mücadele, inlim aklının sağlayacağı her türlü silahlarla yapılmalıydı. 
Evet, onların silahları ne olursa olsun bu mücadele yapılmalıydı. Hareketin prensiplerini daha 
iyi anlayabilmek için bu faaliyeti sürdürenleri dikkatli bir şekilde incelemeye başladım. 
Yahudi meselesi hakkındaki bilgilerim sayesinde hedefe tahminlerimden daha çabuk ulaştım, 
Yahudi'nin anlatmak istediğini nasıl yazıp söylediğini öğrendim. Bunların usulü, her zaman 
kendi düşüncelerini saklamak için kullanılan bir şeydi. Yahudi'nin gerçek gayesi hiçbir zaman 
yazının tamamında aranmamalıdır. Yahudi gayesini satırların arasında gizler, işte bu günlerde 
içimde büyük bir yenileşme meydana geldi. Eskiden enerjiden yoksun bir kozmopolit iken, 
şimdi taassup derecesine varan bir Yahudi düşmanı oldum. Böylece son defa olarak acı bir 
hüzün vicdanımda dolaştı. Yahudi milletinin tarih boyunca ortaya koyduğu nüfuzunu dikkatle 
inceledim. Gayelerine akıl erdiremediğimiz bu küçük milletin son zaferim istememizi 
birdenbire büyük bir endişe ve acı ile düşünmeye başladım. Her an bir parça toprak için 
yaşamış olan bu millete, dünya acaba bir mükafat olarak mı vaat edilmişti? Bizim bekamız 
için sahip olduğumuz mücadele hakkının gerçekten dayandığı bir temeli var mıydı? Yoksa bu 
mücadele hakkı bizim zihinlerimizde mi gelişiyordu? 

Marksizm'i inceden inceye tetkik ettiğimde ve Yahudi milletinin faaliyeti ile meşgul 
olduğumda bu soruların cevaplarını mukadderatın kendisi verdi. Marksizm ve Yahudi 
faaliyeti tabiatın uyduğu aristokratik prensiplerin hepsini reddediyordu. Bunlar kuvvet ve 
enerjinin sonsuz imtiyazı yerine sayının üstünlüğünü kabul ediyorlardı. Marksizm, insanın 
kişisel değerini inkar ediyor, ırkın önemini tanımıyor ve böylece insanlığı hayatı ve 
medeniyeti için evvelce tayin edilmiş şartlardan yoksun bırakıyordu. Eğer bu doktrin dünya 
hayatının temeli kabul edilseydi, akla gelen bütün düzenlerin sonu gelmiş olurdu. Böyle bir 
kanun düşüncelerimizin ötesinde kalan kainatta büyük bir karışıklığa sebep teşkil ederse, bu 
geçici dünyada kendi topluluğu içinde ortadan çekilmesini gerektirmekten başka bir manası 
kalmazdı. 

Eğer Yahudi Marksizm'le bir zafer kazanırsa başına giyeceği taç, insanlığın cenaze tacı 
olacaktır, işte o zaman dünya, milyonlarca yıl önce olduğu gibi boşlukta üzerinde bir tek insan 
kalmadan dönecektir. 

Kendi emirlerine aykırı hareket edilirse, tabiatın intikamı korkunç olur. Bunun için ben 
Tanrı'nın isteğine uygun hareket ettiğime inanıyorum. Çünkü milletimi Yahudi'ye karşı 
müdafaa etmekle Allah'ın eserini müdafaa etmiş oluyorum. 


BÖLÜM 2 
Genel fikirlere sahip olduktan, günlük meseleler hakkında sağ-Um ve kesin fikir edindikten 
sonra karakter bakımından olgunlaşan insan siyasi hayata atılabilir. Eğer, sağlam ve kati fikir 
edinememiş ile, bir gün herhangi bir mesele hakkında aldığı kararı değiştirecek, yahut takip 
ettiği ve eksik bir şekilde bilgi edindiği bir doktrine bağlanacaktır. Birinci hal karşısında 
kendine bağlı olan taraftarlarını kaybedecektir. Liderin bu hatası, idaresi altında bulunan 
kimselerin hemen gözüne batacaktır, ikinci halde ise, lider yaydığı fikirlere ne kadar az 
inanırsa ve bunları haklı çıkarmak için ortaya koyacağı mütalaa ne kadar boş olursa, seçtiği 
vasıtalar da o kadar basitleşir. ı Sonunda siyasi görünümlerini, ciddi bir şekilde kendi şahsı ile 
somutluluğunu üzerine almaz. Halbuki insan, hayatını ancak inandığı Şeylerin uğruna feda 
eder. Bu arada kendine bağlı olanlardan istedikleri şeyler de, adi şeyler olmaya başlar. Artık 
liderlikten çıkar ve politikacı olur. Bu tip siyasilerin gerçek ve yegane kanaatleri, kana- 
atsizlikten ibaret olur. Bu arada, bu gibilerin şahsında küstahlık ve yalan söylemek sanatı da 
toplanır. 
Eğer namuslu insanların oyları ile böyle bir kimse meclise girerse, bu kimsenin yapacağı iş 
"altın yumurtlayan tavuğu" kendisi Ve ailesi için korumak üzere girişebileceği mücadeleden 
ibarettir. Geçim derdi yüzünden siyasete atılan herkes onun en amansız düşmanı olacaktır. O 
her yeni harekette ve seçkinleşen her yeni adamın karşısında kendi korkunç akıbetini 
görecektir. 
Bu "parlamento tahtakurularından ilerde tekrar bahsedeceğim. Bu arada hemen şunu da 
söyleyeyim ki otuz yaşındaki bir adam için bütün ömür boyunca öğrenilecek daha birçok 
şeyler vardır. Fakat bütün bunlar, o yaşa kadar kazanılan umumi mefhumlar arasında bir 
doldurma, bir tamamlama işinden ibaret kalacaktır. Yeni yeni kazandığı bilgiler, ana 
prensiplerini bozmayacak ve hatta dağıtmayacaktır. Ondan bir şey öğrenmiş olan taraftarları, 
ilerde birtakım lüzumsuz bilgilerle kafalarım doldurmuş kimseler durumuna 
düşmeyeceklerdir. Liderin fikri gelişmesi taraftarlar için bir garanti ola çak, onun yeni 
alıntıları yalnızca doktrinlerinin oluşumuna hizmet ve yardım edecektir. Ayrıca, bunlar 
taraftarlarının nazarında, müdafasını yaptığı fikrin doğruluğunun bir delili olacaktır. Yanlışlığı 
tahakkuk eden ve bu yüzden umumi nazariyelerini terke mecbur kalan bir lider, bu durum 
karşısında siyasi ve genel bir harekette bulunmaktan kendini alıkoymalıdır. Çünkü kilit 
noktalar üzerinde bir kere hataya düşen bir lider, ilerde de ikinci bir hata işleyebilir. Va- 
tandaştan onu kabul etmesini, kendisine itimat beslemesini isteme ye hakkı yoktur. 
Halbuki bu hususa pek az uyulmaktadır. Bu da kendilerinin siyaset yapmaya haklı olduklarını 
iddia edenlerin ne kadar adi kimseler olduklarım ortaya koyar. 
Fakat bütün bu alçak adamların arasından seçkin bir adam çıkar mı hiç? 
Siyasetle meşgul olduğumun farkındaydım. Fakat gene de kendimi ileri sürmeye 
çekmiyordum. Beni cezbeden şeyleri küçük bir çevrede anlatıyordum. Böylece küçük bir 
çevrede söz söylemenin faydalarını görüyordum, insanların son derece basit olan fikir ve ka- 
naatlerine nüfuz etmeyi öğreniyordum. Bunun için de en kısa zamanda kültürümü arttırmaya 
çalıştım. 
Bu çalışmama Avusturya'da en uygun yer Viyana'dan başka bir yer olamazdı. O zamanki 
Almanya'ya kıyasla, ihtiyar Tuna Monarşi? sindeki siyasi işler daha çok ve daha ilgi çekici 
durumdaydı. Sadece Prusya'nın bazı kısımları, Hamburg ve Kuzey Denizi kıyıları bu görüşün 
dışında kalıyorlardı. Avusturya'daki Alman nüfuzu, bu devle tin kurulmasında sadece tarihi 
bir rol oynamakla kalmamış, aynı zamanda suni bir kuruluş olan Habsbourglar 
Imparatorluğu'nu yüz yıllar boyunca ayakta tutan manevi kuvveti de temin etmiştir. Zamanla 
bu devletin hayatı ve geleceği imparatorluğun çekirdeğinin sağlıklı biçimde yaşamasına daha 
yararlı oluyordu. Eğer eskiden yonetimi babadan oğla geçen devletler, imparatorluk ve siyasi 


hayat için devamlı olarak taze kan gönderen bir kalbi andırıyorlarsa, Viyanı da bu gövdenin 
beyniydi. Viyana'nın dış görünüşü tahtına kurulmuş bir kraliçe manzarası arz ediyordu. Bu 
haşmet Viyana'ya çeşitli ırkları bir araya toplayan siyasi otoriteyi sağlıyordu. Viyana güzellik 
ile oradaki ihtiyarlık belirtilerini saklıyordu. Avusturya imparatorluğu'nun bünyesindeki 
milletler birbirleri ile kanlı mücadelelerle sarsılırlarken, yabancı devletler ve Almanya, 
Viyana'nın güzel hayalinden başka bir şey düşünemiyorlardi. Bu yıllarda Viyana son defa VI 
büyük bir gelişme gösterdiği için böyle bir hayalin beslenmesi normaldi. Başarılı ve dahi bir 
belediye başkanının idaresi ile, ihtiyar Tuna Monarşisi'nin imparatorlarının hükümet merkezi, 
gözleri kamaştıran genç bir hayata başlıyordu. Halkın arasından çıkarak doğu sınırını kolonize 
eden büyük Alman, nedense resmen devlet adam-Un arasına dahil edilmiyordu. Halbuki Dr. 
Lueger imparatorluk merkezinin belediye başkanı olarak her sahada başarılı oldu. Dr. Lueger 
ekonomik alanda, güzel sanatlarda tam bir başarı gösterdi. O günlerde ortalıkta dolaşan 
siyaset adamlarının hepsinden daha büyük bir devlet adamı olduğunu zorlu yollardan geçerek 
ispat etti. Eğer Avusturya denilen millet iddiası yıkıldı ise de bu Dr. Lueger'in siyasi 
kabiliyetine bir zarar getirmez. Çünkü on milyonluk çekirdek bir milletle, elli milyonluk bir 
devleti devamlı şekilde ayakta tutmak imkansız bir şeydir. Yeter ki kesin ve belirli bazı 
düşünceler tam gerektiği anda meydana gelmiş olsunlar. 

Avusturyalı olan Almanın düşünceleri çok genişti. Büyük bir imparatorluk kadrosu içinde 
yaşamağa alışmıştı. Bu durumdan meydana çıkan vazife alışkanlığını ise hiçbir zaman 
kaybetmemişti. Avusturya tacının küçük sınırlarının nihayetindeki devlette imparatorluk 
sınırlarını görüyordu. Talih onu Alman vatanından ayırmıştı. Bundan dolayı, ecdadının sonsuz 
çekişmeler içinde doğudan koparmış oldukları parçayı Alman olarak devam ettirmeyi, şahsı 
için ezici de olsa görev kabul etmeye gayret gösterdi. Avusturyalı olan Almanların bütün 
kuvvetlerinin bir göreve yöneltilmediği de bir gerçekti. Keza bazıları kalpleri ve hatıraları ile 
anavatana yönelmiş değillerdi. Doğdukları memleketi düşünenler azınlıktaydı. 

Avusturyalı olan Almanların görüşleri daha geniş bir ufku kaplıyordu, imparatorluğun çeşitli 
iktisadi işlerim omuzlarlardı. Önemli teşebbüslerin hemen hemen tamamını ellerinde 
tutarlardı. Müdürlerin, teknik elemanların ve hizmetlilerin büyük bir kısmı bunlardan çıkardı. 
Dış ticaret hemen hemen Yahudilere ait idi. Yahudilerin el atmamış oldukları sahalarda 
Avusturyalı Almanların iş tuttukları görülürdü. Siyası yönden ise Devlet tamamen 
Avusturyalı Almanlar tarafından ayakta tutulurdu. Askerlik hizmeti onu, doğduğu ilin küçük 
sınırlarından çok uzak yerlere gönderiyordu. Yeni kura erleri muhakkak ki bir Alman alayına 
hizmet ediyorlardı. Ama ne var ki bu Alman alayı Viyana'da veya Galiçya'da bulunduğu 
kadar, Hersek'te de üslenebilir di. Subayların büyük bir kısmı, kurmay heyeti gibi henüz 
Almandı. 

Güzel sanatlar ve ilim de Alman ürünüydü. Sadece modem sanat çalışmaları türünden 
uydurma şeyler hariçti. Bu sahte sanat eserlerini bir zenci milleti de yapabilirdi. Gerçek sanat 
eserinin ilhamına Almanlar sahiptiler. Viyana güzel sanatların bütün kollarında hiçbir zaman 
kuruma tehlikesi olmaksızın Tuna Monarşisi'nin sanat ihtiyacını sağlayan ve bitmek bilmeyen 
bir kaynaktı. Sözün kısası, Alman unsurları sayıları pek az olan Macarlar hariç tutulursa, 
bütün dış siyasetin ana direği idiler. Ama bu imparatorluğu kurtarmak için yapılacak her şey 
manasızdı, çünkü gerekli olan esaslı şart ortada yoktu. Avusturya İmparatorluğu'nda çeşitli 
milletlerin parçalanmayı sağlamaya çalışan kuvvetlerine galip gelebilmek için tek çare vardı. 
O da devleti merkeziyet usulüne göre idare etmekti. Eğer dahili teşkilatlanma çalışmaları 
sonuçsuz kalsaydı, bu başarısızlığın sonucu olarak da imparatorluk yok olup gidecekti. 
Görüşlerin henüz berrak olduğu devirlerde bu fikir devletin yüksek kademesinde tartışıldı. 
Fakat kısa bir süre içinde devletin federasyon usulüne daha yakın bir şekilde teşkilatlanma 
çalışmaları sonuçsuz kaldı. Bu başarısızlığa sebep de imparatorluk içinde bir çekirdek sınıfın 
duruma hakim olmaması idi. Bu başarısızlığa Avusturya Devleti'ne özgü ve Bismarck 
tarafından Alman Reich'ı kurulduğu zaman görülmüş olanlardan tamamen farklı bazı iç 


durumlar da eklendi. Almanya'da kültür bakımından müşterek bir temel olduğu için sadece 
siyasi geleneklerin üstün gelmesi söz konusuydu. Çünkü Reich, bazı küçük yabancı parçalar 
hariç tutulacak olursa sadece tek bir milletin temsilcilerini içeriyordu. Avusturya'da ise du- 
rum, bunun tam aksi idi. Avusturya'da, Macaristan göz önünde tutulmazsa her memleketli 
kendilerine has bir büyüklüğün siyasi hatırası tamamen ortadan kalkmıştı, ya da bu belirli 
hatıralar, zamanın örtüsü altında silinmiş VI fark edilmez hale gelmişti. Fakat bu duruma 
karşılık, milliyet prensibi ileri sürülünce, çeşitli memleketlerde ırki eğilimler güç kalındılar. 
Bu eğilimler milli devletler monarşisinin sınır boylarında filizlenmeye başladığı için hedefe 
varması kolay olacaktı. Bu yerlerdeki ırklar toz halindeki Avusturya toplulukları ile aynı 
kandan veya yakın ırktan oldukları için, Avusturya toplulukları üzerinde Alman 
Avusturyalıların çekiciliklerinden çok daha büyük bir çekici kuvvete sahip oldular. Hatta 
Viyana bile bu mücadeleye dayanamadı. 

Budapeşte, gelişmesi sonucunda bir şehir haline gelince, Viyana ilk defa olarak bir rakiple 
karşı karşıya kaldı. Bu rakibin görevi çifte monarşinin birliğini korumak yerine, daha çok 
devletin sınırları içindeki milletlerden birini takviye etmek oldu.Kısa bir süre sonra Prag'da 
aynı görevi yüklendi. Bunu Laibach takip etti. işte bu eski eyalet şehirleri, özel memleketlerin 
hükümet merkezleri mertebesine çıkarken ayrıca bir fikir hayatının merkezleri de oluyorlardı. 
böylece ırka dayanan siyasi içgüdüler bir derinlik kazandılar ve ruhi temellerin üzerine 
oturdular. Elbet bir gün, çeşitli ırkların ileri atılma arzuları, devletin müşterek menfaatlerinin 
meydana getirdiği birlik olma kuvvetinden çok daha şiddetli olacaktı, işte o zaman Avusturya 
bitecekti. 

ikinci Joseph'in ölümünden sonra, bu gelişme açıkça kuvvetlenip, sağlamlaştı. Bu gelişmeye, 
kısmen monarşik idarenin kendisi, kısmen imparatorluğun dış durumunun ortaya koyduğu 
durumlar sebep oldu. 

Devletin korunması için kavgaya girişilecek ise, mücadele ciddi »lirette kabul edilmeli ve 
sebatlı bir çalışma ile sağlam bir merkeziyetle hedefe ulaşılmalıydı. Bunun için her şeyden 
önce tek bir resmi dil kabul edilmeliydi. O ana kadar tamamen lafta kalmış olan milli birliği 
tahkik etmeli idi. Devletin yaşayabilmesi için gerekli teknik çareler hükümetin eline 
verilmeliydi. 

Müşterek bir milli duygu ancak okul ve propaganda aracı ile ve çok uzun bir zamanda 
yaratılabilir. Bu hedefe ulaşmak için on yıl, yirmi yıl yetmez. Yüzyılları göze almak gerekir. 
Bu durum tıpkı sömürge kurma işinde olduğu gibidir. Sömürgelerin kurulmasında da sebat ve 
iktidar, sınırlı bir zaman içinde harcanan enerjiden çok daha önemlidir. 

idarede mutlaka bir birliğin gerekli olduğu üzerine ısrar edilmemelidir. Bütün bunlardan bir 
tanesinin bile yapılamadığım, daha doğrusu neden yapılmak istenmediğini araştırıp bulmak, 
benim için çok faydalı oldu. Bu ihmalkarlığa sebep olan, imparatorluğun çökmesinin de tek 
sorumlusudur. 

Yaşlı Avusturya İmparatorluğu'nun hayatı, diğer devlerden herhangi birinin hayatından çok, 
hükümetin kudret ve kuvvetine bağlı idi. Avusturya'da milli bir devlet temeli eksikti. Böyle 
bir devlet eğer gereği gibi sevk ve idareyi elinde tutamazsa, daima ırki menşei dolayısıyla 
devamlılığını, sağlayabilecek bir kuvvete sahip bulunur. Irki devlet, bazı kereler nüfusunun 
tembelliği ve bunun oluşturduğu direnme kuvveti sayesinde uzun, kötü idare devirlerine pek 
rahatsız olmadan şaşılacak bir tahammül gösterebilir. Bir vücutta her türlü hayatiyet 
kaybolduğu ve bir ceset karşısında kalındığı sanıldığı zaman, bir ölü kabul edilen vücut ayağa 
kalkarak insanlara, hayatın kudreti ve kuvveti hakkında şaşırtıcı belirtiler gösterebilir. Fakat 
çeşitli topluluklardan meydana gelen, kan birliği ile kurulmayıp sadece müşterek bir pençenin 
idaresi altında oluşan imparatorlukta ise iş tamamen başka şekilde cereyan eder. idarede 
gösterilen her zaaf hareketi devletin topluluklarda, kış aylarında uykuya yatan hayvan- 
lardakine benzeyen bir uyuşukluk meydana getirmez, iş tam aksine cereyan eder. Her ırkta 
bulunan ve idarenin hakim olduğu devirlerde meydana çıkmaya fırsat bulamayan özel 


içgüdüler harekete geçmeye başlar. Bu tehlike ancak yüzyıllarca devam eden müşterek bir 
terbiye, müşterek geleneklerle ve müşterek menfaatlerle hafifletilebilir. Bu bakımdan bu türlü 
devletler ne kadar yeni olurlarsa, hükümete ve rejime de o kadar bağlanırlar. 

Çok defa değerli devlet adamlarının eserlerinin devam etmediği ve bu gibi kimseler ölünce de 
yok olduğu görülüyor. Yüzyıllar boyunca bu tehlike küçük görülmüş diye, şimdi de 
küçümsenemez. Çünkü rejim zayıflayınca bu kuvvet tekrar uyanır. 

Habsbourg Hanedanı'nı en büyük hatası işte bunu anlamamış olmasıdır. Kader, bu hanedanın 
fertlerinden yalnız birine memleketin geleceğini aydınlatma imkanını verdi. Fakat sonunda 
yine de meşale bir daha yanmamak üzere söndü. Alman milletinin imparatoru ikinci Joseph, 
atalarının başarısızlıklarını son anda tamir edemezse, hanedanının bir ırklar topluluğunun 
kasırgası içinde yok olacağım, büyük bir endişe ve azap içinde anladı, insanların dostu olan 
ikinci Joseph atalarının yetersizliklerine karşı, insanlığın üstünde bir kuvvet ile dayattı ve 
yüzyıllar boyunca devam ede gelen korkunç ihmali on yıl içinde tamire çalıştı. Eğer kırk yıl 
daha çalışma imkanına sahip olsaydı, kendinden sonra gelen iki nesil de aynı ruh ve aynı 
şevkle çalışarak mucizenin meydana gelmesini sağlayabilirdi. Ne yazık ki, on yıllık bir 
çalışmadan sonra her şeyi ile bitkin bir halde öldüğü zaman, eseri de kendisi ile beraber 
toprağa gömüldü. 

ikinci Joseph'ten sonra gelenler ne irade ne de düşünceleri itibariyle bu işi başarabilecek 
yapıda değillerdi. Yeni zamanın ilk devrim hareketleri Avrupa'da başladığı zaman, Avusturya 
içinden yavaş yavaş tutuşmağa başladı. Sonunda yangın patlak verince; alevler toplumsal, 
politik veya sınıf farkı sebeplerinden çok, ırk kaynağından çıkan ve gelişen hamlelerle 
büyüdü. 

1848 devrimi, Avrupa'nın her tarafında bir sınıf mücadelelerinin başlangıcı olurken, 
Avusturya'da yeni bir ırklar mücadelesinin başlangıç noktasını teşkil etti. Alman milleti ise bu 
ihtilalin kaynağını unutarak veya görmeyerek kendi hedefine koşarken, kendi mahkumiyetini 
ımzalıyordu. 

Daha başlangıçta ortak bir dil ortaya konmadan kabul edilen parlamento, temsili monarşi 
rejimi içinde Alman üstünlüğüne ilk darbeyi indirdi. Fakat bu darbenin indirilmesi ile devletin 
kendi de mahvoluyordu. işte böylece ortaya çıkan sonuç bir imparatorluğun çöküş tarihinden 
başka bir şey değildi. Bu çöküşü takip etmek çok faydalı bir ders olduğu kadar, heyecan verici 
bir şeydi de... Sonunda tarihin kararı bin bir çeşit ayrıntının arasından meydana çıktı. 
Avusturyalıların çoğu yıkılmanın bariz işaretleri arasında yollarına körler gibi devam 
ediyorlardı. Bu sanki ilahların Avusturya'yı yok etmek istediklerini ispatlayan bir şeydi. 

Bu kitabın konusuyla ilgili olmayan ayrıntıya girmek istemem. badece, ırkların ve devletlerin 
yok olmalarının sebeplerini teşkil eden ve henüz tazeliği muhafaza eden olayları, siyasi 
görüşlerimde bir temel nokta oluşlarından dolayı daha derin ve ayrıntıya inerek incelemek 
niyetindeyim. Avusturya Monarşisi'nin kafası üzerine devrilmesini burjuvaların pek az 
basiretli olan gözlerinde bile haklı çıkarabilecek müesseselerin başında, parlamento geliyordu. 
Bu müessesenin görünüşe göre örneği klasik demokrasi memleketi olan İngiltere'de idi. Orada 
başarılı olan bu müesseseyi pek az değiştirerek Viyana'ya getirdiler ve adına Reichstag 
dediler. 

İngilizler iki meclis sisteminin şenliğini yaparlarken, "bina"lar birbirlerinden bir parça farklı 
idiler. Bir zamanlar Barry, Taymis Nehri'nin dalgaları içinden parlamento binasını 
yükseltirken, Britanya İmparatorluğu'nun tarihinden faydalandı ve binanın 1200 bölümü ile 
konsil ve sütunlarının süslerini oradan aldı. Heykeller ve tablolar Lordlar ve Avam 
Kamaralarını ingiliz milletinin şan ve şerefinin mabedi haline getirdi. 

işte Viyana için ilk zorluk bu noktada çıktı. Danimarkalı Han-sen, milleti yeni temsil eden 
müessesenin mermer sarayının son "pignon"unu bitirdiğinde bu binanın süslemesini eski 
çağlardan ödünç aldı. Sonunda "Batı Demokrasisi"nin tiyatroyu andıran binasını, Yunan ve 
Roma devlet adamları ile filozofları süsledi. Alaylı bir benzetiş gibi binanın üstünde yükselen 


"guadrige'ler dört-bir yana doğru atılarak, içteki faaliyetin dışardan görünüşünü en iyi şekilde 
çizmiş oldular. 

Milletler, bu süslemeyi bir hakaret ve tahrik unsuru sayarak bu binada Avusturya tarihine 
saygı gösterilmesine razı olmayabilirlerdi. Ancak bu bina, Reich'ta da olduğu gibi, Viyana'da 
da Dünya Savaşı'nın gürültüleri arasında Alman milletine takdim edilebildi. 

Daha yirmi yaşımda yokken ilk olarak Meclisin bir celsesini takip için Franzensring Sarayı'na 
girdiğim zaman büyük bir tiksinme hissinin pençesine düştüm. Meclisten zaten nefret 
ediyordum. Bu nefret bir müessese sıfatıyla nefret değildi. Liberal davranışlarım bana başka 
bir hükümet şekli düşünmeme imkan vermiyordu. Herhangi bir diktatörlük fikri Habsbourg 
Hanedanı'na karşı olan durumumla kıyaslanınca bana hürriyet, akıl, mantık aleyhinde bir 
hıyanet gibi görünüyordu, İngiliz parlamentosuna karşı duyduğum hayranlığın bunda büyük 
payı vardı. Bu hayranlık, gençliğimde okuduğum gazetelerin üstümde bıraktıkları tesirden 
doğuyordu. Avam Kamarası'nın İngiltere'de üstüne düşen görevleri ciddiyetle yerine getirmesi 
ve bu durumu Alman basınının övücü yazılarla anlatması bende büyük bir etki yapmıştı. Bir 
milletin kendi kendini idare etmesinden daha yüksek bir hükümet şekli düşünülebilir mi? 
Avusturya Meclisi'ne karşı oluşuma sebep, hatalarına şerefli örneğinde tesadüf edilmemesi 
idi. Bu arada yeni bir delil daha tespit ettim. Gizli ve genel oy usulünün kabul edilmesine 
kadar mecliste küçük de olsa bir Alman çoğunluğu vardı. Bu durum insanı düşündürüyordu. 
Çünkü milli bakımdan Sosyal Demokrasi'nin şüpheli tutumu, Alman milletinin bir menfaati 
söz konusu olduğu zaman onu daima milletimin aleyhine olan kararları tercih etmeye 
zorluyordu. Bu eğilim, ekalliyeti (yabancı milletleri) kaybetmek korkusundan ileri geliyordu. 
Demek ki, Sosyal Demokrat Parti'si daha o zamanlarda, Alman partisi olarak kabul 
edilemezdi. Fakat genel oy usulünün kabulü ile sayıca Alman üstünlüğüne son verdi. Sonunda 
Almanlığı yok etmeye fırsat hazırladı. 

Artık bundan sonra benim içgüdüme dayanan muhafazakarlığını, içinde Alman olan her şeyin 
savunulması gerekirken aslında savunmak şöyle dursun, hıyanete uğrayan halkın meclisi ile 
hiç bağdaşmıyordu. 

Bu kusur, oy usulünden çok Avusturya Devletinin kendinde idi.İhtiyarlamış devlet, 
mevcudiyetini muhafaza ettiği müddetçe, Alman milletinin mecliste birinci derecede bir 
mevki elde edebilmesine hiçbir zaman imkan vermeyecekti. 

İtibara layık olduğu kadar tarafımdan kabul olunan böyle bir 

yere, ilk defa olarak bu ruhi durum içinde girdim. Şunu da belirteyim ki, ben buraya gelirken 
binanın muhteşem asaleti karşısında bir 

saygı besliyordum. Bu bina Alman toprakları üstünde bir Yunan harikasıydı. 

Birden şahit olduğum olay karşısında isyana kapıldım. Önemli bir iktisadi meseleyi görüşmek 
üzere birkaç yüz halk temsilcisi toplunu halindeydi. Çekilen nutukların fikir bakımından 
değerleri yok denecek kadar basitti. Bazı halk temsilcileri Almanca yerine ana lisanları olan 
Slavca, bazıları da mahalli lehçe ile konuşuyorlardı. Bu karmakarışık topluluk çeşitli ses ve 
edalarla birbirlerinin sözlerini kesiyordu. Bu arada bir ihtiyar da durmadan çıngırağı çalarak 
öğütlerle, halk temsilcilerini süküta davet ediyor, meclisin haysiyetini korumaya çalışıyordu. 
Doğrusu gülmekten kendimi alamadım. Birkaç hafta sonra tekrar geldiğimde daha başka bir 
manzara ile karşılaştım. Salon bomboştu, içerdekilerin bir kısmı uyuyordu. Biri de kürsüye 
çıkmış nutuk veriyordu. Bir başkan vekili güya oturumu idare ediyordu. Salona bakıldığında 
bir can sıkıntısı görülüyordu. 

Zaman buldukça meclise gitmeye devam ettim. Bu acınacak devletin vatandaşının seçtiği halk 
temsilcilerinin çalışmalarını takip ediyor, az çok zeki bulduğum bir simayı incelemeye 
çalışıyordum. Sonunda mesele hakkında şahsi bir fikrim oldu. incelemelerim bende, daha 
önce bu müessese hakkında beslediğim olumlu kanaatlerimin değişmesine ve reddedilmesine 
yol açtı. 


Artık meclisin Avusturya'da aldığı adi biçime değil, meclislerin kendileri aleyhinde 
bulunuyordum. Bu zamana kadar bütün hatanın ve eksikliğin mecliste bir Alman 
çoğunluğunun mevcut olmamasından ileri geldiğini zannetmiştim. Böylece zihnimde bir sürü 
sorular belirdi. 

Demokrasinin temeli olan çoğunluğun kararı prensibi ile tanışmağa başladım. Milletlerin 
temsilcileri sıfatıyla görev yapan kimselerin fikri ve ahlaki değerlerim ciddi bir dikkatle tetkik 
ediyordum. Böylece hem müessese hem de o müesseseyi meydana getiren kimseleri 
öğreniyordum. Birkaç yıl içinde son zamanların en meşhur tipi, bütün teferruatı ve açıklığı ile 
gözlerimin önüne serildi. Bu tip parlamento üyesi idi. Hayalimde canlanan şekil o günden beri 
esasları hiçbir değişikliğe uğramadı. Böylece gerçek hayattan alınan dersler, beni bazı 
kimselere az da olsa cazip gelen, fakat insanlığın çöküşünde rol oynayan sosyal bir nazariye 
içinde yolumu kaybetmekten kurtardılar. Bugünkü Batı Avrupa'da, demokrasi Marksizm'in 
bir müjdecisidir. Kanaatimce Marksizm'i demokrasisiz tasavvur etmek imkansızdır. Bence 
demokrasi bu dünya vebası için bir çoğalma alanıdır. Bulaşıcı hastalığın mikropları bu alan 
üzerinde çevreye yayılmaktadır. 

Marksizm bütün ifadesini o düşük cenin halindeki parlamentoculukta bulur. Bu 
parlamentoculukta; her türlü ilahi kıvılcım, yoğrulmuş olan çamura can vermekten maalesef 
uzak kalır. Kaderime, bu konuyu bana Viyana'da bulunduğum günlerde inceleme fırsatı 
verdiğinden dolayı minnettardım. Çünkü aynı günlerde Almanya'da bu konuyu kolayca 
çözümleyivermem mümkündü. Eğer parlamento denilen bu müessesenin gülünç yüzünü 
Berlin'de tespit etseydim, hiç şüphe yok ki bu ana kadar kazandığım fikirlerin yarısını bile öğ- 
renemeyecektim. Neticede, dışardan gözüken sebeplere dayanarak, halkın ve Reich'm 
kurtuluşunu imparatorluk fikrinin takviye edilmesinde görenlerin safına geçecektim. Halbuki 
bu adamlar vaktin gelip gelmediğini bilmedikleri için bu kurtuluşu da tehlikeye düşürüyorlar 
di. 

Avusturya'da ise her hatadan diğerine bu kadar kolaylıkla düşmekten çekinmeğe gerek yoktu. 
Çünkü parlamento bir değer taşımıyorsa Habsbourglar da ondan geri kalmıyorlardı, hatta 
belki de çok daha aşağı idiler. Parlamentoculuğu reddetmekle her şey halledilmiş olmuyordu. 
Mesele bütün güçlüğü ile ortada duruyordu. Reichstag'ı (Parlamentoyu) ortadan kaldırmak, 
hükümeti yöneten bir kudret olarak yalnız Habsbourg Hanedanı'nı tek başına bırakmak 
demekti. Bu ise özellikle benim için kabulü imkansız bir fikirdi. Bu özel meseleyi çözmekteki 
zorluk, beni bu meselenin içine dalmaya zorladı. Eer bu böyle olmasaydı, o günkü 
gençliğimle muhakkak ki bu işi yapamazdım. 

Beni en çok düşündüren bir husus vardı: Bu hiç kimseye bir sorumluluk yüklenmeyeceğinin 
açıkça ilan edilmesi idi. Parlamento 'herhangi bir hususta karar alıyordu. Eğer bu karar feci 
sonuçlar doğuracak olursa, bu karardan dolayı kimse sorumlu tutulamıyordu. Eşi görülmemiş 
feci bir sonuçtan sonra ya hükümet istifa ediyor ya da parlamento feshediliyordu. Bu bir 
sorumluluk kabul etmekmiydi? Şahıslarda meydana gelen ve devamlı sallanan çoğunluğun 
sorumlu tutulması hiç mümkün olur mu? Sorumluluk, eğer belirli bir kimse tarafından 
omuzlanmamış ise, bu işte bir mana var mıdır? Doğuşu ve yapılışı bir sürü şahısların irade ve 
eğilimine bağlı olan faaliyetlerden dolayı bir hükümet başkanını sorumlu tutmak mümkün 
olur mu? 

Bugüne kadar yapılan tatbikat, devlet işlerini sevk ve idare eden bir şahsın, bir plan hazırlayıp 
bunun kıymetini boş kafalı koyun sürüsüne izah edip, bu heriflerin lütufkârane onaylarını 
almaktan başka bir şey midir? 

Devlet adamı olmak demek, ikna etme sanatına ve büyük prensipleri anlama ile, büyük 
kararları çıkartma hususunda diplomasi inceliğe sahip olmak mıdır? 

Eğer bir devlet adamı belirli fikre, yapısı bir tümörü andıran bir meclisin çoğunluğunu 
çekemezse ve bunda başarılı olamazsa, bu o devlet adamının kabiliyetsizliğini mi ortaya 


koyar? Acaba bir sürü herifin, bir devlet adamım büyük bir başarı göstermeden bulmuş ol- 
dukları vaki midir? 

Bu ölümlü dünyada, büyük bir deha tarafından yapılan bir icraat halkın ataletine karşı hücumu 
andıran bir hareket değil midir? 

işte bu durumda, planları böyle bir kalabalığın onayını alamayan bir devlet adamı ne yapmalı? 
Para mı dağıtmalı? Yoksa vatandaşlarının hayati önemini kabul ettiği görevleri yapmaktan 
vazmı geçmeli? Böyle bir durum karşısında kalan karakter sahibi devlet adamı, iyi veya 
namusluca kabul ettiği şey arasındaki zıddiyeti ne şekilde halletmeli? Bu noktaya gelindiğinde 
topluluğa karşı olan görevi ve namus gereklerim birbirinden ayıran sınır nerededir? Gerçek 
bir devlet adamının, kendisini sadece o anın gereklerini düşünen bir politikacı seviyesine 
indiren hükümet usullerinden kaçınması gerekmez mi? 

Bunun aksi olarak, eğer lider bir politikacı ise sorumlulukları hiçbir zaman kendisinin 
taşımayacağını ve bu yükün bir grup insana ait olduğunu düşünüp birtakım ayak oyunları 
yapmaya nefsini zorunlu hissetmeyecek midir? işte bizim "parlamento çoğunluğu" 
prensibimiz özellikle şef fikrini zedelemeyecek midir? 

Acaba hâlâ, insanlığın gelişmesinin bir adamın kafasından değil de, çoğunluktan olduğuna 
inanan var mı? insanlığın bu baş şartından gelecekte kurtulmanın mümkün olacağı iddiasına 
kalkışan mı var? Halbuki bu husus her zamankinden daha zorunlu değil mi? 

Eğer çoğunlukların iktidarı yolundaki parlamento prensibi, tek bir adamın otoritesi prensibine 
üstün çıkar ve şefin yerine sayı ve kütle hakim olursa, bu tabiatın aristokratik prensibine ters 
düşer. Bu modern parlamento prensibinin ne feci neticeler getirdiğini, Yahudi basının 
okuyucuları, eğer daha hür bir şekilde düşünmeyi ve hüküm vermeyi öğrenmemişlerse pek 
zor anlarlar. 

Bu müessese, siyasi hayatı akla gelmeyecek birtakım küçük olaylar ile boğmak için bir 
vesiledir. Mesela, gerçek bir devlet adamı kendisini siyasi faaliyetten ne kadar uzak tutarsa, 
bu durum adi heriflere o kadar güzel gelir ve onları mest eder. Fakat çoğu zaman bu siyasi 
faaliyet, çoğunluğun sevgisini kazanmak için çeşitli pazarlıklara dönüşür. 

Mesela günümüzde, bir deri tüccarı fikren ve bilgi yönünden ne kadar sınırlı olursa, kamuyu 
ilgilendiren ticari faaliyetinin bütün adiliklerini ne kadar çok bilirse, kendisinden büyük bir 
canlılık ve büyük bir deha istemeyen bir hükümet sistemini adi bir köylü kurnazlığı ile o 
kadar çok takdir eder. Böyle bir aptal sorumluluklarının yükünden korku duymaz. 
Yaptıklarını hiç umursamaz. Çünkü bilir ki, siyasi saçmalıklarının sonucu ne olursa olsun, 
kaderin kendisine tayin ettiği ölüm günü değişmeyecektir. Böylece günü geldiği vakit yerini 
bir başka herife terk edecektir. Seçkin devlet adamlarının sayıları, her birinin ferdi değerleri 
düştüğü nispette çoğalmaktadır. Bu da çöküşün açık işaretlerinden biridir. Şu husus özellikle 
bilinmelidir ki, bir yandan değerli kafalar, aciz, basit yapılı gevezelerin haysiyetsiz 
sekreterleri olmaktan kendilerini alıkoyarlar ve öte yandan da Çoğunluğun, yani ahmaklığın 
temsilcileri değerli bir şahsa kin beslerler. 

" Adi bir meclis daima değeri kendi değerine eşit olan bir şef tarafımdan sevk ve idare 
edildiğini bilmekle bir çeşit teselli duyar, 'fundan dolayı herkes, arada sırada kendi zekasının 
parlaklığını göstermek için madem ki Pierre şef olabiliyor, neden Paul da olmasın 'demeye 
başlar. Bu arada demokrasinin ruhundan bir rezalet şeklin ortaya çıkan bir olay görülür. Bu 
olay, sözde amir durumunda itonların bir kısmında teşhis edilen korkaklık ve yüreksizliktir. 
Bu kimseler için önemli bir karar almak mevkisinde bulundukları zaman bir çoğunluğun 
himayesi altına girmeleri ne büyük bir talihtir. Siyaset fukaraları, bütün kararlarından evvel 
çoğunluğun onayını ilenirler ve böylece kendileri için gerekli olan "suç ortaklarım" 
sağlayarak her türlü sorumluluktan ellerini ovuşturarak sıyrılırlar. Doğ-tU adam, karakter 
sahibi namuslu adam bu çeşit siyasi faaliyet usullerine karşı husumet ve nefret beslemekten 
başka bir şey yapmaz. İÜ usuller bütün adi karakterleri kendilerine çeker. Her türlü hareketin 
doğuracağı sorumluluğu kabulden çekinen ve daima kendisini her şeyden masum kılmaya 


çalışan bir kimse, bir sefil ve bir alçaktan farksız değildir. Bir milleti sevk ve idare edecek 
müessese, bu kabil kimselerden oluşursa, kısa zaman içinde vahim neticeler ortaya çıkar. 
Artık cesaretle hareket etmek yoktur. Bilakis bir karara Varmak için bir güç sarf etmektense 
küfürlere maruz kalmak tercih edilir. Eğer seri ve ani bir karar almak gerekiyorsa bir kimse 
şahsını ortaya koyup bu işe önder olmaz. 

Bir husus vardır ki, bunu hatırdan çıkarmamak ve göz önünde herifin, bir devlet adamını 
büyük bir başarı göstermeden bulmuş oldukları vaki midir? 

Bu ölümlü dünyada, büyük bir deha tarafından yapılan bir icraat halkın ataletine karşı hücumu 
andıran bir hareket değil midir? 

işte bu durumda, planları böyle bir kalabalığın onayım alamayan bir devlet adamı ne yapmalı? 
Para mı dağıtmalı? Yoksa vatandaşlarının hayati önemini kabul ettiği görevleri yapmaktan 
vazmı geçmeli? Böyle bir durum karşısında kalan karakter sahibi devlet adamı, iyi veya 
namusluca kabul ettiği şey arasındaki zıddiyeti ne şekilde halletmeli? Bu noktaya gelindiğinde 
topluluğa karşı olan görevi ve namus gereklerini birbirinden ayıran sınır nerededir? Gerçek 
bir devlet adamının, kendisini sadece o anın gereklerini düşünen bir politikacı seviyesine 
indiren hükümet usullerinden kaçınması gerekmez mi? 

Bunun aksi olarak, eğer lider bir politikacı ise sorumlulukları hiçbir zaman kendisinin 
taşımayacağını ve bu yükün bir grup insana ait olduğunu düşünüp birtakım ayak oyunları 
yapmaya nefsini zorunlu hissetmeyecek midir? işte bizim "parlamento çoğunluğu" 
prensibimiz özellikle şef fikrini zedelemeyecek midir? 

Acaba hâlâ, insanlığın gelişmesinin bir adamın kafasından değil de, çoğunluktan olduğuna 
inanan var mı? insanlığın bu baş şartın dan gelecekte kurtulmanın mümkün olacağı iddiasına 
kalkışan mı var? Halbuki bu husus her zamankinden daha zorunlu değil mi? 

Eğer çoğunlukların iktidarı yolundaki parlamento prensibi, tek' bir adamın otoritesi prensibine 
üstün çıkar ve şefin yerine sayı ver kütle hakim olursa, bu tabiatın aristokratik prensibine ters 
düşer Bu modern parlamento prensibinin ne feci neticeler getirdiğini, Yahudi basının 
okuyucuları, eğer daha hür bir şekilde düşünmeyi ve hüküm vermeyi öğrenmemişlerse pek 
zor anlarlar. 

Bu müessese, siyasi hayatı akla gelmeyecek birtakım küçük olaylar ile boğmak için bir 
vesiledir. Mesela, gerçek bir devlet adanı ı kendisini siyasi faaliyetten ne kadar uzak tutarsa, 
bu durum adi heriflere o kadar güzel gelir ve onları mest eder. Fakat çoğu zaman bu siyasi 
faaliyet, çoğunluğun sevgisini kazanmak için çeşitli pazarlıklara dönüşür. 

Mesela günümüzde, bir deri tüccarı fikren ve bilgi yönünden ne kadar sınırlı olursa, kamuyu 
ilgilendiren ticari faaliyetinin bütün adiliklerini ne kadar çok bilirse, kendisinden büyük bir 
canlılık ve büyük bir deha istemeyen bir hükümet sistemini adi bir köylü kurnazlığı ile o 
kadar çok takdir eder. Böyle bir aptal sorumluluklarının yükünden korku duymaz. 
Yaptıklarını hiç umursamaz. Çünkü bilir ki, siyasi saçmalıklarının sonucu ne olursa olsun, 
kaderin kendisine tayin ettiği ölüm günü değişmeyecektir. Böylece günü geldiği vakit yerini 
bir başka herife terk edecektir. Seçkin devlet adamlarının sayıları, her birinin ferdi değerleri 
düştüğü nispette çoğalmaktadır. Bu da çöküşün açık işaretlerinden biridir. Şu husus özellikle 
bilinmeli-ki, bir yandan değerli kafalar, aciz, basit yapılı gevezelerin haysiyetsiz sekreterleri 
olmaktan kendilerini alıkoyarlar ve öte yandan da çoğunluğun, yani ahmaklığın temsilcileri 
değerli bir şahsa kin beslerler. 

Adi bir meclis daima değeri kendi değerine eşit olan bir şef tarafindan sevk ve idare edildiğini 
bilmekle bir çeşit teselli duyar. Undan dolayı herkes, arada sırada kendi zekasının parlaklığını 
göstermek için madem ki Pierre şef olabiliyor, neden Paul da olmasın demeye başlar. Bu 
arada demokrasinin ruhundan bir rezalet şeklini ortaya çıkan bir olay görülür. Bu olay, sözde 
amir durumunda Utların bir kısmında teşhis edilen korkaklık ve yüreksizliktir. Bu iseler için 
önemli bir karar almak mevkisinde bulundukları zaman bir çoğunluğun himayesi altına 
girmeleri ne büyük bir talihtir. işet fukaraları, bütün kararlarından evvel çoğunluğun onayını 


dilenirler ve böylece kendileri için gerekli olan "suç ortaklarını" sağlayarak her türlü 
sorumluluktan ellerini ovuşturarak sıyrılırlar. Doğru adam, karakter sahibi namuslu adam bu 
çeşit siyasi faaliyet usullerine karşı husumet ve nefret beslemekten başka bir şey yapmaz. Bu 
usuller bütün adi karakterleri kendilerine çeker. Her türlü hare-tin doğuracağı sorumluluğu 
kabulden çekinen ve daima kendisini her şeyden masum kılmaya çalışan bir kimse, bir sefil 
ve bir alçaktan farksız değildir. Bir milleti sevk ve idare edecek müessese, bu kabil 
kimselerden oluşursa, kısa zaman içinde vahim neticeler ortaya çıkar. Artık cesaretle hareket 
etmek yoktur. Bilakis bir karara varmak için bir güç sarf etmektense küfürlere maruz kalmak 
tercih edilir. Eğer seri ve ani bir karar almak gerekiyorsa bir kimse şahsım Kıya koyup bu işe 
önder olmaz. 

Bir husus vardır ki, bunu hatırdan çıkarmamak ve göz önünde tutmak gerekir. Çoğunluk 
hiçbir zaman bir kişinin yerine geçerli olamaz. Çoğunluk, ahmakları olduğu kadar alçakları da 
temsil eder. Saman dolu yüz kafa nasıl ki, hiçbir zaman bir akıllı kişiye eşit olamazsa, yüz 
korkak adamdan da hiçbir vakit kahramanca bir karar beklenemez. Hükümet başkanları büyük 
mesuliyetlerden kaçtığı müddetçe, kendilerini milletin hizmetine arz etmeye layık gören 
kimselerin sayısı da artar. Onların safa geçip sıralarını beklemelerine, hiçbir şey engel olamaz. 
Kendilerinden evvel olanları endişe- ile takip ederler ve gayelerine erişmeleri için muhtaç 
oldukları saatlerin miktarını bile hesaba katarlar. Göz konan bir mevkiinin boşalması ateşli bir 
surette temenni edilir. Kendi saflarında seyreklik meydana getiren her türlü rezaletten 
memnun kalırlar. Eğer aralarından biri daha önceden kazanılmış duruma dört elle sarılacak 
olursa, bunu birliğin kutsal anlaşmasında bir duraklama kabul ederler, işte o zaman bir hayli 
kızıp, darılırlar. O yüzsüz herif sonunda mevkisinden düşüp de, sıcak sıcak duran 
sandalyesinden yararlanmak için kendilerine yol açılmadıkça rahat edemezler. 

Artık bir kere düşmüş olan, bir daha aynı yere çıkacak durumda değildir. Çünkü 
sandalyelerini kaybeden bu suratsız heriflerin yapacakları şey, yerlerine göz dikenlerin 
safında kendilerini karşılayan küfür ve bağrışmaların elverdiği oranda bir yere ilişmektir. Bü- 
tün bunlar devletin en önemli mevki ve hizmetlerini gerçekleştirenlerin korkunç bir süratle 
gelip geçmelerine sebep olur. Bunun sonucu ise fecidir. Çünkü meclis ahlak ve usulüne 
kurban gidenler yalnız aptallar ve ehliyetsiz olanlar değildir. Bir gün şans hakiki lider adını 
taşımaya layık birini o mevkie getirirse, onu bekleyen akıbet de aynı olacaktır. Hatta böyleleri 
daha fazla kurban olurlar. Bir lider kendini gösterir göstermez ona karşı şiddetli bir mücadele 
başlar. Eğer, yüksek bir mevkie giren kuvvetli bir lider mevkiinin çevresi içinden çıkmamışsa 
onu bekleyen sonuç pek parlak olmaz. Ahmaklar o mevkide yalnız kendilerinin bulunmasını 
isterler. Samanla dolu kafalar, aralarında bir değer ifade eden bir kafaya tahammül edemezler 
ve ona karşı müşterek bir kinle hücuma geçerler. 

Birçok hususlara cevap vermekten yoksun olan içgüdüleri bu durumda net bir görüşe kavuşur. 
Bunun sonucu olarak idareci sınıf gitgide zeka fukaralığına uğrar. Eğer insan bu şefler 
güruhundan değilse, milletin ve devletin bu yüzden ne büyük zararlara uğrayacanı 
hesaplayabilir, işte böyle bir parlamento rejimi, eski Avusturya için gerçek bir mikrop 
çoğaltma laboratuarı idi. 

Başbakanları, imparator veya kral tayin ediyordu. Fakat o her Şifasında meclisin iradesinin 
ifadesini yerine getiriyordu. Bakanlık-lIIr için pazarlık yapılıyordu. Her şahsın yerine kısa 
zaman içinde bir başkası bulunuyordu. Bu, artık bir çeşit koşu halini alıyordu. 

defasında seçilen şahsın değeri bir evvelkinden daha az oluyor- 

En sonunda iş döndü yuvarlandı, küçük parlamento bitleri ti-dayandı. Bu bitlerin siyasi 
değerleri ve iktidarları, her seferinde çoğunluğu tekrar sağlamayı, yani o küçük siyasi işleri 
düzenlemeyi bilmek hüneri ile ölçülür. Bunların bu basit çalışmalarında bir vardır. Bütün bu 
dalavereli işleri için Viyana devam en iyi bir okuldur. 

Bu halkın temsilcilerinin kendi bilgi ve kabiliyetleri ile çözüm-ek zorunda kaldıkları 
meselelerin güçlüklerini de ölçüp biçiyordum. Bunun için milletvekillerinin fikri ufuklarının 


genişliklerini de yakından takip etmek gerekiyordu, işte bu da yapılınca artık bullak 
yıldızların kamu hayatına ait gökyüzünde ne şekilde keşfedileceklerine kayıtsız kalınamazdı. 
Bu şirin heriflerin gerçek değer ve İlliyetlerini vatan ve millet hizmetinde ne şekilde 
kullandıkları, siyasi faaliyetlerinin asıl tekniğinin ne olduğu esaslı şekilde tetkike değer bir 
husustu. 

Parlamento çalışmaları, şahıslar ve olaylar, derinlikleri görebilen bir objektifle, bir hatır 
gözetilmeden incelendiğinde tam anlamıyla esef verici bir durum arz ediyordu. Taraftarlarının 
herhangi ' meseleyi incelemek veya bir husus hakkında vaziyet almak için, bir temel yokmuş 
gibi bir iki cümle başında devamlı olarak ima ettikleri objektiflik, parlamento müessesesine 
karşı gayet yerinde bir usuldü. Bundan dolayı bu heriflerin, kendilerini ve adi hayatlarını 
inceleyelim. Tetkik sonunda hayret verecek sonuçlara varacağız. 

Tarafsız bir biçimde incelenmişse, meclis prensibi kadar yanlış bir prensip olamaz. Şimdi de 
"halk temsilcileri"nin seçilmelerinin ne Siklide yapıldığım inceleyelim. Milletvekillerinden 
her birinin her-Hangi bir başarısı, bir milletin istek ve dertlerinden ancak pek küçük bir 
bölümünü tatmin ettiği aşikardır. Halk topluluğunun siyasi zekası, isteklerini yerine getirecek, 
milletin dertlerine derman bula çak kabiliyetli siyasileri bulup meclise yollamaya kafi 
değildir. "Kamuoyu" dediğimiz şeyin içinde bir milletin fertlerinin şahsi tecrübelerine ve 
bilgilerine pek az miktarda tesadüf ederiz. Kamuoyunun büyük bölümü dışardan tahrik 
edilerek hazırlanır. Bu hazırlama"! gazeteler, verdikleri haberlerle ve ikna kuvvetleri ile gayet 
güzel ya parlar. 

Herkesin dini kanaatleri, terbiyesinin ürünüdür. Bunlar insanın vicdanında uyuklar bir 
haldedir, işte halk topluluğunun kamuoyu da, ruhun ve düşünce gücünün çoğu zaman devamlı 
ve derin bir surette hazırlanmasının sonucudur. 

Propaganda kelimesi ile anlatılan bu "siyasi terbiye"de en büyük hisse basına düşer. Basın 
verdiği haberlerle halkın orta yaşlıları için bir tür okul hüviyetine bürünür. Fakat bu basın 
birtakım kötü kuvvetler tarafından idare edilir. Viyana'da halkı terbiye etmeye mahsus bir 
vasıtanın sahiplerini ve yapanları incelemeye fırsat buldum. 

ilk duyduğum hayret, devletin içindeki bu zararlı kuvvete halkın en gerçek ve en tabii 
eğilimlerine ters düşse bile, belirli bir fikir yaratmak için pek az bir zamanın yeter olması idi. 
Basın, basit ve ciddiyetten uzak bir hadiseyi, birkaç gün içinde önemli bir devlet meselesi 
haline getirmeyi kolaylıkla beceriyordu. Aynı zamanda basın önemli bir meseleyi milletin 
hafızasından sile çek şekilde yaptığı yayında da başarılı oluyordu. 

Kısa bir zaman için bazı şahısları ileri itip, milletin karşısına bir kahraman olarak çıkarıyorlar 
ve o şahsın hayatı boyunca hayal bile edemeyeceği şöhretli hayatı, ona sağlıyorlardı. Bir iki 
ay öncesine kadar kimsenin duymadığı, işitmediği şahıslar "günün adamı" durumuna 
getiriliyor ve yine devletin ve milletin menfaatlerine ait meseleler canlı canlı gömülüyordu. 
Namuslu ve vatanperver şahısların üzerlerine atılan çamurların alçaklığı, ancak Yahudi ve 
Marksistler! incelemekle ortaya çıkarılabilir. Bu fikir haydutlarının, lanetlenmiş hedeflerine 
ulaşabilmek için yapmayacakları bir alçaklık yoktur. Bunlar aile meselelerine kadar nüfuz 
ederler. Çamura batırmaya karar verdikleri bir kimseyi yerden yere vurmak için gereken 
üzücü olayı buluncaya kadar her yanı didik didik ederler. Eğer, neticede ellerine basit bir 
fırsat geçmezse, iftiraya başvururlar. Bu yalan ve iftira kampanyasından tekziplere rağmen bir 
iz kalır. Bunlar, herkes israfından anlaşabilecek bir dille adi saldırılarını yapmazlar. Tersi-f 
ne, masum bir şahsı lekelemek için ağır başlı bir dille saldırırlar. 1? işte kamuoyu, çeteler 
tarafından bu biçimde oluşturulur. Sonra da bu kamuoyundan meclis üyeleri çıkar. Tıpkı 
dalgaların köpüğü içinden Venüs'ün doğması gibi... 

Parlamento müessesesinin çalışmasını bütün ayrıntıları ile anlatmak ve bu müessesenin 
hayali olduğunu göstermek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. Fakat bu müessesenin 
bütün varlığı »(|gözden geçirilmeyip de, sadece faaliyetinin sonuçları incelenecek flolursa en 


paradoks* bir ruh ile düşünülse bile, gayesinin manasızlı-|mı ortaya koyacak kadar yeter bilgi 
elde edilebilir. 

insan, gerçek demokratik düzenle, Alman demokrasisinin mukayesesinde ortaya çıkan farkı 
gördüğünde çılgına döner. 

Parlamenter rejimin gözle görülen en büyük niteliği şudur: Son 

yıllarda kadınların seçildiği hesaba alınmazsa, bir miktar adam tespit edilmektedir. Mesela beş 
yüz kişi. Bu beş yüz kişi her hususta , karar almak salahiyetine sahiptir. Yani fiiliyatta tek 
hükümet bu beş yüz kişidir. Şimdi bu beş yüz kişi bir kabine kuruyor. Dışardan tespit edilen 
manzara devlet işlerini bu kurulan kabinenin gördüğüdür. Fakat bu zevahirden ibarettir. 
Gerçekte bu kabine herhangi bir 

meselede beş yüz kişinin, yani meclisin iznini almadan tek bir adım ilerleyemez, işte bunun 
için hiçbir meselede hükümeti sorumlu tutmaya imkan yoktur. Çünkü son karar meclisindir. 
Hükümet, çoğunluğun isteklerini uygulamaya memur bir organdır. Siyasi kabiliyeti ve 
başarısı hakkında not vermek için çoğunluğun fikir ve kanaatlerine uymak, veya çoğunluğun 
kendi fikrine savaşmak için gösterdiği hüner ve. siyasi oyununa bakmak icap eder. Bu suretle 
gerçek bir hükümet durumundan dilenen bir hükümet durumuna düşer. Hükümetin mevcut 
çoğunluğu kendi tarafında tutabilmesi veya kendine yeni bir çoğunluk sağlanabilmesi için 
"icrayı hükümet etmekten" başka bir işi olmayacaktır. Bu işte muvaffak olursa bir süre daha 
hükümet edebilir. Aksi takdirde çekilip gitmekten başka yapacak bir işi kalmaz, işte bütün 
sorumluluk mefhumu fiiliyatta ortadan kaldırılmıştır.( Paradoks- Yerleşmiş inanışlara aykırı 
olarak ileri sürülen düşünce) Çeşitli meslek sahibi ve çeşitli kabiliyetlerdeki bu beş yüz kişilik 
topluluk hiçbir zaman bağdaşık bir topluluk olamaz. Ayrıca bunlar, aynı zamanda akıl ve 
kabiliyet bakımından da seçkin kimseler değillerdir. Hiçbir zaman zekaca sivrilmemiş 
kimselerin oy varakaları ile yüzlerce devlet adamı doğmaz. Genel seçim usulünün dehaları 
ortaya çıkaracağı iddiası yersizdir. Bir kere, bir millet uğurlu günlerde gerçek devlet adamı 
çıkarır. O da yüzlerce değil, bir tane. Halk topluluğu seçkin dehalara içgüdüsü ile düşmandır. 
Seçim yolu ile bir büyük adam bulup çıkarmak, bir iğnenin gözünden deveyi geçirmek kadar 
zordur. Dünya kurulduğundan bu yana gerçekleştirilen her şeyin tamamı ferdi teşebbüslerin 
sonucudur. Halbuki değersiz beş yüz kişi milletin en önemli meseleleri hakkında kararlara 
varıyor. Bunlar öyle hükümetler kuruyorlar ki bu heyetler her özel konuyu çözmeden önce, bu 
saygıdeğer meclis ile anlaşmak zorunda bulunuyorlar. Demek ki siyaset, bu beş yüz kişi 
tarafından yürütülüyor. 

Hükümet üyelerinin dehalarına temas etmeyeceğim. Sadece çözümlenecek konuların çeşitli 
oluşunu, çözüm çarelerini ve kararları birbirine arap saçı gibi dolaştıran karşılıklı bağlantıları 
inceleyeceğim, işte o zaman, karar çıkartmak için, ancak büyük meselenin basit parçaları 
hakkında bilgi ve tecrübe sahibi bulunan kimselerden oluşan meclise gelen hükümetin 
silahının küçük ve basit oluşu gözler önüne serilir. 

En önemli ekonomik meseleler öyle bir heyet tarafından incelenip bir karar alınacaktır ki o 
heyete dahil olan kimselerin arasında vaktiyle iktisadi siyaset yapmış olanların sayısı onda 
biri bile bulmaz. Böylece o iktisadi mesele bu hususta herhangi bir fikri ve bilgisi olmayan 
kimselerden meydana gelen heyetin elinde kalır. 

Bu durum diğer bütün konular hakkında da böyledir, incelendikten sonra bir karara varılacak 
olan konular kamuya ait olduğu halde, meclisin kuruluş şekli hiç değişmediğinden, daima aciz 
ve cahil kimselerin meydana getirdiği çoğunluk, terazinin kefesini kendi tarafına doğru eğilim 
göstertir. Halbuki çeşitli konuları görüşerek çözümleyecek olan milletvekillerinin devamlı 
şekilde yenilenmeleri gerekirdi. Çünkü milletin ticari menfaatlerine ait bir konu ile genel 
siyasi meseleleri, aynı heriflerin halletmelerine izin vermeye imkan yoktur. Bunun aksi 
olabilmesi için bu adamların hepsinin yüzyıllar boyunca ancak bir kere ortaya çıkan dünyaya 
bedel deha olmaları gerekir. Ne yazık ki, bunlar birer as bile olmayıp, sadece merakları sınırlı, 
mağrur ve en kötü bir fikir dünyasında yolunu şaşırmış kimselerdir. Esasen bu kimselerin en 


büyük fikir adamlarının bile uzun bir zaman düşünüp, tarttıktan sonra çözebileceği konular 
hakkında kanılmayacak bir hafiflikle konuşmaları ve çarçabuk karar vermeleri bu 
durumlarından ileri gelmektedir. Bu kimselerin sanki ortada bir ırkın kaderi değil de, masanın 
üstünde tarot veya idiot partisi Varmış gibi, bütün bir milletin geleceği hakkında çok önemli 
kararlar aldıkları görülür. 

Belki parlamentonun her üyesinin, sorumlulukları daima bu kadar kolay kabul edileceği 
düşünülemez. Fakat ne var ki, bu uykulu hal bazı üyeleri anlamadıkları konular hakkında 
karar almaya zorlamak suretiyle, onların karakterlerini yavaş yavaş zayıflatır. Keza bir 
tanesinde dahi "arkadaşlar bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyoruz zannederim" veya "ben 
hiçbir şey anlamıyorum" demek cesaret yoktur. Esasen olsa bile sonuç yine değişmez. Çünkü 
bu doğru hareket, bu doğru söz hiçbiri tarafından anlaşılmayacaktır. Anlaşılsa bile bu 
namuslu eşeğin(!) mesleği rezil etmesine engel olunacaktır. insanı bir parça tanıyan kimse, şu 
hususu gayet iyi bilir. Böylesine itibar gören ve meşhur olan bir toplumda herkes mevcudun 
aptalı ve en hayvanı olmaya meraklı ve hazır değildir. Ama bu toplumda mertlik hayvanlıkla 
eşit sayılmaktadır, işte bundan dolayı namuslu olarak başlamış olan milletvekili çevresinin 
doğurduğu zaruret sonucu yalan ve aldatma yoluna sapacaktır. Herhangi bir hususa veya 
karara bir kişinin katılmaması, o işin rengini değiştirmeyeceği fikri, herhangi bir 
milletvekilinde var olan her çeşit namuslu davranış hareketlerini yok edecektir. Sonunda hepsi 
de, mevcudun en basit, en önemsiz kişisi olmadığına, tam aksine kendisinden çok daha 
kabiliyetsizleri bulunduğuna ve eğer kendisi bu toplulukta yer almazsa çok daha büyük 
felaketlerin meydana çıkacağına inanır. 

Bu iddialar karşısında belki şöyle denebilir: Her milletvekili bütün meseleler hakkında bir 
bilgiye ve yetkiye sahip olamaz, işte o laman kendi hareketine ışık tutan partisi ile beraber o 
meselede oy kullanır. Veya şöyle denebilir: Partilerin komisyonları vardır. O komisyonları 
uzmanlar herhangi bir meselede aydınlatabilir. Bu delil ilk nazarda akla uygun gelebilir. Fakat 
o zaman başka bir sonuç ortaya çıkar: Eğer herhangi bir devlet meselesinde bir karar almaya 
birkaç uzmanın aklı ve bilgisi yetiyorsa, seçimle gelen beş yüz adama ne lüzum vardır? işte 
meselenin esası buradadır. 

Şimdiki demokratik idare şekli, zeka sahibi hakim kimselerden oluşan bir meclis meydana 
getirmeyi hiçbir zaman düşünmez. Daha çok basit kimselerden kurulu bir "siyasi grup" 
teşkiline çalışır. Bu meclisi muayyen bir istikamete yürütmek, o meclisi meydana getiren 
elemanların sınırlı kafalı olmaları ile mümkündür. Bir parti politikası ancak bu şekilde 
uygulanabilir. Böylece ipleri elinde tutan adam mesuliyetleri omuzlarında taşımaya ihtiyaç 
duymadan, temkinlice bir şekilde perde arkasında kalmanın yolunu bulur. Böylece, millet için 
her korkunç karar herkesçe tanınan bir ahlaksız herifin hesabına kaydedilemez. Tersine, bütün 
günah bir partinin omuzla rina yüklenir. Sonuç olarak uygulamada her türlü sorumluluk orta- 
dan kalkar. Çünkü sorumluluk belirli bir şahsa yüklenince, gevezelerden oluşan meclis grubu 
da sorumluluktan kurtulur. Bunun için meclis usulü her şeyden evvel, açıkça hareket etmekten 
korkan sinsi ruhlu kimselerin hoşuna gider. Sorumluluk zevkine sahip ve namuslu olan herkes 
bundan daima nefret eder. 

işte bundan dolayı demokrasinin bu şekilde, daima gizli planlar hazırlayan ve eskiden olduğu 
gibi şimdi de aydınlıktan korkan Yahudi'nin en çok sevdiği bir aleti durumuna düşmüştür. Bu 
derece pis ve kendisi kadar hile dolu bir müesseseye ancak Yahudi değe 1 verebilir. 

Hür bir şekilde seçilmiş bir lider bütün hareketlerinin ve kararlarının tam sorumluluğunu 
kendi omuzları üstüne almaya mecbur dur. Alman demokrasisinin gerçekleşmesi çeşitli 
meselelerin bir çok günlük kararı ile halledilmesini kabul etmez. Kararı tek bir kişi alır Bu tek 
kişi de icraatından, malları ve hayatı ile sorumludur. Böyle şartlar altında böyle bir adam 
bulmak zor değildir. 

Tanrıya şükürler olsun Alman demokrasisinin doğru manas: buradadır. Bu demokrasi rastgele 
bir kişinin, ahlaktan yoksun, zevk noksanı bir adamın idare mevkiine çıkmasını reddeder. 


Böylece ilerde gerçekleşmesi gereken sorumluluk korkusu, ehliyetsiz, adi ve zayii şahısları 
saf dışı bırakır. 

eğer böyle bir kimse iktidar sandalyesine oturmaya teşebbüs ederse , onun maskesini 
indirmeli, suratına bağırarak; "geri çekil çek ayağını, basamakları kirletiyorsun" demeli. 
Çünkü tarihin Pantheon'una yalnız kahramanlar girer, entrikacılar değil. Bu sonuca Viyana'da 
Meclis çalışmalarını iki yıl takip ettikten sonra ulaştım. Bundan sonra da bir daha oraya 
adımımı atmadım. parlamento rejimi ihtiyar Habsbourg Devleti'nin zayıflamasının baş 
sebeplerinden birini teşkil etti ve bu çöküş son yıllarda gitgide çarpar bir duruma geldi. 
Parlamento rejiminin gerekliliği ile Alman unsurunun üstünlüğü zaafa uğratılma hatasına 
düşülüyordu. Avusturya Parlamentosundaki Alman unsurunun aleyhine olan faaliyet 
imparatorluğa da zarar veriyordu. Çünkü 1900 yılına doğru monarşinin birliği sağlama 
kuvveti, vilayetlerin birlikten ayrılma eğlimlerini sonuçsuz bırakmaya yetmiyordu. Devletin 
hükümdarlığını sürdürmek için başvurduğu vasıtalar basitleşiyor ve bu durum milletçe 
kötüleniyordu. Sadece Macaristan'da değil, diğer çeşitli Slav vilayetlerinde de müşterek 
monarşi az benimseniyordu ve bu idarenin zayıflığından hiçbir utanma duyulmuyordu. Hatta 
çöküşün işaretlerinden özel bir keyif olduğu görülüyordu. Monarşinin eski sağlıklı durumuna 
kavuşmasından çok, ölmesinden bir şeyler ümit ediliyordu. Parlamentoda binbir türlü 
dalavere çevirerek kesin çöküşün ü ancak alınabiliyordu. Bu yüz kızartıcı oyunların zararını 
da Almanlar yükleniyordu, imkanın elverdiği nispette çeşitli milletler arasında gayet ustalıkla 
manevralar yapılarak devletin çökmesi önleniyordu. Fakat ne olursa olsun bütün bu 
gelişmeler Alman milletinin aleyhine idi. 

Veliahtlık, Arşidük François Ferdinand'a nüfus etme imkanını verdikten sonra her tarafta 
desteklenen Çek politikası gelişmeye başladı. Çifte monarşinin gelecekteki hükümdarı, 
Almanlıktan çıkarma hareketim her şeyle teşvik etti. Belki doğrudan doğruya bu teşvik işine 
katılmadı ise de, bu hareketi himaye etti ve korudu. Devlet memurlarının seçimi gibi 
dalavereli yollarla sırf Alman olan yerler yavaş yavaş, fakat emin adımlarla o tehlikeli karma 
bölgeye doğru sürüklendiler. Bu hareket her yerde, hatta Avusturya'nın aşağı bölgesinde de 
ilerliyordu. Artık Viyana bile, bazı Çekler tarafından kendilerinin en büyük şehri gibi 
sayılıyordu. Ailesi özellikle Çek dili ile konuşan Arşidük'ün karısı, bir gelenek haline gelen ve 
ilk nazarda akla uygun gelebilir. Fakat o zaman başka bir sonuç ortaya çıkar: Eğer herhangi 
bir devlet meselesinde bir karar almaya birkaç uzmanın aklı ve bilgisi yetiyorsa, seçimle gelen 
beş yüz adama ne lüzum vardır? işte meselenin esası buradadır. 

Şimdiki demokratik idare şekli, zeka sahibi hakim kimselerden oluşan bir meclis meydana 
getirmeyi hiçbir zaman düşünmez. Daha çok basit kimselerden kurulu bir "siyasi grup" 
teşkiline çalışır. Bu meclisi muayyen bir istikamete yürütmek, o meclisi meydana getiren 
elemanların sınırlı kafalı olmaları ile mümkündür. Bir parti politikası ancak bu şekilde 
uygulanabilir. Böylece ipleri elinde tutan adam mesuliyetleri omuzlarında taşımaya ihtiyaç 
duymadan, temkinlice bir şekilde perde arkasında kalmanın yolunu bulur. Böylece, millet için 
her korkunç karar herkesçe tanınan bir ahlaksız herifin hesabına kaydedilemez. Tersine, bütün 
günah bir partinin omuzlarına yüklenir. Sonuç olarak uygulamada her türlü sorumluluk orta- 
dan kalkar. Çünkü sorumluluk belirli bir şahsa yüklenince, gevezelerden oluşan meclis grubu 
da sorumluluktan kurtulur. Bunun için meclis usulü her şeyden evvel, açıkça hareket etmekten 
korkan sinsi ruhlu kimselerin hoşuna gider. Sorumluluk zevkine sahip ve namuslu olan herkes 
bundan daima nefret eder. 

işte bundan dolayı demokrasinin bu şekilde, daima gizli planlar hazırlayan ve eskiden olduğu 
gibi şimdi de aydınlıktan korkan Yahudi'nin en çok sevdiği bir aleti durumuna düşmüştür. Bu 
derece pis ve kendisi kadar hile dolu bir müesseseye ancak Yahudi değer verebilir. 

Hür bir şekilde seçilmiş bir lider bütün hareketlerinin ve kararlarının tam sorumluluğunu 
kendi omuzları üstüne almaya mecburdur. Alman demokrasisinin gerçekleşmesi çeşitli 
meselelerin bir ço günlük kararı ile halledilmesini kabul etmez. Kararı tek bir kişi alır Bu tek 


kişi de icraatından, malları ve hayatı ile sorumludur. Böyle şartlar altında böyle bir adam 
bulmak zor değildir. 

Tanrıya şükürler olsun Alman demokrasisinin doğru manası buradadır. Bu demokrasi rastgele 
bir kişinin, ahlaktan yoksun, zeka noksanı bir adamın idare mevkiine çıkmasını reddeder. 
Böylece, ilerde gerçekleşmesi gereken sorumluluk korkusu, ehliyetsiz, adi ve zayii şahısları 
saf dışı bırakır. 

Eğer böyle bir kimse iktidar sandalyesine oturmaya teşebbüs ederse, onun maskesini 
indirmeli, suratına bağırarak; "geri çekil, fek ayağını, basamakları kirletiyorsun" demeli. 
Çünkü tarihin Pantheon'una yalnız kahramanlar girer, entrikacılar değil. 

Bu sonuca Viyana'da Meclis çalışmalarını iki yıl takip ettikten sonra ulaştım. Bundan sonra da 
bir daha oraya adımımı atmadım, parlamento rejimi ihtiyar Habsbourg Devleti'nin 
zayıflamasının başlıca sebeplerinden birini teşkil etti ve bu çöküş son yıllarda gitgide göze 
çarpar bir duruma geldi. Parlamento rejiminin gerekliliği ile Alman unsurunun üstünlüğü 
zaafa uğratılma hatasına düşülüyordu. Avusturya Parlamentosu'ndaki Alman unsurunun 
aleyhine olan faaliyet imparatorluğa da zarar veriyordu. Çünkü 1900 yılma doğru ı Honarşinin 
birliği sağlama kuvveti, vilayetlerin birlikten ayrılma iklimlerini sonuçsuz bırakmaya 
yetmiyordu. Devletin hükümdarlığını sürdürmek için başvurduğu vasıtalar basitleşiyor ve bu 
durum milletçe kötüleniyordu. Sadece Macaristan'da değil, diğer çeşitli Slav vilayetlerinde de 
müşterek monarşi ek az benimseniyordu ve bu idarenin zayıflığından hiçbir utanma hissi 
duyulmuyordu. Hatta çöküşün işaretlerinden özel bir keyif bulduğu görülüyordu. Monarşinin 
eski sağlıklı durumuna kavuşmasından çok, ölmesinden bir şeyler ümit ediliyordu. 
Parlamentoda binbir türlü dalavere çevirerek kesin çöküşün önü ancak alınabiliyordu. Bu yüz 
kızartıcı oyunların zararını da Alınlar yükleniyordu, imkanın elverdiği nispette çeşitli milletler 
arasında gayet ustalıkla manevralar yapılarak devletin çökmesi önleniyordu. Fakat ne olursa 
olsun bütün bu gelişmeler Alman milleti-ı aleyhine idi. 

Veliahtlık, Arşidük François Ferdinand'a nüfus etme imkanını verdikten sonra her tarafta 
desteklenen Çek politikası gelişmeye lafladı. Çifte monarşinin gelecekteki hükümdarı, 
Almanlıktan çıkarma hareketini her şeyle teşvik etti. Belki doğrudan doğruya bu teşvik işine 
katılmadı ise de, bu hareketi himaye etti ve korudu. Devlet memurlarının seçimi gibi 
dalavereli yollarla sırf Alman olan yerler yavaş yavaş, fakat emin adımlarla o tehlikeli karma 
bölgeye doğru sürüklendiler. Bu hareket her yerde, hatta Avusturya'nın aşağı bölgesinde de 
ilerliyordu. Artık Viyana bile, bazı Çekler tarafından kendilerinin en büyük şehri gibi 
sayılıyordu. Ailesi özellikle Çek dili ile konuşan Arşidük'ün karısı, bir gelenek haline gelen ve 
Alman düşmanlığı ihtiva eden bir çevrede yetişmişti. Habsbourg Hanedanı'nın bu yeni 
temsilcisinde, Orta Avrupa'da Katolik prensipleri üzerine kurulu ve Ortodoks Rusya'ya karşı 
bir dayanak hizmeti görecek bir Slav devletini yavaş yavaş meydana getirme fikri hakimdi. 
Din, Habsbourg Hanedanı temsilcilerinde çoğu zaman görüldüğü gibi sadece siyaset ve daha 
ziyade Alman milleti için korkunç olan bir fikir lehinde istismar ediliyordu. 

Bunun sonucu bir çok yönden gayet fena oldu. Ne Habsbourg Hanedanı ne de Katolik Kilisesi 
umduğunu buldu. Sonunda Habs bourg tahtını kaybetti. Böylece Roma da büyük bir devleti 
elinden kaçırmış oldu. imparatorluk, dini, siyasi gayelere hizmetkar kılmak la yeni bir ruhun 
uyanmasına yol açtı. ihtiyar monarşinin sınırları içinde her türlü çareye başvurarak 
Almanlığın kökünü kazımak teşebbüsü, Avusturya'da Panjermanizm hareketinin doğup, 
artması gibi bir sonuçla karşılaştı. 


BÖLÜM 3 

1880-1890 yılları içinde, Yahudilerden ilham alan Manchester 
liberalliği de Avusturya'da en yüksek noktasına çıktı ve hatta bu 
noktayı da aştı. Fakat bu eğilime karşı reaksiyon her zaman olduğu 


gibi bu defa da Avusturya'da gösterildi. Bu reaksiyon sosyal açıdan 

değil milli bir noktadan doğdu. Beka içgüdüsü Almanları en ciddi 

'Ve en sıkı şekilde kendilerini savunmaya zorladı, iktisadi düşünceler 

" 1$e ikinci derecede kaldı, fakat yine de çok kesin tesirleri oldu. 

işte bu genel siyasi karışıklığın içinden iki parti ortaya çıktı. Bu ' partilerden biri milli, diğeri 
de sosyalist idi. Fakat partilerden ikisi de gelecek için geçmişten ders almıştı. 1866 savaşının 
feci sonucundun sonra Habsbourg Hanedanı, savaş meydanında intikam alma isteğinin içine 
düşmüştü. Fakat Meksika imparatoru Maximilien'in feci akıbeti Fransa ile bir yakınlaşmaya 
engel oldu. Çünkü Maximitlen'in talihsiz macerası her şeyden önce Üçüncü Napolyon'a 
bağlanmış ve Fransızlar tarafından terk edilmesi büyük bir infiale sebep olmuştu. Fakat 
Habsbourglar yine de pusuya yatmış bekliyorlardı. 1870 -1871 savaşı eşi görülmemiş bir zafer 
şeklinde sonuçlanmalıydı, Viyana Sarayı muhakkak ki her şeye rağmen, Sadovva'nin kanlı 
intikamını almak için teşebbüs edecekti. Fakat savaşın en göz kamaştırıcı ve Zor inanılır 
kahramanlık haberleri çevreye yayılmaya başlayınca, hükümdarların en aklı başında olanı 
zamanın uygun olmadığını takdir etti ve kötü şansa karşı mümkün olduğu kadar güler yüz 
gösterdi. 

Fakat bu savaşın kahramanca mücadelesi çok daha kuvvetli bir mucize meydana getirmişti. 
Habsbourglarda bir yön değiştirme oldu. Bu değişiklik ise kalpten gelme bir hamleye 
dayanmıyordu. Bu değişikliği günün şartlan emretti. Böylece eski doğu sınırındaki Alman ırkı 
Reich'ın sağladığı zafer sarhoşluğu ile sürüklendi ve atalarının hayallerinin büyük ve ihtişamlı 
bir gerçek içinde canlanmasını derin bir heyecanla seyretti. 

Artık gerçekten bir Almanlık eğilimi besleyen Avusturyalı bu andan itibaren, şu gerçeği 
teslim etmişti. Konigratz bile eski federasyonun kokmuş enkazı ile karşılaşmayacak bir 
imparatorluğun tekrar kurulmasını kötü, fakat gerekli bir şart olarak görüyor ve yeni 
imparatorluk o eski fenalıklardan uzak bulunuyordu. Özellikle tecrübe ile şu öğrenilmişti: 
Habsbourg Hanedanı tarihi görevini tamamlamıştı, yeni imparatorluk ise ancak kahramanlık 
prensipleri ile dolu Reich tacım, ona gerçekten layık olan bir başa giydirebilir-di. işte bundan 
dolayı kadere şükretmek lazımdır. Çünkü karışık bir devrede yapılan bu seçim, millete ümit 
bahşeden bir kimseye, yani Frederic'e taç giydirmişti. Fakat, büyük savaştan sonra Habsbourg 
Hanedanı'nın çifte monarşisi, Slavlaştırma siyasetinin bir gereği olarak tehlikeli Alman 
unsurlarını yok etmeye başladığı zaman yeryüzünden silineceğini anlayan ırkın direnci çok 
şiddetli oldu. Böyle bir karşı koyusu ve patlayışı Alman tarihi henüz kaydetmemişti. İlk defa 
vatan sevgisine sahip insanlar birer asi oldular. Bunlar millete ve devlete karşı değil, kendi 
milliyetlerini kaybettirme yoluna giden hükümet şekline karşı idiler. Böylece son yıllarda ilk 
defa olarak mahalli ve hanedana duyulan sevgi hisleri, vatana ve ırka gösterilen milli aşktan 
ayrıldı. 

1890-1900 yıllarında Avusturya'daki Panjermanist hareketin kuvveti devlet otoritesinin ancak 
milli menfaatlere hizmet ederse, halkın saygısına ve yardımına kavuşacağını açıkça ortaya 
koydu. Esasen devletin otoritesi bir gaye olamaz. Çünkü devlet otoritesi bir gaye kabul 
edilirse, istibdadı kutsal saymak gerekir. 

Bir hükümet bir milleti her vasıta ile felakete götürürse bu milletin her ferdinin isyanı bir hak 
değil, görevdir. 

"Böyle bir ihtimal ne zaman olur?" sualine nazariyeye ait mütalaalarla cevap verilemez. Böyle 
bir meseleyi kuvvet halleder ve muvaffakiyet kararını verir. Her hükümet kendi hesabına, 
devlet nüfuz ve kuvvetini muhafazaya mecbur hisseder. En kötü hükümet, hatta milli 
menlaatlere defalarca hıyanet etmiş olan hükümetler dahi böyle düşünürler. Bu durumda olan 
hükümet kendine karşı bir mücadele yapıldığında kendi hürriyet ve bağımsızlığım korumak 
için, düşmanın kullandığı silahların aynını kullanmak zorundadır. Eğer mücadele hükümet 
tarafından yapılıyorsa, o vakit yapılan mücadele "kanuni" olmalıdır. Fakat karşı taraf da aynı 
mücadele yolunu tercih ediyorsa, yasadışı mücadelede tereddüt gösterilmemelidir. İnsanlarin 


hayatlarının en büyük gayesi bir devletin devamını teminden ibaret değildir. Amaç ırkların 
bekasıdır. 

Millet baskı altında bulundurulursa veya yok edilmek tehlikesine düşerse, kanunlara riayet 
etmek meselesi ikinci planda kalır. Zulme uğrayan milletin beka içgüdüsü ile yaptığı 
mücadelede kullandığı her türlü vasıta en büyük mazeretini teşkil eder. 

Dünya tarihinde eşlerine pek sık rastladığımız iç ve dış esaretim kurtulmak için yapılan 
mücadeleler hep bu prensip dairesinde “ idare edilmiştir. 

Eğer bir millet insan hakları için giriştiği mücadelede mağlup tutulmuşsa, tarih terazisi 
meseleyi tartmış ve o milletin bu ölümlü dünyada hayat saadetine bir hakkı olmadığı 
hükmüne varmıştır. Bekası için mücadeleye hazır olmayan veya kudret ve kuvveti 
bulunmayan bir millet ebedi surette Tanrı tarafından mahvolmağa mukadder kılınmıştır. Bu 
dünya, bu düzen korkak ve yüreksiz milletler Uf in kurulmamıştır. Avusturya'da durum şöyle 
idi: Kanuni kuvvet, , alman olmayan çoğunluklara, meclisin Alman düşmanı temeline ve yine 
Almanlara karşı olan hanedana dayanıyordu. Devletin bütün t nüfuz ve kuvveti bu iki unsurda 
şahsiyet buluyordu. Hükümet etme tlini ellerinde bulunduranlarla Alman milletinin ters 
kaderini değiştirmeye kalkmak gülünç olurdu. Fakat kanun taraftarlarının isteklerine bakılırsa 
her türlü dirençten vazgeçmeli idi. Çünkü bu direnilen kanuni yollarla idare edilmesi 
imkansızdır. Bu durum ise, çok kısa bir zamanda monarşinin eline düşmüş olan Alman ırkının 
yok olması ile sonuçlanacaktı. Fakat ne var ki Avusturyalı Almanlar ancak devletin yıkılması 
sonucunda bu korkunç akıbetten kurtuldular. Gözlüklü nazariyeciler hiç şüphe yok ki 
milletleri için değil, nazariyeleri için seve seve ölürler, insanlar bir kere kendilerine bir kanun 
yaptılar mı, sonra bu kanun için yaşadıklarını zannederler. 

Avusturya'daki Panjermanist hareketin başarısı, bütün bu saçmalıkları zorla silip süpürmesi, 
doktrine bağlı bütün nazariyecileri ve devleti bir put sananları hayret içinde bırakmasıdır. 
Habsbourglar bütün araçları kullanarak Almanların etrafını çevirmeğe çalıştıkları sırada, bu 
parti hanedana saldırdı. Parti bu ahlakı bozulan devletin içine ilk kepçeyi atıp, yüz binlerce 
kişinin gözünü açtı. Vatan uğrunda beslenecek aşk mefhumunu hanedan elinden kurtarmak 
onun başarısı idi. 

ilk başlarda taraftarlarının sayısı çoktu. Fakat başarısı devam edemedi. Ben Viyana'ya 
geldiğimde Hıristiyan Sosyal Parti çok önceden bu faaliyete sahip çıkmış ve iktidar koltuğuna 
oturmuştu. Panjermanist hareket önemsiz bir seviyeye inmişti. 

Panjermanist hareketin bütün bu büyüme ve çökme devresi ile Hıristiyan Sosyal Parti'nin 
insanı şaşırtacak şekilde yükselmesi benim için en önemli bir inceleme konusu oldu. 
Viyana'ya geldiğimde kesin olarak Panjermanist harekete sevgi besliyordum. Parlamentonun 
içinde "yaşasın Hohenzollern!" diye bağırmak, cesareti gösterilmesinden büyük bir heyecan 
duymuş, çocuklar gibi sevinmiştim. Kendilerini Alman İmparatorluğu'nun geçici olarak 
ayrılmış bir parçası gibi kabul ettiklerini ve bunu her vesile ile ilan etmeğe çalıştıklarını 
görmekten zevk duyuyordum. Cermenliğin konu edildiği bütün meselelerde doğru ve hiçbir 
fedakarlığı kabul etmeyen bir hareket şekli, bana ırkımızın kurtuluşu için tek yol gibi 
görünüyordu. Fakat, o kadar parlak bir başlangıçtan sonra bu hareketin niçin kuvvetten 
düştüğünü bir türlü teşhis edemiyordum. Bu işte, Hıristiyan Sosyal Parti'nin aynı devre içinde 
böyle büyük bir kuvvete nasıl kavuştuğunu anlamakta daha aciz kalıyordum. Bu parti o 
günlerde şeref ve başarının en son noktasına çıkmıştı, iki hareketi birbiri ile karşılaştırmaya 
başladığım zaman kader, perişan durumunun da yardımı ile bu meselenin çözülmesinde en iyi 
çareyi bana gösterip, öğretti. 

Bu meseleyi incelemeye iki partinin liderleri ve kurucuları olan iki şahıstan başlayacağım 
George von Schoenerer ile Dr. Kari Lueger. Bu iki şahıs da birer kıymet olarak parlamento 
takımının çok üstüne çıkarlar. Hayatlarının her safhası, genel siyasi ahlaksızlıklardan çok 
uzak kalmıştır. Benim şahsi sevgim ilk başlarda Panjermanist olan Schoenerer'e kayıyordu. 
Fakat sonraları Hıristiyan Sosyal lidere de sevgi duymaya başladım. Bu iki liderin 


melekelerini karşılaştırdığım zaman Schoenerer'in prensip meselelerinde daha üstün ve daha 
derin düşüncelere sahip olduğunu görüyordum. O Avusturya Devleti'nin yok olacağını 
herkesten daha açık bir şekilde tahmin etti. Eğer Reich, Schoenerer'in Habsbourglar 
hakkındaki ikazlarına kulak vermiş olsa idi, Almanya'nın başına bütün dünyaya karşı savaşa 
girerek uğradığı felaket gelmeyecekti. 

Ama ne var ki, meselelerin derinine inebilen Schoenerer insanlar hakkında çok yanılıyordu. 
işte Dr. Lueger'in kuvveti burada idi. Lueger eşine ender rastlanan bir insan sarrafı idi. 
Özellikle insanlar hakkında görünüşlerine bakarak hüküm çıkarmaya çekiniyordu. Bundan 
dolayı hayatın gerçek imkanlarını daha iyi hesaplıyordu. Schoenerer'in ise bu hususta hiç 
kabiliyeti yoktu. Panjermanist Schoenerer'in bütün fikirleri nazari olarak doğru idi. Fakat on- 
düşüncelerini halka anlatma ve kabul ettirme kabiliyeti ve kuvveti yoktu. Düşüncelerine, 
anlama melekeleri daima sınırlı olan ilk topluluklarının hissedebileceği bir şekil vermeyi 
bilmezdi. Peygamberlere özgü basireti ve açık görüşleri, hiçbir zaman uygulama ima konması 
mümkün bir fikre ulaşmazdı, insanları tanımaktan olması, Schoenerer'i gerek halk 
topluluklarının hareketlerinin kuvveti ve gerek yıllanmış müesseselerin değerleri hakkında 
hüküm hatalarına düşürdü. 

Schoenerer, hiç şüphe yok ki sonunda genel düşüncelere eğilmek gerektiğini takdir ve teslim 
etti, fakat bu çeşit yarı dini kanaatleri ancak büyük toplulukların savunabileceğini anlamadı. 
Burjuva sınıfına mensup olanların iktisadi menfaatlerini korumaları dolayı-mücadele 
kabiliyetlerinin son derece zayıf olduğunu ve bu devletlerin çıkarlarını kaybetmemek için çok 
ihtiyatlı davrandıklarını maalesef pek az takdir edebildi. Halbuki, genel olarak bir fikrin itin 
gelmesi, ancak o fikrin büyük halk topluluklarına nüfuz et-vc halk topluluklarının da 
mücadeleye hazır olduklarını acıkılan ile mümkün olur. Halkın basit tabakalarının önemini 
anla-ItBarmş olmak toplumsal mesele hakkında eksik düşünceler do-Dr. Lueger ise, 
Schoenerer'in tam aksi hareket etti. Dr. Lueger insanlar hakkındaki derin vukufu ona çeşitli 
kuvvetler hakin doğru hükümler vermek imkanını hazırladı. Onu, halihazırdaki müesseselerin 
değerini hafife almaktan korudu. Hiç şüphe yok İli bu müesseseleri hedefine erişmek için 
kullanmak meziyeti de bu bilgisinden ileri geldi. Dr. Lueger yüksek burjuva sınıfının siyasi 
mücadele kabiliyetinin devrimizde pek önemsiz olduğunu ve bu önemsiz kabiliyetin yeni bir 
hareketin başarısını sağlamaya yetmeyeceğini çok iyi anladı. Bundan dolayı siyasi faaliyetinin 
en büyük kısmını, hayatları tehlikede olan sınıfları kazanmaya harcadı. Bu onları felce 
uğratmak yerine hızlandırıyordu. Eski kuvvet kaynaklarından da faydalanmak için büyük 
müesseseleri kendi tarafına çekmeye uğraşıyordu. Böylece yeni partinin temeli olarak, 
hayatları tehlikede olan orta sınıflan aldı ve en büyük fedakarlıklara hazır, mücadele için 
isyan dolu, sağ lam bir taraftar topluluğu kazandı. Katolik Kilisesi'ne karşı çok kurnaz 
davranarak ruhbanları kendine çekti. Bunda o kadar başarı gösterdi ki eski bir parti mücadele 
sahasından çekildi ve bir vakitler kendisine ait olanları tekrar kazanmak için bu yeni parti ile 
birleşti. Bu anlattıklarım Dr. Lueger'i tasvire yetmez. Onun bir de reformcu tarafı vardı. 

Bu büyük adamın amacı son derece somut idi. O Viyana'yı fethetmek istiyordu. Viyana, 
monarşinin kalbi idi. Bu çökme halindeki imparatorluğun hasta ve bitkin vücudundaki son 
hayat işaretleri Viyana'dan çıkıyordu. Kalp daha da kuvvetlenirse, vücudun diğer kısımları da 
tekrar canlılık kazanırdı. Bu fikir prensip itibariyle doğruydu, fakat ancak belirli bir zaman 
için geçerli olabilirdi. Dr. Lueger'in zaafı burada idi. Viyana Belediye Başkanı olarak yaptığı 
is hiçbir zaman unutulmayacak değerdeydi. Fakat monarşiyi kurtarmayı başaramadı, bunda 
geç kalmıştı. Halbuki Schoenerer bu huşu su daha iyi tespit etmişti. Dr. Lueger çalışmalarının 
etken yönünde çok başarılı oldu, fakat bunlardan umduğu şey meydana gelmedi Schoenerer 
de hedefine ulaşamadı ve maalesef korktuğu şey müthiş bir şekilde gerçek oldu. Yani Dr. 
Lueger Avusturya'yı kurtaramadı, Scehoenerer de Alman milletini felaketten koruyamadı. 
Devrimiz için bu iki partinin başarısızlıklarının sebeplerini incelemek çok faydalı olacaktır. 
Bu inceleme özellikle benim arkadaşlarım için iyi sonuç verecektir. Çünkü bugünkü durum 


aynen geç misteki gibidir. Böylece eskiden bu hareketlerden birini yok olmaya doğru götüren 
ve diğerini de sonuçsuz bırakan sebep ve hatalardan korunmak mümkün olabilir. 
Avusturya'da Panjermanist hareketin yıkılması kanaatimce tu, sebebe dayanmakladır. Önce, 
özellikle yeni ve mahiyeti itibarı ile devrimci bir partide toplumsal meselelerin önemi 
hakkında yanlış bir fikrin hakim olmasıdır. Alman burjuva sınıfının yüksek tabakaları devletin 
veya milletin bir iç meselesi konu edildiği zaman kendi nefislerinden feragat gösterecek kadar 
barışseverdir. Şimdi olduğu 

Gibi, iyi devirlerde, başarılı bir hükümet de bu tabakaları devlet için kıymetli bir hale 
getirebilir. Fakat hükümet zayıf olduğu zaman bu , meziyet korkunç bir kusur teşkil eder. 
Demek ki, ciddi bir hareketi başarıya kavuşturmak için, Panjermanist hareket bütün 
çalışmalarını halk topluluklarını kazanmaya sarf etmeliydi. Bu yapılmadı ve bundan dolayı 
hareketin geri çekilmemek için muhtaç olduğu kuvvetten yoksun kalındı. Bir hareketin 
başında bu husus gözden uzak tutulursa, yeni parti daha sonra düzeltilmesi imkansız bir hata 
işlemiş olur. Çünkü partiye alınmış olan burjuva sınıfının ılımlı unsurları partinin iç görünüşü 
üzerinde gittikçe tesirli olurlar ve onu halk topluluklarının önemli bir yardımını kullanma 
ihtimalinden mahrum bırakırlar. Bu şartlarda, böyle bir harekete teşebbüs, surat asanlara, 
etkisiz eleştirilere sebep olur. Böylece o andan itibaren hareketteki o yarı dini iman ve 
fedakarlık ruhu eksik kalır. Sonunda bir-olma eğilimi gelişir. Bu da mücadelede bir sessizlik 
doğurur ve da zayıf bir barış yapılır, işte başlangıçta halk topluluklarının taraftar almaya önem 
vermemiş olan Panjermanist hareketin sonu oldu. Burjuva kibar ve kesin duruma geldi. Bu 
hareketin başarısızlığının ikinci sebebi de buradan çıktı. 

Avusturya'daki Almanların durumu daha Panjermanist hareke -gelişmesi anında ümitsizdi. 
Parlamento Alman milletinin yavaş yavaş yok edilmesine alet olmuştu. Son anda kurtarma 
teşebbüsü, müessese ortadan kaldırılmadıkça, bu başarı ümidine asla sahip olamazdı. Bu 
durum Panjermanist hareketi çok önemli bir mesele karşısında bırakıyordu. Bu parlamento ile 
mücadele etmek için, onun kaidesine göre, parlamentoya girip içerden torpillemek miydi? 
Parlamentoya girildi, fakat oradan mağlup çıkıldı. Parlamentoya girmek için zorunluluk 
duyuldu. Oysa böyle bir kudrete karşı dışardan din mücadele edebilmek için, esaslı bir 
cesarete sahip olmak ve aynı zamanda sonsuz fedakarlıkları göze almak gerekirdi. Sonunda 
boğa boynuzlarından yakalandı. Şiddetli darbelerin hedefi olundu, çok kere yere düşüldü. 
Vücudun çeşitli yerleri kırılmış bir halde tekrar ayağa kalkıldı. Ancak son derece zor bir 
mücadele veren cesur savaşçı, zaferin gülen yüzünü gördü. Sebatlı çalışmalar, başarı tacını 
giyinceye kadar gösterilen büyük feragatler sayesinde savunulan davaya yeni şampiyonlar 
getirir. Fakat bunun için büyük toplulukların içinden halk çocuklarını almak gerekir. Sadece 
onlar bu mücadelenin kanlı sonucuna kadar dövüşmek için azim ve sebata sahiptirler, işte 
bunlar Panjermanist harekette yoktu. Bundan dolayı parlamentoya girmekten başka bir çözüm 
çaresi bulamadı. Bu karar, uzun mücadele ve müzakerelerin sonunda alınmadı. Esasen başka 
bir usul ve hareket üzerinde de durulmadı. Bu iştirakten, bütün milletin huzurunda söz 
söylemek imkanı ile halk topluluklarının daha kolay aydınlatılacağı umuluyordu. Bu şekilde 
hareket etmekle fenalığın köküne saldırmanın dışardan yapılacak bir hücum dan daha etkili 
olacağı düşünüldü. Yasama dokunulmazlığının her liderin durumunu kuvvetlendireceği, bu 
sebeple nüfuzunun artacağı sanılıyordu. Oysa durum bambaşka cereyan etti. 

Panjermanist milletvekillerinin, konuşma fırsatım elde ettikleri forum büyümemiş, bilakis 
küçülmüştü. Çünkü herkes ya huzurun da konuştuğu kimseye ya da gazetelerde çıkan 
konuşma tutanaklarını okuyan halka söz söylemiş oluyordu. Halbuki dinleyicilerin en büyük 
"forum"u parlamentoların oturum salonları değil, büyük ve genel toplantılardır. Ancak bu 
toplantılarda hatibin kendilerine söyleyeceği şeyleri dinlemek için gelen binlerce kişi bulunur. 
Öte yan dan parlamentoların oturum salonlarında bir iki yüz kişi vardı. Onlar da milletin 
temsilcileri olan efendilerinden bir şey öğrenmek için değil, gündeliklerim alabilmek için 
oraya gelirler. Bu gibi yerlerde daima aynı simalar görülür. Bunlar hiçbir zaman yeni bir şey 


öğrenemezler. Çünkü bu heriflerde zeka bir yana, yeni bir şey öğrenmek için irade bile 
yoktur. 

Hiçbir zaman milletvekillerinden biri, önce yüksek bir gerçeğe kanaat getirecek ve sonra o 
kanaatin hizmetine geçecek değildi. Evet hiçbiri böyle hareket etmez. Yeni seçimlerde 
milletvekilliğim elinden kaçırmamayı garanti ederse belki o zaman basit bir harekette 
bulunur. Ancak bu hamiyet gösterileri, yeniden seçilmeyi garanti edebilmek için yeni bir parti 
veya eğilim aramak içindir. Böyle durumlarda onların parti değişmelerini haklı gösterecek, 
fakat ahlak kuralları ile bağdaşmayan birtakım sebepler bulunur. Mevcut hu parti ezici bir 
hezimete uğrayacaksa ya da pek açık biçimde halkın neden düşmüşse, o partide büyük bir göç 
başlar. Parlamento sıçanları derhal partilerinin gemisini terk ederler. Fakat bu değişiklikler, 
daha iyi anlatılmış bir fikir ve düşünce veya daha güzel şeyler yapmak yolunda ki çalışmalarla 
kesinlikle i değildir. Bu hareket, parlamento tahtakurusunu başka bir partinin sıcak yatağına 
düşüren içgüdünün görünümüdür, işte böyle kişilerin toplandığı bir salonda konuşmak, 
hayvanların önüne inci serpmek demektir. Sonucu sıfır olduğu için boş bir zahmetten 'ettir. 
Panjermanist milletvekilleri konuşa konuşa gırtlaklarını yırttıkları halde etkili olamadılar. 
Basın ise bu konuşmalar hakkında ya sessizliğini muhafaza ediyor ya da konuşmaların akışını 
bozup manasını değiştirerek yayınlıyordu. Bundan dolayı halk yeni hare-niyeti hakkında bir 
fikir edinemiyordu. Gazetelerde çıkan fıkralar konuşmaların orasından burasından alınmış 
parçalardan ibaret olduğu için, hiçbir şey ifade etmiyordu. Sözün kısası Panjermanistlerin 
konuştukları yer tam o beş yüz parlamento üyesinden meydanı oluyordu. Bu da her şeyi 
anlatmaya yeter sanırım. Fakat işin daha kötüsü şu oldu: Panjermanist hareket, ancak ilk ,en 
itibaren yeni bir felsefi düşünce ortaya atmadıkça başarı t edemezdi. Bu büyük mücadeleyi 
sonuca vardırmak için dahice almak ve hakikati en iyi ve en cesur şereflere teslim etmek 
gerekirdi. Bir felsefi düşünce uğrunda yapılacak mücadele, eğer her fedakarlığa hazır kimseler 
tarafından başlatılmazsa, kısa bir zaman ölümü göze alabilecek bir mücadele adamı 
bulunamaz. Kendi için kavga eden kimsede, topluluk uğruna mücadele etme imkanı yok olur. 
Herkes bu önemli şartı öğrenmeli ve yeni hareketlenecek nesillerin nazarında şan ve şeref arz 
edeceğini, bugün ise T şey sağlamayacağını bilmelidir. Eğer bir hareket ne kadar çok im vaat 
ediyorsa, o kadar çok haris kimselerin hücumuna uğradı. Gün gelir bu siyaset işçileri parti 
içinde çoğunluğu ele geçirerek mevkie çıkarlar. Eskiden namuslu bir mücadele adamı olan 
herif şimdi yeni hareketi tanımamazlıktan gelir. Partiye yeni gelende onu bir yapışkan olarak 
gördüklerinden istemezler, işte bu durumda da böyle bir hareketin kutsal görevi bitmiş olur. 
Panjermanist hareket, çalışmalarım parlamento içine yönelttiği şeflerin ve mücadele 
adamlarının yerlerini parlamentocular ele geçirdiler. Böylece bu hareket kısa bir zaman içinde 
diğer partilere benzedi ve geçici bir siyasi teşekkül durumuna düştü. Mücadele etme yerine o 
da "nutuk atmayı ve "müzakere etme "yi öğrendi Böylece çok geçmeden yeni parlamenterler, 
yeni hareketin fikirlerini parlamento belagatinin "manevi silahları" ile korumaya başladılar. 
Çünkü bu şekil mücadelenin, gerektiğinde hayatını tehlikeye ama pahasına, sonu belli 
olmayan ve bir çıkar sağlamayan kavga).ı girişmekten daha tehlikesiz olduğunu anladılar. 
Memleketlerdeki taraftarlar, parlamentoya girenlere ümit besle diler, onlardan mucize 
beklediler. Tabii hepsi boş çıktı, kısa bir zaman sonra sabırsızlanmaya başladılar. Çünkü 
milletvekillerinden işittikleri şeyler, parlamentoya seçtikleri kimselerden beklediklerim hiç 
uymuyordu. Bunun sebebi basının, Panjermanist miletvekillerinin konuşmalarını halka ters bir 
şekilde yansıtması idi. Bu arada yeni milletvekilleri parlamentoda kendi mücadelelerinin 
tatlılaşmış şekillerinden zevk aldıkları için, halk toplulukları arasında konuş 111.1 yapmak 
gibi çok daha tehlikeli bir işe dönmek istemiyorlardı. V;v.ı tasız olarak, yani büyük 
kalabalıklar önünde konuşma yapmanın yararları unutuldu. 

Toplantı yeri işini gören birahane masası, parlamento kürsüsü ile kesin bir şekilde yer 
değiştirince ve konuşmalar doğrudan doğruya halka yapılacak yerde "forum"daki, halk 
temsilcilerinin kafalı rina boşaltılmaya başlanınca,Panjermanist hareket bir halk hareken 


olmaktan çıktı. Kısa bir zaman içinde de akademik münakaşa); 11.1 mahsus az çok ciddi bir 
kulüp seviyesine indi. Basının sebep olduğu fena intiba ile Panjermanist kelimesi halk 
arasında kötü bir şöhrete sahip oldu. 

Fakat günümüzün züppeleri ve elleri kalem tutan haydutlar şurasını bilsinler ki, bu dünyanın 
büyük devrimleri hiçbir zaman | »ı kaz kalemi bayrağı altında olmamıştır! Sadece her 
seferinde bu kalemlere, devrimlerin kuramsal sebeplerini yazmak işi düşmüştür 

Ta ilk çağlardan beri siyasi veya dini sahalarda büyük tarihi olayları meydana getiren kuvvet, 
sadece ağızla söylenen sözlerin kudreti olmuştur. Bir milletin büyük bir çoğunluğu daima 1"< 
sözün kudretine boyun eğer. Bütün büyük hareketler, şahsi durumların ve ruh haletlerinin, 
volkanı andıran patlamaları ile olmuştur. Ancak bu patlamalar, ya o zalim sefalet ilahına ya da 
halk toplu! ı il'inin sinesine atılan sözlerin kıvılcımları ile meydana gelmiştir. at bu işleri 
hiçbir zaman estetikçi yazarların ve salon kahramanım limonata fıskiyeleri yapmamıştır. 
Milletlerin mukadderatını yakıcı bir ihtiras fırtınası değiştirebilir. Ancak bunu içinde (imasını 
bilen kimse, ihtiras meydana getirebilir ve kendi sevgili daşlarına bir milletin kalbini açan o 
çekiç darbesini andıran sözü ihtiras kaynağı olur. ihtiras bilmeyen ve ağzı kapalı duran kimse 
iradesini açıklamak için Tanrı tarafından seçilmez. 

Eğer yapacakları iş için görgü ve ehliyet yeterse, gelişigüzel kağıt karalayan yazarlar, 
mürekkep şişelerinin karşısında oturup "nafiyelerle meşgul olarak vakit geçirsinler. Böyle bir 
kimse lider olmak için doğmamıştır ve seçilmemiştir. Demek ki büyük amaçlar ve koşan bir 
hareket halkla teması kaybetmemelidir. Herkes her şeyden önce bu açıdan incelemeli ve 
kararlarım bu yöne üfmelidir. Ayrıca halkın üzerindeki tesir imkanlarını azaltacak işlerden 
kaçınmalıdır. Bunun böyle olması demagojik sebepler vasıtasıyla değildir. Hiçbir büyük fikir, 
ne kadar kutsal ve ne kadar ek olursa olsun, halkın kuvvetli desteği olmadan gerçekleştiremez. 
Gayeye doğru kesin yolu sadece sert gerçek temin eder. Güzel yollardan kaçınmak ister 
istemez gayeden vazgeçmektir. Nnjermanist hareket, faaliyetlerinin büyük bir kısmını halk 
değil de, parlamentoda geliştirmeye başlayınca, belki bir an başarılar elde etti, fakat buna 
karşılık geleceğini feda ettiği oldu. Çetin olmayan bir mücadele yoluna sapmakla zafere layık 
olmayan bir duruma düştü. 

Viyana'daki yıllarım sırasında bütün bu meseleler üzerinde durdum. Kanaatimce Cermenliğin 
kaderini ellerine almaya aday görünen hareketin yıkılmasının en belli başlı sebebi, yukarıda ki 
açıklamalardır. Bugüne kadar olan büyük inkılapların derin sebeplerinin bilinmemesi, büyük 
halk topluluklarının öneminin hafife alınmasına sebep oldu. Bunun sonucu olarak toplumsal 
sorunlar hakkında halkın ilgisi zayıfladı ve milletin aşağı tabakalarını elde etmeye yarayacak 
teşebbüslerde yetersizlik hasıl oldu. Sonunda parlamentoya karşı alınan vaziyet bütün 
bunların üstüne tuz biber ekti, eskiden beri devrimci direnişte halkta görülen o kuvvet takdir 
edilseydi, gerek toplumsal yönden ve gerek propaganda yönünden başka türlü faaliyet 
gösterilirdi. Hareketin en belli başlı gayreti de parlamentoda değil, fabrikalarda ve sokaklarda 
sari olunurdu. 

Panjermanist hareketin Katolik Kilisesi'ne açtığı sert saldırı, halk ruhunun gereği gibi 
anlaşamamasından ileri geldi. Yeni partinin Roma aleyhindeki şiddetli saldırısına sebep, 
Habsbourg Hanedanı'nın Avusturya'yı bir Slav devleti yapmağa karar verdiği zaman, bu 
gayesine hizmet edecek gibi gördüğü çarelerin hepsine birden sarılması idi. Dini müesseseler 
tereddüt gösterilmeden ve pişmanlık duyulmadan hükümetin hizmetkarı haline getirildiler. 
Çek "Paroisse"ler ve "Cure"ler Avusturya'nın Slavlaştırılması işinde kullanılan vasıtalar 
oldular. Genellikle Çek papazları Alman olan bölgelere tayin ediliyorlardı. Bunlar yavaş 
yavaş Çeklerin menfaatlerini, kiliselerin menfaatlerinden üstün tutmaya başladılar. Her biri 
Cermenlık ten çıkarma faaliyetinin hücreleri haline geldiler. 

Alman ruhban sınıfının bu duruma karşı gösterdiği reaksiyon, bir hiç seviyesindeydi. Bunlar 
karşı bir mücadeleyi idare edecek kabiliyete sahip değillerdi. Ayrıca hasmın saldırısına karşı 
milletini savunmasını da bilmiyorlardı. Böylece dinin sinsice işlenen suiistimalleri karşısında, 


herhangi bir müdafaaya sahip bulunmayan Cermenlik ağır ağır, fakat devamlı olarak geri 
çekilmek zorunda kaldı. 

Küçük meseleler deki cereyan şekli, büyük meseleler dekinin aynısı oldu. Habsbourgların 
Almanlar aleyhindeki gayretleri yüksek ruhban heyetinde de bir tepki uyandırmadı. Böylece 
Alman menfaatlerinin savunulması tamamen ihmal edilmiş oldu. 

Genel intiba da aynı idi. Katolik ruhban heyeti işgal ettiği ye 1 ile Almanların hukukuna büyük 
zarar veriyordu. Bundan ötürü Ki lise kalben Alman milleti ile beraber olmadığı gibi, onun 
düşmanla rina da yardımcı görünüyordu. Schoenerer'e göre bütün bu fenalığın sebebi Katolik 
Kilisesinin başının Almanya'da bulunmaması itli Kilisenin milletimizin menfaatlerine karşı 
düşmanca tavır takınma sına sebep buydu. 

Eskiden de olduğu gibi, o günlerde de Avusturya'da kültüre an meseleler arka plana atıldı. 
Panjermanist hareketin Katolik Kilisesi ne cephe almasına sebep, Kilisenin ilme ve sanata 
karşı takındığı tavırdan ziyade Alman hukukunu savunmaması ve Slavların isteklerine ve 
iddialarına devamlı olarak yardım etmesi idi. Schoenerer yarım iş yapan kimselerden değildi. 
Kiliseye karşı mücadeleye, bunun milletini kurtuluş yoluna çıkaracak tek hareket olduğu 
kanaatiyle girişmişti. Roma'dan ayrılma mücadelesi düşmanın iç kalesini fethetmek için en 
etkili bir taktik gibi göründü. Eğer Schoenerer Unda başarı gösterebilseydi, Almanya'daki o 
dini bölünmelerin üstesinden gelebilirdi. Bu başarı ile Alman milletinin ve Reich'ın kuvveti 
daha çok artacaktı. Fakat bu mücadelenin ne başlaması ne de bitmesi doğru değildi. Şüphesiz 
Alman ruhban heyetinin Cermenlik konusunda karşı koyma kuvveti, Alman olmayan 
meslektaşlarının özellikle Çeklerin gösterdikleri kuvvetten çok daha zayıftı. Alin 
menfaatlerinin esaslı bir şekilde savunulması fikrinin hiçbir zaman Alman ruhban heyetinden 
görünür olmadığını, sadece cahiller ifade edemezlerdi. 

Çek papazı kendi kuvvetine karşı sübjektif, kiliseye karşı objektif bir vaziyet aldığı halde, 
Alman "Cure"si kiliseye sübjektif bir bağlılık gösteriyor ve milletine karşı ise objektif 
kalıyordu. Bu öyle bir olaydır ki binbir çeşit misalini gördükçe insanın asabı boşalmaktadır. 
Bunun, Katolikliğin özel bir misali olmadığı meydandadır. Fakat bizde, yine de kısa bir 
zaman içinde her milli müesseseyi ve idealleri kemiren bir derttir. Mesela, memurlarımızın 
milli dirilme teşebbüsleri karşısında aldıkları tavrı, başka bir ırkın memurlarının aynı durum 
karşısında alacakları tavırla kıyaslayalım, ihtimal verilebilir mi ki, herhangi bir ülkenin 
subayları, bizde tabii olarak kabul edilen ve beş yıldan beri yapıla geldiği gibi devlet 
otoritesinin arkasına çekilip, milletin dertlerini ihmal etsin. ün iki doktrin de Yahudi 
meselesinde, milli menfaatlere ve dinin gereklerine ters düşen noktaları kabul etmiyorlar mı? 
Oysa Yahudileri ırk yönünden pek az ilgilendiren meselelerde bir Yahudi ihamının aldığı 
vaziyet, bizim ruhban heyetimizin herhangi bir idemizde aldığı vaziyetle bir kıyaslansın 
bakalım. Tek bir fikrin müdafaası yapılan yerlerin hepsinde bu olayı görürüz. Devlet otoritesi, 
demokrasi, barışçılık, milletlerarası anlaşma gibi birtakım meftunlar, bizde daima bir kesin 
fikirler ve doktrine ait kurallar halini alırlar. Bunlar milletin hayati meseleleri hakkında 
verilecek hükümlere kaynak teşkil ederler. 

Bütün önemli konularda, evvelden dondurulmuş bir fikre göre hareket etmek, objektif suretle 
doktrin ile ayrılığa düşen bir olayı Objektif olarak anlamak melekesini tamamen yok eder ve 
sonunda vasıtalarla gayeler arasındaki rolü tersine döndürür. Eğer kalkınma teşebbüsleri 
zararlı bir hükümetin devrilmesini gerektirecek ise, bu na karşı gelenler, hemen "bu devletin 
otoritesine karşı suikasttır" diyeceklerdir. Devletin otoritesi ise, objektifliğe dört elle 
sarılanların gözünde bir vasıta değil, bir gayedir. Bu gaye, onların hayatlarını doldurmaya 
yeter. Mesela böyle bir teşebbüse Büyük Frederic bili kalkışsa, aciz cüceler ve ahlak 
dereceleri belli olmayan politikacılar bunu protesto edeceklerdir. Çünkü prensiplere tapanların 
nazarın da, demokrasinin kanunları milletin silahından daha kutsal görünürler. Demek oluyor 
ki, biri devlet otoritesini sağladığından dolayı bir milleti yok olmaya sürükleyen istibdatların 
en adisini koruya çak, diğeri de taptığı demokrasi mefhumuna uymadığı için kurtulup, ümidi 


veren bir hükümeti isteyecektir, işte bunun gibi bizim barış sever Alman da, millete yapılan 
en kanlı baskı ve şiddetleri, en fena militarist bir devletten gelse ve olayın akışını değiştirmek 
için savunmadan başka çıkar bir yolu bulunmasa bile bunu sessizlikle karşılayacaktır. Çünkü 
savunma tedbirlerine başvurmak barışsever cemiyetlerin ruhuna aykırı gelecektir. Alman 
Sosyalisti dünyadaki diğer insanlar tarafından devamlı tecavüze uğrayabilir. O ise buna yalnız 
kardeşçe bir sevgi ile karşılık verir ve intikam almayı düşünmez. Bu pek acıklı bir durumdur. 
Hatta savunmayı bile aklına getirmez, işte o kişi, Alman'dır. Fakat bu durumu değiştirmek 
için de ilk önce onu iyice anlamak gereklidir. 

Alman ruhban kurulunun basit bir bölümünün milli menfaatleri zayıf bir şekilde koruması da 
aynı sebebe dayanmaktadır. Bu, ne şuurlu bir kötü niyet eseridir ne de tepeden gelme 
emirlerin sonucudur. Bu milli azim yokluğunda, biz gençlerin Cermenlik yönün-den eksik 
eğitim görmemizin ve bir put gibi tapılan fikrin duruma tamamen hakim olmasının sebebi 
vardır. Demokrasi, milletlerarası sosyalizm, barışçılık (v.s.) yönündeki eğitim, kendi 
açısından o kadar sert ve dolayısıyla sübjektiftir ki, dünya hakkında çıkarılan genel görüş bu 
durum karşısında etki altında kalır. Halbuki Germenliğe karşı gençlik üzerinde alınan 
tedbirler tamamen objektiftir. 

Fikrine sübjektif olarak maddi ve manevi varlığı ile kendisini veren barışçı, bir Alman olarak 
kendi milletine karşı meydana gelen her tehditte (ki bu tehdit ne kadar haksız olursa olsun) 
objektif hakkın hangi tarafta olduğunu araştıracaktır. Bu Alman hiçbir zaman beka 
içgüdüsüne bağlanarak, kendi seviyesinin safları arasında savaşmayacaktır. Diğer bazı 
mezheplerde de durum aynıdır. Protestanlık kendi kaynağına ve geleneklerine uygun geldiği 
nispette Cermenliğin menfaatlerini kendinden daha iyi korur. Fakat, milli menfaatlerin 
korunması kendi düşünce ve geleneklerine aykırı ise veya herhangi bir sebeple bu koruma işi 
geleneklerin dışında kalmış bir alanı ilgilendiriyorsa, o zaman aciz kalır, hiçbir şey yapmaz. 
Protestanlık, milli fikrin gelişmesi, ahlak meseleleri, Alman ruhunun, dilinin ve hürriyetin 
korunması söz konusu edildiğinde, fena Alman menfaatlerinin gerektirdiği şekilde hareket 
eder. Çünkü bütün bu konular, Protestanlığın istinat ettiği prensiplerle aynıdır. IFakat milleti, 
yok etmek üzere olan düşmanın pençesinden kurtarmak yolundaki çalışmaları da ezmeğe 
uğraşır. Buna sebep Yahudiler hakkındaki görüşleridir, işte ilk önce halledilmesi gereken işte 
budur. Yoksa Almanların ilerde yapacakları bütün kalkınma planları anlamsız duruma düşer. 
Viyana'da oturduğum sırada, bu konuyu önceden kazanılmış fikrin etkisinde kalmadan 
incelemek fırsatını buldum. Böylece günlük hayatımın akışı içinde bu hususun canlanma 
teşebbüsleri imkansız ve manasız bir duruma düşer. Bin defa haklı olduğunu anladım. Birçok 
milletten meydana gelen bu şehirde, milletin menfaatleri sadece barışsever Alman, objektif 
olarak düşünüyordu. Fakat Yahudi, kendi milletinin menfaatlerine ait hususlarda hiçbir zaman 
şekilde hareket etmiyordu. Yalnız Alman Sosyalist'inin, kendi milletinin menfaatlerini 
beynelmilelci yoldaşların huzurlarında şikayet ve ağlayıp sızlamaların dışında bir yolda 
korumak imkanını vermeyecek şekilde beynelmilelci olduğu da ortaya çıkıyordu. Halbuki 
hiçbir zaman bir Çek veya bir Leh böyle hareket etmiyordu. Sözün kısası o günlerde gördüm 
ve anladım ki bu hatalar, fenalık mezheplerden çok, bizim kusurlu olan eğitimimizden ileri 
gelir. Nedense milliyetimize ters düşen düşünceleri feda edecek kalbimize hakim 
olamıyorduk. Bunun sonucunda da Panjermanist hareketin, Katolikliğine karşı olan 
mücadelesinin nazari delili reddedilmiş oluyordu. 

Alman milleti, gençlik çağlarından itibaren, sadece kendi ırkının haklarını koruyacak biçimde 
eğitilmeli ve Alman çocuklarının kalpleri, milletimizin savunmasına ait konularda, o kötü 
"objektif görüşümüzle zehirlenmemelidir. İşte o zaman, başta radikal bir hükümet dahi 
bulunsa, irlanda, Lehistan veya Fransa'da olduğu gibi Almanya'da da Katolik Kilisesi'nin 
Alman olduğu görülecektir. Bu iddiamın en açık delilini, milletimizin ilk defa bir ölüm kalım 
mücadelesine giriştiğinde varlığını korumak için tarihin önüne çıktığı o devirlerde buldum. 
Yukarıdan sevk ve idare devam ettiği sürece halk üstüne düşen görevini layıkıyla yaptı. 


Protestanlar ve Katolikler sadece cephedeki kuvvetimize değil, özellikle geride kalan 
kuvvetlerimizede hizmet ettiler, ilk sevk ve heyecan yıllarında, iki tarafda kutsal bir Alman 
ımparatorluğu'ndan başka bir şey düşünmedi, imparatorluğun hayatı ve geleceği için herkes 
Tanrısına dua ediyordu. 

Şimdi Panjermanist harekete, Avusturya'da Alman unsurunun bekası, Katolik dini ile telif 
edilebilir mi, diye sormalı. Eğer cevap "evet" olursa, bu siyasi parti din ve mezhep 
meselelerine hiç karış mamalıydı. Yok eğer cevap "hayır" olacaksa, bir siyasi partiye değil, 
dini bir reforma ihtiyaç var demekti. Siyasi bir teşkilat gibi karışık yollardan dini bir reform 
yapmak isteyen kimse, dini inanışların gelişmesi ve kilise için bunları tayin eden ve meydana 
getiren şeyleri hakkında hiçbir fikri olmadığını sadece bu teşebbüsü ile ortaya koymuş olur. 
iki efendiye birden saygı göstermenin mümkün olmayacağını sırası gelmişken belirtelim. 
Esasen benim fikrime göre, bir dinin meydana getirilmesi veya yok edilmesi, bir devletin 
kurulmasından daha büyük ve ayrı mahiyette bir harekettir. 

Hiç şüphe yok ki, her zaman birtakım vicdandan yoksun kimseler bulunur. Böyle kimseler 
aynı zamanda dini kendi karanlık siyasi görüşlerine alet ederler. Fakat şunu da unutmamalı ki, 
dini veyahut mezhebi kendileri için suiistimal edenler yüzünden, din ve mezhepleri sorumlu 
tutmak mümkün değildir. Bu adi kimseler, kendi adi içgüdüleri için suiistimal edecekleri 
başka müesseseler varsa, hiç çekinmeden onları da istismar ederler. 

Parlamentoda böyle boş kafalı bir kimse kalkıp kendi siyası menfaati için, dini suiistimal 
edecekse, bu hareketini haklı gösterecek fırsatı nimet sayar. Eğer böyle bir kimsenin şahsi 
ahlaksızlığından dolayı, din ve mezhep sorumlu tutulur ve bu müesseseye hücum edilirse, 
yalancı artık herkesi kendine şahit tutar. Kendi hareketinin ne kadar haklı olduğunu ve dinin 
kurtulması gerektiğinden dolayı kendisine müteşekkir kalınmasını ileri sürer. Sonunda işi 
İlyaygaraya boğan bir kimsenin kavgaya sebep teşkil ettiğim kimse Jffiirk etmez. Yahut 
hafızası zayıf olan kamuoyu bunları hatırlamaz. Böylece adi herif, hedefine ulaşmış olur. 

Bu gibi kurnaz kimseler bilirler ki, bütün bunların din ile ilgisi hiç yoktur. Bu adi herifler gizli 
gizli gülerken, onlarla mücadele etmiş Olan namuslu, fakat maharetsiz kimse bu işten mağlup 
çıkar ve hatta insanlığın iyi niyetinden ümidini keserek hayattan çekilir. Diğer taraftan, dini, 
din olmak itibarı ile, hatta kiliseyi de herkesin işlediği kabahatlerden dolayı sorumlu tutmak 
haksızlık olur. Dini teşkilatın büyüklüğü, insanın mutat noksan ve kusurları ile mukayese 
edilince, iyilerle fenalar arasındaki farkın dindar çevreler lehinde tecelli ettiği görülür. Ruhban 
kurulunda da kutsal görevleri-siyasi arzuları uğrunda kullananlar ve siyasi alanda yalan ve 
iftirayı yaydıklarını, hatta yüksek bir gerçeğin etkeni olmaları gerektiklerini unutan kimseler 
vardır. Böyle düşük ahlaklı bir veya iki kişiye karşılık kutsal görevlerine sadık bütün bir 
teşkilatı itham etmek yanlış olur. 

Kutsal görevlerine sadık binlerce rahip vardır ki, doğrunun ve ahlakın yok olduğu devrimizin 
bataklığı üstünde birer adacık gibi yükselirler ve Allah'ın bize güleceği günün doğmasını 
ateşli bir surette temenni ederler... 

Ahlaksız bir herif, üstünde rahip elbisesi olduğu halde yüz kızartıcı bir suç işlediğinde, 
kiliseyi itham etme hakkına nasıl ki pek az sahip isem, şimdi her gün olduğu gibi, bir başka 
biri de milliyetini lekeler ve ona hıyanet ederse, bundan dolayı da kiliseyi suçlama hakkına 
pek az nispette sahip bulunurum. Özellikle günümüzde şu husus unutulmamalıdır: Bu 
kötülerin bir tanesine karşılık, binlerce rahip vardır ki, bunların kalpleri milletlerinin 
felaketinden dolayı kanar. 

Bu arada ilke ve inanç meselelerinin söz konusu olduğunu iddia edenlere de cevap vermek 
isterim. Eğer bunlar, gerçeği ilan etmek için Tanrı tarafından seçildiklerini hissediyorlarsa bu 
işi yapsınlar. Fakat o zaman da bu iş bir siyasi parti vasıtasıyla dolambaçlı ve karanlık 
yollardan yapılmamalı. Çünkü bu hile olur. Eğer bunlar kafi cesareti kendilerinde 
bulamazlarsa, bu işten ellerini çekmelidirler. Alnı açık bir halde istemeğe cesaret 
edemedikleri bir şeyi hiçbir zaman siyasi bir oluşumun dolambaçlı ve karanlık yollarından 


elde etmeğe kalkmamalıdırlar. Siyasi partilerin din meseleleri ile hiçbir alaka ve işleri yoktur, 
işte bu meselelerin etkileri, milli hayat aleyhinde olmamalı ve milletin ahlakına bir zarar 
getirmemelidir. Siyasi partilerin mücadelelerine de din karıştırılmamalıdır. 

Kilisenin ileri gelenleri milletlerine zarar vermek için, dini müesseselerden ve dini 
inanışlardan istifade yoluna saptıkları zaman, bu yolda onların arkalarından gidilmemelidir, 
onların silahları ile mücadele etmeye kalkılmamalıdır. Siyasi lider için milletin dini inanışları 
ve dini müesseseleri daima el sürülmez bir durumda kalmalıdır. Aksi takdirde siyasi bir şahıs 
olmaktan çıksın ve eğer kabiliyeti varsa Islahatçı olsun! 

Panjermanist hareketin, dünyaya karşı mücadelesini inceleyerek, o günlerde ve özellikle ertesi 
yıllarda şu sonuçları aldım: Bu hareketin toplumsal konular üzerindeki anlayışsızlığı, 
mücadeleye kabiliyetli olan halktan kendisini koparmıştı. Parlamentoya girmek onun 
hamlesindeki kuvveti zayıflattı. Katolik Kilisesi ile mücadele etmesi, onu birçok çevrelerde 
istenmeyen bir hareket gibi görülmesine sebep oldu, böylece milletin arasındaki en iyi 
unsurların çoğundan onu yoksun bıraktı. Avusturya'daki kültür savaşının ameli sonucu sıfıra 
indi. 

Gerçi bu hareket, kiliseden yüz bin kişiyi ayırmaya muvaffak oldu. Fakat kilise bundan bir 
zarar görmedi. Yollarını şaşırmış bu koyunların kaçışına gözyaşı dökmedi. Esasen kilise, 
eskiden beri kendisinden olmayan kimselerden başkasını elinden kaçırmadı. Yeni reformla 
eskisi arasındaki fark bundan ibaret kaldı. Eskiden en iyi unsurların birçoğu samimi bir dini 
kanaat şevk ile kiliseden uzaklaşmışlardı. Şimdi ise sadece inançları gevşek olanlar kaçtılar ve 
bu hareketin özünde de birtakım siyasi düşünceler vardı. Fakat bu sonuç özellikle siyasi 
yönden gülünç ve aynı zamanda hazin oldu. Alman milletini kurtarabilecek bir hareket, 
gereken sert Realizm ile yönetilmediğinden ve kendisini çökmeye sevk edecek sahalarda yo- 
lunu şaşırdığı için bir kere yok oldu, gitti. 

Panjermanist hareket, eğer büyük halk topluluklarının psikolojisini bu kadar yanlış anlamamış 
olsa idi, hiçbir zaman bu hatayı işlemeyecekti. Hareketin şefleri, hedefe ulaşmak için 
psikolojik sebeplerden dolayı halka kendilerini eleştirenleri ve hasımlarını göstermeselerdi, 
kavga edebilecek bir kuvvetin tamamen dağılmasını önlerler ve böylece Panjermanist 
hareketin hücum yönü bir tek: düşmana çevrilmiş olurdu. 

y Bu siyasi partinin, alacağı kararlarda her şeye girişen, fakat hiçbir zaman sayesine 
erişemeyen tedbirsiz, basiretsiz ve ileriyi görmeyen kimseler tarafından idaresi kadar tehlikeli 
bir şey yoktur. Fakat f herhangi bir din veya mezhep, hakikaten tenkide müstahak ise hiç-I. bir 
zaman unutulmamalıdır ki, tarihte siyasi bir partinin bu gibi durumda dini bir ıslahat icrasına 
muvaffak olabildiğine dair bir örneğe rastlanmaz. Tarih, tatbik edilmeleri söz konusu olduğu 
sırada unutmamak için incelenmez ve okunmaz. Veyahut tarihteki gerçeklerin, bugünkü 
duruma uygulanamayacağını düşünmek için tetkik edilmez. Tarih, ibret ve ders almak için 
incelenir ve okunur. Bunu yapmaktan aciz bulunan insan, kendisinin siyasi bir lider olduğunu 
hiçbir zaman aklına getirmemelidir. Böyle bir kimse kendini beğenmiş, adi bir şeytandır. 
Bütün çabalamaları, ameli kabiliyetsizliğini saklamaya yetmez. 

Genellikle siyasi liderlerin bütün hünerleri, halkın dikkatini tek bir karşı çıkan üzerine 
çekmekten ibarettir. Hiçbir zaman bu dikkatin dağılmasına meydan bırakmazlar. Bir 
milletteki bu kavga iradesinin hedefi ne kadar yoğun olursa ve böyle bir hareketin çekici 
kuvveti ne kadar büyükse, çarpışma kudreti de o nispette büyük olur. Halka çeşitli 
düşmanların aynı sınıfa mensup olduklarım telkin etmek hüneri, siyasi liderlere has bir şeydir. 
Çünkü düşmanın çok ve çeşitli olduğu kanaati, zayıf ve tereddüt sahibi kafalar için kendi 
davalarından şüpheye düşmelerine sebep olur. Halk, bir çok düşmanla mücadele halinde 
bulunması durumunda kendine şu suali sorar. Diğerlerinin haksız olup, yalnız bizim hareket 
ve davranışımızın haklı olması kabil midir? işte bu soru sorulduğu takdirde halkın bütün 
kuvveti felçli bir duruma girer. Bunun için daima çeşitli ve sayıca çok düşmanı, kendi 
taraftarlarımıza tek bir düşmanla mücadele ediliyormuş şeklinde göstermek gerekir. Bu, kendi 


halkımızın inancını kuvvetlendirir ve bu inanca saldıranlara karşı toplu galeyanı artırır, işte 
Avusturya'da Panjermanist hareket bunu anlamadı ve sonunda başarılı olamadı. 

O gayeyi pek doğru görmüştü, iradesi temizdi, fakat seçtiği yol yanlıştı. Bu hareketin 
çöküşünü bir dağın zirvesine çıkmak isteyen ve bu zirveden gözlerim ayırmadan azim ve 
kuvvet dolu bir halde yola çıkan, fakat yokuşun zorluklarını ve imkanlarını dikkate alma yan 
adamın başarısızlığa uğramasına benzetebiliriz. 

Kendisinin rakibi olan Hıristiyan Sosyal Parti de ise bunların aksi görülüyordu. Hıristiyan 
Sosyal Parti'nin tuttuğu yol isabetli seçilmişti. Fakat gaye açık olarak tasavvur edilmiyordu. 
Panjermanist hareketin hataya düştüğü yerlerin hemen hepsinde Hıristiyan Sosyal Parti'nin 
çalışmaları etkili ve akla uygun oldu. Bu parti halk topluluklarının önemini takdir ediyordu. 
Daha ilk günlerden itibaren, toplumsal alandaki siyaseti ile bunu ispatladı. Özellikle küçük ve 
orta sınıf esnafını ele geçirmek için çalıştı ve böylece sebatkar ve fedakarlığa hazır taraftarlar 
topladı. Dini müesseseler aleyhindeki her çeşit mücadeleden uzak kaldı. Bu sayede de 
kuvvetli bir propagandanın önemini anladı, halka kendini saydırmak hünerinde, büyük bir 
sanatkar olduğunu ispat etti. Eğer Avusturya'yı kurtarmayı başaramadı ise, buna amaçlarına 
tam bir açıklık getirememesi sebep oldu. 

Yeni hareketin Yahudi aleyhtarlığı ırkçı prensiplere değil, dini inanışlara dayanıyordu. Bu 
hata ikinci bir hata işlenmesine yol açtı. Hıristiyan Sosyal Parti'nin kurucuları Avusturya'yı 
kurtarmak isterken partinin ırk prensiplerine dayanmasına gerek olmadığım sanıyorlardı. 
Böyle hareket edilirse kısa bir süre sonra devletin sonu gelir diyorlardı. Özellikle Viyana'da 
parti ileri gelenlerinin fikirlerince ihtilaf unsurları bir yana bırakılarak birlik olunması 
isteniyordu. O günlerde ise Viyana'da çeşitli ırklar vardı ve özellikle Çekler bulunuyordu. 
Bunun için ırk meselelerinde hoşgörülü davranarak, onların Alman aleyhtarı bir parti 
kurmalarım önlemek istiyorlardı. Sayıları pek çok olan küçük Çek esnafını Manchester 
liberalizmine karşı mücadele ile partiye çekmek istediler. Yahudiler aleyhindeki, dini bir 
temele dayalı mücadelenin ihtiyar Avusturya'daki unsurları, bütün milli ihtilafların üstünde 
bileştirecek bir yol olacağını sandılar. Böyle bir temele dayalı mücadele Yahudileri pek 
korkutmadı. Çünkü bir parça vaftiz suyu, hem Yahudi'yi ve hem de onun ticaretini daima 
kurtarabilirdi. 

Bütün konunun ciddi ve bilimsel bir analizini yüzeyde kalan teşebbüslerle yapamazlardı. Bu 
da böylesine bir Yahudi aleyhtarlığına akıl erdiremeyenlerin Hıristiyan Sosyal Parti'den yüz 
çevirmeleri sebep oldu. Bu fikrin çekiciliği, dar zekalı bir çevre içinde kaldı. Hissi 
düşüncelerden sıyrılarak gerçek bir anlamaya doğru hamle yapılmıyordu. Yarım yapılan işler 
Hıristiyan Sosyal Parti'nin Yahudi 

aleyhtarlığı konusunda takip ettiği siyasetin değerini sıfıra indirdi. 

Yapılan, sözde bir Yahudi aleyhtarlığından ileri geçemedi ve muhalif hareketten çok daha 
tehlikeler doğurdu. Çünkü düşman kulağından yakalandığı düşüncesiyle, huzur içinde derin 
bir uykuya dalındı. Gerçekte ise, bizi burnumuza halka geçirip sürükleyen o idi. Sonunda 
Yahudi, böylesine bir Yahudi aleyhtarlığına öyle güzel alıştı ki, bunun ortadan kalkması, onu 
kendi aleyhindeki faaliyetin devam etmesinden daha çok üzecekti. Böylece milliyet üzerine 
kurulu devlet fikrinden büyük fedakarlıklar yapmak gerekti ve Cermenliğin müdafaasında da 
çok daha ağır fedakarlıklara girişildi. Viyana'da bile milliyetçi olmak cesareti 
gösterilemiyordu. Bu konudan kaçınılıyor ve Habsbourglar Devleti'nin kurtarılacağı ümit 
ediliyordu, işte bu şekilde devlet yok olmaya sürüklendi. Bu yüzden ilk parti için önemli olan 
hareket kuvvetinin en kudretli kaynağı kaybedildi ve Hıristiyan Sosyal Parti herhangi bir 
partiye benzedi. Bu iki hareketten birini, kalbimin şiddetli çarpışları ile, diğerini, de o 
günlerde bana Avusturya'da bütün Alman ırkının asil bir sembolü gibi görünen o kimseye 
karşı duyduğum hayranlık hissinin şevki ile inceledim. Dr. Lueger öldüğü zaman, o muhteşem 
cenaze alayı Ringstrasse'ye doğru hareket ettiğinde, bu hazin merasimde bulunan yüz binlerce 
kişinin arasında ben de vardım, içimdeki heyecana, bu şahsın bütün eserinin boş olduğu hissi 


karışıyordu. Çünkü devlet korkunç bir şekilde çöküyordu. Eğer Dr. Kari Lueger Almanya'da 
yaşamış olsaydı, milletimizin en büyük simaları arasına girerdi. Bu tahammül edilmez 
devlette yaşamış olması, gerek eseri ve gerek kendisi için bir felaket oldu. Öldüğü zaman 
Balkanlardaki küçük parlamalar, gün geçtikçe daha şiddetli bir hal alıyordu. Kader 
kaçınılacağını sandığı hususların meydana geldiğini görmekten onu korudu. 

Bu hareketlerden birinin aciz kalışının ve diğerinin de başarısızlığa uğramasının sebeplerini 
aradım. Sonunda şu kanaate vardım. Panjermanist hareket Almanlığı ihya etme prensibini 
tasarlama şeklinde haklı idi. Fakat bu iş için seçtiği vasıtalar şansız çıktı. Milliyetçi oldu, fakat 
maalesef halkı kazanacak kadar sosyal olamadı. Onun Yahudi aleyhtarlığı, dini düşünceler 
yerine ırklar meselesini iyi anlama esasına dayanıyordu. Fakat belirli bir mezhebe karşı 
mücadelesi bir prensip ve taktik hatası idi. 

Sosyal Hıristiyan hareket, Almanya'nın dirilmesi gayesinde hiçbir açık düşünceye sahip 
değildi. Toplumsal meselenin yabancılara karşı mücadelesinde aldandı ve milliyetçi 
(nasyonalist) fikrin kudreti hakkında fikir sahibi olamadı. 

Eğer Hıristiyan Sosyal Parti, halkı anlama meselesine, Panjermanist hareketin ırklar 
meselesine verdiği önem kadar sarılsa idi, yani milliyetçi olsa idi, yahut Panjermanist hareket 
milliyetçilik ve Yahudi aleyhtarlığı konularındaki isabeti kadar, Hıristiyan Sosyal Parti'nin 
Sosyalizm hususundaki vaziyetini anlasa idi, ortaya çıkan hareket Alman ırkının kaderinde 
çok önemli ve olumlu bir rol oynayacaktı. Eğer bu böyle olmadı ise bunun suçu Avusturya 
Devleti'nin özüne aittir. 

Partilerin hepsinde fikirler tam manasıyla olgunlaşıp, kesin şekillerini almadıkları için hiçbir 
partiye girmedim. Daha o günlerde bu hareketlerin sonuçsuz kalacağını, Alman ırkını 
gerçekten milli bir kalkınmaya kavuşturmayacağım anlıyordum. Habsbourglar Devleti'ne 
karşı duyduğum kin ve nefret bu devirde gitgide çoğaldı. Yabancı siyasi konularla meşgul 
oldukça, bu devletin Almanların felaketine sebep olmaktan başka bir işe yaramayacağı fikri 
bende dal budak salıyordu. Alman milletinin kaderinin Almanya'da değil, Reich'ın kendisinde 
çizileceğim her gün daha açık bir şekilde görüyordum. Bu sadece genel siyasi sebeplerden 
dolayı değil, aynı zamanda kültür yönünden de böyle olacaktı. Avusturya kültür ve güzel sa- 
natlarda da Alman milleti için tam bir anlamsızlık örnekleri veriyordu. Bu rezalet mimari 
sahada daha çok göze çarpıyordu. Arnuvoar tık bu hususta büyük zaferler kazanamazdı. 
Çünkü Ringstrasse bittikten sonra Viyana'da gelişen planlara kıyasla Almana pek önemsiz 
işlerden başka bir şey kalmamıştı. 

Akıl ve gerçek beni Avusturya'daki acı, fakat verimli geçen çıraklığıma devam etmeye 
zorluyordu. Fakat kalbim ise oradan ayrıl mıştı. Böylece çifte hayat sürmeye başladım. 

Bu devletin boşluğunu ve onu kurtarmanın imkanı olmadığını anladıktan sonra, beni ezen bir 
sıkıntının pençesine düştüm. Onun bütün yapacağı teşebbüslerin Alman ırkını felakete 
sürükleyeceğini de hissediyordum. Bu devletin gerçekten büyük ve değerli her Almanı 
küçülteceğine ve ona engel olacağına kanaat getirdim. Çünkü Alman milletinin aleyhine olan 
her faaliyeti teşvik edip, kolaylaştırıyordu. Monarşinin merkezi Viyana'da, Çeklerden, 
Lehlerden, Macarlardan, Rutenlerden, Sırplardan ve Hırvatlardan meydana gelen ırki alaşım 
bende tiksinti uyandırıyordu. Bu arada insanlığın çöküşünü hazırlayan mikrop Yahudileri de 
unutmamak gerek, işte bu büyük şehir, nikah düşmeyen akrabalar arasında meydana gelen 
evlenmeye benziyordu. 

Gençliğin dili, Aşağı Bavyera Bölgesi'nde konuşulan lehçe idi. Ben, ne bunu unutabiliyordum 
ne de Viyana diline bir benzetme ' yapabiliyordum. Bu şehirde kaldığım sürece, Almanya'nın 
bu eski kültür merkezim yok etmeye başlayan bu yabancı ırklar topluluğuna karşı kinim 
kabarıyordu. Bu devletin ömrünü uzatmaya çalışmak ,bana çok gülünç geliyordu. O sırada 
Avusturya öyle eski bir mozaik gibiydi ki, parçaları bir araya toplayan çimento artık 
dayanıksız bir duruma gelmişti. Bu şaheser elle dokunulmadığı sürece, sizi eşsiz bir varlık 


görünüşü ile aldatmaktaydı. Fakat buna dokunulur dokunulmaz, tuzla buz olacaktı, işte bu 
darbenin ne zaman indirileceği söz konusu idi 

Benim kalbim daima Alman imparatorluğu için çarptı, Avusturya Monarşisi için değil. Bu 
ihtiyar monarşinin çökme saati, bana her zaman Alman ırkının kurtulmasının başlangıcı gibi 
geldi. Bütün bu sebepler beni, gençliğimden beri duyduğum gizli hülyaların ve gizli aşkın 
çektiği yere gitmeye zorladı. Zamanı gelince bir mimar olarak, milletime kaderimin bana 
verdiği küçük ve büyük çerçeve "içinde samimi görevleri yerine getireceğimi ümit ediyordum. 
Sözün ' kısası kalplerindeki en ateşli emellerinin gerçekleştiği yerde yaşamak ve faaliyette 
bulunmak saadetine sahip kimseler arasına katılmak istiyordum. Kalbimin emeli ise, sevgili 
vatanımın, müşterek büyük vatan olan Alman Reich'ı ile birleşmesinden ibaretti. 

Bu büyük isteğin değerini anlamayanların sayıları bugün bile Çoktur. Fakat ben, kaderin bu 
saadeti tattırmadığı kimselere hitap ediyorum. Anavatandan ayrı düştüklerinden dolayı, ana 
dilin kutsal hazinesi uğruna mücadele etme zorunda kalanlara, vatana bağlı Oluşları yüzünden 
kötü hareketlere uğrayanlara ve sevgili ana toprağın kalbine dönme imkanını verecek saadet 
dolu günü elem dolu bir şevkle bekleyenlere sesleniyorum. Ve biliyorum ki bu kimseler beni 
anlayacaklardır. 

Alman olup da, sevgili vatana mensup olmak imkanını bulamamanın ne olduğunu bütün 
varlıkları ile bilenler, vatandan ayrı düşmüş kimselerin kalplerinde her an yanan derin sıla 
hasretini takdir edebilirler. Bu sıla hasreti herkesi üzüyor, herkesi neşe ve saadetten yoksun 
bırakıyordu. Bu hal, vatanın kapısı açılıncaya ve müşterek kan, müşterek imparatorlukta barış 
ve sükün buluncaya kadar devam edecektir. 

Viyana benim için acı bir okul oldu ve içimde öyle kaldı. Fakat benim için çok verimli bir 
okuldu. Viyana'ya henüz yarı çocuk yaşta iken gelmiştim. Bu şehri terk ettiğim zaman ciddi 
bir adam olmuştum. Hayat hakkındaki genel düşüncelerimi ve özellikle siyasi inceleme 
şeklim orada öğrendim. Bu öğrendiklerime bazı ekler yaptım, fakat hiç terk etmedim. O 
yılların bütün değerlerini ancak şimdi anlayabiliyorum. 

Hayatımın bu devresini geniş bir şekilde anlattım. Bu mütevazı başlangıçtan sonra, beş yıl 
kadar kısa bir süre içinde halk topluluklarının büyük bir hareketi olmaya başlayan parti için 
gerekli konuları ve ilk hayat derslerini aldım. Eğer şahsi fikirlerden meydana gelen bir 
sermaye, bende daha ilk yıllardan itibaren kısmen kaderin baskısı ve kısmen de şahsi 
inceleme ve okumalarım sayesinde birikmemiş olsaydı; bilmem Yahudilere, Sosyal 
Demokrasi'ye, Marksizm'e ve toplumsal konulara karşı ne tavır alırdım. Çünkü, vatanın 
başına gelen felaketler, binlerce kişiyi yıkılmanın iç sebepleri hakkında düşünmeye sevk 
ettiyse de; bu çöküş, insanı mücadele yıllarından sonra kaderleri ile baş başa kalmış olanların 
elde edebilecekleri dayanıklılığa hiçbir zaman ulaştırmaz. 


BÖLÜM 4 

1912 yılının baharında Münih'e gittim, Sanki yıllarca orada .oturmuşum gibi şehir bana hiç 
yabancı gelmedi, incelemelerim beni defalarca bu Alman sanatının merkezine götürmüştü. 
Münih bilinmezse Almanya görülmüş sayılamayacağı gibi, Münih tanınmadıkça Alman sanatı 
hakkında da bir fikre sahip olunamaz. Bütün güçlüklere rağmen burada geçirdiğim devre 
hayatımın en mesut zamanı oldu . Çalışıyordum. Aldığım ücret pek az bir şeydi. Resim 
yapmak lin yaşamıyordum. Kendi geçimimi sağlamak için resim yapıyorum. Resim 
yapmamın sebebi, hayat imkanlarını öğrenmek ve bu anda ilerlemeyi devam ettirebilmek 
içindi. Günün birinde tasavvur ettiğim gayeye ulaşacağımdan eminim. Bu kanaat bana 
çalışmarımda büyük bir enerji kaynağı oldu. 

Hayatın basit ve küçük üzüntülerine kolayca ve kayıtsız kalarak tahammül göstermek için bu 
husus bana yetiyordu. Üstelik buna, daha ikametimin ilk anından itibaren bu şehre karşı 
ruhumu çevreleyen derin sevgi de karışıyordu, işte bir Alman şehrindeydim. Viyana ile ne 


büyük fark vardı. Burada konuşulan dil bana gençliğimi hatırlatıyordu ve lehçe itibariyle 
benimkine yakındı. Böylece her şey benim için çok değerli ve yüce oldular. Fakat beni en çok 
Hofbrahaus'tan Oddon'a ve Oktoberfest'ten Pinacothegue'e uzanan o eşi görülmemiş 
manzaralar çekiyordu. Bugün dünyada diğer yerlerin hepsinden çok bu şehre bağlanışımın 
sebebi, benim gelişmemi ayrılma kabul etmez şekilde uygun gelmesi ve bunda büyük rol 
oynamasıdır. Fakat burada gerçekten gizli bir memnuniyet duyduysam, bunu Wittelsbachların 
bu harikalar dolu şehirlerinin soğuk bir akıl ile değil de ancak hassas bir ruha sahip kimseler 
üzerinde yapacağı etkiye bağlamak gerekir. 

Münih'te mesleki çalışmalarımdan başka, özellikle siyasi ve dış olayları devamlı olarak 
incelemek beni cezbediyordu. Almanya'nın anlaşmalarla ilgili politikasını inceleyerek dış 
siyasetini anlıyordum. Bu anlaşma siyasetini daha Avusturya'da bulunduğum sıralarda bile 
kesinlikle hatalı buluyordum. Fakat Viyana'da Reich'ın kendisi ne kadar büyük hayallere 
kaptırdığım göremiyordum. O günlerde müttefikimizin ne kadar aciz olduğunu Berlin'in 
bildiğini ve pusuya yatmış düşmanları uyandırmamak için Bismarck tarafından başlatılmış 
siyasete devam edildiğim sanıyordum veya bunu böyle kabul etmek istiyordum. Fakat halkla 
temas edince, bu fikrin yanlış olduğunu büyük bir korku ile gördüm. Aydın çevreler dahil, her 
tarafta Habsbourglar Monarşisi hakkında zerre kadar bir bilgi olmadığını tespit ettim ve 
hayretler içinde kaldım. Halk bile müttefikin ciddi bir devlet olduğunu, tehlike anında askeri 
kuvvet vereceğini sanıyordu. Monarşinin daimi bir Alman Devleti olduğuna ve buna gü- 
venilmesi gerektiğine inanılıyordu. Burada da kuvvetin sayı ile ölçüleceği sanılıyordu. 
Nedense Avusturya'nın çok eskiden beri bir Alman Devleti olmaktan uzaklaştığı ve iç 
durumunun her gün çökmeye doğru yaklaştığı görülemiyordu. Ben bu durumu diplomatlardan 
çok daha iyi biliyordum. Bu diplomatlar, kadere doğru, her zaman olduğu gibi gözleri kapalı 
ilerliyorlardı. Yukarıdan kamuoyuna verilen gıda, halkın duygularında aksetmiyordu. 
Tepedekiler de müttefike karşı altın danaya beslenen ibadetin aynını tekrarlıyorlardı. Samimi 
olarak eksik olan şey, nezaketle telafi edilmek isteniyordu. Söz her zaman peşin para yerine 
geçiyordu. 

Viyana'da iken devlet adamlarının nutukları ile Viyana gazetelerinin makaleleri arasında açık 
farkı gördüğümde beni bir hiddet dalgası kapladı. Viyana ne de olsa bir Alman şehri idi. Fakat 
Viyana'dan veya Alman Avusturya'dan uzaklaşıp, imparatorluğun Slav şehirlerine 
varıldığında büyük farklar derhal göze çarpıyordu. Prag'da bu üçlü devlet komedisi hakkında 
neler söylendiğini bilmek için Prag gazetelerine şöyle bir göz atmak yeterdi. Bu diplomasi 
oyunları hakkında orada alaydan başka bir şey yoktu. Barış sırasında, iki im parator 
birbirlerine sevgi gösterilerinde bulunurlarken, anlaşmanın Niebelungenlerin ideallerinin 
hayali gerçekleşme safhasına gelindiği an feshedileceği açıkça söyleniyordu. O halde neden, 
birkaç yıl sonra anlaşmaların tatbik edilme saati geldiğinde italya'nın üçlü anlaşmadan çekilip, 
iki müttefikini yüzüstü bırakmasına ve hatta düşmanla anlaşmasına hayret edildi? Oysa, 
italya'nın Avusturya ile beraber savaşması mucizesine bir an bile inanabilmek için diplomat 
körlüğüne yakalanmış olmak gerekirdi. Yalnız Habsbourglar ve Almanlar, italya ile yapılan 
anlaşmaya taraftar gözüküyorlardı. Habsbourglar zaruret dolayısıyla ve hesaplarına uygun 
geldiği için Avusturyalı Almanlar da iyi niyetle bir anlaşmaya inanıyorlardı. Çünkü bu üçlü 
anlaşma ile Alman imparatorluğu'na büyük hizmetlerde bulunacaklarını, onun kuvvetini 
arttıracaklarını sanıyorlardı. Bu İnanışta siyasi bönlüğün de etkisi vardı. Bu beslenen ümidin, 
tahakkuk etmeyeceği bir yana, böylesine bir hareketin Reich'ı uçuruma Sürükleyeceği ve buna 
da devlet kadavrasının sebep olacağını bilmemek bence aptallıktı. Bu anlaşma yükünden 
Avusturyalı Almanlar, Cermenlikten çıkmağa daha çok mahkum oluyorlardı. Gerçekte 
Habsbourglar, Reich ile yapılan anlaşma ile o yönden gelecek bir saldırıyı önlediklerini 
sanıyorlardı. Halbuki böyle bir saldırıya pek haklı olarak maruz kalabilirlerdi. Anlaşma onlara 
iç siyasetlerinde Cermenliği ezmek yolunda daha rahat hareket etmelerini sağlıyordu. 
Avusturyalı Almanlar arasında pek adice yürütülen Slavlaştırma hareketine karşı yükselecek 


itirazları anlaşmayı vesile ederek susturacaklarım düşünüyorlardı. Hani Reich Almanya'sı bile 
Habsbourglar Hükümeti'ni tanır ve ona güven beyan ederken Avusturya'daki Almanlara ne 
oluyordu? Yoksa bütün Almanların gözünde vatan haini olarak damgalanmak için, karşı mı 
durmalıydılar? Halbuki bu Almanlar yıllarca Almanya uğrunda her türlü fedakarlıklara 
katlanmışlardı. 

Eğer Habsbourg Monarşisi'ndeki Cermenliğin kökü kazanırsa bu anlaşmanın ne değeri 
kalırdı? Üçlü anlaşmanın değeri Almanya için Avusturya'daki Alman nüfuzunun devamına 
bağlı değil miydi? Yoksa Habsbourgların bir Slav imparatorluğu ile saltanat sürebileceğine 
inanılıyor muydu? 

Gerek Alman siyasetçilerinin ve gerek kamuoyu tarafından Avusturya'daki milliyetler 
konusunda alınan vaziyet budalalık ve manasızlıktan başka bir şey değildi. 70 milyonluk bir 
ırkın geleceği ve emniyeti bir çürük anlaşma üzerine bina ediliyor ve aynı zaman da her geçen 
yıl, müttefik devlet anlaşmasının temelini teşkil eden unsuru sistemli bir şekilde kemiriyordu. 
Gün gelecek, ortada Viyana siyasetçileri ile yapılan anlaşmanın kağıdından başka bir şey 
kalmayacaktı, italya ile durum, esasen ilk günlerden beri bunun aynı idi. 

Eğer Almanya'da ırklar tarihi ve psikolojisi biraz dikkatle ince-lense ve açıklansa idi, Ouirinal 
ile Viyana imparatorluk Sarayı'mn kol kola savaşa gireceklerine hiçbir zaman ihtimal 
verilemezdi. Herhangi bir italyan hükümeti, tek bir italyan askerini, şiddetle nefret edilen 
Habsbourgların katıldığı bir savaşa, düşman sıfatının dışında bir sıfatla göndermeye kalkıştığı 
anda, bütün bir italya bir volkan gibi patlayacak hale gelir. Çoğu zaman Viyana'da italyanların 
Avusturya Devleti'ne bağlılığından alayla ve kinle bahsedildiğine şahit oldum. Yüzyıllar 
boyunca italya'nın bağımsızlığı aleyhinde Habsbourgların işledikleri hatalar o kadar çoktu ki, 
unutulması imkansızdı. Böyle bir istek esasen gerek italyanlarda ve gerek hükümetinde de 
yoktu. Bundan dolayı italya için Avusturya ile yapacağı iki şey vardı. Ya anlaşma ya da savaş, 
onlar birincisini seçip, ikincisine rahatça hazırlanabilirlerdi. 

O halde neden anlaşma yapılıyordu? Almanya'nın anlaşma siyaseti rahat olduğu kadar, 
kendisi için de tehlike arz ediyordu. Demek ki Reich'ın geleceği Alman milletinin 
imkanlarının devamına bağlı kalıyordu. 

Bu durumda ne yapılmalıydı? 

Almanya'nın nüfusu her yıl dokuz yüz bin kişi artıyordu. Bu yeni vatandaşları beslemek 
yıldan yıla zorlaşıyordu. Kıtlık tehlikesi baş gösteriyordu. Bu kıtlık tehlikesinin önünü almak 
için çare bulunamazsa bir gün felaketle burun buruna gelmek mümkündür. Böyle korkunç bir 
ihtimalden kaçınmak için dört çare vardır. 

1) Bu tehlike karşısında başvurulacak çarelerden biri: Fransızların yaptıkları gibi doğumların 
artmasını yapay bir şekilde sınırlamaktı. 

Tabiat, kıtlık veya uygun olmayan iklim şartlarında ve verimsiz topraklı yerlerde, bazı 
memleket veya bazı milletler için nüfus artmasını sınırlar. Bu arada hiçbir zaman doğurma 
kabiliyetine engel olamaz, ancak doğan ferdin yaşamasını önler. Fertleri çetin bir mahrumiyet 
karşısında kuvvetsiz ve aciz bırakır ve böylece bunları hayattan ayırır. Diğer taraftan hayatın 
zorlukları ile mücadeleye fırsat verdiği fertler, her türlü yokluğa katlanırlar. Bu fertler 
dayanıklıdırlar ve nesil vermeye kabiliyetlidirler. Tabiat ferde karşı sert hare-? kette bulunur 
ve hayatın mücadeleleri ile yarışabilecek çapta değilse İ Onu derhal sahneden geri çekerek 
milleti kuvvetli bir halde idame eder. Bu suretle sayının azalması, kişiyi ve sonuç olarak da 
milleti daha kuvvetli yapar. 

Fakat insan kendi zürriyetini sınırlamaya kalkarsa, işte o zaman iş değişir, insan tabiat ile aynı 
malzemeden yapılmamıştır. O beşeri bir yaratıktır, insan doğanların yaşamasına karşı engeller 
çıkaramaz. Ancak doğurma işine engel olabilir. Hiçbir zaman milleti düşünmeyen, yalnız 
kendi şahsını düşünen insanın bu davranışı daha insani ve daha adilane görünürse de tamamen 
yanlıştır. Tabiat insanları çocuk yetiştirmekte hür bırakmakla beraber, zürriyetlerini çok çetin 
bir sınavdan geçirir. Sayıları çoğalan fertler arasında yaşamaya layık olarak en iyileri seçer. 


Bunları muhafaza eder ve ırkı koruma görevini bunlara vererek zürriyeti devam ettirme 
olanağına sınırlar. Fakat, insan doğan her canlıyı ne pahasına olursa olsun korumaya çalışır, 
ilahi iradenin bu şekilde düzeltmesi, insana akla uygun gelir, insanl bu yeni noktada da tabiatı 
alt ettiğinden ve tabiatın yetersizliğini ortaya koyduğundan dolayı sevinç duyar. Fakat ne var 
ki bu zavallıdır, gerçekten sayının belirli bir miktarda kaldığını ve bu arada ferdeğerinin de 
azaldığım istemeyerek de olsa görürler. Çünkü doğurma melekesi sınırlandırılıp da doğum 
azalınca, en kuvvetli ve en flağlamların yaşamalarını sağlayan tabii hayat mücadelesinin 
yerine,pek açık olarak en hastalıklıları ve zayıfları kurtarmak işi ortaya çıkacaktır. Sonunda 
tabiatın iradesi hafifletilecek ve böylece gittikçe berbatlaşan bir nesil ortaya çıkacaktır. 

En son şu olur ki, günün birinde dünyada hayat böyle bir kuvvetin elinden alınır. Çünkü 
insan, milletlerin sürekliliğini sağlayan ebedi kanuna ancak bir süre karşı koyabilir, intikam 
dakikası er geç gelir çatar. Daha kuvvetli olan bir millet, daha zayıf olan bir milleti 
'kovacaktır. Çünkü hayata doğru nihai saldırış, ferdiyetçi bir insaniyetin manasız engellerini 
ortadan kaldırarak; yerlerini daha kuvvetli İrfanlara vermek için zayıfları yok eden tabiata 
uygun bir beşeriyete yer sağlayacaktır. Bu durumda Alman milletinin geçimini kim, nü- 
fusunun artmasını sınırlama yoluyla temin etmek isterse, Alman milletinin geleceğini elinden 
alıyor demektir. 2) Nüfus artışı karşısında alınacak ikinci tedbir de dahili kolonizasyondur. 
Bir toprağın verimini belirli bir noktaya kadar çoğaltmak imkan dahilindedir ve bu artma bir 
noktaya kadardır. Bu yüzden, nüfus artışı, bir müddet toprağımızın verimini arttırmak sure- 
tiyle karşılanabilir. Fakat ihtiyaçların nüfus artışından daha çabuk arttığı da gözden uzak 
tutulmamalıdır, insanların yiyecek ve giyecek ihtiyaçları, birkaç yüzyıl önce yaşamış 
insanların ihtiyaçlarından mukayese kabul etmez bir şekilde artmıştır. Bundan dolayı üretim- 
deki her artmanın, nüfusta da bir çoğalma meydana getireceğini düşünmek çılgınlıktır. Asla, 
toprağın fazla ürününün, insanların hükmedici ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığı doğru 
değildir. Fakat, bir yandan en büyük sınırlama ve öte yandan üstün bir gayretle çalışılsa dahi, 
yine toprağın gereği olarak son bir noktaya varılabilir Mümkün olan her türlü mesaiye rağmen 
bir gün gelecek ki, artık topraktan daha fazla ürün almaya imkan kalmayacaktır. Er geç 
kaderin çizdiği korkunç son bu olacaktır. Kıtlık hasılatın düşük olduğu yıllarda ortaya 
çıkacak, artan nüfus ile kıtlık stoklaşacak ve an çak ürünün bol olduğu yıllarda doldurulan 
ambarlar sayesinde darlık çekilmeyecektir. Fakat açlık bu milletin ebedi arkadaşı durumu na 
girecektir. O zaman tabiat işe müdahale edecek ve yaşamak için seçilecek olanları tespit 
etmek ve atamak gerekecektir. Yahut, insan lar çoğalmayı suni olarak sınırlama (doğum 
kontrolü) yoluna gide çekler ve milleti bekleyen ve daha önce sözünü ettiğimiz hazin akı beti 
hazırlayacaklardır. 

Bu ihtimalin günü geldiğinde herhangi bir şekilde bütün bir in sanlığı kaplayacağı, dolayısıyla 
hiçbir milletin bu mukadder akıbet ten kendini kurtaramayacağı itirazı ilk bakışta doğrudur. 
Ama bu iddiaya da verilecek cevap vardır. Şurası bir gerçek ki bir gün gele çek, insanlık, 
artan nüfusun ihtiyaçlarını topraktan karşılayamaya çak ve nüfusun çoğalmasını sınırlamak 
zorunda kalacaktır. Bu durumda işi ya tabiata bırakacak veya kendisi bir yol bulacak ve bu 
denge kurmaya çalışacaktır. Biz şimdi şöyle ümit edelim ki böyle bir durum şimdiki 
imkanlara kıyasla daha geniş imkan ve vasıtaların bulunduğu bir sırada vukua gelsin. O 
zaman da bütün milletin bu durumdan üzüntü duyacaklardır. Halbuki bugün dünya üzerin de 
kendine gerekli olan toprağı elde etmeğe kuvveti yetmeyen millet, böyle bir durumdan 
rahatsız oluyor. Devrimizde halen istifade edilmeyen geniş topraklar vardır ve bu arazi 
işlenmeyi beklemektedir. Bu toprakları ilerde tabiat tarafından gönderilecek yeni milletler için 
tahsis edilmiş veya ayrılmış bir arazi olarak kabul etmek manasızlık olur. Bilakis bu topraklar, 
sahip çıkabilecek ve işleyebilecek millete nasip olacaktır. Tabiat siyasi sınırlar kabul etmez. 
O, yaratıkları dünya üzerine serpiştirir ve kuvvetlerin serbest faaliyetlerini takip eder. Cesaret 
ve faaliyet hususunda en kuvvetli olan, tabiatın sevgili çocuğu o "asil yaşamak" hakkını elde 
edecektir. 


Bir millet dahili kolonizasyon faaliyetinin içine kapanırsa ve diğer taraftan diğer ırklar da 
dünya üzerine yayılırlarsa doğumları tahdit zorunda kalacaktır. Oysa diğer milletler nüfusça 
çoğalmaya devam edeceklerdir. Bu milletlerin işgal ettiği alan ne kadar küçükse bu durum o 
kadar süratli ortaya çıkacaktır. Esefle belirteyim ki, bütün medeniyet verici ırklar, içine 
daldıkları barışçılık prensibi ile yeni topraklar kazanmaktan çok zaman vazgeçerek, dahili 
kolonizasyon ile yetindiklerinden meydan değersiz milletlere kalmakta ve nüfusun iskan 
edilebileceği yerler bunların ellerine geçmektedir. Bunun sonucu olarak şu durum ortaya 
çıkmaktadır: 

En yüksek medeniyete ulaşmış ırklar, daha aşağı medeniyete mensup, fakat tabiat bakımından 
daha kaba ve sert yapılı ırkların . geniş arazi üzerinde sınırlamaya gerek görmeksizin nüfusça 
arttığı 1 bir sırada, kendi yerlerinin sınırlı oluşu neticesinde çoğalamamakta ve doğum 
kontrolüne gitmek zorunda kalmaktadırlar. Diğer bir tabirle, bir gün gelecek dünya kültürü 
daha az yüksek, fakat enerjisi fazla bir beşeriyetin eline geçecektir. Yani gelecekte iki imkan 
ortaya çıkacaktır! Ya dünyamız modern demokrasinin oluşumları ile idare edilecektir. Bu 
durumda da sayıca çok olan milletler #erazide ağır basacaklardır. Veyahut dünya tabiat 
kanunları dahilinde idare edilecektir. Bu vakit de, doğumları sınırlamış topluluklar değil, sert 
iradeli milletler duruma hakim olacaklardır. Beşeriyetin hayatı bir gün büyük mücadelelere 
sahne olacaktır. Sonunda yalnız beka içgüdüsü Üstün çıkacaktır. Budalalık, korkaklık ve 
kendini beğenmişlikten oluşan insaniyet güneşte kalmış kor gibi bu içgüdü karşısında eriyip 
gidecektir. Beşeriyet daimi bir mücadele içinde büyümüş ve gelişmiştir. Daimi barış, 
beşeriyetin mezarını hazırlar. 

Almanlar için "dahili kolonizasyon" kelimeleri uğursuzdur. Biz de hayatımızı uyuşukluk 
içinde kazanabileceğimiz fikrini doğurur. Bu nazariye bizim içimize bir kere yerleşirse, dünya 
üzerinde Almanlara ait olan mevkii temin uğrundaki bütün gayretler bitmiş demektir. Bir 
Alman hayatını ve geleneğini bu vasıta ile temin edebileceğine inanırsa, artık her türlü faal 
savunma ortadan kalkar. Böylece bütün dış politika ile Alman milletinin geleceği toprağa 
gömülmüş olur. Bunun için bu uğursuz zihniyeti Alman milletine yerleştirmeye kalkanın 
daima Yahudi olması hiçbir zaman bir tesadüf değildir. Yahudi bu gibi işlerden gayet iyi 
anlar, insanları yakından tanıdığı için, onların hayat uğrundaki çetin mücadelelerini 
manasızlaştıra-cak şekilde tabiata yumruk indirmeyi ve kendini dünyanın hakimi mevkiine 
çıkaracak çareyi bulduğunu birtakım hayalperestlere inandırır. Yahudi bu zavallı hayalperest 
kimselerin, kendisinin minnettar birer kurbanı olduklarını da bilir. 

Bir memleketin geniş topraklara sahip olması harici emniyetin esasını teşkil eder. Bir milletin 
sahip olduğu toprak ne kadar genişse o milletin tabii himayesi de o kadar büyük demektir. 
Belirli yere sahip milletlere karşı, daima daha çabuk, daha kolay, daha etkili ve daha askeri 
sonuçlar elde edilir. Toprağı daha büyük olan milletlere karşı durum değişir. Ayrıca devletin 
genişliği ciddi şekilde yapılmayan saldırılara karşı bir korunma alanı meydana getirir. Çünkü 
başarı ancak çok uzun ve çetin mücadelelerden sonra kazanılır. Birbirine baskın şeklinde 
yapılacak saldırılar ise, bu şekli göze almak için tamamen mecburi sebepler yoksa da pek çok 
görülebilir, işte böylece bir devletin toprak itibariyle büyüklüğü tek başına milletin hürriyet ve 
bağımsızlığın sürekliliğini sağlayan unsur olur. Dar toprak istilayı davet eder. 

Almanya'da halkın çoğalması ile, genişlemeyen toprak arasındaki denge oluşturmada bu ilk 
iki çareden de kaçınıldı. Buna doğumların sınırlandırılması meselesinde bazı ahlaki konular 
sebep oldu. Dahili kolonizasyondan ise, büyük araziye karşı bir hücumun hissedilmesinden ve 
mülkiyete karşı bir tecavüzün başlangıcından korkulduğu için vazgeçildi. 

Bu durum karşısında artan nüfusa ekmek ve iş temin etmek için ancak iki çare daha kalıyordu: 
3) Bu çarelerden biri yeni topraklar elde etmek ve her yıl artan nüfusu bu yeni topraklara 
yerleştirmek suretiyle milletin kendi geçimini kendisinin sağlamasına çalışmaktı. 4) Diğer 
çare ise sömürge ve ticaret politikası idi. Kendimize dış pazarlar bulmalıydık. 


Bu iki yol tetkik edildi ve nihayet son şık üzerinde karara varıldı. Halbuki ilk çare daha uygun 
idi. Artan nüfusumuzu yerleştireceğimiz yeni yerler temin edilmesi gelecek bakımından da 
son derece faydalı olurdu. 

Bütün bir milletin temeli olmak üzere sağlam ve kusursuz bir köylü sınıfı meydana getirmek 
ve bunu muhafaza etmek hususuna önem verilmelidir. Dertlerimizin çoğu şehir nüfusu ile 
köylü arasındaki oransızlıktan doğmaktadır. Küçük ve orta köylülerden oluşmuş sağlam 
topluluk, eskiden beri toplumsal dertlerimize karşı bir korunma vasıtası olarak meydana 
çıkmıştır. Bugün de aynı toplumsal rahatsızlıklar içindeyiz. Bir millete kapalı bir iktisadiyat 
çerçevesi içinde günlük geçimini sağlayan tek hal çaresi budur. Böyle olursa sanayi ile ticaret 
üstün ve zararlı durumlarından geri çekilerek milli bir iktisadiyatın genel çerçevesi dahilinde 
bir mevki alırlar. Ve sonunda ihtiyaçlara denk hale gelirler. Artık, sanayi ve ticaret, milletin 
temeli olmaktan çıkarak, onun yardımcısı olurlar. Fonksiyonları ihtiyaçlarımızla, bütün 
alanlardaki üretimlerimiz arasında doğru nispeti korumaktan ibaret kalır. Bu durum, halkı 
yabancı devletlere tabi olmaktan bir dereceye kadar kurtarır. Sanayi ve ticaret müşkül 
günlerde devletin hürriyetini ve milletin bağımsızlığını sağlamaya yardım eder. Gerçi böyle 
bir toprak politikası ancak Avrupa'da uygulanabilir. Bu arada şunu da kabul etmeliyiz ki bir 
milletin öteki bir millete oranla elli misli fazla bir toprağa sahip olması, Tanrı'nın iradesine 
uygun düşmez. Böyle bir hal karşısında, siyasi sınırları dolayısıyla ebedi hukukun 
sınırlarından uzak tutulmaya rıza göstermek caiz değildir. Eğer dünyada herkesin yaşamasına 
yeter derecede yer varsa, yaşamak için gerekli olan toprağı bize versinler. Şüphesiz bunu 
gönül rızası ile yapmayacaklardır, işte o zaman da herkesin kendi hayatı için mücadele etmek 
hususunda sahip olduğu hak, işe müdahale edecektir. Sonunda tatlılıkla çözümlenemeyen iş 
yumrukla halledilecektir. Ecdadımız, vaktiyle kararlarını bugünkü manasız barışçılık anlayışı 
içinde verseydi, şimdi elimizde bulunan milli toprağımızın üçte birine bile sahip 
olamayacaktık ve böylece Alman milleti de Avrupa'da geleceğini düşünmek derdinden (!) 
kurtulacaktı. Hayır, Reich'ın doğu sınırlarını biz atalarımızın gayretli çalışmalarına borçluyuz. 
Ayrıca milletimizin toprak bütünlüğünü sağlayan kuvvet de onların sayesindedir. Esasen 
bugüne kadar gelebilmemizi sağlayan tek nokta bu toprak büyüklüğüdür. Toprak bü- 
yüklüğünün faydalarını ortaya koyan bir sebep daha vardır: 

Avrupa'daki devletlerin çoğu bugün ters oturtulmuş piramitlere benzetilebilir. Bu devletlerin 
Avrupa'daki toprakları sömürgelerin o geniş arazisine, dış ticaretinin önemine kıyasla gülünç 
denilecek kadar küçüktür. Bu durum için, zirve Avrupa'da, kaide ise bütün dünya da denebilir. 
Sadece Amerika Birleşik Devletleri bu tarifin dışında kalır. Bu devletin kaidesi de kendi 
kıtasındadır. Dünyanın diğer bölgeleri ile sadece zirve ile temas kurarlar. Bu şekil o devletin 
iç kuvvetini meydana getirir. Avrupa devletlerinin zayıf noktalan da buradadır, ingiltere bile, 
Avrupa devletleri için söylediklerimi ters çıkartamaz. Çünkü Britanya İmparatorluğu söz 
konusu edilirken Anglo Sakson dünyasının varlığı unutulmamalıdır, ingiltere'nin sadece 
Amerika Birleşik Devletleri ile olan kültür ve dil beraberliğinden dolayı, herhangi bir Avrupa 
devleti ile kıyaslanamaz. 

Almanya için sağlam bir toprak politikasını başanya ulaştırabilmenin tek yolu Avrupa'da yeni 
yerler elde etmekle olurdu. Sömürgeler yoğun bir şekilde Avrupalılarla iskan edilmeğe müsait 
olmadıkça bu gayeye hizmetleri dokunamaz. Hem 19. yüzyılda barış yolu ile Avrupa 
devletleri için böyle sömürge görevini görecek topraklar elde edilemezdi. Hatta büyük bir 
savaşa girişmeden bu şekilde bir sömürge siyaseti dahi takip edilemezdi. Halbuki böyle bir 
savaşı Avrupa'nın dışında yerler elde etmek yerine, Avrupa Kıtası içinde toprak elde etmek 
üzere göze almak çok daha uygun olurdu, işte böyle bir şeye karar verilecek olursa, artık her 
şeyi bırakarak sadece bu harekete sarılmak gerekir. Hepimizin iradesine ve enerjisine ihtiyacı 
olan böyle bir hareket, yarım tedbirlerle, tereddütlü davranışlarla gerçekleştirilemez. Bunun 
için Reich'ın bütün siyasetini sadece bu gayeye ayırmak gerekir. Bu hareketin 
kuvvetlendirilmesinden başka, herhangi bir düşüncenin gereği olan bir küçük jest dahi ya- 


pılmamalıdır. Bu gayeye teşebbüse sadece savaş imkan verirdi. Bunu bütün açıklığı ile kabul 
etmek gerekir. Silahlanma yarışı sakin bir gözle dikkate alınmamalıdır. Bütün anlaşmalar bu 
yönden incelenmelidir. Avrupa'dan toprak mı isteniyor? işte bu sadece Rusya'nın zararına 
olur. Bunun için de Reich, Alman kılıcı ile Alman sabanına toprak bulmak ve böylece milletin 
günlük ekmeğini sağlamak üzere eski "Toton Şövalyeleri"nin yolundan yürümeliydi. Böyle 
bir siyaset için de Avrupa'da imkan dahilindeki tek müttefik ingiltere idi. Bir kere ingiltere ile 
anlaşma yapıldı mıydı, Germenlerin yeni seferlerine başlanabilirdi. Bunda bizim hakkımız, 
ecdadımızın hakkından az değildir. Barışsever halkımızdan hiçbiri doğunun ekmeğini 
yemekten çekinmiyor. O halde sapanın yolunu kılıcın açacağını da kabul etmek gerekir, 
ingiltere'nin sevgisini çekmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamalıdır, ingiliz sanayii ile 
hiçbir rekabette bulunmamalı ve sömürgelerden, denizlerdeki üstünlüklerden vazgeçilmeliydi. 
Bu sonuca ancak kesin ve açık bir vaziyet ulaştırabilirdi. Ya sömürgelerden ve ticaretten 
vazgeçilecekti, veya bir Alman savaş donanmasından... 

Hiç şüphe yok ki sonuç geçici bir sınırlama olacaktı, fakat azamet ve üstünlük dolu bir 
gelecek vardı. Öyle anlar oldu ki, ingiltere böyle bir hususu görüşmeye müsait davrandı. 
Çünkü nüfus artışı yüzünden Almanya, ya ingiltere'nin yardımı ile Avrupa'da kaynaklar elde 
edecekti ya da ingiltere yardım etmezse dünyanın herhangi bir yerine kayacaktı, işte bu 
durumu ingiltere çok iyi anlıyordu. 20. Yüzyılın başlarında ingiltere'nin kendisi Almanya'ya 
yaklaştığı sıralarda, bu hususu gerçekleştirmek lazımdı. Daha ileri yıllarda açık oluşumlarını 
gördüğümüz bu istek o günlerde ortaya çıkıyordu, ingiltere hesabına kestaneleri ateşten 
çıkarmak düşüncesi Almanya'da hoşa gitmeyen bir durum yaratıyordu. Sanki, bir anlaşmanın 
her iki devlet için de kârlı olmayacağı kanaati vardı. Aslında ingiltere ile pek kolay bir 
anlaşma yapılabilirdi. Yalnız ingilizler, her istifadenin bir karşılığı olacağını bilen kurnaz 
kimselerdi. 

Gayet iyi idare edilen bir Alman dış siyasetinin 1904 yılında Japonya'nın rolünü 
benimseyebileceği de düşünülmeliydi. Bundan Almanya hesabına çıkacak sonuçlar 
tahminlere sığdırılamazdı. Herhalde dünya savaşı çıkmazdı. 1904 yılında dökülen kan, 1914- 
1918 yıllarında on misli fazla kan akıtılmasına engel olurdu, işte bunun sonucu olarak, acaba 
bugün Almanya dünya üzerinde nasıl bir yerde bulunurdu? 

Bütün bunlar Avusturya ile anlaşma yapmanın manasızlığım ortaya koymaktadır. Bu devlet 
kadavrası, Almanya'ya beraber savaşmak için yanaşmıyor, sadece sonsuz bir barışı korumak 
için sokuluyordu. Sonra bu anlaşmadan, monarşi içindeki Alman unsurları, yavaş, fakat er geç 
yok etmek için kurnazca faydalanacaktı. Gerçi bunu başarması imkansızdı. Bu durumda da 
anlaşmanın imkansızlığı ortaya çıkıyordu. Çünkü, kendi ülkesindeki Cermenliğin yok edil- 
mesindeki kuvvete sahip olmayan bir devlet Almanya'nın menfaatlerine ne kadar yardımcı 
olabilirdi. 

Almanya'da, Habsbourg Devleti'nden Alman ırkına mensup on milyon insana dilediği gibi 
hakim olmak imkanını çekip almak için milli his ve ruh yoksa, büyük bir cesarete ihtiyacı 
olan geniş planların tahakkukunda Avusturya'dan yardım beklenmesine de lüzum olmazdı. 
Eski Reich'ın Avusturya meselesinde aldığı tavra bakılarak, kendi milleti için kesin 
mücadelede nasıl davranacağı anlaşılırdı. Hiç şüphe yok ki, Cermanızmin yıldan yıla daha 
çok baskı görmesine fırsat verilmemeliydi. Çünkü, Avusturya'nın müttefik olarak değeri, 
ancak Alman unsurunun varlığı ile sağlanabilirdi. Fakat idareciler bu yolu tercih etmediler. 
Mücadele etmek kadar, çekinip korktukları bir şey yoktu. Gerçi sonunda buna müsait 
olmayan bir zamanda mecbur kalacaklardı. 

Kaderin pençesinden kurtulmak istiyorlardı. Fakat çabaları boşa çıktı. Dünya barışını 
korumanın rüyasını görüyorlardı. Sonunda Dünya Savaşı ile derin uykudan uyandılar. Bu 
barış rüyası, Almanya'nın geleceğine şekil vermek için üçüncü yola önem verilmesinin belli 
başlı sebebi olmuştur. Ele geçirilecek toprakların doğuda olduğu biliniyor ve bunun için 
mücadele etmenin gereği kabul ediliyordu. Fakat ne pahasına olursa olsun barış isteniyordu. 


Çünkü daha o günlerden itibaren Almanya'nın dış siyasetinin esas ağırlığı Alman milletinin 
bekasım sağlamak değildi. Dış siyasetimizin esas gayesi her çareye başvurarak dünya barışını 
devam ettirmekti, işte bu tutumun sonucu herkesin bildiği gibi olmuştur. Bu konuya özellikle 
tekrar döneceğim. 

Şimdi bu durumda dördüncü ihtimal kalıyordu. Yani sanayide ilerlemek, dünya ticaretine ve 
denizlere hakim olmak ve sömürgeler. Böyle bir gelişmeye daha kolay ve daha çabuk erişmek 
gerekirdi. Keza bir toprağı kolonize etmek çoğu zaman yüzyıllarca sürer. Esasen onun derin 
kuvveti de buradadır. Ani bir parlama söz konusu değildir. Hem derece derece, hem derin ve 
devamlı bir hamle söz konusudur. Yani sanayi gelişmesinin belirtilerinden farklıdır. Sanayi 
gelişmesi çevreye birkaç yıl içinde kuvvetli ve parlak alevler saçabilir, fakat bunlar devamlı 
değildir, sabun köpüğüne benzer. Israrlı çalışmalarla çiftlikler kurup, buralara çiftçi aileleri 
yerleştirmek, bir donanma meydana getirmekten daha zordur. Fakat seri bir şekilde meydana 
getirilen donanmanın yok olması da çok çabuk olabilir. Esasen Almanya böyle hareket ederse 
bu yolun da er geç savaşa çıkacağını bilmeli idi. Çalçene heriflerin gururla söyledikleri 
ırkların "barış yolu ile fethi" sözüne, yani silaha sarılmadan muz aramak için nazik olmanın 
ve iyi davranmanın yeteceğine, ancak çocuklar inanabilirler. 

Hayır, biz bir defa bu yola girersek, günün birinde ingiltere'nin bize düşman olması 
mukadderdi, ingiltere'nin, Almanya'nın barışçılık faaliyetine şiddetli bir bencillikle muhalefet 
ettiğinden dolayı bizim bu harekete kızmamız budalalıktan da öte bir şey olurdu, işte biz bu 
kadar saftık! 

Avrupa'da toprak ele geçirmek için Rusya'ya karşı ingiltere ile birleşmek gerekirken, sömürge 
ve dünya ticareti politikası da ancak Rusya ile birleşerek İngiltere'ye karşı takip edilebilirdi. 
Ancak bu takdirde, bu politikanın sonuçlarını kabul etmek ve özellikle bir an evvel 
Avusturya'yı bırakmak lazım gelirdi, işte ne taraftan bakılırsa bakılsın Avusturya ile yapılan 
anlaşma 1900 yılına doğru gerçek bir delilikten ibaretti. Fakat gerek ingiltere'ye karşı Rusya 
ile ve gerek Rusya'ya karşı ingiltere ile anlaşma yapmak hiç düşünülmüyordu. Çünkü her iki 
halde de savaş çıkardı, işte bu savaşı önlemek için, o ticaret ve sanayi siyaseti 
benimseniyordu, iktisadi ve barış yollarından dünyanın fethi her çeşit kuvvet politikasının 
kesin olarak boynunu koparıp atacak ve işini bitirecek bir usul sanılıyordu. Gerçi bundan tam 
emin değildiler. Özellikle ingiltere'den ara sıra hiç akıl almaz tehditler geldiği zaman inançları 
sarsılıyordu. Bundan dolayı bir donanma inşa etmeye karar verdiler. Fakat bu karar verilirken 
ingiltere'ye saldırmak ve onu yok etmek düşünülmüyordu. Tam tersine barışı korumak ve 
dünyanın barış yolu ile fethedilmesi faaliyetine devam edilmesi isteniyordu. Bundan dolayı, 
gerek sayı ve tonaj itibariyle ve gerek silah yönünden mütevazı bir donanma meydana 
getirildi. Niyet barışçılık emelim anlatmaktı. 

Dünyanın iktisadi ve barış yollarından fethedilmesi konusundaki saçmalıkların bir devletin dış 
siyasetinin en büyük prensibi derecesine çıkarılması, kepazelikten başka bir şey değildi, 
ingiltere'yi böyle bir fethin imkan dahilinde olduğuna örnek gösterilmesi ise bu kepazeliği en 
açık şekliyle ortaya koyuyordu. Bizim tarihi, bir öğretmen olarak kabul etmemizin bu alanda 
bize çok zararları dokunmuştur. Bu zararları onarmak ise pek zordur. Birçok kimse tarihi 
hiçbir şey anlamadan ezberlerler, işte bundan dolayı ingiltere'nin, yukarıdaki düşüncelerin tam 
karşıtına örnek olduğunu anlamadılar. Çünkü hiçbir devlet iktisadi fetihlerini ingiltere'den 
daha sert ve kılıç zoru ile yapmamış ve yapmış olduklarım da ingilizler kadar azimle 
korumamıştır. ingiliz siyasetinin göze çarpan en büyük özelliği siyasi kuvvetinden iktisadi 
fetihler yapması ve sonra her iktisadi başarısını siyasi kuvvet haline getirebilmesidir. Ayrıca 
ingiltere'nin kendi iktisadi çıkarları için savaşmayacak kadar korkak olduğuna inanmak çok 
büyük hata idi. ingiltere'nin milli orduya sahip olmaması bu iddiaya hak verdirmez. Burada 
önemli olan ordunun geçici bünyesi değil, eldeki bu orduyu ileri sürmek niyet ve kararıdır, in- 
gilizler ihtiyaçları olan silaha daima sahip olmuşlardır. Onlar savaştan galip çıkmalarını 
sağlayacak silahları ellerinde bulundurmuşlardır. Ücretli askerler yettiği müddetçe savaşa 


bunları yolladılar. Fakat başarı için bu yetmeyince, kendi milletinin en değerli kanından yar- 
dım almak yolunu da bildiler. ingilizlerin mücadele iradeleri, sebatları daima aynı şekilde 
kalmıştır. Oysa Almanya'da okullarda, basında ve mizah yayınlarında ingiltere hakkında çok 
yanlış fikirler ortaya kondu. Bu yanlış fikirler bizim hayal kırıklığına uğramamıza sebep oldu. 
Her tarafa yayılan uydurma kanaat, sonunda ingiltere'yi hafife alma hissi doğurdu, işte bunun 
cezasını çektik. Bu yanlış fikirler ingilizlerin akıl almayacak kadar korkak ve sadece hilebaz 
birer iş adamı oldukları fikrini yaydı. Bizim sözde iyi yetişmiş profesörlerimiz, ingiltere gibi 
geniş ve dünyaya egemen bir imparatorluğun hile yolu ile ele geçirilemeyeceğini akıllarına 
getiremiyorlardı. Bu hatalı yolu ikaz eden az sayıdaki kişilerin sözleri ise dinlenmiyordu. 
Tommiesler, Flanderlerde bizimle karşı karşıya geldiklerinde hayrete düşen arkadaşlarımın 
yüz ifadelerini hâlâ hatırlıyorum. Kavganın ilk günlerinden itibaren herkese bu Iskoçyalıların, 
mizah yayınlarında ve resmi ağızlarda anlatılan kimselere benzemediklerini anladılar. Bu olay 
benim için, bazı propaganda şekillerinin faydası hakkında inceleme yapmama sebep oldu. Bu 
yanlış düşünce, hiç şüphe yok ki onu yayanlara bazı faydalar sağlıyordu. Dünyanın iktisadi 
yönden fethedilmesinin mümkün olduğunu İspat için, yanlış olmakla beraber bu örnekten 
faydalanılabilinirdi. ingiltere'ye başarı temin etmiş bir şeyin bize de başarı sağlaması ge- 
rekirdi. Hatta Almanların yüksek görüşleri ve bizim ingilizlere has olan hilebazlıktan uzak 
oluşumuz biz Almanlar için bir üstünlük sayılırdı ve böylece küçük milletlerin sevgilerini ve 
itimatlarım kazanmamız söz konusu olurdu. Bizim hürriyetimizin başkaları için derin bir 
nefret kaynağı olacağını bir türlü anlamıyorduk. 

Üçlü anlaşmanın manasızlığını bize ancak, dünyanın iktisadi ve barış yolları ile 
fethedilebileceğine ait saçmalıklar açıkça anlatabilirdi. Hangi devletle anlaşma yapılabilirdi. 
Bir fetih için Avusturya ile Avrupa'da bile savaşa girilemezdi. Bu anlaşmanın doğuştan sakat 
oluşu buradaydı. Belki bir Bismarck çaresizlik içinde, böyle bir anlaşmaya katlanabilirdi. 
Fakat onun başarısız halefleri hiçbir iş yapamadı. Hele Bismarck tarafından yapılan 
anlaşmanın en esaslı temelleri, artık kalmamıştı. Çünkü Bismarck kendi zamanında, Avustur- 
ya'yı hâlâ bir Alman Devleti sayıyordu. Fakat oy usulünün yavaş yavaş kabulü ve parlamenter 
usullere göre idare edilme bu ülkeyi Almanlıkla hiçbir ilgisi olmayan karmakarışık bir hale 
getirdi. Irki bir siyaset yönünden de, Avusturya ile anlaşma yapmak, kötü ve yanlış bir yoldu. 
Çünkü Reich'ın yanında yeni bir büyük Slav Devleti'nin kurulmasına göz yumuluyordu. Hiç 
şüphe yok ki bu devlet, Rusya aleyhine değil de er geç Almanya aleyhine dönecekti. Tuna 
Monarşisi'nde, bütün birinci derece makamlardan Panjermanistler uzaklaştırılınca, anlaşma 
çürüyecek ve yıldan yıla zayıflayacaktı. Almanya'nın, Avusturya ile anlaşması 1900 yılına 
doğru, Avusturya'nın italya ile olan anlaşmasının aldığı şekle bürünmüştü. 

Avusturya'daki Cermenliğin uğradığı zulüm ve baskıya karşı, protestoda bulunmak gerekirdi. 
Ancak böyle bir yol tutulursa, açıktan açığa bir mücadeleye girmek gerekirdi. 

Üçlü anlaşmanın değeri psikolojik yönden mütevazı idi. Çünkü bir anlaşma mevcut bir 
durumu korumak ve devam ettirmekle kalırsa, kuvveti de gitgide zayıflar. Halbuki bir 
anlaşma o anlaşmayı yapan devletlerin, bundan yararlanarak gelişmeyi düşünmeleri so- 
nucunda daha kuvvetli bir duruma gelir. Bunda da kuvvet karşı koymada değil, saldırmadadır. 
O günlerde bu gerçek bazı kimselerce kabul edildi ise de, maalesef mesleki çevrelerde 
anlaşılmadı. 1912 yılında, genel kurmaya bağlı bir subay olan Ludendorff bir muhtıra ile bu 
anlaşmanın zayıf yönlerini açıklamıştı. Ne yazık ki devlet adamları bu muhtıraya değer 
vermediler. Genellikle, akıl ve mantık sadece basit insanlarda daha etkili bir şekilde kendini 
gösterse de, siyaset adamları söz konusu olunca bu prensip tamamen ortadan kalkar. 

1914 Savaşı'nın Avusturya yolu ile çıkması ve Habsbourgların işin içinden sıyrılmağa imkan 
bulamamaları Almanya için bir bahtiyarlıktır. Eğer savaş başka bir sebepten ve yönden 
çıksaydı, Almanya yalnız başına kalırdı. Çünkü Habsbourglar hiçbir zaman Almanya 
yüzünden çıkmış bir savaşa katılmadıkları gibi, böyle bir kavgaya dahil olmak da 
istememişlerdir. Avusturya'daki Slavlar 1914 yılında monarşinin Almanya'ya yardım 


etmesine imkan bırakmadan monarşiyi parçalardı. Fakat o devirlerde Tuna Monarşisi ile 
yapılan bu anlaşmadan doğacak tehlike ve zorlukların artması ihtimalim anlayabilenler pek 
azdı. Avusturya'nın pek çok düşmanı vardı. Bu köhne devletin mirasına konmak için her 
taraftan Tuna Monarşisi'nin parçalanması bekleniyordu ve Almanya'nın buna engel olacağı 
düşünülerek bize karşı da husumet besleniyordu. Sonunda şu karara varılmıştı, Viyana'ya 
ancak Berlin'den geçilerek kavuşulur. Bu yüzden Almanya en çok ümit verici anlaşma 
imkanlarını kaybetti. Halbuki bu anlaşma Rusya ve hatta italya ile gergin bir havanın esmesi- 
ne sebep oldu. Çünkü Roma'da halk Almanya'ya karşı olumlu düşünüyorsa da, Avusturya 
aleyhindeki düşmanlık her italyan'ın kalbinde yatıyordu. Sonra, ticaret ve sanayileşme 
politikasına girişilince, Rusya ile savaş asla düşünülemezdi. Böyle bir şeyden ancak bu i-ki 
devletin düşmanları faydalanabilirdi. İşte bunun içindir ki başlangıçta Yahudiler ve 
Marksistler her şeye başvurarak bu iki devleti birbiri ile savaşmaya zorladılar. 

Bir de bu anlaşma daima Almanya için tehlike arz ediyordu. Çünkü Bismarck'ın Reinch'ına 
düşman olan bir devlet için, diğer devletleri Almanya'nın müttefiki olan Avusturya'nın 
zararına zengin olmak vaadi ile kışkırtmak, her zaman pek kolay bir şeydi. Viyana 
Monarşisi'nin aleyhine bütün Doğu Avrupa'yı, özellikle Rusya ile italya'yı harekete geçirmek 
imkan dahilindeydi. Eğer Almanya'nın müttefiki olan Avusturya herkesin ilgisini çeken bir 
miras teşkil etmeseydi, Kral Edward'ın nüfuz ve idaresi altında kurulan dünya anlaşması 
meydana gelmezdi, işte bu yüzden çeşitli niyetleri olan ve birine zıt gayelerin peşinde koşan 
devletleri aynı taarruz cephesi sürüklemek mümkün olmuştur. Almanya'ya karşı genel bir 
saldırı halinde bu devletlerin hepsi Avusturya'nın zararına zengin olmayı tasavvur 
edebilirlerdi. Osmanlı imparatorluğu'nun da bu felaketler getiren anlaşmaya açıkça değilse 
bile, dolayısıyla katılmış bulunması bu tehlikeyi daha da artırıyordu. Dünya maliyesini idare 
e-.... Yahudilerin ise henüz mali ve ekonomik kontrol altına almaları Almanya'yı yok etmek 
üzere çok eskiden beri besledikleri emellerini sonuçlandırabılmeleri için böyle bir yeme 
ihtiyaçları vardı, işte, ancak anlaşmanın bu şekilde lehimlenmesi mümkün oldu. 
Habsbourglar Devleti ile yapılan bu anlaşma daha Viyana'da en beni azap içinde bırakıyordu, 
şimdi ise bu husustaki fikir ve kanaatim daha da kuvvetlendi. 

Devam ettiğim belirli yerlerde, çökmeye mahkum bir devlet ile yapılan bu manasız 
anlaşmanın içinden, eğer zamanında sıyrılamaz, Almanya'yı daha da felaket dolu bir sonuca 
sürükleyeceği hakkındaki kanaatimi gizlemiyordum. Sonunda Dünya Savaşı'nın fırtınası 
bütün akla uygun düşünceleri ortadan kaldırır gibi olduğunda coşkunluğun verdiği baş 
dönmesi ancak pek hoş olmayan gerçeğe bağlanmaları gereken merkezleri sardığında, bu 
kanaatim bir an bile olsa sarsılmadı. Hatta cephede bulunduğum günlerde bile, münakaşa 
fırsatı elime geçtiğinde Almanya'nın menfaati için bu anlaşmayı bozmak gerektiğini ve bu iş 
ne kadar erken yapılırsa milletimiz için o kadar iyi olacağını anlatıyordum. Habsbourglar 
Monarşisi'ni bırakmakla Almanya'nın düşmanlarının sayısının azalacağını ve böylece 
milyonlarca insanın çizme giymesi, çökmekte olan bir hanedanı ayakta tutmak için değil, 
Alman milletinin kurtuluşu için olacağını bir bir izah ediyordum. 

Savaştan önce anlaşma siyasetinin sakat olduğu birkaç defa izah edildi. Alman muhafazakar 
çevreleri, bu mübalağalı güvene karşı daha ihtiyatlı davranılmasını tavsiye ettiler. Fakat bütün 
akla uygun Sözleri olduğu gibi bu ikazları da rüzgar silip götürdü. Nedense bir kere dünyanın 
fethi yolunda gidildiğinde bunun sonucunun pek büyük olacağına, bu işteki fedakarlığın ise 
bir hiç derecesinde kalacağına inanılmıştı. Bu işlerden anlamayanlar için de burunlarının di- 
kine doğru yok olmaya gittiklerini ve fareli köyün kavalcısı misali o zavallı halkı da 
peşlerinden sürüklediklerini gayet sakin bir şekilde düşünmek kalıyordu. Bir iktisadi fethin 
saçmalığını, tatbiki mümkün bir siyasi sistemmiş gibi gösteren ve millete dünya barışının 
devamını siyasi bir gaye olduğunu kabul ettiren sebep, bizim bütün siyasi düşüncelerimizin 
hastalıklı durumundan ileri geliyordu. 


Alman teknik sanayiinin zaferi, Alman ticaretinin artan başarıları, bütün bunların kudretli bir 
devlet ile kabil olacağını bize unutturuyordu. Birçok çevrede, bizzat devletin bu olaylara 
hayatını borçlu ekonomik bir müessese demek olduğu ve teşkilatın ekonomiye bağlı 
bulunduğu kanaati müdafaa ediliyordu. Bu hal en doğru bir vaziyet gibi görülüyordu. 
Halbuki devletin iktisadi bir düşünce ile veya belirli bir iktisadı gelişme ile hiçbir münasebeti 
yoktur. Devlet sarih ve sınırları tayin edilmiş bir arazi üstünde, gayesi iktisadi görevler 
ifasından ibaret olmak üzere, ekonomik anlaşmalarla meydana gelmiş değildir. Devlet fizik ve 
ahlak bakımından birbirine benzer yaratıklardan oluşan bir topluluk teşkilatıdır. Devlet, bu 
insanların nesillerine daha iyi hayat sağlamak ve milletleri Tanrı tarafından gösterilen gayeye 
eriştirmek için kurulmuştur. Bir devletin manası ve gayesi budur ve yalnız bundan ibarettir. 
iktisadiyat yukarıda izah ettiğimiz görevin ifası için gereken birkaç vasıtadan ancak biridir, 
iktisadiyat hiçbir zaman devletin ne sebebi ne de gayesidir. 

işte devletin, devlet sıfatı ile mutlaka belirli bir toprağa dayanmasının lüzumsuzluğunun 
sebebi buradadır. Böyle bir şart ırkdaşlarının geçimlerini kendi imkanları ile sağlamak isteyen 
topluluklarda zaruri olur. Bu arada beşeriyetin içine, diğer milletleri kendileri için çalıştırmak 
maksadıyla asalaklar gibi sokulmak kabiliyetine sahip milletler, sınırlandırılmış küçük 
topraklara dahi sahip olmamalarına rağmen devlet teşkil edebilirler. Bu asalaklığı ile bütün 
beşeriyete ıstırap veren millet Yahudilerdir. Yahudi Devleti hiçbir zaman mekan içinde var 
olmadı. Dünyaya sınırsız olarak yayılmakla beraber, bir milletin fertlerini ihtiva etmektedir. 
Bunun içindir ki bu millet her yerde devlet içinde devlet vücuda getirmiştir. Bu suni devlet, 
din yaftası altında ilerleyebilmek ve böylece üstün ırkların dini inanışlara her zaman 
gösterdikleri müsamahayı sağlamak için dünyanın en büyük hokkabazlık hünerlerini 
yapmaktan geri kalmaz. Gerçekte ise Hazreti Musa'nın dini, Yahudi ırkının korunması 
mezhebinden başka bir şey değildir. Bunun için bu din gayesine ilgisi bulunan toplumsal, 
siyasal ve ekonomik bilimlerin alanını da - tamamen içerir. 

insanın bekasını sağlama içgüdüsü, insan topluluklarının oluşumunun ilk sebebidir. Bu 
yüzden, devlet bir ırk organıdır, bir iktisadi teşkilat değildir. Bu durumu çağdaş devlet 
adamları anlamamaktadırlar. Neticede bu devlet adamları, devleti iktisadi vasıtalarla 
kurabileceklerini zannetmektedirler. Halbuki devlet, türün ve milletin devamlılığını sağlama 
içgüdüsünü, faaliyetine esas alan bir oluşumdur. 

Bir nevi bekası, bir ferdi feda etmeyi gerektirir. Schiller, "Hayatınızı ileri sürmezseniz, hiçbir 
zaman hayatınızı kazanamazsınız." , der. Şairin sözlerinin manası da budur. Ferdi hayatın 
fedası, ırkın 

!' bekasım temin için geçerlidir. Bir devletin teşkili ve idamesi için en esaslı şart, karakter ve 
ırk birliği üzerine kurulmuş bir dayanışma 

| hissinin hakim olması ve her vasıta ile bunun müdafaasına hazır durulmasıdır. Bu husus, 
kendi toprakları üzerinde yaşayan millet- 

I ferde kahramanca faziletlerin gelişmesiyle, sahtekarlarda ise, riya ve hile dolu bir zulümle 
son bulur. Yeter ki bu üstün vasıflar doğuştan 

I kazanılmış ve siyasi şekiller arasındaki fark da bunun güzel bir delili olsun, işte bir devletin 
kuruluşu, hiç olmazsa başlangıçta, bu üstün 

'Vasıfların oluşumundan meydana gelmelidir. Hayat mücadelesinde yenilen ve sonunda 
mahküm olan ırklar, bu kavgada kahramanca (faziletler göstermeyenler ile dalkavuk ve 
sahtekarların hilelerine kurban gidenlerdir. Burada eksik olan akıldan ziyade, azim ve cesa- 
rettir. Bu da kendim insani hisler perdesi arkasında saklamaya çalışır. 

Herhangi bir devletin iç kuvvetinin iktisadi gelişmeye pek ender uygun düşmesi, devletlerin 
yabancı ve koruyucu vasıflarının ekonomiye ne kadar az bağlı bulunduklarını açıkça ortaya 
koyar. Birçok örnek bize açıkça göstermiştir ki, ekonomik gelişme daha çok devletin 
çökmesinin yakın olduğuna işaret eder. Eğer insan topluluklarının kuruluşu her şeyden önce 
ekonomik kuvvet veya bunun etkenleri ile açıklanıyorsa, devletin kuvvet ve azametini eko- 


nomik gelişmenin büyüklüğü ile ifade etmek gerekirdi. Devletlerin kuruluşunda veya 
korunmasında ekonomik kuvvete inanışı reddeden delillere tarihin her sayfasında rastlarız. 
Özellikle Rusya bu devletin kuruluşunda maddi unsurların rol oynamadığını, aksim ahlaki 
faziletlerin bu kuruluşu sağladığını fevkalade bir açıklıkla ortaya koyar. İşte, ancak bu ahlaki 
faziletlerin himayesi ile ekonomi meydana çıkmaya başlar ve eğer devletin yaratıcı 
kabiliyetleri çökerse o da yıkılır gider. 

Devletleri doğuran ve muhafaza eden kuvvetlerin neler olduğu sorulursa, bu soruya verilecek 
cevap şu olur: Ferdin toplum uğrun da fedakarlık ruhu ve göstereceği irade. Bu iki faziletin 
ekonomi ılı bir ilgisi ve müşterek tarafı yoktur. Çünkü insan hiçbir zaman ekonomi uğrunda 
feda edilmez, insan, bir iş için değil, bir ideal için hayatını feda eder. 

Halkın hissiyatını anlamaya ilgisi bulunan hususlarda Ingilizle rin psikoloji bakımından diğer 
devletlere kıyasla üstün olduklarını gösteren ve ispat eden şey savaşa girmeleri için ileri 
sürdükleri se beptir. Biz Almanlar ekmeğimiz için savaştığımız sırada onlar hürrı yet, hatta 
kendi hürriyetleri için değil, küçük milletlerin hürriyetle: 1 için silah atıyorlardı. Bizde bu 
duruma güldüler ve kızdılar, böylece Alman diplomasisinin daha savaştan önce ne kadar 
fikirsiz ve aptal! olduğunu ortaya koydular. Şuursuz ve azimli insanları her halde ölüme doğru 
yürüten kuvvetin ne olabileceği hakkında zerre kadar fikirleri yoktu. 1914 yılında Alman 
milleti, bir fikrin uğrunda savaş tığına inandığı sürece mücadeleye yardımcı oldu. Fakat 
Alman mil letini yalnız günlük ekmeği için savaşa soktukları zaman çarpışmak tan vazgeçti. 
Devlet adamlarımız, insanın bir iktisadi menfaat uğru na mücadele ettiği andan itibaren 
elinden geldiği kadar ölümden kaçındığını hiçbir vakit anlamadılar ve farkına varamadılar. 
Çünkü, ölüm onları kazanılan zaferin semeresinden mahrum bıraktı. Çocu Şunun selameti 
endişesi, en zayıf bir anneyi bile bir kahraman halı ne sokabilir. Bütün tarih boyunca görülen 
şudur ki, ırkın ve ocağın yahut bunları savunan devletin bekası uğrundaki mücadelelerde, 
insanlar kendilerini düşman mızraklarının üstüne atmışlardır. De mek ki şu husus ölümsüz bir 
gerçek olarak ilan edilebilir. Hiçbir za man bir devlet barışsever ekonomi ile kurulmamıştır. 
Devlet daim;ı ırkın beka içgüdüsü sayesinde kurulmuştur. Bu içgüdü, ister kendi ni 
kahramanlık sahasında,isterse entrika sahasında göstermiş olsun ikisi de birdir. Yalnız birinci 
halde, çalışan ve medeniyet sahibi olan If devletler meydana çıkmışlardır. Diğer halde de 
asalak Yahudi toplulukları meydana gelmiştir. Bir millette ekonomi, bu içgüdüyü iletmeye 
başlar başlamaz; esaret, zulüm ve tazyiki getiren sebep «Üne dönüşür. 

Savaştan önce, Almanya için dünya ticaret merkezlerini ele geçirmek veya ticaret ve sömürge 
siyaseti ile dünyayı barış yolu ile fethetmek imkanı olduğuna beslenen inanç, irade kuvveti, 
icraata az-, ve kesinlik gibi diğer bütün faziletleri yok eden klasik bir hasta-idi. Dünya 
Savaşı'nın bütün sonuçları ile böyle bir durumdan meydana gelmesi tabiat kanunlarının 
gereğiydi. Eğer meseleye derinlemesine bakılmayacak olursa Alman milletinin bu tavır ve 
hare-eti, çözülmesi imkansız bir muamma gibi görünür. Sadece kudret kuvvet siyasetinin 
temelleri üzerinde yükselmiş bir imparatorluğun en güzel örneğim bizzat Almanya vermişti. 
Prusya, Reich'ı donran hücre oldu ve bu hücreden çevreye şualar saçan bir kahra-anlık çıktı. 
Bu kahramanlık, mali işlemlerden ve ticari işlerden meydana gelmedi. Böylece Reich'ın 
kendisi de, kudrete yönelmiş bir siyasetin ve askerlerinin cesaretinin en büyük mükafatı oldu. 
Şimdi Alman milleti nasıl oldu da siyasi içgüdüsünde böyle düşkün bir hale geldi? işte burada 
tek başına bir olay söz konusu değildir. Her tarafta gerçekten korku verecek miktarda 
çökmenin tek sebebi görülüyordu. Bu sebep bazı kere milletin vücudunda alevler gibi 
dolaşıyor, bazı kere çeşitli yerlerde milletin etini kemiren çıbanlar meydana getiriyordu. Sanki 
arkası hiç kesilmeyen bir zehir dalgası, esrarlı ve dikkatli bir kuvvet ile mikrobunu vücudun 
en son damarlarına iletiyor ve böylece aklı ve içgüdüsüyle felce Uğratıyordu. 1912 yılından 
1914'e kadar Reich'ın anlaşma ve iktisadi siyasetine ait bütün konuları dikkatle incelerken ve 
Viyana'da başka bir yol takip ederken tanıdığım kuvvet, bütün bunların tek sebebi idi. Bu 
esrarlı ve zehirli kuvvet, Marksizm'in hayat hakkındaki düşüncesiydi. 


Hayatımda ikinci defa bu yıkıcı ve yok edici doktrinin incelenmesine giriştim. Beni bu ikinci 
incelemeye çevremin günlük intibaları ve etkileri yerine, bu defa hayatın genel olaylarının 
değerlendirilmesi zorladı. Bu yeni dünyanın nazari edebiyatına tekrar girip sonuçlarını açıkça 
görmeye çalıştığım sırada, bunların siyası alanda, kültür ve iktisat hayatındaki tesirlerim tespit 
ediyordum. Bu sefer de bütün dikkatimi, bu veba mikrobuna galip gelmek için çalı:...n L 
teşebbüslere yoğunlaştırdım. 

Bana, güya kendini sükün ve intizam içinde gösteren geleciyi tarihin hakkımdaki haksız bir 
işlemi gibi kabul ediyordum. Geni, M günlerimde bile ciddi ve dikkatliydim. Hiç barışçı 
olmadım. Bun bu yolda terbiye etmeye çalışan bütün teşebbüsler neticesiz kaldı Boerier 
Savaşı” bana uzak bir devrenin şimşekleri gibi geldi. Ilı ı gün gazeteleri dört gözle bekliyor, 
resmi savaş bildirilerini dikkatli okuyordum. Bu kahramanlar savaşına uzaktan da olsa şahit 
olduğum için çok mutluydum. Rus Japon Savaşı ise daha yaşlı ve dal 1.1 dikkatli bir çağıma 
rastladı. O zaman milli hisler dolayısıyla Japon ları tutmuştum. Rusların yenilmesinden, 
Avusturyalı Slavların yenilmelerini görüyordum. Sonra yıllar gelip geçti. 

Bir vakitler atalet içinde görünen şey, fırtına öncesi olan bir sükünetten başka bir şey değildi. 
Daha Viyana'da iken Balkanların üzerinde ilerde kopacak kasırgayı haber veren o sakin 
hareket yayılıyordu. Daha o günlerde kuvvetli bir ışık gibi parlayan ve sonra endişe veren 
zulmetler içinde gözden kayboluyordu, işte bu sırada Balkan Savaşı çıktı ve ilk kasırga 
Avrupa'yı silip süpürdü. Ortaya çıkan hava, insanı bir kabus gibi kaplıyordu. Hava, içinde 
tropik bir hararet gizli yordu. Öyle ki, bir felaket hissi, devamlı duyulan bir endişenin sonu 
cunda sabırsızca bir bekleyişe döndü. Artık hiçbir yönden durdurulmasına imkan olmayan 
kadere Tanrı'dan cereyan vermesi isteniyordu. işte ozaman dünyaya ilk korkunç yıldırım indi. 
Kasırga coştukça coştu, gök gürültülerine Dünya Savaşı'mn top sesleri de karıştı. 

Arşidük Ferdinand'm öldürüldüğü haberini Münih'te duydu gum zaman, derhal beni bir endişe 
dalgası kapladı. O günlerde so kağa pek sık çıkmıyordum. Bu olay hakkında birtakım önemli 
ha herlerden başka bir şey öğrenememiştim. Acaba Arşidük'ü yere se ren kurşunlar Alman 
öğrencilerinin tabancalarından mı çıkmıştı” Bunlar veliahtın Slavlaştırmak çabalarına karşı 
galeyana gelerek bu iç düşmandan Alman milletini kurtarmak istemiş olamazlar mıydı' işte bu 
işin sonucunun ne olacağı derhal tahmin edilebilirdi. Hiç şüphe yok ki yeni bir zulüm 
kasırgası etrafı kaplayacak ve bu eziyetler bütün dünyanın gözünde "haklı" ve "kuvvetli bir 
gerekçeye" (Bu arada Hitler on yaşındaydı) istinat ettirilecekti. Fakat bir süre sonra bu işin 
faillerinin isimlerini işitip, bunların Sırp olduklarını öğrenince hikmetine akıl erdirilemeyen 
Tanrı'nın intikamı karşısında dehşete düştüm. Çünkü Slavların büyük dostu ve yardımcısı, 
Slav mutaassıplarının kurşunlarına hedef olarak can vermişti. 

Bugün Avusturya Hükümeti ni verdiği ültimatomun şeklinden mündericatından dolayı suçlu 
görmek haksızlıktır. Başka hiçbir devlet aynı şartlar içinde daha değişik bir yol takip 
edemezdi. Avusturya'nın güneydoğusunda aman vermeyen bir düşman vardı. Bu düşman 
monarşiye karşı gitgide daha sık tahriklerde bulunuyordu, İmparatorluğun tahribi için en 
uygun gün gelene kadar bu tahrikken vazgeçmek niyetinde değildi. Bu beladan kurtulmak 
imkan-ı ve imparator ölür ölmez felaketin ortaya çıkmasından korkuyordu. Çünkü o zaman 
yıllar içinde devlet, ihtiyar imparatorunda kendi sembolünü bulmuştu. Artık büyük halk 
toplulukları Uyar devlet adamının ölümünün, imparatorluğun ölümünü ifade edeceğine 
inanmaya başlamışlardı. Böylece Slav siyasetinin bütün itlerine karşı Avusturya Devleti'nin 
hayatı bu ihtiyar imparatorun tel başarısı ile sağlandığı fikri uyandırılıyordu. Bu dalkavukça 
ha-etlerden saray hoşlanıyordu. Pohpohlu sözlerin altında yatan ve irini derhal gösterebilecek 
olan zehri göremediler. Çeşitli zamanda söylendiği halde, bu geçmiş devirlerin en akıllı 
hükümdarının, hükümeti idare hususunda sahip olduğu hünere ne kadar çok bel bağlanırsa, 
kaderin günü geldiği vakit vergisini almak üzere onun kapısını çalacağını hiç kimse 
düşünmüyordu. Belki de düşünmek istemiyorlardı. Hatta ihtiyar Avusturya Devleti'ni yaşlı 


imparator olmadan düşünmek mümkün müydü? Bir vakitler Marie Trerese'in kurban olduğu 
facia tekrarlanmayacak mıydı? 

Ne denirse densin, Avusturya Hükümeti'ne sebep olduğu savaşı, eğer başka türlü hareket 
etseydi çıkmayacağını söylemek haksızlık olur. Artık savaştan kaçınılamazdı. Belki onu bir 
iki yıl geciktirmek kabildi. Fakat ne var ki Avusturya için olduğu kadar Almanya için de bir 
felaket gelecekse bu kaçınılması imkansız olan hesap gününü devamlı olarak ertelemekten 
ileri gelecekti. Çünkü hesap 

günü hiç uygun olmayan bir zamanda gelip çatacaktı. Barışı kurtarmak için sarf edilen çaba, 
savaşı çok uygun olmayan bir zamana er-| (elemekten başka bir işe yaramayacaktı. Bence, bu 
savaşı istememiş olan bir kimse, hiç olmazsa bunun sonuçlarını da düşünmek cesaretini 
kendinde bulmalıydı. Avustur ya'yı feda etmek gerekecekti, fakat yine de savaş çıkacaktı. 
Ama sa vaş, diğer bütün milletlerin bize karşı müşterek bir kavgası şeklindi değil, 
Habsbourglar Monarşisi'nin parçalanması için patlak verecek ti. O zaman da ya Avusturya'ya 
yardım için savaşa girme kararı ala çak, ya da başımızı iki elimizin arasına alıp kaderin neler 
gösterece ğini bekleyecektik. 

Bugün savaşı kötüleyenler ve bu hususta atıp tutanlar, bu sava şa en çok sebep olan 
kimselerdir. Yirmi otuz yıldır Alman Sosyalist Demokrasi'si, Ruslarla savaş için en hile dolu 
tahrikleri işleyip dur muştur. Halbuki Merkez Parti'si dini düşünceler dolayısıyla, Avus turya 
Devleti'ni, Alman siyasetinin köşe taşı ve merkezi durumuna getirmeye çalışmıştı. Simdi bu 
hataların sonuçlarına katlanmak gerekirdi. Ortaya çıkan bu olay, ne yapılırsa yapılsın 
önlenemeyecek ve mutlaka patlak verecekti. Alman Hükümeti'nin hatası, barışı ko rumak için 
hücuma uygun düşen zamanların geçmesine sebebiyet vermesi ve dünya ağına düşerek, bir 
dünya ittifakına kurban gitme sidir. Bu dünya ittifakı öyle bir anlaşmaydı ki, barışı koruma 
çabala rina karşı bir dünya savaşına çanak tutuyordu. 

Eğer Viyana Hükümeti o zamanki ültimatomu daha ılımlı bir üs lupla kaleme alsaydı sonuç 
yine de değişmeyecekti. Hatta hükümet halkın nefret ve itirazı karşısında yok olacaktı. Çünkü 
halkın gözün de ültimatomun üslübu çok ılımlıydı, tşte bu olayları inkar edecek bir kimse 
beyinsiz ve hafızadan yoksun veya bir yalancıydı.Tanrı şa hittir ki, 1914 savaşı halka zorla 
kabul ettirilen bir savaş olmamıştı Tersine halkın istediği bir savaştı. Genel güvensizliğe bir 
son vermek isteniyordu, iki milyon Alman'ın askere koşmasının ve kanlarının son damlalarına 
kadar vatanı müdafaaya hazır olmasının sebebi buydu Benim için de bu saatler gençliğimin 
acı ahlarında sanki bir kurtuluş saati olmuştu. Beni böyle bir devirde yaşattığı için bugün bile 
Tan rı'ya şevk içinde şükrediyorum. Öyle bir mücadeleye girişmiştik ki dünya bundan daha 
şiddetlisini görmemiştir. Çünkü halkta, bu defa Sırbistan ve Avusturya'nın akıbeti değil, 
Alman milletinin hayatının yahut sonunun söz konusu olduğu kanaati hakimdi. Senelerce de 
vana etmiş bir ataletten sonra halk kendi geleceğini açık olarak görü yor ve teşhis ediyordu. 
Bundan dolayı, bu mücadeleye başından itibaren şevk ve heyecan karıştı. Bu his halktaki 
coşkunluğun basit bir telaştan doğan alev olmasını sağladı. Halbuki ciddiyete çok ihtiyaç ardı. 
Genellikle bu mücadelenin derinliği hakkında esaslı bir şekilde düşünülmüyordu. Kış gelince 
eve dönüleceği ve yeni temeller üzerine sessiz sedasız çalışmaya devam olunacağı 
sanılıyordu. 

Hiç şüphe yok ki insan arzu ettiği şeyi ümit eder ve sonunda la inanır. Millet uzun zamandır 
devam eden emniyetsizlikten yorgun düşmüştü, işte bundan dolayı herkesin Avusturya Sırp 
çekişmesinin barış yolu ile çözümleneceğine inanmaması pek normaldi, belki de bu sayıları 
milyonları bulan insanların arasında idim. Saldırıya geçildiği haberi Münih'te duyulur 
duyulmaz, aklıma iki şey geldi. Bir kere savaş kaçınılmaz bir hale gelmişti, ikincisi 
Habsbourglar imparatorluğu bu durumda anlaşmayı korumak zorundaydı. Beni en çok 
korkutan şey, Almanya'nın bir kavgaya sürüklenmesi ve Avusturya'nın da bu kavgaya 
doğrudan doğruya sebep olmadığı için Almanya ile beraber kavgaya girmek üzere karar 
vermeye ülkesindeki siyasi durumunun müsait olmaması idi. İmparatorluğun Slav çoğunluğu, 


böyle bir şeye karşı sabotaja girişecek ve müttefik devlete istediği yardımı yapmaktansa, 
imparatorluğu paramparça etmeyi daha uygun bulacaktı, işte bu tehlike şimdi ortada yoktu, 
ihtiyar imparatorluk istese de, istemese de savaşmak zorundaydı. 

Bu kavga karşısında benim şahsi kanaatim pek sade ve açıktı. ,'Kanaatime göre Avusturya ile 
Macaristan Sırbistan'dan herhangi bir özür dileme şeklinde cevap almak için savaşmıyorlardı. 
Bu savaş Alman milletinin bekasını korumak, geleceğini ve hürriyetini sağlamak için yaptığı 
bir mücadeleydi. Bismarck'm Almanya'sı şimdi şavaşmak zorundaydı. Atalarımızın 
Wissembourg'dan Sedan'a ve Paris'e kadar uzanan savaş alanlarında kanlarını kahramanca 
dökerek fethettikleri yerlerin, şimdi Alman gençliği tarafından yeniden kazanılması 
gerekiyordu. Eğer bu kavga sonuna kadar başarı ile yönetilirse, işte o zaman milletimiz, 
dünya üzerinde büyük bir haşmet ve gururla yerini alacak ve Alman imparatorluğu tekrar 
barış için bir sığınma yeri durumuna gelecek ve böylece milletin çocukları için barış aşkı 
yüzünden günlük ekmeklerinden yoksun bırakılmak mecburiyeti ortadan kalkacaktı. 
Vaktiyle delikanlı iken milli şevk ve heyecanın boş bir hülyadan ibaret olmadığını ispat 
etmeye imkan bulmayı arzulardım. Bazı kere, haklı olmadan "hurra" diye bağırmak bile 
günah gibi gelirdi Kader tanrısının anlamsız eli milletler ve insanlar hakkında, duygu larının 
samimiyetine göre hüküm vermeye başladığı yerde bunu söylemek gerekirdi, işte bundan 
dolayı benim ve daha milyonlarca insanın kalbi felçli durumdan kurtulup, böyle bir duruma 
geldiği miz için saadetten kabarıyordu. "Deutschland Über Alles"i o kadar çok söylemiş ve 
avazım çıktığı kadar “Heil” diye haykırmıştım ki Tanrı'nın lütfü olmak üzere artık ezeli ve 
ebedi Hakimin huzuruna çıkarak bu hissiyatın doğruluğunu ispat edebilmek hakkını 
kazandığıma emin bulunuyordum. Çünkü, daha ilk andan itibaren bir sa vaş başlangıcında, 
kitaplarımı ne şekilde olursa olsun terk etmek zorunda kalacağım pek açık gelmişti. Yerimin, 
vaktiyle içimdeki sesin çağırdığı yer olduğuna inanıyordum. 

Siyasi sebeplerden dolayı önce Avusturya'yı terk ettim. Habsbourglar Devleti için mücadele 
etmek istemiyordum. Fakat milletim ve imparatorluk için her an ölmeye hazırdım. 3 
Ağustosta Kral Üçüncü Louis'ye bir dilekçe sundum ve Bavyera alayına girmek lütfunun 
benden esirgenmemesini talep ettim. Hiç şüphe yok ki o günlerde özel kalem daireleri pek 
meşguldü, işte bundan dolayı, hemen ertesi günü, isteğimin kabul edildiği haberini ve bir 
Bavyera alayına müracaat emrini alınca pek çok sevindim. Birkaç gün zarfın da ancak altı yıl 
sonra sırtımdan çıkaracağım üniformamı giydim işte benim ve her Alman için şu ölümlü 
hayatın en unutulmaz ve en yüce zamanı bu suretle başladı. 

Bu büyük kavganın olayları karşısında, bütün bir geçmiş tatsız bir hiçliğe gömülüyordu, 
iftiharla, fakat üzüntü duyarak bu eski günleri düşünüyordum. Bu fevkalade olayın 
yıldönümleri on kert-tekrarlandı. Şimdi Tann'nın lütfü ile katılmak imkanına kavuştuğum o 
kahramanların kavgalarının ilk anılarım düşünüyorum. San ki hepsi dün olmuş gibi, birçok 
olaylar gözlerimin önünden gelip, geçiyor. Önce kendimi üniformalı olarak sevgili 
arkadaşlarımın arasında görüyorum. Sonra tek tek hepsi hayalimde canlanıyor: ilk de fa talime 
çıkışımdan, ta cepheye gidene kadar ki günlerim... 

O zaman beni ve arkadaşlarımı üzen tek bir husus vardı. O da cepheye geç ulaşmak korkusu. 
Bu durum, çok kere beni rahat etmekten alıkoyuyordu. Nihayet mutlu gün geldi. Görevimizi 
yapmak üzere Münih'i terk ettik, ilk defa Rhein'i gördüm. Nehrin sakin dalan yanı sıra batıya 
doğru gidiyorduk. Bu Alman nehrini yüzyıllık Uçmanın hırs ve tamahına karşı koruyacaktık. 
Güneşin ilk ışıkları sabah sisini aralarken gözlerimizin önünde Niedenvald anıtı parıldadı. 
Göğsüm heyecandan daralıyor ve nefesim kesiliyordu. Sonra soğuk ve rutubetli; bir gece 
geçirdik. Bütün gece boyunca sessiz yürüdük. Sabah birdenbire başlarımızın üzerinden 
kurşunlar geçmeye başladı. Kurşunlar toprağı kamçıladı, ilk ölüm haberi üzerine iki yüz 
ağızdan ilk "Hurra!" yükseldi. O zaman kurşunların vızıldamaları, toprağın sesi ve insanların 
feryat ve şarkıları duyulmaya başladı. Herkes gözleri hummalı kendisini ileri doğru çekilmiş 
hissediyordu. Hem de gittikçe hızlanarak. Sonunda kavga, pancar tarlalarından ve çitlerden 


ötelerde başladı. Bir kavga ki göğüs göğüse... Fakat uzaklardan bir melodi kulaklarımıza 
kadar geliyordu. Bu hal, yavaş yavaş bizi avucunun içine alıyor, takımdan takıma sirayet 
ediyordu. Ölüm bizim saflarımızda tahribata başladığı zaman, şarkı bizi de 1 etti. Onu sıramız 
gelince söyledik ve başkalarına intikal ettirdik: Deutschland, Deutschland über Alles, über 
Alles in der welt!" Dört gün sonra geriye döndük. On yedi yaşındaki çocuklar, ü birer büyük 
adam gibi görünüyordu. List alayına mensup gönüllüler ihtimal ki, askeri kurallara uygun bir 
şekilde savaşamıyordu, ama hepsi de "asker gibi ölmesini" biliyorlardı. Bu başlangıçtı. Yıllar 
birbirini böyle takip etti. Şevk ve heyecan yavaş yavaş soğudu. Ölüm korkusu coşkun 
sevinçleri boğdu. Bir gün geldi ki, herkes idi hayatı ile görevi arasında mücadele etmeye 
mecbur kaldı. Bu mücadele benim şahsımda da oldu. 

Ölüm çevrede dolaştığı vakit, daima belirsiz bir şey insanı isyana sevk ediyor, acz içinde 
kalmış vücuda kendisini mantığın sesi gibi göstermeye çalışıyordu. Ne var ki bu sadece 
korkaklıktan ibaretti ve 'tebdili kıyafet" ederek herkesi avucunun içine almak istiyordu. Fa-at 
insanı ihtiyatlı olmaya zorlayan bu ses ne kadar çabalarsa çabalasın, ona karşı direnme de o 
kadar şiddetli oluyordu. Böylece gizli bir mücadeleden sonra görev hissi üstün geliyordu. Bu 
mücadele bende daha 1815-1916 kışında sona ermişti, irade, inkarı imkansız bir hakim 
mevkie geçmişti, ilk günlerde saldırılara "yaşasın" diye bağırarak (Almanya'nın Renonya 
üzerindeki hakimiyetini ifade eden 35 metre yüksekliğinde cermen heykeli.) ve kahkahalar 
savurarak katıldımsa da, şimdi sakin ve o nispetti azimliydim. Bu hislerini devamlıydı. Artık 
asabım bozulmadan, akıl sağa sola sapmadan sadece kaderin son denemelerine katılabilirdim. 
Genç bir gönüllü iken, "ihtiyar bir asker" olmuştum. Bu değişiklik bütün orduya sirayet 
etmişti. Devamlı mücadele içinde ordu ihtiyarladı, hücuma dayanamayanları, hücum yok etti. 
iki üç yıl boyunca, bir savaş yerinden öteki bir savaş meydanına atıldıktan ve devamlı bir 
şekilde sayıca birçok düşmana ve üstün silahlara karşı mücadele ettikten ve açlığa maruz 
kaldıktan sonra bu ordu hakkında bir hüküm verilmelidir. İşte bu değerli orduyu tecrübe etme 
fırsatı şimdi doğmuştu. Yıllar geçer, fakat hiç kimse Dün ya Savaşı'ndan Alman ordusunu 
anmadan kahramanlıktan söz et meye cesaret gösteremez, işte o zaman, geçmiş günlerin 
karanlıkları içinden, ne sarsılan ve ne de gerileyen cephelerin ölmez manzaraları ve gri çelik 
miğferleri ortaya çıkacaktır. Ben o zaman askerdim, siyasetle uğraşmaya da hiç niyetim 
yoktu, ki bunun zamanı da değil di. Hâlâ o kanaatteyim ki en basit bir arabacı dahi, siyasilerin 
en birincisinden daha iyi hizmetler ifa etmiştir. Evet bütün siyaset adamlarından 
tiksiniyordum: Eğer elimde olsa, hiç durmaz siyaset adamlarından bir çöpçü taburu kurardım. 
Çünkü bu herifler, doğru, namuslu kimseleri kızdırmadan ve onlara zararları dokunmadan 
kendi keyifierince, canlarının istediği kadar bu işi yaparlardı. 

Onun için bu sırada siyaseti aklıma getirmedin. Fakat bazı olaylar karşısında dikkatli 
olmaktan geri duramazdım. Bu olaylar bütün millete dokunuyordu. Ve aynı zamanda biz 
askerleri de alakadar ediyordu. Beni sinirlendiren iki husus vardı. Bunları zararlı sayıyordum. 
Bir kısım basın ağır ağır (birçok kimse için derhal anlaşılmayacak bir şekilde) genel şevk ve 
galeyanın içine acı damlalar akıtmaya başladı. Bu iş, iyi düşünceler ve aşikar bir "temenni 
maskesi" altında yapılıyordu. Kazanılan zaferler kutlanırken, fazla coşkunluk 
gösterilmesinden çekimliyordu. Cesaret ve kahramanlık tamamen tabii bir şey olarak kabul 
ediliyordu. Düşüncesizce yapılan memnuniyet patlamalarına nefsi terk etmemek gerekirdi. 
Hatta yabancı ülkeleri düşünmek bile buna lüzum gösterirdi. Çünkü o ülkelerdeki sessizlik ve 
makul bir sevinç dalgası, çılgınca alkışlardan çok daha hoş gelirdi. Sözün kısası savaşın bizim 
niyetimizde olmadığını unutmamalıydık. Biz insanlığın barışını sağlama işine katılmış 
olduğumuzu itiraf etmekten utanç duymalıydık. Bu sebeplerden dolayı öyle çok fazla 
bağrışmalarla ordunun harekatının temizliğini lekelememek gerekirdi. Çünkü dünya böyle bir 
durumu kötüye yorumlardı. Gerçek bir kahramanın sessizlik içinde parlak faaliyetlerini 
unutmak için gösterdiği tevazu kadar hayranlık duyulacak başka bir şey olamazdı. Çünkü her 
şey bu tevazu içinde özetleniyordu. 


İşte bu gevezeler, kulaklarından tutulup direklerin önüne götürülmelidir. Halbuki büyük 
psikolojiler yapmağa kalkan bu kalem serserilerini, bayram içindeki mesut millete tecavüz 
edemez hale sokmak için ipe çekecek yerde, her zaferi kutlayan neşeyi ve heyecanı 
hafifletecek tedbirler alınmaya başlandı. 

Şevk ve heyecanın bir kere kırıldığı ve yok edildiği zaman, "bunlara ihtiyaç duyulduğunda 
bile bir daha canlandırılmayacağım i kimse aklına getirmiyordu. Şevk ve heyecan kudreti 
olmadan milleti manen çetin bir imtihana maruz bırakan mücadeleye nasıl devam 

'i edilebilir? 

Halk topluluklarının psikolojisini gayet iyi bildiğim için, bu gibi durumlarda bu "demiri 
sıcak vaziyette tutacak ateşi, estetik bakımdan yüksek bir ruh hali ile canlandırmanın mümkün 
olmayacağının farkındaydım. Bence, ihtirasların körüklenmesi için mümkün olan her şeyin 
yapılmaması bir çılgınlıktır. Bir lütuf olarak yaratılmış olan şevk ve heyecanın yok edilmek 
istenmesi tamamen anlaşılmaz bir şeydi. 

O sıralarda ikinci derecede beni sinirlendiren diğer husus da ,;. "Marksçılığa" karşı nasıl bir 
vaziyet alınması uygun olacağı hakkındaki fikirlerdi. Bu durum, bu "veba mikrobu" hakkında 
zihinlerde ' ufacık bir mefhum dahi bulunmadığını açıkça gösteriyordu. Partiler arası birliği 
düşünmekle, Marksizm'in akıl, mantık ve ihtiyat dairesinde sevk edileceği, yani kontrol altına 
alınacağı zannediliyordu. 

Halbuki, burada bir parti söz konusu değildi, söz konusu olan beşeriyetin imhası ile son 
bulacak bir "doktrin"di: Bu gerçek, Yahudileşmiş üniversitelerde ve resmi surette okunması 
zorunlu olan konuların dışında, herhangi bir kitabı eline alıp okumayan yüksek dereceli 
memurlarımız arasında görülemiyordu. En önemli olaylar bu "dimağlardan geçer, fakat orada 
bir iz bırakmaz, işte bunun için, devlet teşebbüsleri, özel teşebbüsleri daima arkadan ve ancak 
seke seke takip eder. 


BÖLÜM 5 
1914 Ağustos günlerindeki Alman işçisinin hareketini Marksizm'le aynı kabul etmek kadar 
manasız bir şey olamaz. O zaman Alman işçisi bu "zehir"in kendine bulaşmasını önleyecek 
yolu bul muştu. Eğer böyle olmasaydı kavgaya hiçbir şekilde katılmazdı. Fa kat, şimdi 
Marksizm'in "Milli" olduğunu düşündükleri için aptaldırlar. Şimdi bu durum, devlet 
memurlarının, bu doktrini okumak ve incelemek zahmetine katlanmadıklarını gösterir. Eğer 
böyle olmasa idi, saçma bir şey zihinlerde bu kadar kolay iz bırakmazdı. Esas ve kesin gayesi 
Yahudi olmayan bütün devletleri yıkmaktan ibaret olan Marksizm, avucunun içine aldığı 
Alman işçisinin 1914 Temmuzun da uyandığını ve vatanın hizmetine koştuğunu dehşet içinde 
gördü Birkaç gün içinde halkın bu alçakça aldatılışının hileleri ve yalanları etrafa yayıldı. Bu 
durum karşısında Yahudilerden oluşan müdürler sürüsü tek başlarına ve yalnız kaldılar. 
Altmış yıldır, halka telkin et tikleri şeylerden sanki bir iz kalmamıştı. Alman işçisinin adi 
çobanları için bu durum çok kötü oldu. Fakat bütün Yahudi liderler kendilerini tehdit eden 
tehlikeyi görür görmez yalancılık kılıfına giriverdiler ve milli şevk ve galeyanı rezilane taklit 
ettiler. 
Halkı zehirleyen bu Yahudilerin bütün hile ve yalan dolu cemiyetlerine karşı tedbir almanın 
tam sırasıydı. O zaman hiç tereddüt göstermeden onların davalarını görmek gerekirdi. 1914 
yılının Ağustos ayına tesadüf eden günlerde, milletlerarası birliğe dair Yahu di gevezeliği 4 
yıl sonra Alman işçisinin zihinlerinde birdenbire kayboldu. Ve bir süre sonra da, bunun yerine 
Amerikan şarapnelleri hareket halindeki Alman kıtalarının erleri üzerine kardeşliğin takdisleri 
gibi yağıyordu. Alman işçisi, milli hüviyetine kavuştuğu bir sırada, 


milli bir hükümet için milletin düşmanlarını merhametsizce yok etek bir milli görev teşkil 
ederdi. En iyilerin cephede öldürüldüğü tada, hiç olmazsa geride kalan mikrobu yok etmek 
gerekirdi. 

Fakat bu milli görev yapılacak yerde, imparator, eski katillere elini uzattı. Milletin en korkunç 
katillerini korudu ve müsamaha ile karşıladı. işte onlarda bu durumdan istifade ederek, 
kendilerini toplayabildiler. 

Yılan, eski adi görevine eskisinden daha ihtiyatlı ve pek tabi Olarak daha tehlikeli bir şekilde 
devam ediyordu. Yeminlerine sadık kalmayan katiller ihtilal düşünüyorlardı. Ben, katillere 
layık olma-. lütuf muamelesine karşı daima derin bir nefret duydum. Fakat, neticenin de bu 
kadar felaketli olabileceğini hiçbir zaman tahmin etmezdim. 

Ne yapmak lazımdı? Ele başları derhal tevkif etmek, mahkemeye vermek ve milleti 
katillerden kurtarmak, partileri dağıtmak, parlamentonun gerekirse süngülerle aklını başına 
getirmek veya daha iyisi onu kapatmak. Bugün cumhuriyet idaresi partileri nasıl kapatırsa 
şimdi de aynı şekilde hareket edilmeliydi. Çünkü bütün bir milletin hayatı söz konusuydu. 
Fakat o zaman şu mesele ortaya çıkıyordu. Düşünce gücünün görüşünü silahla yok etmek 
mümkün müdür? Vahşi kuvvetlerin allanılması ile "felsefi fikirlerde mücadele mümkün 
müdür? O zamanlar ben de bu soruyu defalara kendime sordum. Tarihte rastlanan benzer 
olaylar ve özellikle din meseleleri söz konusu olduğu zaman düşünülecek şu esaslı fikre 
vardım: Felsefi inanışlar ve fikirler muayyen manevi eğilimlerden doğan hareketler, ister 
doğru, ister yanlış olsunlar, bir zaman sonra artık yalnız bir şart ile maddi kuvvet tarafından 
yok edilebilir. Bu şart şudur: Maddi kuvvet, yeni bir ışık saçan yeni bir felsefi inanışın veya 
fikrin hizmetinde olmalıdır. 

Manevi bir inanışa dayanan ahlaki bir kuvvet olmadan yalnız başına fiziki bir kuvvet 
kullanarak bir fikrin zihinlerden sökülüp atılması hiçbir zaman sağlanamaz veya yayılmasına 
engel olunamaz. Yalnız, bu fikrin son taraftarlarının kökleri kazınabilir ve gelenekleri yok 
edilebilirse o zaman iş değişebilir. 

Ancak bu çeşit bir hareket, çok zaman bir devletin belirsiz bir süre içinde siyasi bakımdan 
kuvvetli devletler arasından çıkmasına sebep olur. Çünkü tecrübe ile sabit olmuştur ki, böyle 
bir yaralama halkın en iyi tabakalarım rahatsız eder. Gerçekte, manevi bir temele dayanmayan 
zulüm ve baskıların tamamı, ahlaken haksız görünü 1 ve bir milletin en iyi unsurları üzerinde 
bir kırbaç gibi saklayarak, onları protestoya yöneltir. Bu da halkın zulüm ve baskıya uğrayan 
manevi temayüle bağlılığı şeklinde kendini ifade eder. Birçok kimselerde bu olay, sadece bir 
fikri kaba kuvvetle yok etmek teşebbüsüne karşı duyulan muhalefet hissinden ileri gelir, işte 
bu şekilde kanaat sahibi taraftarların sayısı zulüm ve baskı ile beraber çoğalır Bundan dolayı 
bir felsefi düşüncenin yok edilmesi ancak buna inananların derece derece ve sert bir şekilde 
ortadan kaldırılmaları ile mümkün olur. Fakat böylesine bir iç bünyedeki temizleme hareketi 
sırasında milletin uğrayacağı genel acz ve zaaf, o yok edilenlerin intikamım alır. Eğer 
aleyhinde bir temizlemeye girişilen bir doktrin, belirli bir küçük çevrenin sınırlarını aşmışsa, 
bu temizlik hareketi her zamankinden çok sonuçsuz kalmaya mahkümdur, işte bundan 
dolayıdır ki, bütün gelişme olaylarında olduğu gibi, çocukluğun ilk günleri seri bir yok 
olmaya maruz kalır. Halbuki yıllar ilerledikçe karşı koyma kuvveti artar ve ihtiyarlık zaafı 
gelince, başka bir şekil altında ve başka sebeplere bağlı kalarak yerini yeni bir gençliğe bı- 
rakır. 

Gerçekte ise, manevi bir temele dayanmadan bir doktrini ve o doktrinin meydana getirdiği 
teşkilatı yok etmek yolundaki çalışmaların tamamı sonuçsuz kalmıştır. Sadece kuvvete 
dayanan bir mücadele usulü için, bütün şartların en birincisi daima sebattır. Yine başarı, bir 
doktrini boğmak için kullanılan usullerin uzun ve devamlı şekilde uygulanmasına bağlıdır. 
Eğer, kuvvet müsamahaya uğrarsa, boğazlanmak istenen doktrin tekrar kudret kazanmakla 
kalmaz, zu lüm ve baskı gelip geçtikten sonra çekilen acıların doğurduğu nefret ve isyan hissi 
ile yeni taraftarlar kazanır ve bu arada eski dönekleri de tam manasıyla kendine bağlar. 


Fakat bu sebat ve ısrar ancak belirli "bir manevi kanaatin sonucu olabilir. Sağlam bir manevi 
temelden meydana gelmeyen her baskı ve şiddet kesin sonuç vermez. Böyle bir baskı ve 
şiddet hare ketinde bağnazlık göstergesi taşıyan felsefi düşüncelere dayanacak bir istikrar 
yoktur, işte bu sebeplerden dolayı çok zaman istenilen sonucun tam tersi olur. Bu sözlere 
eklenecek bir husus daha vardır. Her felsefi düşünce ister dini, ister siyasi olsun, karşı fikirleri 
yok et-k için mücadeleye girişmekten çok, kendi kanaatlerini kabul etrmek için çaba sarf eder. 
işte bundan dolayı mücadele bir savun-(la olmak yerme bir saldın mahiyetindedir. Hedefinin 
belirli olması nün için bir üstünlük teşkil eder. Çünkü hedef onun kendi fikirlerinin zaferini 
temsil eder. Halbuki, aksi halde karşı doktrinin yok (dilmesi yolundaki gayenin ne zaman elde 
edildiğini ve artık sağlanmış olabileceğini tespit zor olur. işte sadece bundan dolayı felsefi bir 
düşünceye dayanan saldırı kendini savunma ile ilgili harekete yasla daha akla uygun ve daha 
kudretli olacaktır. Çünkü burada da karar ve sonuç savunma ile değil, saldırı ile meydana 
çıkar. Mavi bir kudrete, karşı kuvvet vasıtaları ile mücadele, yeni bir manevi mezhebin sahibi, 
müjdecisi veya yayıcısı şeklinde ortaya çıkılmadıkça, hep kendini savunma ile ilgili bir vasfa 
sahip kalınır, işte özetle şu söylenebilir: Ahlaki bir sistemi maddi kuvvet ile ezmek yolundaki 
teşebbüslerin tamamı, kavga, yeni bir manevi mevzi lehinle bir hücum şeklini almadıkça, kısır 
kalmaya mahkümdur. Ancak, ki felsefi düşünce veya inanış arasındaki mücadelede inatla ve 
insafsızca kullanılan kaba kuvvetin silahı ile müdafaa edilen taraf lehine kesin bir sonuç 
alınabilir. Bunun içindir ki, Marksizm'e karşı mücadele bugüne kadar daima sonuçsuz 
kalmıştır. 

Bismarck'ın sosyalistler aleyhindeki kanunlarının her şeye rağmen bir sonuç vermemesinin de 
sebebi budur. Esasen o kanunlardın bir sonuç çıkmayacağı da belli bir şeydi. Çünkü mücadele 
bir doktrinin zaferi için yapılmalıydı. İşte Bismarck'ın mücadelesi böyle bir platformdan 
yoksundu. Devlet otoritesinin, sükün, huzur ve asayiş gibi laflarla insanlara ölüm kalım 
kavgası için lüzumlu hamleyi vermek hususunda bir temel olmayacağı bilinmeliydi. Bismarck 
sosyalistler aleyhinde kanunlar çıkarma işinde, esasen sosyalist düşüncenin eseri olan bir 
müessesenin muhakemesine başvurmak zorunda kaldı. Bismarck Marksizm aleyhindeki 
mücadelenin mukadderatını burjuva demokrasisinin eline teslim etmekle, tavşana havuç 
emanet etmiş oluyordu. 

Bütün bunlardan çıkan sonuç, Marksizm'e karşı ateşli bir irade dolu bir doktrinin eksik 
olduğu idi. işte böylece Bismarck'ın mücadelesinin sonu hayal kırıklığından ibaret kaldı. 
Fakat Dünya Savaşı sırasında yahut savaşın başlangıcında durum başka türlü müydü? 
Üzülerek cevap vereyim ki, hayır! 

Hükümetin o devirde Marksizm'in açık misali olan Sosyal demokrasi'ye karşı vaziyetini 
değiştirmek düşüncelerine daldıkça bu doktrinin yerine konacak bir felsefi fikir 
bulunmadığını teslim oluyordum. Marksizm'in yok edildiğini farz edersek, halka gıda olarak 
ne yutturulacaktı? Kendilerim idare eden sınıflardan az çok kopmuş olan işçileri, taraftarları 
arasına alabilecek hiçbir fikir hareketi yol tu. Beynelmilelcilikte mutaassıp olan bir kimsenin, 
sınıf mücadelesini bırakarak burjuva bir partiye veya yeni bir sınıfın teşkilatına geleceğini 
düşünmek budalalıktan da öte bir şeydir. Bu gerçeğin inkarı yalnız yalancının yüzsüzlüğünü 
ve aptallığını ortaya koyar. 

Büyük halk topluluklarını, gerçekte olduğundan daha budala sanmaktan özellikle 
kaçınılmalıdır. Siyasi işlere hissiyatın akıldan daha doğru bir yol bulması ender rastlanan 
hallerden, değildir. Halk topluluklarının beynelmilelcilik hareketi hakkında aldıkları tavır, 
onların düşünce, duygu ve mantık zaafını gösterirse de, liderin 1 özellikle burjuva 
tezgahlarından çıkan barışsever demokrasi taraftarlarının bu halk topluluklarından daha akla 
uygun düşünememeleri, yukarıdaki iddiamı doğrulamaktadır. Sayıları milyonları bul.m 
burjuvaların her sabah Yahudileşmiş demokratik gazeteleri buy 1 il bir saygı ile okudukları 
sürece, bir parça değişik olarak hazırlanın r. fakat aynı pislikleri yutmaktan başka bir şey 
yapamayan yoldaşlarını ahmaklıkları ile alay etmeleri terbiyesizce bir harekettir, işte bundan 


dolayı birer vakıa olan şeylere itiraz etmekten kaçınılmalıdır, gerçek inkar edilmez ki, 
özellikle seçimden önce sınıf meselesin di maddi olmayan konular ele alınmamaktadır. 
Milletimizin çoğunun ğu tarafından duyulan sınıf gururu, kol işçilerine pek az önem verilmesi 
gibi sersemlerin ve aptalların hayalhanelerinde mevcut bir olaydır. Öte yandan, aydın denilen 
kimselerin muhakeme kabiliyetlerindeki zaaf, Marksizm'in bu çevrede sebep olduğu 
miskinliği önlemeye kudreti yetmeyen devletin elinden kaçırdığı sahaları yeniden 
kazanmaktan aciz bulunacağının anlaşılması ile sabittir. 

Burjuva partiler, kendi kendilerine verdikleri adlarla, hiçbir zaman proletarya topluluklarını 
kıskıvrak bağlamayı basaramayacaklardır. Çünkü burada, birbirlerinden kısmen tabii olarak 
ve kısmende suni olarak ayrılan ve karşılıklı durumları itibariyle ancak im kavga vaziyeti alan 
iki ayrı dünya görüşü vardır, işte bu kavgada pek tabii olarak en genci galip çıkacak ve bu da 
Marksizm olacaktır. Gerçekten 1914 yılında Marksizm aleyhinde bir mücadele 
düşünülebilirdi. Fakat, bu davranış ve hareketin yerini alacak hiçbir şeyin mevcut 
olmamasından dolayı mücadelenin devamı şüpheliydi, önemli bir eksiklik vardı. Daha 
savaştan evvel ben böyle düşünüyordum. Bundan dolayı, mevcut partilerden birine girmeye 
karar 

eremiyordum. Sosyal Demokrasi'ye karşı mücadelenin, parlamenter bir partiden başka bir 
hareketle yapılması gerekirken, bu hareketin de yokluğu beni bu şekilde düşünmeğe 
zorluyordu. Bu mesele 

hakkında samimi arkadaşlarıma bazen açıldım, işte, ileride siyasi bir faaliyete girişmek fikri 
bana o zaman geldi. 


BÖLÜM 6 
Ben propagandayı Marksist Sosyalist teşkilatın esaslı surette vakıf olduğu ve gayet ustaca 
kullandığı bir silah olarak kabul ediyo rum. Bunun bir sanat olduğunu anladım. Bu sanatın 
burjuva parti leri tarafından bilinmediğim de gördüm. Yalnız, bu silahtan Kırıştı yan Sosyal 
hareketi ve özellikle Lueger zamanında istifade edildiğim ve başarı sağlandığını teşhis ettim. 
Fakat, ilk defa savaş sırasındaki başarı ile idare edilen bir propa gandamn ne olağanüstü 
sonuçlar sağladığım gördüm. Esasen burad.ı her şeyi karşı tarafın nezdinde incelemek 
gerekiyordu. Çünkü ma alesef, bizim tarafımızdaki faaliyet çok geri idi. Alınanlarda önemli 
nispette propaganda yokluğu, her askerin gözüne açıkça batıyordu Propaganda ile esaslı 
surette meşgul olmamın sebebi işte budur. Fi iliyata gelince, düşman bize pek parlak örnekler 
veriyordu. 
Bizde eksik olan bir husus, düşman tarafından dahiyane bir şekilde ve tam zamanında ortaya 
konuyordu. Bu, "düşman savaş pro pagandası "ndan gayet iyi faydalandım. Fakat zaman 
geçtiği halde, bu derslerden yararlanmaları gerekenlerin kafalarında küçük bu parça veya 
küçük biz iz kalmıyordu. Bazıları, başkalarının verdiği dersleri kabul edemeyecek kadar 
kendilerim akıllı sanıyorlardı ve bazıları ise gereken iyi niyetten yoksundular. Hasıl, bizde bir 
propa ganda yoktu. Bu sahada gösterilen faaliyetin tamamı yanlış ve eksik ti. O kadar yanlış 
ve eksikti ki, zararlı olmasa dahi tamamen beyhu de bulunuyordu. Esaslı bir tetkikten 
geçirildiğinde Alman propa gandasının şekil yönünden yetersiz ve psikoloji bakımından da ha 
tali olduğu görülüyordu. Söz konusu edilen şeyin ne olduğu anlaşılamıyordu. Yani, 
propaganda bir vasıta mıydı, yoksa bir gaye miydi? Bunun cevabı şu-r: Propaganda bir 
vasıtadır, bunun için amacı yönünden hakkın-bir yargıya varılmalıdır. Bundan dolayı, şeklin, 
hizmet ettiği gayeye yardımcı olması için münasip bir surette intibak ettirilmesi gerekir. 
Umumi menfaat bakımından önemleri çeşitli olan birçok gaye mevcut olabilir. Sonuç olarak 
propagandanın önemim çeşitli şekilde takdir etmek mümkündür. Savaş sırasında, uğrunda can 
verilen gaye insanın hayal edebileceği gayelerin en asili ve en büyüğüdür. Gaye milletimizin 
hürriyeti, bağımsızlığı ve güvenliğiydi, gelecek olan ekmeğiydi, şeref ve namusuydu. Muhalif 


fikirlere rağmen böyle şeyler mevcuttu ve mevcut olması gerekirdi. Çünkü şeref ve namustan 
yoksun milletler genellikle er geç hürriyet ve istiklallerini kaybederler. Bu da yüksek bir 
adalete uygundur. Çünkü şerefsiz bir sürünün nesilleri hiçbir hürriyete layık değildir. Köle 
olmak isteyen kimse şeref ve namusa sahip olamaz. Eğer olmaya kalkarsa, böyle bir namus ve 
şeref kısa bir zaman sonunda hafife alınır. 

Almanlar, hayat ve insani şartlar için savaşıyorlardı. Bu bakimin savaş propagandasının 
gayesinin cengaverlik ruhuna faydalı oltası gerekirdi. Gaye Alman milletinin başarısına 
yardım etmek olmalıydı. 

Milletlerin, dünya üzerinde hayatları uğrunda mücadeleye gittiklerinde ve "var" yahut "yok 
olmak" konusu ortaya çıktığında, Utun insaniyet ve estetik düşünceler hiçe iner. Çünkü bütün 
bu inanışlar boşlukta kanat açıp durmazlar, insanın hayal gücünde oluşurlar ve daima ona 
bağlı kalırlar. İnsanın dünyadan gitmesi bu düşünceleri sıfıra indirir. Çünkü, tabiat bunları 
bilmez. Bu arada şunu | belirtelim ki, bu düşünceler, ancak bazı milletlerde pek az bulu-ve 
onların hissiyatlarında vücut bulduğu nispet dahilindedir. İnsaniyetçilik ve estetik, bu 
fikirlerin yaratıcı ve koruyucusu bulunan milletlerin ortadan kalktıkları nispette yok olmaya 
mahkumdur. 

Bundan dolayı bütün düşünceler bir ırkın kendi hayatı uğruna giriştiği mücadelede ancak 
ikinci derecede kalacaktır. Fakat bu düşünceler, mücadeleye atılan ırkın bekasını felce uğratır 
uğratmaz, kavganın şeklini de tespit hususuna hakim olurlar. Esasen göze çarpan sonuç da 
budur. İnsaniyetçilik meselesine gelelim. Moltke de bu konuda fikrim söylemiştir. O savaşta 
insaniyetin, kavgayı imkan nispetinde süratle idare etmekten ibaret olduğu ve böylece daha 
sert mücadele usullerinin insaniyete daha çok hizmet etmiş olacağı kanaatindeydi. Fakat böyle 
bir muhakemeye estetik ve diğer konulardaki gevezelikler 11 girişilecek olunursa, bu 
saçmalıklara verilecek tek bir cevap vardı ı Hayat mücadelesi gibi yıkıcı bir konu her çeşit 
estetik düşünceldi bir yana iter. insanın hayatında en çirkin şey esaret zinciridir. Acaba 
Schvvabing'e benzeyen sembolistler Alman milletinin şimdiki akı betini estetik diye mi kabul 
ediyorlar? Bu çeşit kültür kepazeliklerinin modern yaratıcısı olan Yahudilerle bu hususta 
münakaşaya girişilmez. Onların bütün hayatları, isa'nın hayalinde sembolünü bul muş 
estetiğin açıkça ret ve inkarından ibarettir. Fakat, kavga söz konusu edildiğinde, madem 
güzellik ve insaniyet hususları bir taralı bırakılıyor, o halde propaganda hakkında bir hüküm 
vermek için de bunlardan istifade edemezler. 

Propaganda savaş sırasında, bir amaca ulaşmak için kullanılan vasıtaydı. Yani Alman 
milletinin hayatı uğrunda yapılan mücadele söz konusuydu. Bundan dolayı propaganda bu 
amaç için değeri olan ilkelerden hareket etmek suretiyle muhakeme edilmeliydi, in öldürücü 
silahlar, en insancıl silah durumuna giriyordu. Propaganda daha seri bir zaferin şartıydı ve 
millete; hürriyet, şeref ve haysiyetini sağlamasına yardım ediyordu. Yaşamak için yapılan bu 
mücadelede "savaş propagandası" hakkında aldığım vaziyet buydu. Hükümetçe bu husus 
açıkça anlaşılmış olsaydı, bu silahın kullanılmanın şekli hakkında hiçbir zaman tereddüde 
düşülmeyecekti. Çünkü kullanmasını bilenin elinde, bu silah gerçekten korkunç ve dehşet 
verici bir şey oluyordu. 

Propaganda da ikinci bir mesele vardır: Propaganda kime hitap etmeli idi? Aydınlara mı 
yoksa halkın az öğrenim görmüş kitlesin, mi? Bunun cevabı şudur: Propaganda daima, 
özellikle topluluğa in tap etmelidir. 

Düşünenler için, propaganda sadece bilimsel açıklama olabil 11 Esas propaganda onun ihtiva 
ettiği husus ile bilim arasındaki münasebettir, yani duvar ilanları ile sanat arasındaki ilgiden 
ibarettir. Duvar ilanı, gelip geçenlere arz edildiği şekilde sanatı haiz değildi ilancılık sanatı 
ressamın şekil ve renkler vasıtasıyla gelip geçenlerin dikkatlerini çekebilmesindedir. Bir sanat 
sergisine ait duvar ilanı Uruz sergideki sanatı, göze çarptırmak maksadını güder. Bu işte ne 
(dar çok başarıya ulaşılırsa, ilancılık sanatı da o kadar büyük olur. rica, duvar ilanı gelip geçen 
halka serginin manası hakkında bir vermek içindir. Yoksa, bu sergideki büyük sanatın yerine 


geçek için değildir. Yani bütün bütün başka bir şeydir. Sanatı tetkik etmek isteyen bir kimse, 
duvar ilanından başka bir şeyi tetkik etmek zorundadır. Ayrıca, sergiyi de üstün körü 
dolaşmakla yetinemez. O kimsenin, her şey için ayrı ayrı derin bir tetkike dalması ve sonra bir 
hükme varması gerekir. Propaganda kelimesiyle ifade ettiniz maksat da bunun aynıdır. 
Propagandanın gayesi, tek tek ve ilmi surette fertleri bilgi sahibi olmak değildir. Vazifesi, 
kütleleri dikkatini belirli olaylar, zaruret | icaplar üzerine çekmektir. Bu hususun önemi ise 
halka ancak bu ; ile anlatılabilinir. 

Propaganda esasen, lüzum ve zorunluluk teşkil etmediği konu-duvar ilanında olduğu gibi, 
çoğunluğun dikkatini çekmekten f et olup, ilim sahibi olanlara yahut sadece bilgi toplamak 
niyetin-ı olanlara ders vermekten ibaret kalmadıkça, duygusallığa ve pek 1 akla hitap 
etmelidir. Her propaganda halkın anlayacağı sahada Nimalıdır. Manevi seviyesini hitap ettiği 
topluluğun içindeki kain en dar olanların anlayabileceği biçimde tutmalıdır, şartlarda, taraftar 
kazanılmak istenilen kimseler ne kadar çoksa propagandanın manevi seviyesi de o kadar 
aşağıda olmalıdır. Propagandanın ilmi bakımdan içeriği ne kadar mütevazı ise ve toplumun 
duygularına ne kadar müracaat ederse, başarısı da o kadar kesin olur.. Başarı bir 
propagandanın değeri hakkında en büyük delildir, okumuş kimse veya bir iki genç "estet'"in 
tasvip ve takdiri ilin yanında hiç kalır. Propagandada sanat düşünce gücünün çatığı hallerde, 
içgüdünün hakimiyeti altındaki büyük toplulukların uluyabileceği bir noktaya gelerek, 
psikolojik yönden uygun bir şekil alıp çevrenin kalbine girecek yolu bulmaktır. Bu hususun 
birde, akıl ve hikmetin en yüksek noktasına çıkmış sanılan kimselerce anlaşılmaması, onların 
zihinlerinde gururdan başka bir şey olmadığını pıt eder. Fakat propagandanın taraftar 
toplamaya müsait silahları (Estet- Güzeli ve güzelliği seven. Güzelliği işleyen ve onu konu 
edinen.) büyük halk topluluklarının üzerlerine çevrilirse, bu hareketten şu ders ortaya çıkar: 
Büyük toplulukların temsil melekesi sınırlıdır, idraki ise küçüktür. Ayrıca hafızadan yoksun 
oluşu pek büyüktür. Bunun için etkili propaganda pek az noktalara nüfuz etmelidir. Bunlar 
değişmez bir kalıpta ve düsturlar içinde, gerektiği nispette ileri sürülmelidir. Ta ki, halkın en 
son ferdi bile bu fikri anlayabil-sin. Bu prensip terk edilerek, dünya boyunca olmak istenirse 
elde edilecek sonuç küçülür. Çünkü topluluk kendisine sunulan şeyi ne anlayabilecek ne de 
aklında tutabilecektir. Bundan dolayı başarı zayıflayacak ve sonunda da yok olacaktır, işte bu 
bakımdan izahat ne kadar geniş tutulursa, taktiğin tayininde de psikolojik yönden isabet o 
kadar gereklidir. Mesela Almanya ve Avusturya'da çıkan mizah gazetelerinde düşmanı gülünç 
hale getirmek tamamen saçma bir işti. Çünkü bu propaganda ile beslenen okuyucu üzerinde, 
bir gün karşılaştığı düşman bambaşka bir tesir bırakacaktı. Alman askeri düşmanın 
mukavemeti karşısında o güne kadar düşman hakkında kendisine verilen bilgilerin ne kadar 
yanlış olduğunu ve aldatıldığını anladı. Böylece askerde dövüşme arzusu artacağı yerde, onun 
direnci kırılmış oldu. Asker kendisini ümitsizliğe terk etti. 

Halbuki İngilizlerin ve Amerikalıların savaş propagandaları psikolojik yönden akla uygundu. 
Kendi milletlerine Almanları barbar olarak gösteriyorlardı. Bu arada her askeri, savaşın 
dehşetlerine karşı koymaya hazırlıyorlardı. Böylece onlar cephede hayal kırıklığına 
uğramaktan korunuyorlardı. Kendisine karşı kullanılan ölüm saçan silah, onun ilk aldığı 
bilgileri doğruluyor ve böylece hükümetinin verdiği teminatın da doğru olduğu kanaatine 
varıyordu. Böyle düşünen asker, hasmına büyük bir hırsla saldırıyordu, işte böylece hiçbir 
İngiliz eri, savaştan önce memlekette kendisine yanlış bilgi verilmiş diye düşünmüyordu. 
Halbuki Alman askeri için bunun aksi oldu. Öyle ki Alman askeri, sonunda bütün resmi 
bilgileri aldatma ve kafa şişirme olarak kabul etmeye başladı. Buna sebep, ilk rastlanan eşekle 
propaganda işini yöneltmenin mümkün olacağına inanmasıydı. Böyle bir görevi, insan ruhunu 
en iyi biçimde anlayan usta kimselerin yapabileceğini anlamamışlardır. 

Alman propagandası, kültürü seçkin bir zümrenin işlediği üzüntü verici bir hataya en canlı 
örneği teşkil eder. Bu kimselerin çalışmaları, gerekli psikolojik düşüncelerden uzak kaldığı 


için İstenilenin tam aksı yönünde etki yapmıştır. Gözleri bağlı, kulakları tıkalı olmayanlar 
için, dört buçuk yıl düşman propagandasından öğrenilecek çok şey vardı. 

Özellikle meşgul olunan ve hedef alınan bir konu hakkında sistemli şekilde tek taraflı bir 
vazıyet almak gerekir. Bu propagandanın en önemli ilk şartıdır. İşte bu en önemli ilk şart hiç 
anlaşılmamış ve gözden uzak tutulmuştu. Bu yolda öyle hatalar işlendi ki, savaşın 
başlangıcından itibaren yapılan saçmalıkları ancak ahmaklığa maletmek gerekirdi. Mesela bir 
sabunu öven bir duvar ilanı, aynı zamanda başka sabunların da iyi olduğunu anlatırsa bu 
garabete ne denir? Herhalde sadece baş sallanır. İşte bizim siyası propagandalarımız da 
tamamen buna benzedi. Propagandanın gayesi çeşitli partilerin haklarım güzelce tayin ve 
takdir etmek değildir. Propagandanın gayesi temsil edilen partinin üstünlüğünü açıkça ortaya 
koymaktır. Propaganda, eğer gerçek başka tarafta ise, bunu objektif bir şekilde araştırmaya ve 
halka dinin adaleti ile açıklamaya kalkışmamalıdır. Propaganda sadece kendisine uygun düşen 
gerçekleri aramakla ve onları tanıtmakla görevledir. 

Savaşın getirdiği felaketin mesuliyetini yalnız Almanya'ya yüklemenin doğru olmayacağını 
söyleyerek, savaş mesuliyeti konusunu münakaşa etmek çok büyük bir hataydı. Bu mesuliyeti 
hiç yorulmadan devamlı bir şekilde hasımlarımıza yüklemek gerekirdi. Bu yarım tedbirin 
sonucu ne oldu? 

Bir milletin büyük topluluğu politikacılardan, kamu hukuku profesörlerinden ve hatta yalnız 
hüküm vermeğe kabiliyetli kimselerden meydana gelmez. Şüphe ve kararsızlık içinde yüzen 
kimselerden oluşur. Bizim kendi propagandamız hasım tarafa küçük de olsa bir hak verecek 
olursa, kendi hakkımızdan şüphe etmek için bir adım atılmış olur. Böylece topluluk, hasmın 
haksızlığının nerede son bulduğunu ve bizim hakkımızın nerede başladığını tespitte zorluk 
çeker ve endişe içinde kalır. Eğer bir de hasım böyle hatalar işlemez de bütün kabahati 
istisnasız karşı tarafa atarsa, bu durum daha da fenalıklar doğurarak ortaya çıkar. Böylece 
halkımız daha akla uygun ve devamlı bir şekilde idare edilen düşman propagandasına 
inanmaya başlar. İşte bu iş, objektiflik illetine yakalanmış bir millette oldu. Çünkü herkes, 
Alman milleti ve devleti yok edilme tehdidi altında iken düşmana karşı haksızlık 
yapılmamasına çalışıyordu. Halkın büyük bir çoğunluğu, tıpkı bir kadın ruhi haleti içindedir. 
Bunlar, fikir ve düşünceleri, fiil ve hareketlerden ziyade duyguların doğurduğu düşüncelerden 
çıkarırlar. Bu düşünceler karışık olmayıp, gayet basit ve sınırlıdır. Bunların arasında birtakım 
ince farklar yoktur, sadece sevgi veya kin, hak veya haksızlık, gerçek veya yalan, olumlu veya 
olumsuz kavramlar vardır. Hiçbir zaman yarım hissiyata rastlanmaz, işte İngiltere'nin 
propagandasını idare edenler özellikle bu hususları gayet iyi anlamışlardır, İngiliz propa- 
gandasında şüphe doğuracak yarım tedbirlere rastlanmazdı. 

Düşmanın halk psikolojisini gayet iyi bildiğini gösteren delil, o mezalim propagandası idi. 
Düşman bu propaganda sayesinde, cephede bozguna uğrasa bile manevi kuvveti korumak için 
gerekli malzemeyi buluyordu. Savaşın tek suçlusu olarak Alman milletini ilan ve teşhir 
etmekteki başarı da bu hususu doğruluyordu. Bu büyük yalan, küstahça ve taraf tutarak ileri 
sürülerek halk topluluklarının anlayabilecekleri bir şekle sokuluyordu. Topluluklar duyguları 
ile harekete geçerler ve daima savurganlığa kaçarlar. Bundan dolayı da o koca yalanlara 
inanırlar. Bu propagandanın başarısı yalnız, dört yıl süren savaş boyunca düşmanın karşı 
koymaya devam etmesi ile değil, aynı zamanda milletimizin üzerinde yaptığı etki ile de ortaya 
çıkmıştır. Böyle bir başarının bizim propagandamıza nasip olmamasına şaşırmamalıdır. 
Propagandamız içerdeki karışıklıklar esnasında tesirsizlik tohumu saçıyordu. Ayrıca içeriği 
itibariyle de halkın üzerinde gerekli tesiri yapmaktan çok uzaktı. Bizim o ipe sapa gelmez 
devlet adamlarımız, insanları ölüme sevk edebilmek için, o manasız barışçılık sözleri ile 
sarhoş etmenin ve coşturmanın mümkün olacağını sanmışlardı. 

Bir propagandada esaslı bir prensibe her zaman kesin bir şekilde uyulmazsa teşkilat içinde 
gösterilen faaliyetler bir başarı sağlamaz. Propaganda gayet sınırlı konulara temas etmeli ve 
bunları devamlı bir şekilde tekrarlamalıdır. Dünyadaki diğer işlerde de olduğu gibi bunda da 


sebat ve ısrar başarının en önde gelen şartıdır. Propaganda her şeyi kanıksamış kimselerin 
peşine düşmemeli ve estetlere kapılmamalıdır. Aksı halde propagandanın muhteviyatı, şekli 
ve ifadesi halkın üzerinde faaliyet gösterecek yerde, yalnız edebi salonlara devanı eden 
kimselere tesir eder. İşte bunlardan vebadan kaçar gibi kaçmak gerekir. Bunlar güzel hisler 
duymaktaki aczleri dolayısıyla , dajma kendilerine yeni terbiyeciler ararlar. Bu adamlar kısa 
zaman ilcinde her şeyden bıkarlar, daima değişiklik ararlar. Hiçbir zaman kusursuz bir 
durumda olan çağdaşlarının seviyesine gelemezler, hatta bunları anlayamazlar. Propagandayı 
veya muhteviyatını, kötü 

(ÇVe pek eskimiş buldukları için eleştirirler. Onlara daima yeni şeyler Ş gerekir. Bu herifler, 
halkın nezdinde siyasi başarının en öldürücü ;(düşmanı olurlar. 

Halbuki propaganda her şeyi kanıksamış küçük beylere, devamlı vakit geçirecekleri meraklı 
vasıtaları sağlamak için yapılan bir ,ley değildir. Propaganda kanaat ve telkin içindir. İkna 
edilmesi söz konusu olan kuvvet de topluluktur. Topluluğun ise daima o ağırlığı İçinde bir 
fikri anlayabilecek duruma gelmesi için, bir zamana ihtiyacı vardır. En basit mefhumlar 
defalarca tekrar edilmeden hafızasını onlara açmaz. 

Hedef çeşitli yönlerden aydınlatılabilir. Fakat her açıklamanın gayesi daima aynı düstura 
ulaşmalıdır. Ancak bu böyle olursa, propaganda düzgün bir etki yapabilir. Hiçbir zaman bir 
tarafa sapmadan üstünde yürünen bu yol, daima eşit ve metin bir çalışma sayesinde başarıya 
ermenin imkanını sağlar, işte o zaman, böylesine sebat ve gayretle nasıl akla, hayale gelmez 
büyük sonuçlara kavuşulacağı hayretle görülür. Her reklam ister iş hususunda, ister siyasi 
klanda yapılsın, başarısı devamlı çalışma ve daimi surette fikri takip etmekle elde edilir. 
Düşman propagandasını örnek almak gerekirdi. Bu propaganda özellikle belirli halk 
topluluğu için hazırlanmış birtakım hususlar ihtiva ediyor ve bunlar devamlı bir şekilde - 
ısrarla idare edilip, savunuluyordu. Esaslı fikirlerin ve bu fikirleri yayış usullerinin bir kere 
başarısı görülünce, savaş boyunca bunlar, bir değişiklik yapılmadan kullanıldı, ilk önceleri 
cüretli iddiaları yüzünden bu propaganda saçma gibi geliyordu. Daha sonra nahoş kabul 
edildi. En sonunda ise inanıldı. Dört buçuk yıl sonra Almanya'da bir ihtilal çıktı ki, ihtilalin 
parolası düşman propagandasından alınmıştı. İngilizler den bu silahın başarısının devamlı 
kullanılması ile sağlanacağı ve bu başarının yapılan bütün masrafları karşılayacağım da 
öğrendim. İngilizler propagandayı birinci silah kabul ediyorlardı. Halbuki bizde, propaganda 
bir sandalye kapamamış politikacıların son ekmek parçaları veya gazetelerde işletilen 
küçücük bir damar sayılıyordu. Almanya'da düşman propagandası 1915 yılının ilk aylarında 
başladı. 1916 yılından itibaren şöhreti gitgide arttı ve 1918 yılına gelindiğinde gerçek bir 
dalga halinde bütün Almanya'yı kapladı. O günlerde bu ideal avcılığının sonuçlarım yakından 
takıp etmek mümkün oluyordu. Alman ordusu yavaş yavaş düşmanımızın istediği gibi düşün- 
meye alıştı. Hiçbir Almanda bir reaksiyon görülmedi. Gerçekte ordu, akıllı ve irade sahibi 
şefinin idaresinde, bu havayla savaşı kabul etmek kararındaydı. Fakat bu işte gerekli olan 
araçlardan yoksundu.: Ayrıca bu çeşit fikri kültüre bizzat ordu tarafından erişilmesine izin 
verilmesinde de psikolojik hata vardı. Bu işin yararlı olabilmesi için, ülkenin içinden gelmesi 
gerekirdi, işte o zaman dört yıldan beri büyük kahramanlıklar ve feragat örnekleri vermiş 
insanların nezdinde başarı kazanılacağı ümit edilirdi. Fakat ülkenin başına ne geldi? Bu sonuç 
budalaca bir şey miydi, yoksa canice bir hareket mıydı? 

1918 yazı ortalarında Marne'ın güney sahilinin tahliye edilmesinden sonra Alman basını 
öylesine canice bir aptallık eseri ortaya koydu ki, bu adi hareket içimde her gün artan bir 
kudurmaya sebep olan şu soruyu aklıma getiriyordu. Ordumuzun kahramanlarının bu manevi 
sefahatine son verecek bir kimse çıkmayacak mıydı? 1914 yılında Fransa'ya eşine 
rastlanmamış, zafer dolu bir şekilde saldırdığımız zaman ne oldu? Isonzo Cephesi 
yıkıldığında italya ne yaptı” 1918 yılının ilkbaharında Alman kıtalarının saldırısı Fransız 
mevzilerini yerlerinden kovacak gibi olduğunda ve uzun menzilli ağır topların kudretli 
gülleleri Paris'in kapılarım dövmeğe başladığında Fransa ne yaptı? Orada, geriye doğru 


alelacele kaçışan alayların yüzlerini kamçılamışlar ve milli hislerin ateşlerini onların yüzlerine 
üflemişlerdi. İşte o zaman propaganda ve topluluklara tesir etmenin ilmi, askerlerin kalplerine 
kesin zafere inanmayı gürz darbeleri ile tekrar sokmak için nasıl çalışmıştı? Eğer Tanrı beni 
propaganda servisimizin aciz ve iradesiz adamlarının yerine koysaydı, savaşın kaderinin 
başka türlü olacağı muhakkaktı, işte bu husus aklıma geldikçe üzüntülerin içinde kıvranıp 
dururdum. O aylar içinde kaderin hainliğini ilk defa hissettim. Kader beni öyle bir yerde 
tutuyordu ki, herhangi bir zencinin silahından çıkan serseri bir kurşunla yere serilebilirdim. 
Halbuki başka bir mevkide vatanıma çok daha büyük hizmetlerde bulunabilirdim. Çünkü ben 
daha o günlerde, bu işte l başarılı olacağıma inanmış mağrur bir kimseydim. Ne var ki, şanı 
ve "e adı meçhul bir kimseydim. Sekiz milyon insan arasında bir satırlık kaydım vardı. Böyle 
olunca susmam ve bulunduğum mevkide bana Ö düşen görevi en iyi şekilde yapmam 
gerekiyordu. 

1915 yazında ilk düşman broşürleri elimize geçmeye başladı. Bunların içerikleri hep aynıydı. 
Sadece şekil ve izahat yönünden bazıları değişikti. Özellikle "Almanya'da kıtlık artıyor" 
iddiasında bulunuluyordu. Savaş bir türlü bitmeyecekti. Halbuki savaşı kazanmak ümidi 
devamlı şekilde azalıyordu. Bundan dolayı halk barış istiyordu. Fakat militarist idare ve 
Kayser buna fırsat vermiyorlardı. işte bu hususa vakıf olan bütün dünya, Alman milleti ile 
değil, sadece tek suçlu olan Kayser'e karşı savaş ediyordu. Bundan dolayı savaş, düşman 
barışsever beşeriyet tarafından uzaklaştırılıncaya kadar L> devam edecekti. Savaş bittikten 
sonra da liberal demokratik devletliler, Alman milletini dünya çapında ebedi barış ligine 
alacaklardı. Ancak "Prusya militarizmi" yok edildiği gün barış sağlanacaktı. 1 işte bu 
açıklamayı ispat için düşman broşürleri bazı kere J;,"memleket mektuplarının kopyalarını da 
ihtiva ediyordu. Bu mektupların muhteviyatı broşürün açıklamalarını doğrular gibiydi. Gerçi, 
bütün bu teşebbüslere gülünüp, geçiliyordu. Broşürler okunduk-/ tan sonra genel kurmaya 
gönderiliyordu. Bunların çoğu unutturuyordu. Sonunda rüzgar siperlere doğru yeni yeni 
yükler getiriyordu. Bu broşürleri bize getirme işini çok zaman uçaklar yapıyordu. 

Bu çeşit propagandada bir husus çok geçmeden hayret uyandırmaya başladı. Cephede 
Bavyeralıların bulunduğu kısımlarda değişmez bir yargı ile Prusya'ya saldırılıyordu. Aynı 
zamanda Prusya'nın savaşın tek suçlusu olduğu söylendiği gibi, Bavyera'ya karşı j, hiçbir 
husumet beslenmediği de ekleniyordu. Ayrıca Bavyera, Prusya militarizmine bağlı kaldığı ve 
ona hizmet ettiği sürece, Bavyera'nın hesabına kestaneyi ateşten çıkarmanın imkansız olduğu 
da açıklanıyordu. 

Bu usulün askerler üzerinde tesiri 1915 yılında görülmeye başlandı. Askerler arasında Prusya 
aleyhindeki infial göze çarpacak kadar gelişti. Fakat zirveden temele kadar bu duruma engel 
olmak için hiçbir tedbir alınmadı. Bu şekil davranış, basit bir hatadan, küçük bir ihmalden de 
öte bir şeydi. Gerçi er geç cezasını görecekti ama, yalnız Prusyalı değil, bütün Alman milleti 
zarara uğrayacaktı. Bavyeralı da herhalde Almandı. Böylece düşman propagandası 1916 
yılından itibaren inkar kabul etmez şekilde başarılar kazandı. 

Artık doğrudan doğruya ülke içinden gelen şikayet mektupları da olumsuz etkiler meydana 
getirdi. Şimdi bu mektupların cepheye düşman broşürleri ile ulaştırılmasına gerek 
kalmıyordu. Buna karşı da hiçbir şey yapılmadı. Sadece hükümetin son derece aptalca bazı 
ihtar ve çıkışmaları oldu. Ama cephe düşmanın saçtığı bu zehre gark oldu. Saçları uzun, 
akılları kısa bazı sersem kadınlar, bu zehri ülkenin içinde gayet doğal olarak imal ediyorlar ve 
bunları cepheye göndermekle düşmana hizmet ettiklerini, kendi yakınlarının savaş alanındaki 
ıstıraplarını uzatmak ve çoğaltmaktan başka bir işe yaramadıklarını bilmiyorlardı. Böylece 
budala kadınların mektupları yüz binlerce insanın kanına girdi. Sonunda 1916 yılında endişe 
verici bazı olaylar vukua geldi. Cephe homurdanıyor ve vahşi bir hale bürünüyordu. Askerler 
çeşitli sebeplerden dolayı artık memnun değildiler ve ara sıra da haklı olarak galeyana 
geliyorlardı. Askerler cephede aç kalıp, tevekkül gösterdikleri sırada aileleri ve yakınları 


evlerinde perişan bir durumda idiler. Halbuki başka yerler de bolluk ve eğlence hüküm 
sürüyordu. 

Buhran daha o günlerde kendini göstermiş, fakat bu daima iç meseleler halinde kalmıştı. 
Önceleri bağırmış veya mırıldanmış bir asker, bir müddet sonra gayet doğal bir şeymiş gibi 
görevini sessizce yerine getiriyordu. Yine önceleri memnuniyetsizliğini ifade eden bir bölük 
asker, savunmaya memur edildiği toprak parçasına, sanki Almanya'nın akıbeti o çamur 
içindeki bir iki yüz metrelik çukura bağlı imiş gibi çakılıp kalıyordu, işte bu hâlâ o 
kahramanlar ordusunun cephesiydi. 

Kaderin sert bir değişikliği sonucu cephe ile memleket arasındaki farkı öğrenecektim. 1916 
yılının Eylül ayı sonunda kıtam Somme çarpışmasına doğru hareket etti. Bu bizim için 
korkunç malzeme çarpışmalarından ilki idi. Bu çarpışmayı anlatmak çok zordur. Buna bir 
çarpışmadan çok, bir cehennem demek daha doğru olur. Devamlı ateş kasırgalarına Alman 
cephesi haftalarca dayandı. Belki bazen bir parça geriledi, bazen ilerledi ise de, hiçbir zaman 
gevşemedi. / Ekim günü yaralandım. Tanrı'nın yardımı ile geriye gelebildim ve Almanya'ya 
dönmek üzere sıhhiye trenine bindim. 

Ben vatandan ayrılalı iki yıl olmuştu. Bu şartlar altında bu iki yıl adeta sonu gelmez bir zaman 
parçası sayılabilirdi. Üniforma giymemiş Almanların görünüşlerinin nasıl olabileceğini zor 
düşünüyordum, ilk tedavi için yatırıldığım hastanede yanımdaki arkadaşla konuşan 
hastabakıcı kadının sesini işitince dehşetten irkildim. İki yıl sonra ilk defa bir Alman 
kadınının sesini duyuyordum! Sonra bizi memleketimize götürecek olan tren sınıra 
yaklaştıkça hepimiz bir endişe duymaya başladık, iki yıl önce genç askerler olarak geçtiğimiz 
yerlerin hepsi, Brüksel, Louvain, Liege birer birer gözlerimizin önünden geçip gittiler. 
Sonunda ilk Alman evini yüksek damından ve güzel panjurlarından tanıdık. Vatan! Vatana 
gelmiştik! 

1914 yılının Ekiminde sınırı geçerken şevk ve galeyanla tutuşuyorduk. Şimdi ise sessizlik ve 
heyecan hüküm sürüyordu. Herkes hayatı pahasına savunmaya zorunlu olduğu yerleri kaderin 
bir kere daha görmeğe fırsat vermesinden sevinç duyuyordu. Hepimizin, başkalarının 
gözlerimizin içine bakmalarına fırsat verdiğimiz için utanıyorduk. 

Hemen hemen cepheye gidişimin yıldönümünde, kendimi Berlin civarındaki Beelitz 
Hastanesi'nde buluyordum. Bu ne büyük değişiklikti! Somme çarpışmasının bataklıklarından 
bu ihtişam dolu binanın beyaz çarşaflı yataklarına geliyordum. Önceleri bu yataklarda 
yatmakta güçlük çektik. Bu yeni dünyaya yavaş yavaş alışabildik. Fakat üzülerek belirteyim 
ki bu yeni dünya, başka bir yönden de yeniydi. Cephedeki ordunun ruhu burada hayat hakkına 
sahip değildi. Cephede hiç rastlamadığım bir şeyi burada işitiyordum. Korkak olmakla iftihar 
ediliyordu; cephede duyulan homurtu ve mırıldanmalar hiçbir vakit görevi aksatmaya teşvik 
olmadığı gibi, korkaklığa karşı da bir övgü değildi. Evet, korkmak daima bir korkaklık diye 
kabul ediliyordu. Bundan da çok, bir değeri yoktu. Aksine korkaklığı ezen bir tiksinme vardı. 
Bu hal genel idi. Tıpkı gerçek bir kahramana gösterilen hayranlık gibi. Fakat hastanede iş 
tamamen tersineydi. Bir sürü elebaşı büyük büyük laflar sarf ediyorlar, o boş belagatlerine 
müracaat ederek, gerçek askerlik prensiplerini gülünç hale sokmaya uğraşıyorlar ve tip olarak 
korkakların karakter zaaflarım tavsiyede bulunuyorlardı. Birkaç adi herif bu hareketi yayma 
işinde elebaşı oluyorlardı. Bu köpeklerden biri hastaneye girebilmek için elini bir dikenli tel 
üzerinde dolaştırmış olduğunu iftiharla anlatıyordu. Bu yaranın basitliğine rağmen hastanede 
uzun süre kalmıştı. Almanya'ya bir sıhhiye treni ile sevk edilmesi de hile ile olmuştu. Fakat 
bu adi herif kendi düşüncelerini etrafa yayarken öyle kurnazca hareket ediyordu ki hıyanetini 
kahramanca ölen bir askerin cesaretinden üstün gibi göstermeyi başarıyordu. Birçok kimse bu 
zavallının sözlerim sessizce dinliyor, bazıları oradan uzaklaşıyor, bir kısmı da başları ile 
tasvip ettiklerini belirtiyorlardı. Bana ise bulantı geliyordu Fakat neden hastanede böyle bir 
elebaşıya fırsat veriliyordu. Ne yapmalıydı? Bu köpeğin ne olduğunu idarenin bilmesi 
gerekirdi. Fakat hiçbir şey yapmadılar. 


Bir acı duymadan yürümeye başladığım zaman Berlin'e gitme izni aldım. Kıtlığın her tarafta 
pek şiddetli olduğu derhal görülüyordu. Koca şehir açlıktan kıvranıyordu. Memnuniyetsizlik 
her tarafı sarmıştı. Askerlerin devam ettikleri yerlerdeki konuşmalar hastane-dekinin aynı idi. 
Bu heriflerin böyle yerlere kendi düşüncelerini yaymak için gittikleri intibaı uyanıyordu. 
Münih'te ise durum çok daha kötüydü. İyileştikten sonra hastaneden çıkıp depo taburuna 
verildiğim zaman, az daha şehri tanıyamayacaktım. Küfürde, kızgınlıkta çok ileri gidilmişti. 
Depo taburunda da durum aynıydı. Buna, cepheden dönen askerlere adi talim subaylarının 
gösterdikleri muamele sebep oluyordu. Bu subaylar cephede bir saat bile kalmadıkları için 
eski askerlere böyle kötü davranıyorlar, onlara uygun gelecek bir durum yaralamıyorlardı. 
Gerçi bu eski askerlerde bazı gariplikler vardı. Buna sebep de cephede hizmet etmiş 
olmalarıydı. Fakat bu durum, bir doldurma askerinin teşekkülüne kumanda eden kimseler için 
takdir edilemiyordu. Halbuki bu kimseler de, cepheden dönen subaylar olsalardı bu gerçeği 
anlarlardı. Bütün bunlar bir yana genel durum; endişe ve üzüntü verici idi. işin içinden bir 
fırsatını bulup sıyrılmak yüksek bir zekanın mahareti sayılıyordu. Sadık olma ve sebat 
gösterme ise Zaaf ve sınırlı bir zekanın işareti olarak vasıflandırılıyordu. Resmi daireler 
Yahudilerle dolmuş, taşmıştı. Memurların hemen hepsi Yahudi'ydi. Sözüm ona seçkin ırktan 
olan asker kaçaklarının çokluğuna şaşıyordum. 

Bu durum, iktisadi durumdan çok daha kötüydü. Yahudiler, gerçekten "gerekli kişi" 
kesilmişlerdi. Bu örümcekler Alman milletinin kanım yavaş yavaş emmeğe başlamışlardı. 
Milli ve hür ekonomiye öldürücü son darbeyi indirmek için gerekli olan araç, savaş 
derneklerinin aracılığı sağlanmıştı. Sınırsız bir merkeziyete ihtiyaç olduğu savunuluyordu. 
Böylece 1916-1917 kışından itibaren ürünün hemen hemen tamamı Yahudi maliyesinin 
kontrolüne girmişti. Halk kin ve gazabı ise kime karşıydı? işte bu sırada tam zamanında bir 
çare bulunmazsa yakın bir felaketin yok olma ile son bulacağımı dehşet içinde gördüm. 
Yahudi bütün Alman milletim soyup sofana çevirdiği ve mali hakimiyeti altına aldığı sırada, 
halk Prusyalılar aleyhine kışkırtılıyordu. Cephede oynanan bu oyun memleket siçinde de 
sahneye konuyor ve hiçbir reaksiyonla karşılaşmıyordu. Prusya'nın yıkılması, Bavyera'nın 
yükselmesinden ziyade, birinin çökmesi, diğerinin de yok olması manasına geleceğini hiç 
kimse anlamıyordu. Bu olaylar beni pek çok üzüyordu. Bunlar Yahudilerin dahiyane 
hilelerinden ibaretti. Böylece halkın dikkatini kendi üzerlerinden uzaklaştırarak başka 
noktalara çeviriyorlardı, Bavyera ile Prusya birbiri ile kavga ederken Yahudi onların gözleri 
önünde ellerinden hayat imkanlarını çalıyordu. Bavyera'da Prusya'ya sövülüp yayıldığı sırada, 
Yahudi devrim teşkilatı kurarak hem Bavyera'yı ve 'hem de Prusya'yı yıkıyordu. Alman ırkı 
içindeki bu feci ikiliğe tahammül edemiyordum. Münih'e gelir gelmez, eski vazifeme iade ta- 
lebinde bulundum. Cepheye dönmekten mutluluk duyuyordum. 

1917 yılının Mart ayı başında tekrar alayıma katılmış bulunuyordum. Bu yılın sonlarına doğru 
Ordu ümitsizliğin en aşağı noktalarından kurtulmuş bulunuyordu. Bütün askerler Rusya'nın 
yıkılmasından büyük bir ümide düşmüşler ve cesaret almışlardı. Şimdi her * Şeye rağmen, 
orduda savaşın Almanya'nın zaferi ile biteceği kanaati uyanmıştı. Tekrar cephelerden şarkılar 
yükseliyordu. Meşum kargaların sayıları azaldı. Vatanın geleceğine tekrar inanılmaya 
başlandı. 

Özellikle 1917 sonbahardaki italyan hezimeti olağanüstü bir İzlenim uyandırdı. Bu sefer, 
Rusya harekatı dışındaki cepheyi delmek İmkanının bir delili sayılıyordu. Böylece büyük bir 
iman seli milyonlarca insanın kalplerine dolmaya başladı ve bu kimselere 1918 yılının 
baharını rahatça beklemek fırsatını verdi. Kış eski günlere kıyasla daha sıkıntısız geçti. 
Meğerse bu, fırtınadan evvelki sessizlikmiş. 

Cephelerde bu sonsuz kavgaya bir son vermek için hazırlıklara girişiliyordu. Batı cephesine 
doğru ardı arkası kesilmeyen asker ve 


* o Rusya'daki komünist ihtilali o günlere rastlamaktadır. malzeme nakliyatı yapılıyordu. 
Orduya top yekün taarruz için tali mat veriliyordu, işte bu sıralarda Almanya'da dünyanın en 
büyük alçaklığı yapıldı. 

Almanya'nın galip gelmesi istenmiyordu. Zafer bize gülmeye başlarken ve 1918 yılı 
başlarında bir Alman hücumu henüz tasarı ha ünde iken, bunu boğazlamak için her çareye 
başvuruldu. Zaferi im kansızlaştırmak istiyorlardı. Cephane fabrikalarında grev yapıldı Eğer 
bu grev başarı ile devam etseydi, Alman cephesi yıkılacaktı Böylece Vorvvarts'ın, zaferin, 
Alman bayraklarının arkasından gitmemesi yolundaki isteği tahakkuk edecekti. 
Cephanesizlikten cephe bu iki hafta içinde delinirdi. Böylece tasarı halindeki taarruz ortadan 
kal kar ve itilaf Devletleri kurtulurdu. Neticede uluslararası sermaye Al manya'ya hakim olur 
ve milletleri aldatma yolundaki Marksizm gaye sine ulaşırdı. Uluslararası sermayenin 
tahakkümünü tesis etme, milli ekonominin tahribine bağlıydı. Milli ekonominin yok edilmesi 
de birtakım budala heriflerin ve bazı kimselerin alçaklığı ile oluyordu. 

Cephane grevi ümit edilen başarıyı sağlamadı. Cepheyi silahsı. bırakmak teşebbüsü kısa 
sürdüğü için cephanesizlik orduyu yol-edemedi. Fakat sebep olduğu ahlaki zarar ordunun yok 
olmasından da büyüktü. 

Memleket artık zafer istemiyorsa, ordu neden hâlâ cephede dövüşüyordu. Bu büyük 
fedakarlık ve mahrumiyetlere katlanış kimin içindi? Memlekette grev varken asker zafer için 
mi çarpışacaktı? Ay rica bu garip durum düşmanın üzerinde nasıl bir etki yapmıştı? 
1917-1918 kışında düşman devletlerin semasını kara bulutlu kapladı. Dört yıl boyunda bir 
devi andıran Almanya'ya karşı hücumlar yapılmıştı. Fakat bu devi yere sermek mümkün 
olmamışı 1 O sıralarda Almanya'nın kendisini koruması için kalkan tutan kolu serbestti. Bazen 
doğuya, bazen batıya ve bazen da güneye saldırma | için kılıç çekmesi gerekiyordu. Şimdi ise 
devin arkaları serbest kalmıştı. Düşmanlardan birini yere vurmak için seller gibi kan dol- 
muştu. Artık batıda kılıç tutan kol, kalkan tutan kolla birleşecek n Bugüne kadar düşman 
saldırmaktan bir fayda elde edemediği itin kendine yapılacak hücumdan zarar göreceği 
muhakkaktı, işte bun dan korkuluyordu, işte bunun için zafer kösteklenmek isteniyordu 
Londra'da ve Paris'te konferanslar birbirini kovalıyordu. Düşman propagandası için artık 
Almanya'nın zaferinin muhtemel olmadığım ispat etmek zorlaşıyordu. Cephelerde ihtiyatlı bir 
sessizlik vardı. Hatta bu sessizlik düşman ordularını da sarmıştı. Bu heriflerin küstahlıkları, 
birdenbire yok olmuştu. Endişe ve korku veren bir pırıltı görüyorlardı. Alman askerlerine 
karşı içlerinde duydukları his !t, şimdi tamamen değişmişti. Bugüne kadar Alman askerini, 
kendini hizmete adamış bir çılgın gibi görüyorlardı. Şimdi ise karşılarında kendilerinin 
müttefiki olan Rusya'yı yere sermiş bir asker vardı. Bize sadece doğuda saldırmak 
zorunluluğunu yükleyen zaruret, şimdi dahi bir kafadan çıkan bir taktik gibi görünüyordu. Üç 
yıl boyunca | Rusya'ya hücum etmiştik. Başlangıçta bir zafer gözükmüyordu. Bu fayda 
vermeyen saldırılarla alay ediliyordu. Çünkü Rusya'nın askerlerinin çokluğu sayesinde zafere 
ulaşması gerekirdi. Almanya ise kanının bitmesi yüzünden yok olacaktı. Gerçi savaş bu 
tahminlere hak verdirecek şekilde sürdü. 

1914 yılının Eylülünde Tannenberg Savaşı'nda alınan Rus esirlerinin kafileler halinde Alman 
yolları üzerinde akmaya başlamalarından itibaren bu insan dalgasının arkası bir türlü 
kesilmedi. Yok | edilen her Rus ordusunun yerini bir başkası alıyordu. Çarlık, tükenmek 
bilmeden savaşa yeni yeni kurbanlar sunuyordu. Bu kurban yarışına Almanya ne kadar 
dayanabilirdi? Bir gün gelecekti ki Almanya'nın son zaferinin arkasından, yine hiçbir zaman 
sonuncu olmayacak Rus orduları savaş alanlarında boy gösterecekti. Bu ne zaman olurdu? 
Bütün tahminlere göre Rusya'nın zaferi gecikmekteydi. Fakat günün birinde her şeye rağmen 
gerçekleşecekti. 

işte şimdi bütün bu ümitler yok olup gitmişti. Müşterek çıkarlar anlaşması etrafında en büyük 
kan fedakarlığını göstermiş olan müttefikin, yani Rusya'nın kuvveti artık kalmamıştı. Şimdi 
Rusya bizim saldırılarımız önünde yere serilmişti. Artık önümüzdeki bahardan korkulmaya 


başlandı. Bugüne kadar bütün kuvveti ile Batı Cephesi'ne yerleşmemiş olan Almanya mağlup 
edilemediğine göre bu kahramanlar diyarının bütün kuvvetleri şimdi tek bir cephede 
toplanınca zafere nasıl bel bağlanabilirdi? 

Güney Tir ol Dağlarının gölgeleri, düşünce gücü üzerinde ezici bir ağırlık bırakıyordu. 
Flandres sisleri içine kadar Cadorna'nın Binglup orduları bütün yüzlerde hüzün ve korkuya 
sebep oluyordu. F,«fere inanış, kaçınılması imkansız hezimet karşısında yerini dehşet 
bırakmıştı. O sıralarda, soğuk kış gecelerinde sanki Alman ordularının iler içmelerinden 
dolayı çıkan gürültüler kulaklara çarpıyordu. Düşman korku ve endişe içindeydi. İşte tam bu 
anda Almanya'dan parlak bu ışık fışkırdı ve bu aydınlık, cephelerdeki en son obüs 
çukurlarının içine doldu. Büyük hücum için Alman ordularına son emirler veril misti. Ama ne 
yazık ki, Almanya'da da genel grev baş göstermişti. 

Önce herkesi bir sessizlik kapladı. Çok geçmeden, düşman propagandası imdadına son anda 
yetişen bu cankurtaran simidini rahat bir iç çekme ile sarıldı. Düşman askerlerinin azalmakta 
olan cesaretlerim yükseltmek için en iyi çare bulunmuştu. Zafer ihtimali muhakkak diye 
tekrarlanmaya başladı. Bir süre sonra başlayacak olaylar karşısında duyulan endişenin yerini, 
şimdi azimli bir cesaret almıştı. Artık taarruzu bekleyen düşman, askerlerine savaşın son 
kararını Alman saldırılarının değil, bu saldırılara karşı gösterilecek sebatlı direnmelerin 
vereceğini telkin ediyordu. Almanlar canlarının istedikleri kadar zafer kazanabilirlerdi, ama 
memleketlerine dön düklerinde devrim ile karşılaşacaklardı. 

ingiliz, Fransız ve Amerikan gazeteleri bu inanışı okuyucularının kafalarına sokmaya 
başladılar. Son derece ustaca idare edilen bir propaganda cephedeki askerin manevi kuvvetini 
arttırıyordu. "Almanya, ihtilalle burun buruna!" "Müttefiklerin zaferi pek yakın!" işte manen 
yıkılmış olan askerin dizlerinin bağını yemden bağlayan en iyi silah buydu. Artık tekrar top 
tüfek ateşine başlanabilirdi. Bir panik içinde kaçışı umanlar şimdi sert bir dirençle 
karşılaştılar. Alman cephane fabrikalarının grevi işte bu elim sonuçları doğurdu. Müttefiklerin 
zafere karşı olan inançlarını arttırdı ve cephanesindeki o ezici ümitsizliği sildi. Binlerce 
Alman askeri bu grevi kanları ile karşıladı. Öte yan dan bu korkunç grevin teşvikçileri olan 
sefil herifler, devrimci Almanya'nın en yüksek hükümet mevkilerine aday oluyorlardı. 

Bu olay Almanya tarafından küçümsendi ise de düşman bunlardan devamlı ve olumlu 
sonuçlar çıkardı. Direnç, her şeyini kay betmiş bir ordu için gurur vesilesi olmaktan çıktı. 
Artık zafer uğrunda yapılan mücadelenin şiddet ve azgınlığı görülüyordu. Ger çekten zafer, 
bütün tahminlere rağmen, eğer Batı Cephesi, Alman saldırılarına sadece birkaç ay karşı 
koyabilirse, müttefiklere gülümserdi. Düşman parlamentolarında daha iyi bir geleceğin im 
kanlan olduğu kabul edildi ve Almanya'nın yok edilmesini sağlamak için yapılacak 
propagandaya bugüne kadar işitilmemiş büyük paralar ayrıldı. 

Ben ilk ve son hücumlara katılmak bahtiyarlığına ulaşmıştım. Bu anlar, hayatımın olağanüstü 
izlenimlerle dolu parçaları oldu. NOlağanüstü dememe sebep, şimdi savaşın, 1914 yılında da 
olduğu | gibi kendini savunmaktan çıkıp, saldırı niteliğini almış olmasıydı. 

Cehennem hayatını andıran üç yıl geçip, hesap görme günü gelince siperlerde rahat bir nefes 
alındı. Başarılı taburlar, bir kere daha *"neşenin içinde boğuldular. Ölmez defnenin son taçları 
zafer haleleri gibi bayrakların üstlerine asıldılar. Bir kere daha vatan şarkıları hareket 
halindeki kıtaların ardında göklere doğru yükseldi ve Tanrı'nın lütfü belki de son nankör 
evlatlarına nasip oldu. 

1918 yazının ortalarına doğru cephede bir bitiklik hali yayıldı. Memlekette ikilik tohumları 
etrafa atılıyordu. Bu niye böyle oluyordu? Çeşitli kıtalarda türlü türlü söylentiler dolaşıyordu. 
Artık savaşın bir değeri ve gayesi kalmadığı, sadece akılsız olanların zafere f inanacakları 
anlatılıyordu. Bundan sonra direnmenin halka bir fay-vermeyeceği, bundan sadece 
kapitalistlerle, monarşistlerin fayda olmayacağı iddia ediliyordu. Bu bilgiler gerilerden geliyor 
ve cephelerde münakaşalara yol açıyordu. 


Önceleri bu husus cephede pek az reaksiyona sebep oldu. Kamuoyunun bizim için ne önemi 
var? Dört buçuk yıl bu sonuç için mi savaşmıştık? Toprağa gömülmüş kahramanlardan savaş 
gayesini böyle hile ile çalmak adi bir haydutluktu. Genç askerlerden kurulu kıtalar 
Flandreslerde "yaşasın genel ve gizli oy" diye bağırarak ölüme atılmamışlardı. "Bütün 
dünyanın üstünde Almanya" diye haykırarak düşmana saldırmışlardı. Bu bir zevkti ve hiçbir 
zaman : manasız sayılamazdı. Fakat oy hakkını isteyenler, bu istekleri için hiçbir zaman 
dövüşmemişlerdi. Cephedeki asker bütün partilerin terbiyesiz heriflerini tanımıyordu. 
Namuslu Almanların bulundukları yerlerde bu parlamentocu heriflerin sadece bir kısmı vardı. 
İşte eski cephe askerlerinden Ebert Scheidemann, Barth, Liebknecht ve bunların tayfaları, bu 
heriflerin lehine pek az bir eğilim gösteriyorlardı. Öte yandan asker kaçaklarının, orduyu 
hesaba katmadan, memlekette nüfuz ve kudreti benimsemeye ve sahip çıkmaya ne hakları 
olabileceğine asla akıl erdirilemiyordu. 

Daha işin başından itibaren benim şahsi kanaatim buydu. Halkı kandıran, bu ciğeri beş para 
etmez bir sürü adi politikacılardan son derece nefret ediyordum. Savaş boyunca milletin 
faydasına ve hayrına hiçbir şey söz konusu edilmiyordu. Bu herifler boş ceplerim doldurmaya 
bakıyorlardı. Şimdi sadece kendileri için çalışan ve halkı düşünmeyen bu sefillerin ipe 
çekilmek için olgun bir hale geldiklerini görüyordum. Bunların isteklerine önem vermek, 
birkaç hırsız için halkın çalışkan elemanlarının menfaatlerini feda etmek demekti. 

Ordudaki muharip sınıfın büyük bir kısmı böyle düşünüyordu. Fakat memleketten gelen 
takviye kıtaları gittikçe berbatlaşıyordu. Öyle ki, cepheye gelişleri ordunun kuvvetine hiçbir 
şey eklemiyordu, tersine onu zayıf düşürüyordu. Özellikle Münihlilerin tamamının bir değeri 
yoktu. Bunların, gençlerini Ypres civarındaki çarpışmaya yollamış olan aynı ülkenin evlatları 
olacaklarına inanmak pek zordu. 

Ağustos ve eylül aylarında yok olma işaretleri gittikçe çoğaldı. Gerçi düşman saldırılarının 
meydana getirdiği izlenimler, bizim eskiden yaptığımız direnç savaşlarının tesirleri ile kıyas 
edilemezdi. Somme ve Flandres çarpışmaları, bu saldırılarla kıyaslanırsa çok daha müthiş bir 
şey oldukları görülürdü. Eylül ayı sıralarında benim kıtam üçüncü defa olarak, vaktiyle, genç 
savaş gönüllüleri alaylarında savaşırken ele geçirdiğimiz mevzileri işgal etti. Ne tatlı 
hatıralardı bunlar! 1914 yılının Ekim ve Kasımında, ateş emrini almıştık. Kıtamız sanki bir 
dans partisine gider gibi, kalplerde vatan aşkı, dudaklarda şarkılarla kavganın içine atılmıştı. 
En asil kanlar, vatanın hürriyeti sağlandığı inancıyla oluk oluk ve keyifle, zevkle akıyordu, 
işte bizim için kutsal bir duruma gelen bu toprağı 1917 Temmuzunda tekrar çiğniyorduk. En 
değerli arkadaşlarımız burada can vermişlerdi. Bunlar çocuk sayılacak kadar gençtiler. Bir 
vakitler gözleri şevk ve sevinçle parıldayarak, vatan için ölümle kucaklaşmışlardı. O zaman 
alayla birlikte ilerleyen biz eskiler "ölünceye kadar sadakat ve itaat" yemini ettiğimiz bu yerde 
dini bir heyecanla durmuştuk. Üç yıl önce alayın taarruz ederek ele geçirdiği bu yeri, şimdi 
zorla bir savunma ile koruyacaktık. 

Üç gündür devam eden ateşle, ingilizler büyük Flandres'ler hücumuna hazırlanıyorlardı. Bu 
sırada ölülerin ruhları canlanıyor gibi oldu. Alay balçık çamura saplanmış gibi, deliklere 
tutunup yerim terk etmedi ve bir adım gerilemedi. Fakat eskiden de olduğu gibi, bulunduğu 
yerde sayıca azaldı, sonunda ingilizlerin hücumu 31 Temmuz 1917'de başladı. Ağustosun ilk 
haftasında bizi değiştirdiler ve alaydan birkaç bölük kaldı. Bunlar sendeleyerek geriye 
çekildiler. Hepsinin üstü çamur tabakası ile kaplıydı, insandan çok hayaletlere benziyorlardı. 
ingilizler birkaç yüz obüs çukurundan başka "ölüm" bulmuşlardı. 

Şimdi de, 1918 sonbaharında, üçüncü defa 1914 yılının hücum mıntıkası üzerinde idik. 
Eskiden bize istirahat yolu görevini görmüş olan Comins Köyü şimdi bir savaş alanı haline 
gelmişti. Gerçekte savaş aynı kalmıştı, ama insanlar değişmişti. Artık asker siyaset yapıyordu. 
Memleketten gelen zehirli haberler her tarafa yayılıyordu. Artık memleketten gelen eski hava 
şimdi hiç yoktu. 


13 Ekimi 14'e bağlayan gece ingilizlerin gazlı obüs atışları Ypres'in güney cephesi üzerinde 
şiddetle patlıyordu. Bu savaşta sarı gaz kullanıyorlardı. Bu gazın etkisini, vücudumuzun 
üzerinde yaptığı tahribatı görmeden önce bilmiyorduk, iste o meşum gecede ben | bu gazın 
etkisini öğrendim. 13 Ekim akşamı Wervich'ın güneyinde-!I ki bir tepe üzerinde iken, uzun 
süre bu gazlı obüs atışlarının altında kaldık. Bu saldırı bütün gece büyük bir şiddetle devam 
etti. Gece yarısına doğru içimizden bir kısmını cephe gerisine doğru taşıdılar. Aramızda 
ölenler vardı. Sabah saat 7'de sarsılarak ve sendeleyerek geri çekildim. Gözlerim alev alev 
yanıyordu. Bir süre sonra gözlerim kor parçası haline geldi. Etrafımı karanlık kapladı. 
Pasevvalk Hastanesi'ne işte bu vaziyette geldim ve maalesef devrimde hazır bulunmak 
üzüntüsünü tattım. Havada anlatılması imkansız, iğrenç bir şey dolaşıyordu. Herkes birbirine, 
birkaç haftaya kadar işin başlayacağım söylüyordu. Bu konuşmalardan bir türlü bir anlam 
çıkaramıyordum. Önce bahardaki gibi bir grevin yapılacağını sandım. Deniz askerlerinden 
devamlı nahoş dedikodular geliyordu. Söylentilere göre deniz askerleri arasında galeyan 
vardı. Fakat bu dedikodular, bende büyük toplulukları ilgilendiren bir konudan çok, belirli 
gençlerin hayallerinde oluşan bir şey izlenimini uyandırıyordu. Hastanede herkes savaşın sona 
ereceğinden söz ediyordu. Bu sonun yakın olduğu ümidindeydiler. Fakat hiç kimse hemen bir 
sonuç alınacağını da tahmin edemiyordu. Gazete okuyamıyordum. Kasımda gerginlik genel 
bir hal aldı ve bir gün felaket birdenbire patladı. Deniz askerleri motorlu vasıtalarla gelip, 
halkı devrime teşvik ettiler. Ne yazık ki, bazı genç Yahudiler milletimizin ha yatının 
"hürriyeti, güzelliği, namusu ve haysiyeti (!)" uğrunda yapılan bu hareketin liderleri 
durumundaydılar. Bu adi heriflerin hiçbiri cephede bulunmamıştı. Bir zührevi hastalıklar 
hastanesi vasıtasıyla savaştan uzak yerlere gönderilmişlerdi. Şimdi ise orada kızıl paçavrayı 
bayrak yapıyorlardı. 

Yavaş yavaş kendimi iyi hissetmeye başladım. Göz çukurlarımdaki o korkunç ağrılar 
hafifledi. Çevremi biraz görebiliyordum, ilerde, bir işte çalışabilecek kadar gözlerimin tekrar 
görebileceği ümidi doğdu, işte bu korkunç olay çıktığı sıralarda iyileşmek üzere idim. 

ilk günlerdeki ümidim, vatana karşı girişilen bu hıyanetin az çok mahalli bir hareketten ibaret 
olduğundaydı. Bir iki arkadaşımı bu fikre inandırmaya çalıştım. Özellikle, hastanedeki 
Bavyeralı arkadaşlarım benim bu kanaatime daha çok inanmaya eğilimli gözüktüler. Hava 
tam ihtilal kokuyordu. Bu çılgınlığın Münih'te de etrafı kaplayacağına inanmıyordum. Bence 
o asil Wittelsbach Hanedanına karşı gösterilecek sadakatin, birkaç Yahudi'nin iradesine 
kapılmaktan daha çok olacağını ümit ediyordum. İşte bundan dolayı deniz askerlerinin önayak 
oldukları bu ayaklanmanın bastırılmağını bekliyordum. 

Fakat günler geçtikçe hayatımın en fena ve müthiş bir parçası ortaya çıktı. Söylentiler gittikçe 
öldürücü bir hal alıyordu. Benim mahalli bir olay olarak tahmin ettiğim çılgınlık, söylentilere 
göre genel bir devrimdi. İşte bu sırada cepheden nefret uyandıran pek kötü haberler geldi. 
Teslim olmak istiyorlardı. Fakat böyle bir şey olabilir miydi? 10 Kasım günü, bizlere küçük 
bir hitabede bulunmak üzere askeri hastaneye bir papaz geldi ve işte o zaman her şeyi 
öğrendik. Papazın anlattıklarım dinlerken duyduğum acı sonsuzdu. Bu ihtiyar din adamı, artık 
Hohenzollernler Hanedanı'nın taç giymeye hakkı kalmadığını, devletin şeklinin Cumhuriyet 
olduğunu söylüyor ve bu rejim değişikliği karşısında Allah'ın milletimize karşı olan lütfünu 
esirgememesi için bizlerden dua etmemizi istiyordu. Bütün bunları söylerken de tir tir 
titriyordu. O saygıdeğer adam aynı zamanda hanedan hakkında birkaç söz söylemeden 
duramıyordu. Pomeranya'da, Prusya'da ve bütün Alman vatanında yaptığı hizmetleri saygı ile 
yad ediyordu. Bir ara için için ağlamaya başlayınca küçük hastane köşesini derin bir sessizlik 
kapladı. Zannederim ki içimizde ağlamayan yoktu. Fakat yaşlı adam zorla sözlerine devama 
çalışarak, artık savaşa son vermek zorunda bırakıldığımızı, böylece gelecekte vatanımızın 
büyük bir baskıya maruz kalacağını, çünkü savaşın kaybedildiğini ve galip gelenlerin iyi 
niyetlerine sığınarak ateşkesi kabul etmek gerektiğini anlatmaya başlayınca kendimi tutamaz 
oldum, daha fazlasını dinlemek benim için imkansızlaştı ve birdenbire gözlerimi bir karanlık 


kapladı. Etrafı elimle yoklayıp ve sendeleyerek yatakhaneye geldim, kendimi binbir zorlukla 
yatağa attım. 

Ateşler içinde yanan, kor parçası gibi olan başımı çarşaf ve yastığa gömdüm. Annemin 
cenazesinde bulunduğum günden bu yana hiç ağlamamıştım. Gençliğimde kader en insafsız 
şekilde üzerime çullandığı sıralarda gururum gelişmişti. Uzun savaş yıllarında, ölüm 
cephedeki birçok sevgili arkadaşımı alıp götürürken, bunlar için ağlamak bana adeta garip 
geliyordu. Çünkü bu dostlarım Almanya uğrunda can veriyorlardı. Yalnız o korkunç savaşın 
son günlerinde zehirli gaz bana gizlice saldırdığı ve gözlerimi tahrip etmeye başladığı anda 
kör olmak tehlikesi karşısında bir an ümitsizliğe kapıldım. işte o sırada vicdanımdan kopup 
gelen bir ses ile sanki yıldırım çarpmış gibi kendime geldim. "Senden çok daha bedbaht ve 
feci durumda olan binlerce kişi varken miskin miskin yakınıp ağlayacak mısın?" Hemen 
hissiz ve dilsiz kaderime rıza göstermeye başladım. Yalnız şimdi vatanımın uğradığı felaket 
karşısında bütün şahsi acılarımın ortadan kalktığını görüyordum. 

Demek bunca fedakarlıklar ve mahrumiyetler boşunaymış. Bitip tükenmek bilmeyen aylar 
boyunca açlıktan duyulan acılar manasızmış. Ölümün nefesini ensemizde duyduğumuz halde, 
görevimizi yapmaktan bir an geri kalmamamızın hiçbir değeri yokmuş. Savaşta can veren iki 
milyon insanın hayatlarını feda etmeleri faydasızmış. 

Bir gün siperlerinden bir daha geri dönmeyeceklerini bile bile ileri atılan yüz binlerce insanın 
mezarları açılmayacak mıydı? Bu mezarlar açılıp çamur ve kan içindeki kahramanlar birer 
intikam hayaletleri gibi vatana doğru yola çıkmayacaklar mıydı? 1914 yılının Ağustos ve 
Eylülünde askerler bugünkü sonuç için mi ölmüşlerdi? Aynı yılın sonbaharında gönüllü 
adaylar, bunun için mi genç arkadaşlarının arkalarından gitmişlerdi? On yedi yaşındaki 
delikanlılar, bugünler için mi Flandres topraklarında yere devrilmişlerdi? Alman analarının, 
sonsuz bir sevgi ile bağrına bastığı evladan bir daha görmemek üzere, üzüntülü bir kalple 
cepheye yollarken, vatan için yaptığı fedakarlığın gayesi bu muydu? Bütün bu fedakarlıklar 
bir kaç caninin, memleketi avuçları içine alması için mi yapılmıştı? Demek uykusuz geçen 
gecelerden, sonu gelmeyen yürümelerden bitkin hale gelen askerlerimiz, güneşin kızgın ateşi 
ve kar fırtınalarının ayazı altında bu caniler için savaşmıştı! O etrafı silip süpüren ateşin 
cehennemine, gaz bombalarının öldürücü patlamalarına hiç sarsılmadan ve tek görevi düşman 
tehlikesine karşı durmak olduğunu düşünerek, bu heriflerin menfaatleri için mi göğüs 
gerilmişti? Hiç şüphe yok ki, bu kahramanlığı gösterenler şöyle bir anıt dikilmesine hak 
kazanmışlardı: "Yolcu eğer Almanya'ya gidiyorsan memlekete haber ver ki, biz vatana sadık, 
göreve itaatkar burada yatıyoruz." 

Ya memleket ne alemde idi? Göze alınacak yegane fedakarlık bu kadar mıydı? Almanya daha 
az mı saygıya layık görülecekti? Kendi tarihimize karşı görevlerimiz yok muydu? Bu olay 
gelecek nesillere nasıl haklı gösterilecekti? 

Sefiller, alçaklar, caniler, ahlaksızlar! Bu korkunç ve nefret verici olayları daha açık görmeye 
ne kadar gayret ettimse, bu alçaklık karşısında alnımdaki utanmanın verdiği kırmızılık da o 
kadar çoğaldı. Bu manevi acının yanında, gözlerimde duyduğum ağrılar hiç kalırdı. 

Bundan çok daha fena günler geldi. Her şeyin yok olduğunu görüyordum. Kafasızlar, 
beyinsizler, yalancılar ve katiller düşmanın lütuf ve merhametinden bir şeyler umuyorlardı. 
Bu günler benim içimde büyük bir kinin doğmasına sebep oldu. Bu olayları çıkaranlara kim 
kin duymazdı? ilerdeki günlerde akıbetimin ne olacağı hakkında da kesin bir fikir 
edinecektim. Şimdi bir süre önce, bana o kadar acı ve endişe veren kendi geleceğimi 
düşündükçe de gülüyordum. Böyle bir arazi üzerinde evler inşa etmek gülünç bir şey değil 
miydi? 

Sonunda en çok korktuğum, fakat her zaman soğukkanlılığım sayesinde olacağına inandığım 
bir şeyin meydana geldiğini açıkça görüyordum, imparator ikinci Gulliaume, sahtekar 
adamların bir parça şeref ve namustan nasipleri olmadıklarını aklına getirmeden, memlekette 
barışı sağlamak için Marksist hareketin şeflerine elini uzatan ilk Alman imparatoru olmuştu. 


Bu kepaze herifler, bir elleri ile imparatorun elini tutarlarken, diğer elleri ile de hançer 
arıyorlardı. 

Şu unutulmamalı ki, Yahudi ile uzlaşma yapılamaz. Ancak onunla karar verilebilir. O da ya 
hep, ya hiç! 

Onlar Yahudilerle anlaşmaya uğraşsınlar, bana gelince, ben siyasi hayata atılmaya karar 
veriyordum. 


BÖLÜM 7 
1918 yılının Kasım ayı başında tekrar Münih'e geldim. "Askeriler Şurası'na bağlı olan 
alayıma iltihak ettim. Bütün bu teşkilattan 1-öylesine nefret ediyordum ki, fırsatını bulur 
bulmaz buradan çekilip i gitmeyi düşünüyordum. Cephede tanıştığım sadık bir arkadaşım 
'plan Schmiedt Ernst ile, Traunstein'a gittim ve askeri kamp dağılın-: caya kadar orada 
kaldım. 1919 yılının Mart ayında Münih'e döndük. Vaziyet tahammül edilmez bir hal almıştı. 
Millet devrime teşvik ediliyordu. Eısner'in ölümü, tahammül edilmez halin artmasına, nihayet 
Sovyet Rusya'nın diktatörlüğüne, daha doğrusu Yahudilerin gecici bir hakimiyetine müncer 
oldu. Bu durum ise, daha başlangıçta devrim hazırlayanların gayesi ve besledikleri ideal idi. 
Bu sırada, sabahtan akşama kadar, zihnimde bir sürü planlar kuruyordum. Günlerce, her an ne 
yapabilirim diye düşünüyordum. Fakat bütün düşüncelerim basit bir müşahede ile son 
buluyordu. Şöhretim olmadığı için, herhangi bir faydalı harekette yer tutabilmek şartlarına 
sahip değildim. 
Sovyet ihtilali sırasında, ilk defa olmak üzere kendimi açığa vurdum. Merkezi Sovyetlerin 
dikkatini üstüme çektim. 27 Nisan 1919 günü tevkif edilecektim. Fakat beni tevkife gelen "üç 
herif üzerlerine çevrilen tüfek karşısında göstermeleri gereken cesareti kendilerinde 
bulamadıkları için dönüp gittiler. 
Münih'in kurtulmasından birkaç gün sonra 2. piyade alayındaki devrimci olaylar hakkında, 
tahkikat icrasına bakan komisyona üye tayin edildim. Siyasi mahiyeti olan ilk faal 
memuriyetim bu olmuştur. Birkaç hafta sonra da, orduya mensup olanlar için açılan bir kursa 
katılmak emrini aldım. Bu kursun derslerinde, askere vatani görev ve ahlak eğitimi için 
muayyen hususlar öğretilecekti. Benim için bu teşkilatın bütün değeri, mevcut durum 
hakkında kendileri ile esaslı surette münakaşalar yapabilmek imkanı bulunan bir kaç arkadaş 
tanımak fırsatını vermesindeydi. Hepimiz, Almanya'nın pek yakın olan yıkılmasının mevcut 
partilerce durdurulamayacağına kesin şekilde inanmıştık. Diğer taraftan "burjuva nasyonal" 
oluşumlar dünyanın en iyi iradesi ile dahi, bu yıkılışı önlemeye hiçbir zaman muktedir 
olamazdı. Onlarda bir sürü şartlar eksikti. Halbuki "tekrar yapmak" için bu şartların temini 
lazımdı, işte bundan dolayı kendi küçük topluluğumuzda, yeni bir parti kurulması söz konusu 
oldu. Bu sırada önümüzdeki prensipler sonraları Alman işçi Partisi'nde uygulanmış olan 
prensiplerle aynıydı. Kurulacak teşkilatın ismi, büyük halk kütlelerine, bu harekete katılmak 
imkanını verecek şekilde olmalıydı. Bu husus sağlanmazsa, bütün gayret ve çalışmalar bir 
sonuç vermeyecekti. Bunun için "Sosyal Devrimci Parti" adında karara vardık. Çünkü yeni 
hareketin toplumsal fikirleri, gerçekte bir devrim mahiyetine haiz idiler. 
O zamana kadar, iktisadi meseleler üzerindeki dikkatim, toplumsal sorunların 
incelenmesinden öteye geçmemişti. Fakat sonraları, müttefik devletlere karşı Alman 
politikasını inceledikçe, ufkum genişledi. Bu politika hemen hemen tamamıyla, iktisadi 
hayatın hatalı bir tahmini ve gelecek için Alman milletinin menfaatlerinin düşünülmemiş 
olmasından ibaretti. Fikirlerin hepsi her durumda sermayenin sırrının, çalışmanın meyvesi 
olduğu noktasında toplanıyordu. Bundan dolayı bu düşünceler, çalışma gibi insan faaliyetim 
kolaylaştıracak veya zorlaştıracak olan etkenlere uyabilecek fikirlere istinat ettiriliyordu. 
Sonuç olarak sermayenin milli önemi, devletin yani milletin büyüklüğüne, hürriyetine ve 
azametine tabi olmasından ileri geliyordu. 


Sermayeyi, milleti beka içgüdüsü ile yahut gelişme arzusu ile doldurmağa ve yardım etmeğe 
sevk etmek gerekir. Devletin hürriyeti ve bağımsızlığı lehinde sermayenin böyle uygun 
istikamet alması, sermayeyi milletin hürriyeti, ululuğu, kuvveti lehinde müdafaaya sevk 
etmekle mümkün olur. Bu şartlar içinde sermayeye karşı görevi basit ve açık olmalıdır. Devlet 
sadece, sermayenin devlet hizmetinde kalması ve milletin hakimi olduğu zannına 
kapılmamasına ne nezaretle yetinmelidir. Bu vaziyet, şu iki sınır arasında devam edebilir: $ 
Bir taraftan yaşama kabiliyetine sahip bağımsız bir ekonomiyi savunmak, öte yandan da 
işçinin toplumsal haklarını sağlamak. 

Ben önceleri, ortaya konan mesainin sonucu olan, sermaye ile vücudu ve bütün mahiyeti ile 
sadece spekülasyona dayanan sermaye arasındaki farkı istenilen açıklıkta ayırabilecek ve 
görebilecek durumda değildim. Fakat daha önce bahsettiğim kurs sayesinde, profesör 
Gottfried Feder'in anlattıkları ile böyle bir farkı tespit edebilecek duruma gelmiştim. 
Hayatımda ilk defa olarak borsanın uluslararası sermayesi ile ikraz sermayesi arasındaki 
büyük farkı muhakeme edebiliyordum. Feder'in ilk dersini dinledikten sonra, içimde yeni bir 
partinin kurulması için gerekli yolu bulmuş olduğum kanaati uyandı. 

Bence Prof. Feder'in meziyeti; sermayenin çifte vasfını kesin bir şekilde açıklamasındaydı. 
Sermaye spekülasyona ve halkın iktisadiyatına bağlı idi. Feder onun ölümsüz şartını da 
açıklıyordu. Menfa-,'It. Bütün esaslı konulardaki iddialarını öyle delillere dayandırıyordu ki, 
kendisini gelişigüzel tenkit etmek isteyenler, bunların kuram-olarak yanlış olduklarını iddia 
etmekten çok, uygulamada im-'kansız olabileceğini söyleyebiliyorlardı. işte başkalarının 
gözünde "Feder'in öğretiminde zayıf gibi görülen nokta, benim kanaatimce o-j&un kuvvetini 
temsil ediyordu. Bir icraat programı düzenleyen bir kimsenin görevi, bir hususu fiile 
çıkarmanın çeşitli imkanlarım tespit etmek değil, durumu fiile çıkarabilir diye açıkça övme ve 
yaymadır. Yani vasıtalardan çok, gaye ile meşgul olmalıdır. Bu şartlar altında ise kesin etki 
yapan şey, bir düşüncenin ilke yönünden doğru oluşudur, gerçekleşmesinin zorluğu önemli 
değildir. 

Program yapan kimse, mutlak gerçek üzerinde istinat edecek . yerde, o sırada uygun olup 
olmayacağına dikkat ederse yaptığı program, sağını solunu yoklayarak yürüyen insanlara, 
yolunu gösteren kutup yıldızı olmaktan çıkar ve yalnız diğer benzerleri gibi basit bir reçeteden 
ibaret kalır. Bir hareketin programını düzenleyen kimse, onun gayesini tespit etmeli, siyaset 
adamı da o hareketin haklı görülmesini sağlamalıdır. Demek oluyor ki, program düzenleyen 
kimse, düşüncelerinde sonsuz gerçeğe doğru bir yol takip edecek, siyasetçinin hareketleri ise 
daha çok o andaki genel gerçeklere bağlı olacaktır. Birinin büyüklüğü soyut olarak fikirlerinin 
mutlak doğru oluşunda, diğerininki ise belirli gerçeklerin doğru bir şekilde tahmin edilerek 
bunlardan faydalanılmasındadır. Program yapan kimsenin seçtiği gaye, kendisine karanlıkta 
yol gösteren yıldız olacaktır Bir siyasetçinin değeri, planlarının ve hareketlerinin başarısı ile, 
yanı bunların gerçeğe uygun düşmeleri ile ölçülürken, program yapıcısının son düşüncelerinin 
file çıkarılmaması da mümkündür. Çünkü insan aklı çeşitli gerçekleri düşünebilir ve 
fevkalade net amaçları seçebilir. Fakat bunların tamamen gerçekleştirilmeleri, insanların ye- 
tersiz oluşları yüzünden sonuçsuz kalabilir. Bir fikir mücerret olarak ne kadar doğru ve bu 
yönden ne kadar büyük olursa, eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi de doğrudan doğruya 
insanlara bağlı olduğu için o nispette imkansızdır. Bundan dolayı program yaratıcısının değeri 
gayelerinin gerçekleştirilmesi ile ölçülemez. Onun değeri gayelerinin insanlığın gelişmesinde 
yaptığı fayda ve tesirle tespit edilir. Eğer bu böyle olmasa idi din vazedenlerin en büyük 
adamlar arasında sayılmamaları gerekirdi. Çünkü onların ahlak yönünden düşüncelerinin 
gerçekliği, hiçbir zaman tam olmamıştır. Hatta sevgi dini bile icraatında, o veli varlığın 
niyetlerinin ancak pek zayıf bir görüntüsünden ibaret kalmıştır. Fakat bu dinin önemi kültürün 
ve ahlakın genel gelişmesine verdiği ve vermeğe çalıştığı yöndedir. 

Program yaratıcısı ile programı gerçekleştirecek siyaset adamının görevleri arasındaki bu pek 
büyük fark, bu iki meziyetin aynı kişide birleşmesine hemen hiç rastlanmamasının sebebini 


teşkil eder. Bu sözüm özellikle değersiz siyaset adamları içindir. Bunlar sözümona 
mesleklerinde başarılı olmuşlardır. Onların "icraat ve hareketleri bir imkanlar zaafından başka 
bir şey değildir." işte Bismarck, siyaseti biraz tevazu göstererek bu şekilde tarif ediyordu. Bir 
siyasetçi, büyük fikirlerden ne kadar uzaklaşırsa başarıları o kadar basit olacaktır. Bunun için 
bu gibi kimseler, ancak gelip geçici şeylerle meşgul olacaklar ve eserleri kendileri ile beraber 
toprağa gömülecektir. Bu kimselerin eserleri tamamıyla gelecek nesiller için bir değer 
taşımayacaktır. Çünkü zamanlarındaki başarı gelecek nesiller için değerli olabilecek 
gerçeklerin, büyük fikirlerin ve bütün önemli konuların boğulması keyfiyetine dayanmaktadır. 
Gelecek için çok önemli olan gayeler, bu uğurda savaşan kimseye pek faydalı olmaz. Büyük 
halk toplulukları bunu pek ender anlayabilir. Onlar için, bira ve süt bölgelerinin fiile 
çıkarılmaları, geleceğin önemli ve geniş planlarından daha çok takdir görür, işte daima 
budalalıkla akraba durumunda olan gurur ve kendini büyük görmeden dolayı siyasetçilerin 
çoğu, büyük halk topluluklarının o andaki geçici sevgilerini kazanmak veya kaybetmemek 
için, geleceğin büyük planlarını bir kenara iterler. Bu heriflerin başarı ve önemleri tamamen 
duruma bağlıdır. Onlar geleceğin nazarlarında kendilerini var saymaz. Küçük beyinleri 
bundan hiç rahatsız olmaz. 

Oysa program yaratanlar için iş başkadır. Onlar için önemli olan daima gelecektir. Bu gibi 
kimseler kendi devirlerindeki halkın minnettarlığından vazgeçmelidirler. Onların fikirleri 
ölmez olduğu için gelecek nesillerden şan ve şeref toplarlar. Hayatta pek ender olarak, 
program yaratanla siyaset yapan aynı şahıs üzerinde toplanır. Bu iki meziyet ne kadar samimi 
olursa, o şahsın icraatına karşı mukavemet o kadar artar, fakat bu da onu kuvvetlendirir. O 
artık rasgele bir dükkan sahibi için çalışmaz, gayet küçük, fakat seçkin ' bir zümre tarafından 
takdir edilen gayelerle meşgul olur. Bundan dolayı sevgi ile kin arasında delik deşik olur. 
Çağdaşlarının protestosu ile karşılaşır. Bir adamın eseri gelecek için ne kadar büyük ve 
değerli olursa, onu anlayan o kadar az olur. Bu durumda mücadele çok çetin olur, başarı da o 
nispette Zor elde edilir. Eğer yüzyıllar boyunca başarı böyle bir kimseye gülümserse, 
gelecekteki şan ve şerefin bazı belirtilerine hayatında da sahip olabilir. Bu büyük adamların 
durumları maraton koşucularına benzer. Çağdaşların defne dalından yapılan taçları sadece 
ölmek üzere olan kahramanların şakaklarını okşar. Dünyanın en büyük mücadele adamları 
bunlardır. Çağdaşları tarafından anlaşılamayan bu mücadele adamları, fikir ve idealleri için 
kavgaya hazırdırlar. Bunlar günü geldiği vakit halkın kalbine girecek kimselerdir, işte o 
zaman herkes, bu büyük adamlara çağdaşlarının yaptıkları haksızlıkları telafi etmek 
mecburiyetini duyar. Hayatları ve icraatları hassasiyetle ve hayranlıkla incelenir. Sadece 
gerçek büyük devlet adamları değil, bütün büyük ıslahatçılar da bu ekibe dahildirler. Büyük 
Frederic'in yanında, bir Martin Luther ve bir Richard Wagner'de bulunmaktadır. 

Gottfried Feder'in sermayenin faizinin meydana getirdiği esaretin çürütülmesi hakkındaki ilk 
dersini takip ettiğim zaman, burada Alman milletinin geleceği için önemi gayet büyük nazari 
bir gerçeğin söz konusu olması gerektiğini hemen anladım. Borsa sermayesi nin, milli 
ekonomiden kesin bir şekilde ayrılması, Alman sermayesinin uluslar arası bir hal almadan, 
aleyhinde derhal mücadeleye girişilmesini gerektiriyordu. Hemen şunu da belirteyim ki, 
sermayeye karşı yapılan mücadele ile gelecekteki milli ekonominin temellerini sarsmaya 
gerek yoktu. Almanya'nın gelişmesi davasını gayet açık bir şekilde anladığım için, en zor 
mücadelenin düşman milletlerle değil, uluslararası sermayeye karşı da olacağım görüyordum. 
Feder'in derslerinden gelecekteki bu mücadele için en kudretli işaretleri tespit ediyordum. 
İlerdeki gelişmeler, bu varsayımların doğruluğunu ispat etti. Bugün, burjuva siyasetimizin 
kurnaz adamları artık bizimle alay edemiyorlar. Bu kimseler eğer inkara sapmazlarsa, bugün 
uluslararası sermayenin, savaşı en çok körükleyen etken olmakla kalmayıp kanlı kavga 
bittikten sonra da, şimdi barışı bir cehennem haline getirmek için çalıştığını itiraf etmeleri 
gerekir. Uluslararası maliyeye ve borç sermayesine karşı mücadele Alman milletinin 
kurtuluşu ve iktisadi bağımsızlığı uğrundaki kavgada en önemli hususu teşkil etmiştir. Eğer 


kurs hocası Feder'in fikirlerine itiraz edecek olan varsa, onlara cevabım şöyle olacaktır: 
"Sermayenin birikmesi ile meydana gelen esaretin çürütülmesi" fikrinin tatbik edilmesinden 
doğabilecek, korkunç ekonomik sonuçlar dolayısıyla gösterilen endişelerin hepsi önemsizdir. 
Çünkü, bugüne kadar uygulanan iktisadi reçetelerin hepsi Alman milletinin aleyhinde 
sonuçlar vermiştir. Milli banka konusu karşısında alınan vaziyet ve demiryolu kurulması 
hususunda, Bavyeralı doktorlar meclisinin korkusu tahakkuk etmemiştir. Mesela, buharlı atın 
yolcuları baş dönmesine uğramamışlardır. Onları seyredenler de hastalığa 
yakalanmamışlardır. Böylece demiryolunu gizlemek için etrafına tahta perde çekmekten 
vazgeçilmiştir. Yalnız, sözümona uzman efendilerin gözlerinde birer gözbağı ebediyen 
kalmıştır, itiraz edenlere ayrıca şunu da hatırlatayım: Her fikir, hatta en kusursuz olanı bile, 
yaratılışında kendini bir gaye sanırsa, büyük bir tehlike haline gelir. Çünkü, gerçekte o fikir 
bu gayeye ulaşmak için sadece bir vasıtadır. Fakat, gerek benim ve gerek bütün nasyonal- 
sosyalıstlerin nazarında sadece bir mezhep vardır, o da millet ve vatandır. Bizim kavgamızın 
konusu ırkımızın hayatını ve gelişmesini sağlamaktır. Görevimiz milletimizin çocuklarını 
beslemek, kanın temizliğini, vatanın bağımsızlığını korumaktır. Bu da, milletimizin kainatın 
yaratıcı tarafından kendine verilen kutsal görevi yerine getirmek için, gerekli kıvama 
ulaşmasını sağlamakla ilgilidir. Her düşünce ve her öğretim, her bilim bu gayenin hizmetinde 
olmalıdır. Her şey bu yönden incelenmeli, zaman uygun ise yerine getirilmeli, eğer değilse bu 
işe engel olan her şey ortadan kaldırılma-e ildir. Böylece hiçbir nazariye, ölü bir nazariye 
halinde kaskatı hale gelemez. Her şey hayata hizmet etmelidir. Gottfried Feder'in fikirleri, 
beni henüz yabancısı olduğum bu konu ile esaslı bir şekilde meşgul olmaya sevk etti. Yeniden 
incelemeye başladım. Yahudi Kari Marks'ın bütün hayatı boyunca süren çalışmalarının 
niyetini ve mahiyetini gayet iyi anlıyordum. Şimdi onun "Kapital"i, tamamen anlaşılır duruma 
geldi. Bu sosyal demokrasinin, milli ekonomiye karşı bir savaşıydı. Bu savaş maliye ve borsa 
dünyasının gerçekten uluslararası ve Yahudi olan sermayenin baskısına zemin hazırlayacak ve 
: fırsat verecekti. Fakat bu dersler, başka bir bakımdan bende gayet önemli bir tesir meydana 
getirdi. Bir gün münakaşaya girdim. Derslere katılan biri, Yahudileri müdafaaya başladı. Ben 
aksini müdafaa ” ettim. Derse katılanların çoğunluğu benim fikirlerimi kabul etti. Bunun 
sonucu şu oldu. Birkaç gün sonra Münih'te garnizon vazifesini gören alaylardan birine "eğitici 
subay" sıfatıyla girdim. Bu sırada askerin disiplini pek gevşemişti. Askeri disiplin ve itaat 
tekrar yürürlüğe konmak üzere teşebbüse geçildi. Askerin, sadece ve sadece milletini ve 
vatanım sevmeyi kendiliğinden öğrenmesi gerekli idi. Ben büyük bir sevinçle ve hararetle işe 
başladım. Şimdi benim için daha kalabalık bir dinleyici topluluğuna söz söylemek, hitap 
etmek fırsatı doğuyordu. Eskiden beri hissettiğim şey bugün tahakkuk ediyordu. Ben söz 
söylemesini biliyordum. Sesim küçük bir salonun her tarafından işitilebilecek kuvvette idi. 
Hiçbir görev beni bundan daha çok memnun edemezdi. Çünkü terhis edilmeden önce kal- 
bimde pek büyük bir yer işgal eden müessesede, yani orduda faydalı hizmetler yapmak arzusu 
ile yanıp tutuşuyordum. Verdiğim derslerle yüzlerce arkadaşı milletlerine, vatanlarına iade 
ettim. Askeri millileştiriyordum. Bu suretle genel disiplini takviyeye yardımcı oldum. Bu 
vesile ile fikir ve kanaatlerime katılan birçok arkadaş ile tanıştım. Bu arkadaşlar ilerde 
benimle birlikte yeni hareketin çekirdeğini vücuda getirmeye başladılar. 


BÖLÜM 8 

Bir gün, şeflerimden, görünüşte siyasi vasfı bulunan "Alman işçi Partisi" ismi altında yakında 
toplanacak olan ve bu toplantısında Gottfried Feder'in konuşacağı oluşumun mahiyetini 
anlamak emrim aldım. Benden bu teşekkül hakkında bir rapor istiyorlardı. O sırada ordunun 
siyasi faaliyetlere ve siyasi partilere karşı ilgi göstermesi normaldi. Çünkü ihtilal askere siyasi 
faaliyette bulunmak hakkını vermişti. Hatta tecrübesiz olduğu sıralarda ordu, bu hakkı çok bol 
kullanmıştı. Merkez ve Sosyal Demokrasi, ordunun sempatisinin devrimci partiden ayrılarak 
milli harekete doğru teveccüh ettiğini gördüğünde, askerden oy kullanmak hakkını aldı ve her 


türlü siyasal faaliyetten askerleri menetti. Eğer bu manevraya başvurulmayıp, askerin eşit 
hukukunun veya ihtilalden sonra denildiği gibi vatandaş haklarının iptaline gidilmeseydi, 
Kasım Hükümeti birkaç yıl sonra mevcut olmayacak ve haysiyetsizliği devam etmeyecekti. 
Ordu o günlerde milleti, kanını emenlerden ve memleket içindeki ihtilafa çanak tutanlardan 
kurtaracak yolun üzerinde idi. Fakat parti mensuplarının da Kasım katilleri ile bir olup, güle 
oynaya bu hususun lehinde oy kullanmaları ve böylece bir milli gelişme vasıtasını tesirsiz 
hale gelmesine yardım etmeleri, Marksizm'e istinat eden düşüncelerin memleketi uçuruma 
götüreceğini bize gayet iyi gösterir. Gerçekten fikri sakatlık içinde bulunan burjuvalar, 
ordunun, eski durumuna tekrar kavuşarak Alman kahramanlığına önayak olacağını 
biliyorlardı. Bunun için merkez ile Marksizm, kendilerine en büyük tehlikeyi oluşturan 
nasyonalizmin dişini sökmek istediler. Bu diş kökünden çıkarılıp atılırsa, o zaman ordu bir 
asayiş kuvveti durumuna girecek ve böylece düşmana karşı savaşmak kabiliyetini 
kaybedecekti. Bu durum sonradan tam manasıyla meydana çıkmıştır. 

Bizim sözde milli olan devlet adamlarımız, ordumuzdaki gelişmenin milli istikametin aksine 
olacağını düşünüyorlardı. Gerçi bu imkan dışı bir şey değildi. Çünkü bu siyaset adamları; 
üniforma giyecekleri yerde, birer geveze olup parlamentoya dolmuşlardı. Böylece bu 
siyasetçiler, en şerefli bir geçmişin dünyanın en üstün askerleri olduğunu hatırlattığı 
adamların kalplerinden neler geçebileceği hakkında hiçbir fikre sahip olamamışlardır, işte bu 
ortam içinde ve henüz benim için tamamen meçhul olan bu partinin toplantısına gitmek üzere 
hazırlıklara başladım. Akşam Münih'te Sternecker Birahanesi'nin Leiberzzimmer'ine 
giriyordum. "ALMAN İŞÇİ PARTİSİ"nin bu toplantısında yirmi, yirmi beş kişi vardı. 
Toplantıdaki kişilerin çoğunluğu, halkın aşağı tabakalarına mensup kimselerdi. Konferansı 
verecek olan Feder'i kurslar sırasında gayet iyi tanımıştım. Bunun için topluluğu incelemeye 
daha çok önem verdim. Bende etkisi ne olumlu, ne de olumsuz oldu. Öteki kuruluşlardan bir 
farkı yoktu. O sıralarda herkes yeni bir parti kurmak istiyordu. Çünkü, kimse bugüne kadar 
olanlardan memnun değildi. Aynı zamanda kimsenin mevcut partilere güveni kalmamıştı. 
Bundan dolayı bu tip partiler her tarafta mantar gibi bitiyor ve kısa bir zaman sonra kaybolup 
gidiyordu. Teşekküllerin kurucuları, bir parti meydana getirmek, bir hareket yapmaktan aciz 
kimselerdi. Bunun için bu topluluklar gülünç bir küçük dükkan hüviyetinde idiler ve hemen 
daima tabii ve mukadder bir ölümle ortadan kalkıyorlardı. 

Alman işçi Partisi'nin toplantısında 2 saat hazır bulundum. Feder nihayet sözlerini bitirince 
memnun oldum. Artık gitmek istiyordum. Tam bu sırada, serbest münakaşa yapılacağı ilan 
edilince kalmak gereğini duydum. Fakat bu tartışmada da ilgi çekici bir taraf bulamadım. 
Tartışma renksiz bir şekilde geçerken söz bir profesöre verildi. Bu profesör, Feder'in 
prensiplerini isabetsiz bulduğunu söyleyerek konuşmaya başladı. Sonra Feder'in yerinde bir 
müdahalesi ile birdenbire olaylar zincirine atladı. Sonra bu profesör Bavyera'nın Prusya'dan 
ayrılmasını, ancak bu sayede Alman Avusturya'nın derhal Bavyera'ya iltihak edeceğini ileri 
sürdü ve bunun parti programına alınmasını talep etti. Bunun üzerine söz istemekten ve bilgin 
efendiye bu husustaki fikrimi söylemekten kendimi alıkoyamadım. Nihayet ben sözlerimi 
bitirmeden profesör salonu ıslak bir köpek gibi terk etti. Ben konuşurken sözlerimi 
salondakiler hayretle dinlemişlerdi. Topluluğa hayırlı geceler dileyerek uzaklaşacağım sırada, 
yanıma bir adam sokuldu, kendini tanıttı, ismini tam olarak anlayamadım ve elime küçük bir 
kitap sıkıştırdı. Bu siyasi bir broşür idi. Okumamı ısrarla rica ediyordu. Bu broşür hoşuma 
gitti. Böylece bu can sıkıcı topluluğu, tatsız toplantılarını takip etmeden daha kolay bir şekilde 
tanıyacaktım. Fakat şunu da belirteyim ki, elime broşürü sıkıştıran adam bende olumlu bir 
tesir yapmıştı. Toplantıdan ayrıldım. 

O sırada, ikinci piyade alayının kışlasında, hâlâ ihtilalin izlerini muhafaza eden küçük bir 
odada oturuyordum. Gündüzleri kırk birinci avcı alayında, yahut başka alayların toplantı ve 
konferanslarında bulunuyordum. Odamda geceyi yalnız geçiriyordum. Sabahları saat beşte 
uyanmayı adet edinmiştim. Döşemenin üstüne kuru ekmekler bırakarak farelerin onları 


yemesini seyrediyor, bu hayvanların birbirleri ile kavga etmelerini seyretmekten 
hoşlanıyordum. Hayatımda o kadar yokluk çekmiştim ki, açlığın ne olduğunu gayet iyi 
biliyordum. Bundan dolayı bu hayvancıkların memnuniyetini de gayet iyi anlıyordum. 
Toplantının ertesi günü yine saat beşte uyandım. Farelerin hareketlerim takip ediyordum. 
Tekrar uyuyamadığım için bir gece evvelki küçük broşür aklıma geldi. Bu broşürde işçi olan 
yazar, Marksist ve sendikalist kargaşalıkların içinden çıktıktan sonra, milli fikirlere nasıl 
döndüğünü anlatıyordu. Konu, broşüre isim veriyordu: "SiYASİ UYANMAM". Okumaya 
başlayınca bu broşürün sonunu getirdim. Gözlerimin önünden kendi gelişmemin geçtiğini 
gördüm. O gün bu olayları birkaç defa düşündüm. Bu tesadüfe önem vermek niyetinde 
değildim. Fakat birkaç hafta sonra bir kartpostal aldım. Hayretler içinde, Alman işçi Partisi'ne 
kaydolduğum haberini öğreniyordum. Beni bu hususta izahat vermek için parti komisyonunun 
bir toplantısında hazır bulunmaya davet ediyorlardı. Bu şekilde üye kazanmak usulüne çok 
şaştım. Kızmak mı, yoksa gülmek mi lazımdı, bilemiyordum. Mevcut bir partiye girmeye 
niyetim yoktu. Kendim bir parti kurmak ve o partinin lideri olmak istiyordum. Sonuç olarak, 
böyle bir davete itibar etmemeliydim. Bu daveti yapanlara yazılı cevap vereceğim sırada, 
merakım düşündüklerime ve yapmak istediğime hakim geldi. Düşüncelerimi sözlü olarak 
anlatmak üzere, çağrılan günde toplantıya gitmeye karar verdim. 

Nihayet çarşamba günü geldi. Bu toplantının yapılacağı bina gayet mütevazı idi. 
Homstrasse'de otel Vicux Rosenbad. Büyük merasimler hariç, diğer zamanlarda buraya hiç 
gelinmez gibi görünüyordu. Bu 1919 yılında normaldi. Çünkü yemek listesi, öteki büyük 
otellerin fiyatlarından çok daha pahalıydı. Bu yüzden bir müşteriyi bile zorlukla 
çekebiliyordu. Bu otelin adını dahi duymamıştım. 

Az aydınlatılmış boş bir salondan geçtim, içerde kimse yoktu. Yandaki odaya geçilen kapıyı 
arıyordum. Beni yurt üyesi karşıladı, havagazı lambasının şüphe uyandıran aydınlığı altında, 
odada broşürün yazarı hariç, dört kişi daha vardı. Yazar beni derhal selamladı, partinin yeni 
üyesi sıfatıyla bana hoş geldin temennisinde bulundu. Biraz şaşırmıştım. Benden izahatımı 
biraz sonraya bırakmamı istediler. Çünkü Reich Başkam henüz gelmemişti. Biraz sonra o da 
geldi. Sternecker'de Feder'in konferansına başkanlık eden şahıstı. Adı M. Harrer idi. 
Diğerlerinin de adlarını öğreniyordum. Münih teşkilatı başkanı Anton Drexler idi Son 
toplantının zabıtları okundu. Muhasip raporunu açıkladı. Parti topluluk olarak yedi mark elli 
feniğe sahipti. Rapor üzerinde muhasip güven oyu aldı. Bu husus da zabta geçirildi. Daha 
sonra başkan; Kiel, Dusseldorf ve Berlin'den gelen mektuplara verilen cevapları okudu. 
Herkes cevapları kabul etti. Gelen tebliğ edildi. Mektup teatisinin artması Alman işçi 
Partisi'nin yayılmasının gözle görülür bir işareti olduğu ifade edildi. Bunun üzerine tekrar 
verilecek cevaplar münakaşa edildi. 

Acayip, çok acayip bir şeydi. Bu en kötü bir kulübün iç yüzüydü. Buraya girmem lazım 
mıydı? En sonunda sıra gündeme geldi. Gündemde yeni üye kabulü vardı. Yani benim 
durumum görüşülecekti. 

Sorular sormaya başladım. Fakat belli belirsiz birkaç direktifin dışında hiçbir şey yoktu. 
Program yoktu. Üye defteri, hatta hatta bir mühür dahi yoktu. Yalnız göze çarpan, iyi bir niyet 
ve iyi bir arzunun var olduğuydu. 

Bu gençleri gülünç duruma düşüren şey, içlerinden gelen sesti. Bu ses, onlara mevcut 
partilerin bu işi başaramayacaklarını söylüyordu. Partinin makine ile yazılmış emirlerini 
okudum. Bu emirler de iyi niyetle beraber acz ifadesini buldum. Çok şey eksikti. Özellikle 
mücadele ruhu yoktu. Bu adamların hissettikleri şeyi anladım. Bu o güne kadar parti 
kelimesine verilen manadan daha fazla bir şey ve yeni bir hareket arzusu idi. 

Kışlaya döndüm. Hayatımın en güç sorunu ile karşı karşıya bulunuyordum. Partiye girmeli 
mi, yoksa daveti ret mi etmeliydim? Akıl, ancak ret cevabı verilmesini tavsiye edebilirdi. 
Fakat hissiyatım beni rahat bırakmıyordu. Bu partinin mantıksızlıklarını düşündükçe 
hissiyatım onların tarafını daha çok ilzam ediyordu. Ertesi günler artık hiç rahat edemedim. 


Lehte ve aleyhte olan mütalaaları tartıyordum. Eskiden beri siyasi bir faaliyette bulunmaya 
kararlıydım. Yalnız bugüne kadar bende bir hamle eksikti. Ben bugün bir işe başlayan, yarın 
onu yarıda bırakan ve mümkünse bir başka işe geçen kimselerden değildim. Bundan dolayı 
karar vermekte güçlük çekiyordum. Kuracağım müessese ya büyük bir önem kazanmalı, ya da 
ortadan kalkmalı idi. Bunun, benim için kesin bir karar olacağını, geriye dönülemeyeceğini 
biliyordum. O zaman bu geçici bir eğlence veya oyun değil, benim için gayet ciddi bir işti. 
Daha o zamanlar olumlu bir sonuca ulaşmadan, her şeye teşebbüs eden kimselere antipati 
duymaktaydım. Her yerde görülen bu maymun iştahlılar, bence nefret edilecek kimselerdi. 
Ben bu kimselerin hareketlerini tembellikten daha kötü kabul ediyordum. 

Şimdi, sanki kader parmağı ile işaret ediyor gibiydi. Mevcut büyük partilerden hiçbirine 
girmeyecektim. Fakat bu küçük ve gülünç parti henüz taş gibi kaskatı bir teşkilat haline 
gelmemişti ve herhangi bir kimse için müessir olma imkanı veriyordu. Bu bakımdan bu 
partide çalışabilmek mümkündü. Hareket ne kadar küçük ve basitse, ona uygun bir şekil 
vermek de o kadar kolay olur. Bu partide konuyu, yolu ve gayeyi tayin etme imkanı mevcuttu. 
Halbuki büyük partilerde böyle bir şeyi tatbik imkanı olamazdı. 

Bu hususta ne kadar çok düşünürsem, kalbimde böyle küçük bir hareketle bir gün, milletin 
yükselip gelişmesinin tohumlarının atılabileceği kanaati de o kadar kuvvet buluyordu. Eski 
köhnemiş fikirlerle veya son feci olayların suçlusu yeni parlamenter rejime bağlı hareketlerle 
böyle bir başarı sağlamanın imkanı yoktu. Çünkü yapılacak olan iş, seçim için bir slogan 
bulmak değil, yeni bir dünya görüşü tespit etmekti. Fakat bu isteği gerçekleştirmek son derece 
zor olacaktı, işte bu görevi başarabilmek için çalışmaya başlarken, benim ortaya 
koyabileceğim vasıf ve meziyetlerim nelerdi? 

Servetsiz, fakir bir insan oluşum, bana tahammülü kolay bir dert gibi geliyordu. Bana en güç 
gelen şey, adı meçhul kimselere mensup ve milyonlarca vatandaş arasında yapayalnız 
oluşumdu, öyle bir kimseydim ki, tesadüf benim yaşamama müsaade edebilir, yahut 
vücudumu ortadan kaldırır da hiç kimse farkına bile varmazdı. Buna tahsilimin yetersizliği de 
ekleniyordu. Aydınlar adı verilen kimseler, düzenli öğrenim görmemiş, gerekli olan bilimi 
öğrenmemiş bulunanlara sonsuz bir gurur ve azametle tepeden bakarlar. Fakat hiçbir zaman 
şu soruyu sormazlar, Bu kimseler neler yapabilir? Onlar yalnız "ne öğrenmiştir?" diye 
sorarlar. Bu öğrenim görmüş kişiler, çevresi birçok diploma ile çevrili bir aptalı, bu 
kağıtlardan yoksun zeki bir delikanlıya tercih ederler. 

Böylece, bu öğrenim görmüş çevrenin beni ne şekilde kabul edebileceğini kolayca tahmin 
edebilirdim. Ama bunda aldanmıştım. Çünkü insanları basit ve maddi gerçeklerden biraz 
olsun uzak kalabileceklerini sanmıştım. 

iki gün süren tatsız hülyalardan ve acı düşüncelerden sonra, artık adım atmanın gerektiği 
kanaatine vardım. Bu karar, hayatımın kesin kararı oldu. Artık geriye dönüş yoktu. 

Alman işçi Partisi'ne üye oldum ve artık yedi numara ile muvakkat üye unvanına sahiptim. 


BÖLÜM 9 
Herhangi bir ismin düşüşünün derinliği, daima son durumu ile önceki durumu arasındaki 
mesafeyle ölçülür. Bu, milletlerin ve devletlerin düşüşleri için de böyledir, ilk durum, daha 
doğrusu ilk yüksek nokta, bu bakımdan kesin bir önem taşır. Düşen şey vasatın üstünde ise 
derine düşüşü veya çöküşü açıkça görmek mümkün değildir. Halbuki imparatorluğun çöküşü, 
muhakeme yapmaya, düşünmeye veya hissetmeye kabiliyetli kimseler için pek acı ve o derece 
korkunç görünür. Esasen imparatorluk öyle bir maksimum noktadan düştü ki, onun bu 
amansız çöküşü ve yıkılması karşısında bu acıyı tasavvur bile hemen hemen imkansızlaştı. 
Eskiden imparatorluğun temeli bütün bir milleti yücelten olayların sihri ile kaplı gibi 
görünüyordu. Eşi görülmemiş bir koşu ile zaferden zafere geçilirken, çocuklar ve torunlar için 
ölmez kahramanlıkların mükafatı gibi bir imparatorluk gelişti. Bu gelişme ister bilinçli, ister 


bilinçsiz olsun bunun önemi yoktu, önemli olan, Alman milletinin hayatı ve devamlılığı, 
parlamento gruplarının dalaverelerine bağlı olmayan bu imparatorluğun kuruluşundaki 
güzellik sayesinde, diğer devletlerin üstünde olduğunu hissetmesi idi. 

Esasen prenslerin ve halkın, yeniden Almanların muhteşem bir idare ile gelecek için bir 
imparatorluk kurmak ve imparatorluk tacını yüceltmek yolundaki istekleri, parlamentoda 
nutuk atma ve gevezelik yapmakla değil, Paris Cephesindeki kuşatmanın gök gürültüsünü 
andıran patlamaları ile ortaya kondu. Bu hareket, bazı katillerle yürütülmedi. Bismarck'm 
devletini kaçaklar, para çekici herif ler kurmadılar. Bu devlet cephede vuruşmasını bilenlerce 
kuruldu. 

"Böyle bir kaynak ve pek eski devletlere pek ender nasip olan tarihi şan ve şeref parlaklığı 
imparatorluğu çevreliyordu. Sonra gözleri kamaştıran parlaklıkta bir gelişme başladı. Harice 
karşı sağlanan bağımsızlık, içerde halkın günlük ekmeğini sağlıyordu. Millet dünya nimetleri 
ile bolluğun içine gömülmüştü. Devletin ve milletin haysiyeti ve şerefi o zamanın Alman 
halkı ile olan farkı derhal göze çarpan bir ordu ile korunuyordu. Ama şimdi imparatorluğun ve 
Alman milletinin düşüşü öyle derin olmuştu ki, herkes baş dönmesine kapılarak, akıl ve histen 
yoksun kalmıştır. Geçmişin haşmetini akla getirmenin imkanı yok. Eski devrin büyüklüğü ve 
güzelliği, bugünün sefaleti yanında bir rüya gibi göze çarpıyor, işte bir devrin büyüklüğü, bu 
korkunç çöküşün sebebini aramayı unutturacak kadar gözlerimizi kamaştırmıştır. Halbuki bu 
çöküşün sebebi daha önceden herhangi bir şekil altında mevcuttu. Almanya'yı sadece iyi para 
kazanılan ve harcanan, yalnız bir oturma yeri kabul edenler, şimdiki durumu bir felaket diye 
vasıflandırırlar. Bunların dışında kalanlar ise, tam tersine, bugüne kadar tahakkuk etmemiş 
tahminlerini nihayet meydana gelmiş sayıyorlardı. 

Fakat yıkılmanın sebebi, bundan bir ders çıkarabilecek pek az adam bulunmasına rağmen, 
daha önceden ortada idi. işte bugün, böyle bir ders çıkarmağa her günkünden çok ihtiyaç 
vardır. Bir hastalık sebebi bilinirse tedavisi de mümkün olur. işte siyasi felaketler karşısında 
da böyle hareket etmek gerekir. Hiç şüphe yok ki, bir hastalığın derin sebepleri yerine, ilk 
önce dıştan görünen arazları tedavi olunur. Birçok kişinin, dıştan görünen arazları 
düzeltemeyip, bunları hastalığın gerçek sebepleri ile karıştırmalarının sebebi işte buradadır. 
Hatta bu gibi kimseler böyle bir sebebin varlığını inkara bile saparlar. Bundan dolayı şimdi 
aramızdakilerin birçoğu, Almanya'nın çöküşünü, sonucun doğurduğu ekonomik zaruret ve 
yokluğa bağlıyorlar. Gerçi herkes kendi payına düşene katlanmak zorundadır. Bu, felaketin 
manasını ve genişliğini anlamak bakımından, herkes için kesin ve zorlayıcı sebeptir. Halbuki 
büyük topluluk, siyasi ve kültür yönünden, ırk ve ahlak bakımından bu çöküşe pek az başını 
çeviriyor. Bu büyük topluluğa dahil olanların pek çoğunda his ve akıl yokluğu göze çarpıyor. 
Haydi, çöküş sebepleri hakkında büyük topluluğun bu şekilde davranmasını kabul edelim. 
Fakat, aydın çevrelerin de bu çöküşü ekonomik felakete bağlamaları ve kurtuluşu ekonomik 
bir çözümden beklemeleri, bana şimdiye kadar tedavisi imkansız kalmış sebeplerden biri gibi 
geliyor. Çöküşte ekonominin ancak ikinci ve hatta üçüncü planda kaldığı, birinci rolü siyası, 
ahlaki ve kan etkenlerinin oynadığı anlaşılırsa, ancak o zaman şimdiki felaketin sebebine 
inilmiş olur. Böylece kurtuluş yolu ve çaresini bulmak imkan dahiline girer. Bunun için 
Almanya'nın yıkılmasının sebeplerinin araştırılması kesin bir önem taşır. Gayesi, bizzat 
hezimeti yok etmekten ibaret olan siyasi bir hareketin temelinde bu araştırmanın sonucu 
vardır. Fakat, geçmişin içinde yapılacak bu araştırmalar sırasında, göze hemen çarpacak 
sonuçlarla o kadar fark edilmeyen sebepleri birbirine karıştırmaktan kaçınılmalıdır. Bugünkü 
felaketimizin akla kolaylıkla gelen ve dolayısıyla en yaygın olan açıklaması şöyledir: Biz 
mağlup olduğumuz savaşın sonuçlarına katlanmak zorundayız. Yani bu feci durumun sebebi, 
mağlup olunan savaştır, işte bu ahmaklığa inanan pek çok kişi vardır. Fakat, bunu ağızlarında 
yalana dayanak olarak dolaştıranların sayıları daha da çoktur. Hükümetin çanağından yutmak 
imkanım bulanların hepsi böyle hareket etmektedir. Devrim taraftarları, savaşın sonuçlarına 
kayıtsız kalan halka karşı kötü davranmadılar mı? Hatta bu büyük savaşın zaferle sona ermesi 


ile ancak büyük kapitalistlerin ilgilendiği ve Alman halkının ve işçisinin böyle bir şey 
yapmaması gerektiğini gayet ciddi olarak iddia etmediler mi? Evet, bu dünya barışı şakşak- 
çıları yok olan şeyin sadece militarizmden ibaret olduğunu ve Alman milletinin en güzel bir 
dirilme olayı için bayram yapabileceğini ilan etmediler mi? Bu çevrelerde düşmanın iyilikleri 
takdir edilip, kanlı kavganın bütün suçu Almanya'ya yüklenilmedi mi? Askeri hezimetin bile 
millet için, özel birtakım sonuçlar doğuramayacağı ilan olunmadan böyle bir iddiaya kalkışılır 
mıydı? işte bütün devrim bu yol üzerinden gidilerek yapılmadı mı? Devrim, zaferi bizim 
bataklıklarımızdan çaldı. Halbuki Alman milleti iç ve dış hürriyetlerine doğru ancak zaferle 
gidebilirdi. Bedbaht ve aldatılmış olan arkadaşlar, sizlere sorarım: Durum böyle değil midir? 
Burada, felaketin sebebini Yahudiler tarafından askeri hezimete bağlanmasında gerçekten bir 
yüzsüzlük vardır. Halbuki Berlin'de, bütün hainlerin merkez organı olarak yayınlanan 
Vorvvarts, bu defa Alman milletinin, bayrağını zafer kazanarak memlekete getirmeye hakkı 
olmayacağını yazıyordu. Durum böyle iken, şimdi bizim çöküşümüzün sebebi başka şekilde 
görülecekti öyle mi? 

Eğer bu sayıklamalar ve saçma sözler, tamamen akıllarını kaybetmiş fakat kötü niyet ve her 
türlü sahtekarlıktan uzak kalmış bir-i Çok kimseler tarafından her tarafa yayılmış olsaydı, bu 
büyük yalan-r Cllarla mücadele etmenin hiçbir önemi kalmazdı. Ben de bu yolda 
konuşmaktan kurtulurdum. Gerçi bu münakaşalar, davamız için .kavga edenlere bazı deliller 
sağlayacaktır. Sözlerin ağızdan çıkar . Çıkmaz değiştirildiği bir devirde, bu deliller bizim için 
faydalı ola-I Çaktır, işte Almanya'nın yıkılmasını ordunun son savaşta yenik düş-()e meşinden 
doğduğunu iddia edenlere verilecek cevap bunlardır. 1 Hiç şüphe yok ki, savaşın 
kaybedilmesi vatanımızın geleceği 1 için olumsuz yönden önem taşır. Fakat bu kaybediliş bir 
sebep değildi. O da başka sebeplerin sonucuydu. Bu ölüm kalım kavgasının i şanssız bir 
şekilde son bulması üzerine feci sonuçların doğması, koftu niyetli olmayan kimseler için 
gayet açık bir keyfiyet idi. Maalesef bu durumu anlamayan bazı kimseler ortaya çıktı. Veya 
işin gerçek yönünü bilmekle beraber ;bu gerçeğe karşı önce mücadele ettiler ve Sonra onu 
inkara kalkıştılar. Çok zaman bu herifler, gizli arzuları 1; olduktan sonra, körükledikleri 
felaketin büyüklüğünün çok geç farkına varıyorlardı. 

Biz askerlerin yıkılmasının sorumluluğu, tamamen onlara aittir. ' Düşünüp söyledikleri gibi 
cephede bir hezimet yoktur. Gerçekte, hezimet onların hareketlerinin sonucudur. Şimdi 
iddiaya kalkıştıkları gibi kötü bir kumandanın eseri değildir. Düşman ordusu da korkaklardan 
kurulmamıştı. Onlar da ölmesini biliyorlardı. Savaşın ilk gününden itibaren Alman ordusuna 
sayıca üstün olan düşman askeri, teçhizat için bütün dünyanın depo ve fabrikalarından fayda- 
lanıyordu. Bundan ötürü bütün bu teşkilata ve dünyaya karşı Alman ordusu tarafından dört yıl 
boyunca kazanılan zaferler, bizim kumanda heyetimizin üstünlüğü sayesinde olmuştur. 
Bugüne kadar teşkilat ve idare yönünden Alman ordusunun bir eşine dünyada 
rastlanılmamıştır. Eğer bazı kusurlar olmuşsa bunlardan kaçınılması 

imkansızdır. 

Bu ordunun yıkılması, bugünkü felaketimizin sebebi olmamıştır. Bu felaket başka cinayetlerin 
sonucudur, işte bu sonucun, daha çok göze çarpan diğer bir yıkılmanın sebebini teşkil ettiği 
söyleniyor. Bu sonuç şu düşüncelerden çıkıyor: Askeri bir hezimet, bu milleti veya bir devleti 
böyle bir çöküşe götürebilir mi? Ne zaman dan beri şanssız şekilde kapanan bir savaş böyle 
bir sonuca sebep olmuştur? Milletler kaybedilen bir savaş sonunda ortadan silinirle ı mi? 
Bunun cevabı gayet kısadır: Eğer milletler askeri hezimetlerin de, ahlaksızlıklarının kudret 
noksanlıklarının, karaktersizliklerinin ve sözün kısası liyakatsizliklerinin karşılığım almış 
olurlarsa, bunun sonucu yukarıda söylediğim gibidir. Ama askeri hezimet bu sebeplerden 
dolayı değilse, sonuç daha yüksek bir seviyeye doğru yükselmek için bir kamçı yapar. O milli 
hayatın mezar taşı olmaz. Tarih bir sürü örneklerle bu iddianın doğruluğunu ispat eder. 
Alman askerinin hezimeti liyakatsizlikten doğan bir felaket değil, ebedi adaletin haklı bir 
cezası idi. Halbuki bu başarısızlığa liyakatsizliğin sebep olduğu söyleniyordu. Yenilgi gün 


gibi ortada durmakla beraber, birçok kişinin gözlerinden kaçan ve bu felaketi ha zırlayan 
gerçek sebepler nedense tespit edilemiyordu. Felaketin sebebi, bünyemizde görülmek 
istenmeyen birtakım zincirleme olayların en çok kokuşmuş olanının dışarıya vurmasından 
ibaretti, işte bundan dolayı, Alman milletinin bu hezimeti kabullenme şeklini yeniden 
düzenlemeye bağlı olan olayları inceleyiniz. 

Bazı çevrelerde, vatanın uğradığı felaketten dolayı en adi şekilde ve utanmadan, açıkça 
memnuniyet ifade edilmedi mi? Eğer kendisi böyle bir cezaya müstahak değilse, kim bu 
şekilde hareket edebilir? Gerçekten daha da ileri gidilerek cephenin bozulmasında rol 
oynandığı iftiharla söylenmemiş midir? 

Bunu yapan, düşman değildi. Hayır, böyle bir utanmanın sorumluluğunu taşıyanlar 
Alınanlardır. Felaketin bu kimselere haksız olarak darbe vurduğu iddia edilebilir mi? Savaşın 
sorumluluğunu kendi omuzlarına almak ne zamandan beri adet haline gelmiştir? Hem de 
olaylar hakkında her şey bilindiği halde... 

Hayır, bin defa hayır! Alman milletinin mağlübiyetinin asıl sebebini birkaç mevziinin askeri 
bakımdan vazifesini yapamamasında, yahut bir taarruzun sonuçsuz kalmasında aramak yanlış 
olur. Çünkü, bir cephe, asker sıfatıyla mağlüp olmadı. Bir cephenin çöküşü de vatanın 
felaketini hazırlasaydı, Alman milleti savaşa bütün bütün başka bir surette tahammül ederdi. 
O zaman bu hezimetin sonuçlarına diş sıkılarak tahammül gösterilirdi. Tesadüfün hıyaneti, 
yahut kaderin iradesi sonucunda galip gelen düşmana karşı Alman milleti-: itin kalbi baskı, 
şiddet ve hiddetle dolar, taşardı, işte o zaman millet, mağlup orduları karşılar, katlandıkları 
fedakarlıktan dolayı tefekkür eder, onları bağrına basar ve Reich'tan ümidi kesmemeyi tavsiye 
ederdi. Teslim olma bile akılla imzalanır, fakat o sırada kalp gelecekteki bir yükselme için 
çarpmaya başlardı. Eğer, biz yenilgiyi iadece kadere borçlu olsaydık, o zaman ne gülünür, ne 
de dans edilirdi. Korkaklıkla iftihar olunmazdı. Cepheden dönen askere hakaret edilmez; 
bayrak ve kokarttan çamura batmazdı. Özellikle, bir ingiliz subayı olan Repington'un "Üç 
Alman'dan bir tanesi haindir." demesine fırsat verilmezdi. Fakat neticede, milletlerin bize 
karşı olan hürmet ve takdirlerinin son kırıntılarını da yok ettik ve bitirdik, işte, Almanya'nın 
çöküşüne savaşın sebep olduğu yalanı en iyi 

bu noktadan çürütülür. 

Bu hezimetin sonucu hiçbir zaman askeri zaaf değildi. Hayali 

.olaylar, daha savaş çıkmadan önce Alman milletini yiyip bitirmişti. 

' Geleneklerin ve ahlakın zehirlenmesinin, beka içgüdüsünün ve buna bağlı hissiyatın 
azalmasının felaket dolu sonuçları ortada idi. Uzun zaman bu fenalıklar milletin ve 
imparatorluğun temellerini 

oymaya başlamıştı. 

Bütün bu olanların tek sorumlusu Marksist teşkilat ile Yahudiler di. Yalana inandırılan millet, 
vatan hainlerine karşı ayağa kalkacak yegane "tehlikeli davacı" olmak durumundan çıkarılmış 
ve elinden ahlaki hukuk silahları alınmıştı. 

En büyük yalanların daima bir kısmına inanılır. Büyük halk topluluğu, ihtiyari ve şuurlu bir 
şekilde fenalığa atılmaz, fakat kalbinin en derin köşesinin kandırılmasına imkan bırakır. 
Bundan dolayı büyük halk topluluğu, hissiyatının basit sadeliği içinde, küçük bir yalana 
kapılmazsa da, büyük bir yalana aldanır. Genellikle kendiliğinden küçük yalanlar uydurur, 
buna karşılık büyük yalanlar uydurmaktan utanır. 

Büyük halk topluluğu böyle bir sahtekarlığı aklına sığdıramaz, bu işitilmemiş derecede 
terbiyesiz ve sahte açıklamalara inanamaz. Hatta aydınlatılsa bile, yine de şüphelenir ve uzun 
süre tereddüt eder. Ama hiç olmazsa sonunda kendisine sunulan rasgele bir açıklamayı doğru 
olarak kabullenir. 

En adi yalanlar daima bir iz bırakırlar. Bundan aldatma hususunda en yüksek mertebeye 
çıkmış olanlar, gayet güzel istifade ederler ve bu usulü alçakça kullanırlar. Bu durumu en iyi 
bilenle ı her zaman Yahudiler oldu. Zaten onların hayatları, tek ve büyük bir yalan üzerine, 


yani ırk söz konusu olduğunda, kendilerinin dini bir cemiyeti temsil ettikleri yalanına istinat 
ediyordu. Büyük düşünürlerden Schopenhaur, büyük bir gerçeği ortaya koyan küçük bir 
cümle ile onları ebediyen teşhis etmiştir: " Yahudiler yalanın büyük üstatlarıdır ". Bu olagelen 
gerçekleri kabul etmeyen veya bunlara inanmak istemeyen, gerçeğin galip gelmesine hiçbir 
zaman katılıp yardımcı olmayacaktır. 

Alman milleti için, uzun zamandan beri hafif bir şekilde bulunan hastalığın birdenbire müthiş 
bir felaket halini alması adeta sevinç duyulacak bir olay kabul edilebilir. Eğer bu böyle 
olmasaydı, millet daha yavaş yavaş, fakat muhakkak surette yok olup gidecekti. 

Sonunda hastalık müzmin bir şekle bürünecekti. Fakat bir çöküşün son noktasında hastalık, 
kendisini bazı kimselere açık bir şekilde gösterdi, insanın; veremden çok, vebaya daha 
kolayca karşı koyması bir tesadüf değildir. Biri ölüm dalgaları halinde etrafa dehşet saçar ve 
insanlığı sarsar. Diğeri ise yavaş yavaş yayılır. Biri korkunç bir korku verirken, diğeri ağır 
ağır bir ilgisizlikle son bulur, işte sonuç budur: Bütün kuvveti ile, hiçbir şeyden çekinmeyerek 
vebayı alt etmeye çalışan insan, veremin önüne set çekmek için pek zayıf bir teşebbüste 
bulunur, insan vebaya hakim olduğu halde, vereme boyun eğer. 

Millet de bir vücuttur ve bu vücudun hastalıkları da aynı şekilde cereyan eder. Eğer hastalık, 
daha başlangıçta bir felaket şeklinde ortaya çıkmazsa, millet ağır ağır ona alışır ve sonunda 
kurtuluş ümidi kalmadan yok olur gider. Bu ara kader bu yok olma sırasında bir müdahalede 
bulunarak, hastalığa yakalanmış kimseye mikrobu gösterecek olursa, bu durum pek acı 
olmakla beraber büyük bir mutluluktur. Gerçekten böyle bir felaket defalarca ortaya çıkar. Bu 
durumda, pek büyük bir gayretle derde deva bulmak imkan dahilindedir. Fakat böyle 
durumlarda bile, hastalığı doğurmuş olan derin sebepleri arayıp bulmak ve tanımak gerekir. 
Burada da dikkat edilecek nokta, tahrik edici sebeplerle meydana çıkan karışıklıklar arasında 
farkları ayırt etmektir. Hastalığa sebep olan unsurlar milli bünyenin içinde ne kadar uzun 
zaman kalmış ve normal bir şekilde milli bünye ile birleşmiş ise, bu ayrımı yapmak da o kadar 
zor olur. Gerçekten bir süre sonra, mikropların milleti meydana getiren unsurlardan biri veya 
halkın zaruri bir felaket diye tahammül gösterdiği bir şey olarak kabul edilmeleri pek kolay 
meydana gelir. Bundan sonra işin içindeki yabancı tahrikçiyi aramak lüzumu duyulmaz, işte 
savaştan önce uzun barış yıllarında, birer felaket olarak kabul edilen birtakım durumlar ortaya 
çıktı. Fakat, bazı istisnalar hariç hiç kimse bunların gerçek sebeplerini aramaya önem 
vermedi. Buradaki istisnalar birinci derecede ekonomik hayata ait olaylardır. Bunlar, herkes 
tarafından diğer alanlarda vukua gelen arızalardan daha büyük bir ilgi ile idrak edilir. Birçok 
bozulma olayları meydana çıktı ki, bunun için gayet ciddi mülahazalarda bulunmak gerekti. 
Ekonomik yönden söylenmesi gereken noktalar da şunlardır: Savaştan önce nüfusun artması, 
günlük ekmeğin üretilmesi konusu bütün siyasi ve iktisadi işleri arka planda bıraktırdı. Bu 
durum gitgide daha kesif bir hal aldı. Maalesef tek bir hal çaresi bulunamadı. Gayeye daha az 
zarar verecek yollardan ulaşılacağı sanıldı. Avrupa'da yeni topraklar elde etmekten vazgeçildi. 
Dünyanın ekonomik yönden fethedilmesi hayaline saplanıldı. Böylece ölçüsüz bir sanayi- 
leşme hareketine girişildi. Bunun ilk ve en önemli sonucu köylülerin hayat şartlarının 
bozulması oldu. Köyden şehre akın başladı. Günden güne büyük şehirlerde proletarya sayısı 
çoğaldı. Sonunda köylü-şehirli dengesi tamamen bozuldu, işte bu sırada, zenginle fakir 
arasında korkunç bir ayrılık baş gösterdi, ihtiyaç ile sefalet koyun koyuna yaşadı. Bu durumun 
sonucu çok hazin oldu. işsizlik, insanları avucunun içine aldı. Sonunda sınıflar arasında siyasi 
bağlar koptu, iktisadi gelişmeye rağmen ümitsizlik, daha derin bir hale geldi ve herkes bunun 
uzun süre bu şekilde devam edemeyeceği kararına vardı. 

insanlar, ne olabileceği hususunda açık bir fikre sahip olamadıkları gibi, ne yapacaklarını da 
bilemiyorlardı. Bu kendisini belli e-den büyük bir memnuniyetsizliğin en belirli vasıflarıydı. 
Halbuki başka olaylar bundan çok daha fena idiler. Milletin aklında ekonomik görüşün hakim 
olması, bu olayları doğuruyordu. 


Ekonominin, devlet hakimi ve idarecisi mevkiine çıkması sonucu, para herkesin ibadet etmesi 
ve önünde boyun eğmesi gereken bir tanrı oldu. Göklerin Tanrısı gittikçe unutuldu. Sanki O 
ihtiyarlamış ve vakti geçmişti de, O'nun yerine Memmon putu saygı buhurdanının 
dumanlarını üflüyordu. Bu sırada esaslı bir piçleşme meydana geldi. Bu durum, milletin 
kahramanlığa varacak yüce bir zihniyete her zamankinden çok ihtiyacı olduğu sırada, 
özellikle felaketli bir olay teşkil etti. Almanya günlük ekmeğini barışçı ve ekonomik çalışma 
yolu ile sağlamak teşebbüsünden dolayı, bugün değilse, yarın silaha sarılmak zorunda 
kalacaktır. Paranın saltanatı, maalesef paraya en çok karşı durması gereken otorite tarafından 
da kabul edildi. Saygıdeğer imparator, özellikle asil sınıfı kendi maliyesinin bayrağı altında 
topladığı zaman, feci bir harekette bulunmuş oldu. Buradaki tehlikeyi Bismarck da takdir 
edememişti. Bunu imparator lehinde kaydetmek gerekir. Fakat bu yola sapmakla, fiiliyatta 
yüksek fazilete sahip kimseler, paranın değerine boyun eğmiş oluyorlardı. Çünkü, kan asaleti 
bu yolda yürüyünce, yerini mali asalete bırakmak zorunda kalacağı pek açık idi. Çünkü mali 
işlemler, savaşlardan çok daha kolay başarılı olurlar. 

Bu durumda gerçek kahraman veya devlet adamı için bankaların adamı olan Yahudilerle 
rasgele münasebette bulunmak pek uygun bir hareket değildi. Gerçekten kabahatli olan bir 
kimse, kendisine verilen ucuz nişanlara hiçbir önem yakıştıramaz ve bunu teşekkür ederek 
reddetmekten başka bir şey yapamazdı. Fakat kan bakımından bu gelişme son derece feci idi. 
Asalet, kendisine hayat veren ırkçı hikmetini kaybetti. Daha çok, çevresinin çoğunluğu için 
asalet unvanına layık oluyordu. Ekonomik bozulmanın önemli olayı, şahsi mülkiyet 
hukukunun yavaş yavaş dağılması ve genel ekonominin tahviller kanalıyla şirketlerin 
mülkiyetine doğru kayışıydı. Mülkiyetin bu terk edilişi, ücretliler karşısında ölçüsüz bir oran 
aldı. Borsa başarı kazandı, ağır ağır ve muhakkak bir surette milletin hayatını himayesine aldı. 
Almanya'nın servetinin uluslararası bir hal alması tahvil usulü ile sağlandı. Bu arada Alman 
sanayinin bir kısmı kendim bu akıbete karşı korumaya çalışıyordu. Fakat Alman sanayi bu 
mücadelede, istilacı kapitalizm sisteminin, kendisine en sadık ortağı olan Marksizm'le birlikte 
yaptığı saldırı sonunda yenik düştü. Ağır sanayine karşı girişilen mücadele Alman 
ekonomisinin Marksizm tarafından uluslararası hale sokulmasının açık bir başlangıcıdır. Esa- 
sen Alman ekonomisi, Marksizm'in ancak devrim sırasında kazandığı başarı ile tamamen yok 
edilebildi. Ben bu kitabı yazdığım sırada, Almanya'nın demiryolu şebekesine karşı girişilen 
genel saldırı, sonunda başarıya ulaştı. Bu demir-. yolu şebekesi uluslararası maliyenin ağına 
düştü. Böylece uluslararası Sosyal-Demokrasi en önemli gayelerinden birine ulaştı. 

Alman milletinin ekonomik yönden ufalandığının en açık delili, savaş sonunda Alman 
sanayinin ve ticaretinin başında bulunanlardan birinin, Almanya'nın tekrar dirilmesinin 
ekonomik kuvvetlerle olacağını iddia etmesidir. Fransa, bu hataya çare bulmak için, öğretim 
müesseselerinin programlarını tekrar hümanist temel üze-İ rinde kurarken, bizde millet ile 
devletin payidar kalmaları bir ide-| alin ölmez nimetlerine değil, ekonomik sebeplere bağlı 
olacağınat dair saçma sapan sözler yükseliyordu. Stinnes'in eskiden ortaya attığı bu 
düşünceler inanılmayacak derecede bir şaşkınlık meydana getirdi. Fakat bu düşünceleri 
hemen işlediler ve büyük bir süratle bütün şarlatanların ağızlarında nakarat haline getirdiler. 
Kader, devrimden sonra bu herifleri, devlet adamı adı altında Alman milletinin başına bela 
etti. 


BÖLÜM 10 
Almanya'da savaştan önce çökmeyi hazırlayan en korkunç olaylardan biri de her yönden, her 
şeyin ve herkesin üzerine yapılan tel kinle, enerjinin yok edilmesiydi. Herkes kendisini bir 
emniyetsizlik içinde görüyordu. Bu durum karşısında ortaya çıkan korkaklık da herkesin 
enerjisini yutuyordu. Öğretim müesseseleri de bu hastalığı şiddetlendirdi. Savaş öncesi 
Almanya'da öğretim inanılmayacak derecede zaaflar gösteriyordu. Bu öğretim sistemi sadece 
saf bir bilgi veriyordu ve nüfus ve kudret mefhumuna pek az bağlı idi. Ferdin karakterinin 


oluşumuna pek az önem veriliyordu. Ayrıca sorumluluk taşımanın verdiği zevkin gelişmesine 
dikkat edilmiyordu, iradenin karar verme kudretinin gelişmesi de ihmale uğruyordu, işte bu 
usulün kurbanları olan Almanlar için savaştan önce çok bilgili sıfat kullanılıyordu. Biz 
Almanlar seviliyorduk. Çünkü bizden pek çok faydalanıyorlardı. Fakat bize saygı 
göstermiyorlardı. Sebep karakter zayıftı. Eğer Almanlar milliyetlerini ve vatanlarını 
kaybederlerse buna pek şaşmamak gerekirdi. Bu durumu "elde şapka bütün memleket 
dolaşılır" darbımeseli gayet iyi ifade etmektedir. 

Bu uyuşturucu yumuşaklık hükümdarla olan münasebetlere de sirayet edince, sonuç çok 
korkunç oldu. Hükümdara hiçbir zaman "hayır" denmeyecekti. Hükümdarın lütfen 
söylediklerinin hepsi, tasdik edilecekti. Halbuki insan haysiyetinin en hür görünümü hü- 
kümdarın huzurunda gerekli ve faydalı olabilirdi. Yapılanların hepsi dalkavukluktu ve 
monarşi bu dalkavukluklar yüzünden öldü. Bu rezil ve cıvık herifler, en asil tahtların yanında 
kendilerini çok rahat hissetmişlerdir. Bu adi adamlar her olayda efendilerine tam bir bağlılık 
gösterirlerken, insanlığın büyük bir kısmına da hakaret ediyorlardı. Hele zavallı topluluklara 
karşı kendilerim tek monarşistler olarak tanıtırlarken, yüzsüzlüğün en büyük örneğini 
veriyorlardı, ister asil olsun, ister olmasın, bu gerçek riyayı ancak bir solucan yapabilirdi, işin 
esası araştırılırsa, monarşinin ve özellikle monarşi fikrinin mezar kazıcılarının yine bu herifler 
oldukları görülür. Zaten bir sonuç da çıkmazdı. 

Bir dava uğrunda harekete geçen kimse, hiçbir zaman sinsi bir dalkavuk gibi faaliyet 
göstermez. Bir müesseseyi kurtarmaya veya onu ilerletmeye karar vermiş olan kimse, bu 
davaya kalbinin bütün lifleri ile bağlanmalıdır. Herhalde, monarşinin demokratik dostlarının 
yaptıkları gibi, kapı kapı dolaşıp aleyhte birtakım yalanlar söylememelidir. Tersine dava 
adamı, hükümdarı pek ciddi bir şekilde her şeyden haberdar edecek ve onu ikna etmeye 
çalışacaktır. Eğer hükümdar bir felakete sebep olacak karara varırsa, onun kendi iradesine 
göre karar vermekte hür kalmasını reddedecek ve bu menfur kararı kabul etmek hakkını 
kendisinde bulmayacaktır. Böyle durumlarda bir tehlike dahi doğacak olsa, monarşiyi 
hükümdara karşı korumaya mecburdur. 

Bu teşkilatın değeri o sıra başta bulunan hükümdarın şahsına dayanıyorsa, bu müessese akla 
gelenlerin en kötüsü, en berbatıdır. Çünkü hükümdarların sanıldığı gibi akıl ve hikmete, hatta 
sadece karaktere sahip bir seçkin zümre meydana getirmeleri pek enderdir. Bunun böyle 
olmayacağım dalkavukluğu kendilerine meslek edinmiş olan kimseler iddia edebilirler. Fakat 
bütün doğru ve namuslu kimseler, böyle bir aptallığı ayakları ile itmekten bile tiksinirler, işte 
bir devlet için de en değerli olan kimseler bunlardır. Hükümdar söz konusu edilse bile, bütün 
hükümdarların gözünde tarih, tarihtir ve gerçek, gerçekten ibarettir. Asla büyük bir 
hükümdarın şahsında, büyük bir adama tesadüf edilemez. Böyle güzel bir tesadüf milletlere 
pek az nasip olur. Demek oluyor ki monarşi fikrinin değeri ve önemi bizzat hükümdarın 
şahsına istinat ettirilemez. Sadece Allah, tacı Büyük Frederic gibi dahi bir kahramanın veya 
Birinci Guillaume gibi akıllı bir kimsenin başları üzerine koyma kararını alır. Bu şans ise, 
yüzyılda bir meydana gelir, pek ender olarak daha da sık görülebilir. Fakat burada da fikir 
şahsa aittir. Bu teşkilatın ruhu, bütünü düşünülerek meydana getirilmiş bir müessesedir, işte 
bu sebepten dolayı hükümdar bir hizmetkar seviyesine iner. O da artık bir makinenin 
vidasından ibarettir ve makinenin tümüne karşı bazı görevlerle yükümlüdür. Hükümdar da 
yüksek gerekler karşısında eğilmek zorundadır. Monarşinin tacını taşıyan hükümdar, kendi ta- 
cına karşı işlenecek cinayetlere göz yumması gereken değildir. Gerçek monarşist bu şekil 
davranıştan onu alıkoyacaktır ve alıkoyması gereken adamdır. Eğer bu müessesenin değeri 
fikirde olmayıp, ne şekilde olursa olsun taç giymiş şahısta toplansaydı, çılgınlık yapan bir 
hükümdarı dahi tahttan indirmek hakkı bulunmazdı. 

Şimdiden bu noktayı açıkça meydana koymak gerektir. Günümüzde, ortadan kalkmış bazı 
olayların gittikçe yeniden sahneye çık tıklarını görüyoruz. Bu olaylar, monarşinin 
yıkılmasında baş rolü oynamıştı, işte şimdi bu herifler yüzleri kızarmadan, yeniden 


hükümdarlarından bahsetmektedirler. Halbuki birkaç yıl önce en müşkül anda hükümdarı terk 
etmişlerdi. Ama bugün kendilerinin yalanlarına katılmayan Almanları, fena kimseler olarak 
damgala maktadırlar. Gerçekte bu korkak adamlar 1918 yılında kızıl pazı bandı görür görmez 
çil yavrusu gibi dağılan ve dört bir tarafa kaçı şanlardı. Hükümdarlarını bırakıp, silahlarını 
derhal bir kenara ata r ak ellerine birer baston alıyorlar, tarafsız boyunbağlarından korkuyorlar 
ve barışsever burjuvalar gibi etrafta hiçbir iz bırakmadan ortalıktan kayboluyorlardı. Bu 
hükümdarlık şampiyonları ve şakşakçılar birdenbire yok olmuşlardı. Ancak devrim fırtınası 
başka heriflerin sayesinde, bunlara yeniden her yerde "yaşasın hükümdar!" diye ulumak 
imkanını verecek kadar dindiği zaman, tahtın bu hizmetkarı ve müşavirleri tekrar kendilerini 
ihtiyatlı adımlarla ortaya çıkardılar Şimdi yine bu adi herifler hırs ve istek dolu sözlerle etrafı 
kolaçan edip, Mısır'ın soğanlarına hasret çekiyorlardı. Hükümdar lehindeki gayretlerini ve 
harekete geçme hırslarını zor zaptedebiliyorlardı. Fakat yeniden kızıl pazubandlar ortalıkta 
görünüp, eski monarşi serabı tekrar oluncaya kadar böyle davranacaklar ve sonunda yine köy 
den kaçan sıçanlar gibi dağılıp gideceklerdi. 

Hükümdarlar, bu durumdan bizzat sorumlu olmasalardı, bu günkü şakşakçılarına rağmen 
kendilerine acınabilirdi. Fakat bu hükümdarlar şunu bilsinler ki, böyle şövalyeler olursa 
tahtlar kaybedilir, fakat hiçbir zaman bunlarla yeni tahtlar kazanılmaz. Bu sadakat bugünkü 
öğretimimizin hatalarından biri idi. Hatta bu konuda da acı bir intikam aldı. Bu sadakat, aynı 
üzücü olayları bütün saraylarda meydana getirmiş ve monarşinin temellerini ağır ağır 
yıkmıştır. , Bina sallanmaya başladığı sırada ise buna sebep olanlar ortalıktan i kaybolup 
gitmişlerdir. Hiç şüphe yok ki korkaklar ve yüze gülen , herifler, efendileri uğrunda canlarını 
feda etmezler. Bu hükümdarlar , bu gerçeği hiçbir zaman öğrenemediler. Bu eksiklikleri de 
onların * yok olmaları sonucunu doğurdu. Bu manasız öğretimden çıkan sonuç, sorumluluk 
korkusu ve hayati konularla ilgilenmek için bile 

bir zaaf teşkil etti. 

Bu salgın hastalığın başlangıç noktası, hiç şüphe yok ki parlamento müessesesi oldu. Çünkü 
bu müessese sayesinde sorumsuzluk mikrobu laboratuarda ürer gibi çoğalıp, etrafa yayıldı. 
Böylece hastalık yavaş yavaş bütün faaliyetlere sirayet etti. En büyük tesirini de devletin 
faaliyetleri üzerinde gösterdi. Her tarafta ve her şeyde sorumluluktan kaçınılmaya başlandı. 
Sadece yetersiz ve yarı tedbirler alındı. Birisi bir sorumluluk alacak olursa, kabul edilen 
sorumluluk en aşağı hadde indirildi. 

Kamu hayatında gerçekten zararlı birtakım olayları ve bu olayların devamlılığı karşısında 
bütün hükümetlerin aldıkları tedbir ve vaziyet incelenmelidir. Bu genel adiliğin korkulacak 
önemi (!) kolayca görülecektir. Gözümüzün önünde duran örnekler yığını içinden sadece 
birkaçını ele alacağım. 

Gazetecilikte, basını devlet içinde büyük bir kudret gibi göstermek pek adet olmuştur. 
Gerçekten basının önemi büyüktür ve değerini takdir etmemek hatadır. 

Gazete okuyucusunu üç kısma ayırmak mümkündür: 

1. Her okuduğu şeye inananlar. 

2. Hiçbir şeye inanmayanlar. 

j 3. Okuduğunu bir tenkit ruhu ile tetkik ettikten sonra bir hükme varanlar. 

Birinci kısma dahil olanlar sayıca en kabarık olanlardır. Halkın büyük bir çoğunluğunu içerir. 
Yani milletin fikir bakımından en basit bölümünü temsil ederler. Bunlar doğum tarihleri 
itibariyle veya tahsil ve terbiyeleri bakımından düşünme ve muhakeme kabiliyeti 

, olmayan, basılı olarak ellerine verilen her şeye inanan kimselerdir. 

“Bir de bu gruba, muhakeme yapabilecek durumda oldukları halde, düşünme tembelliği 
dolayısıyla başka bir kimsenin daha önce düşünmüş olduğu herhangi bir şeyi minnettarlıkla 
kabul eden ve o kimsenin bu şey için gayret sarf etmiş olduğunu zanneden ve doğru olacağını 
tevazu ile karşılayan "akıllılar takımı" da dahildir. 


Çoğunluğu temsil eden bu kütle üzerinde basının tesiri çok büyüktür. Bunlar kendilerine 
sunulan şeyleri incelemek için istek göstermezler, esasen bir şeyi inceleyebilecek kabiliyete 
de sahip değillerdir. Bu grup ciddi ve gerçeğe sadık kalan yazarlar tarafından doğru yol 
gösterilip aydınlatıldıkları takdirde müspet netice alınır. Fakat bu gruba bilgi verenler, rezil 
kimseler veya yabancılar olduğu takdirde bu yayının sonucu zararlı olur. 

ikinci gruba gelince, bunlar sayıca pek büyük bir yekün tutmazlar. Bu grup önceleri birinci 
gruba dahil olup, daha sonra acı hayal kırıklıklarına uğradıkları için kendilerine basılı bir 
metin şeklinde hitap edildiğinde hiçbir şeye inanmamaya karar vermiş kimselerdir. Her 
gazetenin içeriği hakkında atıp tutarlar. Bütün gazetelerden nefret ederler. Bu gruba dahil 
olanlara göre, gazetelerin yazdıkları şeyler yanlış ve yalandan ibarettir. Bu tür kimseleri idare 
çok zordur. Çünkü gerçek karşısında dahi vesveseli kalırlar. Bu şu demektir ki, olumlu her iş 
için bu kimseler kaybedilmiş birer elemandır. 

Üçüncü grup, ikinci gruba nispetle daha da küçük olanıdır. Sayıları çok azdır. Zeki 
kimselerdir. Bunlar, doğuştan ve gördükleri eğitim sonunda düşünmeyi öğrenmişlerdir. Her 
hususta kendi kafalarınca bir hüküm vermek isterler. Okudukları her şeyi derin bir tetkike, 
etraflı bir düşünceye ve değerlendirmeye tabi tutarlar. Bir gazeteyi ellerine aldıkları vakit, o 
gazetedeki yazar ile uzun süre zihnen mesai birliği yaparlar. Bunun için yazarın görevi 
zorlaşır. Gazeteciler de bu tip okuyucuları ancak ileriyi düşünerek severler. 

Bir gazetenin yazıları üzerine sıvayıp sunduğu budalalıklar, bu kimseler için bir tehlike teşkil 
etmez. Onlar, her gazeteyi gerçeği ancak ara sıra yazan bir alaycı adam olarak düşünürler. Bu 
kimselerin önemi, zekaları bakımındandır, yoksa sayılarından dolayı değildir. Akıl ve 
hikmetin bir değeri olmayıp, çoğunluğun her şey demek olduğu bir devirde ise bu hal 
felakettir. 

Bu kimselerin, ahlaktan mahrum, cahil, kötü niyet sahibi eğitimcilerin ellerine düşmelerine 
engel olmak bir devlet görevi ve aynı zamanda birinci derecede sosyal görevdir. Bundan 
dolayı devlet bu gibi kimselerin yetişmelerine nezaret etmek ve adi makalelerin yayınına 
engel olmak görevi ile mükelleftir. Bunun içindir ki, devlet balı sini yakından kontrol altında 
bulundurmalıdır. Çünkü basının bu kimseler üzerindeki nüfuzu çok daha kuvvetlidir. Bu da 
geçici bir E şekilde değil, devamlı tesir yapmasından ilen gelir. Basın o büyük s önemini, 
öğrettiği şeyleri devamlı tekrar edebilmesinden kazanır. 

I' Başka hususlarda olduğu gibi burada da devlet bütün vasıtaların aynı gayeye hizmet etmesi 
gerektiğini unutmamalıdır ve hükümet "basın hürriyeti" denilen saçma bir sözden dolayı acze 
düşmemelidir. Yoksa böyle bir durum; hükümeti, görevini eksik yapmağa ve mille -I ti fayda 
gördüğü bir gıdadan mahrum etmeye sevk eder. Hükümet | hiçbir kuvvetin durduramadığı bir 
azim ve kararla bu eğitim vasıta-1 avucunun içine almalı ve onu devlet ile milletin hizmetinde 
bulundurmalıdır. 

Savaştan önceki basın hangi gıdayı sağladı? Bu basın en iğrenç bir zehir değil miydi? Bütün 
devletler Almanya'yı yavaş yavaş, fakat muhakkak surette öldürmeyi bir görev kabul ettikleri 
bir sırada Alman milletine barışçılık aşılanmadı mı? Basın milletimizi ahlak dışı bir 
istikamette terbiyeye yardımcı olmadı mı? Ahlak, örf ve adetler irtica olarak gösterilmedi mi? 
Basın, devlet binasını yıkmak için, tek bir darbe yetecek şekilde devlet otoritesinin 
temellerine girmedi mi? i Devamlı eleştirilerle ordu aşağılanmadı mı? Genel askerlik 
hizmetine sabotaj yaparak orduya ayrılan tahsisatın reddini istemedi mi? Liberal denilen 
basın, Alman milleti ve imparatorluğu için bir mezar kazıcısından başka bir şey olmamıştır. 
Bu konuda Marksist »eyalancılık hakkında söylenecek bir şey yoktur. Kedi "dışardan 
bakıldığında sanki objektif bir tutum içinde kalarak " için sıçan avlamak , gibi... Onların 
nazarında yalan, bir hayati lüzum ve icaptır. Bunların 

(görevi, Alman milletini uluslararası sermayenin ve bu sermayenin sahipleri olan 
Yahudilerin esaretine sokmak için milletin belkemiğini kırmaktır. Milletin bu toptan 
zehirlenmesi hareketine karşı, devlet hiçbir teşebbüste bulunmadı. Birkaç gülünç tesirsiz 


kararname Ve pek şiddetli bazı kötülüklere karşı birkaç basit ceza ile yetinildi. Bazen 
müdahale ederek, bazen basının değeri ve önemi teslim edilerek bu belanın sevgisini 
kazanmanın mümkün olacağı sanıldı. Fa-- kat bütün bu saçmalıklara Yahudiler tebessümle 
karşılık verdiler ve JV sinsi bir teşekkür ile borçlarını ödediler. Devletin bu miskinliğinin ve 
aczinin sebebi bu tehlikenin anlaşılmamış olmasında değildi. Sebep, insanı delirtecek 
derecede bir korkaklıkla alınan karar ve tedbirlerden doğan zaaftı. Kesin ve köklü tedbirlere 
başvurmaya kimse cesaret edemiyordu. Sadece göstermelik tedbirlerle, güya bir şeyler 
yaptıklarını sandılar ve yılanın kafasını ezecekleri yerde onu şiddetle tahrik ettiler. Sonuç, 
eski durum değişmediği gibi, ezilmesi gereken müessesenin kuvvetinin yıldan .yıla artması 
oldu. 

O zamanki Alman hükümetlerinin, milleti yavaş yavaş zehirleyen ve kaynağı Yahudi olan 
basına karşı kendini savunması için açtığı savaş kararsız ve özellikle bir gayeden yoksun idi. 
Gerek bu mücadelenin öneminin takdiri, gerek vasıtaların seçilmesi ve sağlam bir plan 
yapılması hususunda bilgiler eksikti. Her kafadan bir sürü ses çıkıyordu. Bazen çok ileri 
gittiklerini hissettiklerinde, herhangi bir gazeteciyi hapse atıyorlardı. Fakat bu tedbir birkaç 
haftalık veya birkaç aylık bir işti. Yılan yuvasının eski hali ile ortada durmasına hiçbir şey 
söylenmiyor ve yapılmıyordu. Hiç şüphe yok ki bu durum, bir yandan Yahudilerin kurnazca 
davranışlarının, öte yandan koca bir budalalığın sonucu idi. Yahudi, basının tamamına hücum 
edilmesine müsaade etmeyecek kadar akıllıydı. Marksist gazeteler, halkın kutsal saydığı her 
şeyin aleyhinde en kaba bir şekilde savaş açarlarken, en adi ve pis bir dille devlete ve 
hükümete saldırarak, milletin çeşitli parçalarını birbirlerinin aleyhinde kışkırtıyorlardı. Bu 
sırada burjuva-dernokrat Yahudi gazeteleri de şiddetli sözlerin hepsinden kaçınmaya gayret 
ediyorlardı. Gerçekte bu Yahudi gazeteler, boş kafaların ancak dış görünüşe bakarak hüküm 
verdiklerini, her şeyin değerim içeriği ile değil de, sadece dışardan gördükleri ile ölçtüklerini 
biliyorlardı. Yahudi basını, kendisine saygı ve riayeti insanlığın bu zaafından faydalanarak 
sağlıyordu. 

Bu adamlar için Frankfurt Gazetesi ciddi ve haysiyetli gazete i-di. Bu gazete hiçbir zaman adi 
tabirler kullanmaz, maddi sertlik ve şiddetlerin aleyhinde bulunur ve daima mücadelesini 
aklın silahları ile yapardı. Fakat ne garipti ki, bunlar akıldan en çok yoksun olanların tercih 
ettikleri silahlardı. 

Bu adamlar için Frankfurt Gazetesi ciddi ve haysiyetli amacın derin anlamını anlayacak 
duruma yükseltmeden öylesine bir ilim ile tanışık halde bırakan yarım öğretimdi. Eşyanın 
derin anlamını anlayabilecek seviyeye çıkmak için sadece gayret ve iyi niyet bir işe yaramaz. 
Burada akıl da gereklidir, hem de doğuştan kazanılmış bir akıl... En son ilim daima derin ve 
tabii sebeplerin sonucudur. Şimdi bu anlattıklarımı biraz açıklayayım. 

İnsan hiçbir zaman, tabiatın hakimi olmak gayesine gerçekten eriştiğine inanmak gibi 
bir hata işlememelidir. Yarım öğretimin verdiği gurur böyle bir hata işlemeye fırsat hazırlar. 
Tam aksine tabiatın hakimiyetinin gereğini ve zaruretini idrak etmek ve kendi hayatının, 
yükselmek için gereken, o ebedi kavga ve gayret kanunlarına ne kadar ters düştüğünü anlayıp, 
bilmelidir, işte o zaman, gezegenlerle güneşin elips şeklinde yol takip ettiklerini, ayın ve 
yıldızların döndüklerini, kuvvetin her tarafta ve tek başına zayıfı ezerek hakim olduğu ve 
zayıfı kendi hizmetim gördürmeye zorladığı veya parçalayıp dağıttığı bir dünyada, insanın 
özel kanunlara bağlı olmayacağını hissedecektir, insan da bu en büyük akıl ve hikmetin 
sonsuz prensiplerinin hakimiyeti altındadır, insan bunları anlamağa teşebbüs edebilir, fakat 
bunlardan kurtulmaya hiçbir zaman muvaffak olamayacaktır. 

Yahudi özellikle bizim fikir sapıkları için, fikir gazeteleri yayınlar. Franfurter Zeitung ile 
Berliner Tageblatt bu tip gazetelerdendir. Bunların ifade biçimleri özel okuyucularına göre 
ayarlanmıştır. Bu fikir basım, bu insanlar üzerinde tesirli olur. Dışardan bakıldığında çok 
münasebetsiz gibi görünecek bütün şekillerden kaçınırlar, ama bu gazeteler okuyucularının 
kalplerine başkalarından aldıkları zehirleri akıtırlar. Ahenkli yazılarla okuyucuyu sadece saf 


ilmin veya yüksek ahlakın kendilerim harekete getiren kuvvet olduğu kanaati ile aldatırlar. 
Halbuki, gerçek böyle değildir. Onlar bu vasıta ile, rakibinin elinden basına muhtaç olduğu 
silahı çekip almak için hile ve deha dolu usule başvurmaktadırlar. 

Gerçekte bazıları zorla ciddiyet ve ağırbaşlılığı yaymaya çalışırlarken, bütün ahmaklar buna 
pek kolay kanarlar. Çünkü diğerleri tarafından söz konusu edilen tek şey hafif ihtiraslardır ve 
bunlar hiçbir zaman basın hürriyetine tecavüz değildir. Halka yalan söylemek ve yalana 
inandırmak, onu zehirlemek için istifade edilen ve herhangi bir cezadan masum kalan usulün 
uygulanmasına basın hürriyeti denir. Devlet adamları dişli basını aleyhlerine çevirmek 
korkusu ile bu haydutluğa karşı gelmekten çekinirler. Bu çekinme de pek haklıdırlar. Çünkü 
bu adi gazetelerden birine karşı gelinecek olsa hemen diğerleri onun tarafını tutarlar. Yalnız 
bu gazetenin mücadele usulünü onaylamazlar. Onlar için söz konusu olan şey sadece basın 
hürriyetinin ve fikrinin, açıkça söz söyleme prensiplerinin müdafaası ve yayılmasından 
ibarettir. 

işte bu haykırmalar karşısında en kuvvetli kimseler zayıflarlar. Çünkü bu kampanya sadece 
büyük gazeteler tarafından açılır. 

. işte böylece bu şartlar içinde gelişen bu zehir, hiç kimsenin karşı koymasına fırsat vermeden 
milletimizin kanında akıp gitti. Devlet de bu hastalığa karşı kuvvetli olamadı. Daha önceden 
kendisini hissettirmiş olan imparatorluğun çöküş tehlikesi için kullanılan çarelerin gülünç ve 
yetersiz oldukları derhal belli oluyordu. Her silahla kendisini korumaya kalkan bir müessese, 
artk kendisini kapıp koyvermiş demektir. Her sınıf, iç bozulmanın açık bir işaretidir. Dış 
yıkılma er geç bunu takip edecektir. 

Ben öyle tahmin ediyorum ki, bugünkü nesil gayet iyi sevk ve idare edilirse, bu tehlikeye 
kolayca karşı konacak ve engel olunacaktır. Günümüzün nesli öyle olaylardan geçti ki, bu 
olaylar henüz bozulmamış olanların sinirlerinin kuvvetlenmesine yardım etti. Hiç şüphe 
edilmesin ki Yahudilerin çok sevdiği yuvaya bir el atıldığı, bu el koyma ile basın rezaletlerine 
son verildiği ve bu kapsamlı eğitim vasıtası devletin hizmetine sokulduğu, millete yabancı ve 
düşman olan kimselerin nüfuzlarından kurtarıldığı zaman, bu gazetelerde yine büyük bir 
feryat kopacaktır. Fakat bu; biz gençlere, eskiden babalarımıza olduğundan daha az bir sıkıntı 
verecektir. Otuz santimetre boyundaki bir obüs, daima bir Yahudi yılanının çaldığı ıslıktan 
daha kuvvetli ses çıkarır. Öyle ise bırakalım onları ıslık çaladursunlar... 

Şimdi vereceğim örnek savaştan önceki Alman hükümetinin milliyet için en önemli hayati 
konulardaki yetersizliğini ve aczini bir kere daha ortaya koyacaktır. Siyaset, örf, adet ve ahlak 
yönünden halkın kirletilmesine paralel olarak ve aynı şiddette bir başka zehirlenme olayı 
daha, birçok yıldan beri milletimizin fertleri üzerinde meydana geliyordu. Frengi ile verem 
adeta yarış halinde idi. Frengi büyük şehirlerde gittikçe şiddetini arttırıyordu. Verem ise 
memleketin dört bir tarafında bir orak gibiydi, yakaladığım biçiyordu. Frengiye karşı, devletle 
beraber halk da teslim oldu. Ciddi bir şekilde mücadele gerekiyordu. Şüpheli bir ilacın 
yapılması ve kullanılması, bu salgına karşı hemen hemen tesirsiz kalırdı. Zahiri olayları orta- 
dan kaldırmaktan çok, sebeplerle mücadele etmek daha doğru olurdu. Sebep, birinci derecede 
aşk ve fuhşa dayanmaktadır. Fuhuş f frenginin o korkunç yayılma sonucuna sebep olmasa 
bile, millet için yine zararlıdır. Çünkü ahlak düşkünlüğü bir milleti ağır ağır ve tamamen 
tahrip için yeterlidir. 

Manevi hayatımızın Yahudileştirilmesi ve çiftleşme tatbikatının (bir para meselesi şekline 
çevrilmesi zürriyetimiz üzerinde er geç zararlı olacaktır. Tabii bir histen doğmuş sıhhatli bir 
çocuğa karşılık, ameli sahada, mali bir muameleden dünyaya gelmiş mahsuller ortaya 
çıkacaktır. Bu mali muamele Alman milletinin izdivaçlarına git-1 tikçe hakim olacaktır. Aşk 
şiddetle hüküm sürüyorsa da bu başka ilerde oluyordu. 

Bu konuda da tabiatla bir süre alay etmek pek tabii mümkün-"dür. Fakat intikam er geç gelir 
ve kendim bir süre sonra gösterir ve-insan ateş bacayı sardıktan sonra bunun farkına varabilir. 


Evlenmenin normal ilk şartlarının daima takdir edilmemesinden çıkan sonuçların ne kadar 
tahribe sebep olduğunu, bizim asaletimize bakarak görmek kolaydır. Burada bir çoğalmanın 
kısmen kibar hayattan doğan zorlama üzerine, kısmen de mali sebepler üzerine istinat eden 
sonuçları değerlendirilir. Bunlardan biri kanın zayıflamasına, diğeri de zehirlenmesine sebep 
olur. Çünkü mağazalarda tezgahtarlık yapan Yahudi kızları ve kadınları, son Altes'in 
zürriyeti-' ni sağlamaya ve devam ettirmeye ehil sayılırlar ve bununla bir Altesliliğin her 
şeyine sahip olurlar. Her iki halde de bundan tam bir Soysuzlaşma hasıl olur. Burjuva sınıfı 
bugün aynı yol üzerinde yürümektedir. O da aynı sonuçla karşılaşacaktır. 

Hoş olmayan gerçeklerin önünden kayıtsız bir şekilde geçip gitmek için acele ediliyor. Sanki 
böyle davranılırsa, var olan bir şeyi yok etmek mümkün olacakmış gibi düşünülüyor. Ama, 
büyük şehir halkının aşk hayatında fuhuş geniş bir yer almakta ve bu yüzden frengi salgını 
gittikçe artarak sayısız kurbanları yutmaktadır. Bu gerçek inkar edilemez, olaylar ortadadır. 
Bu toplam bulaşmanın açık örneklerinin bir kısmı akıl hastanelerinde, diğer bir kısmı da ne 
yazık ki çocuklarımızda görülmektedir. Evet özellikle çocuklar, cinsi hayatımızda bu korkunç 
hastalığın devamlı yayılışının açık delilleridir. Çocukların hastalıklarında anne ve babaların 
rezaletleri ortaya çıkmaktadır. 

Buna hal çaresi bulmanın çeşitli yolları vardır. Bazı kimseler hiçbir şey görmezler veya hiçbir 
şey görmek istemezler. Şüphesiz bu şekil davranış, en basit ve en iktisadi bir vaziyet alma 
usulüdür. Bazıları da gülünç olduğu kadar, yalan olan bir soluğun kutsal örtüsü ne bürünürler. 
Bütün konularda sanki büyük bir günahtan bahsediliyormuş gibi konuşurlar ve her şeyden 
önce, yakalanan günahkar aleyhinde en büyük nefretlerini belirtirler. Sonra da yobazca bir 
nefret içinde, bu dinsiz hastalığa karşı gözlerini kaparlar ve Sodome ve Gamore'nin üzerine 
kükürt ve zift yağdırarak bu utanmaz insanlığa yeni bir ibret dersi vermesi için Tanrı'ya dua 
ederler. 

Nihayet üçüncü kısma dahil olanlar, bu salgının bir gün sebep olacağı sonuçlan pek açık 
olarak görürler. Fakat omuzlarını silkerler. Tehlikeye karşı koyamayacaklarım sanırlar. Öyle 
ki, olayları kendi haline bırakmak fikrine inanırlar. 

İşin doğrusu aranırsa, bütün bunlar rahat ve basittirler. Fakat şu unutulmamalıdır ki, 
millet bu kadar rahat gidişin kurbanı olacaktır. Başka milletlerde de bunun böyle olduğu 
şeklindeki bahane, pek tabiidir ki bizim çöküşümüzde hiçbir şeyi değiştirmez. Nedense 
başkalarının da aynı kötülük içinde olduklarını bilmek, birçok kişide kendi acılarını 
hafifletmeye yetmektedir. Fakat o zaman da, hangi kuvvetin kendiliğinden ilk ve yalnız olarak 
bu salgına karşı geleceğim ve hangi milletlerin bu yüzden yok olup gideceklerini bilme 
meselesi ortaya çıkar. Bu da ırkın değeri hakkında bir ölçüdür. Felakete göğüs geremeyen ırk 
ölecek, yerini daha kusursuz veya daha sağlam ve karşı koymaya daha kabiliyetli ırklara 
bırakacaktır. Bu konu her şeyden önce gençlikle ilgilidir, babaların günahları onuncu nesle 
kadar gençlerden intikam alır. Bu gerçek, kan ve ırk aleyhinde bir suikasttan ibarettir. 

Kan ve ırk aleyhindeki günah, dünyamızın ilk işlenen günahıdır ve bu günaha kendini terk 
etmiş bir insanlığın sonunu gösteren bir işarettir, işte bu konuda savaştan önceki Almanya'nın 
durumu pek esef verici oldu. Bu frengi hastalığının büyük şehirlere yayılmasını önleyecek ne 
gibi tedbir alındı? Salgını önlemek ve aşk hayatımızın bu "mammonisation" unun üstesinden 
gelmek için ne yapıldı? Halkın frengiye yakalanmaması için yapılan çalışmalardan ne sonuç 
alındı? Olması muhtemel şeyler, bir bir sayılırsa, bu soruların cevapları da kendiliğinden 
verilmiş olur. 

Önce bu işi hafife almamak gerekir. Birçok nesillerin saadet ve felaketlerinin bu 
konuda alınacak tedbirlere bağlı olduğunu anlamak şarttır. Bu konunun milletimizin geleceği 
ile yakından ilgili olduğu bilinmelidir, işte böyle düşünülürse, radikal tedbirler almak VC 
radikal müdahalelerde bulunmak zorunluluğu doğardı. Her şeyden önce milletin bütün 
fertlerinin dikkatleri, mücadelenin önemi ile beraber korkunç tehlikenin üzerine çevrilmeliydi. 
Hiç şüphe yok ki, gerçekten kesin ve tahammül edilmesi pek zor olan mecburiyetlere herkes 


uyduktan sonra, alınacak tedbirlere, gerçek bir kurtuluş hassası vermek mümkün olur. Fakat 
bunun için konuyu kuvvetli ve «çık bir şekilde ortaya koymak ve buraya çevrilecek dikkatleri 
dağıtacak olan günlük konuları bir yana itmek gerekir. Dışardan bakıldığında sağlanması 
imkansız gibi görünen tedbirleri ve en çetin görevleri yerine getirmek lazımdır. Halkın bütün 
dikkati aynı konulun üstünde toplanmalı ve sanki ölüm kalım meselesi gibi görünen bu 
davanın çözümlenmesi gereği herkese kabul ettirilmelidir. Ancak böyle hareket edilirse bir 
millet kendi arzusu ile büyük zorluklara katlanmaya kabiliyetli hale getirilebilir. 

Bu prensip yüksek gayelere ulaşmak durumunda bulunan kimseler için de geçerlidir. Böyle 
bir durumda olan bir kimse de göreve ancak büyük parçalar halinde girişmelidir. Bu kimse 
bütün çabasını |(»' görevinin belirli bir bölümü üzerinde teksif etmelidir. Bu durum, görev 
layıkıyla yapılıp bitirilene kadar devam etmeli ve sonra gayenin diğer parçalarına 
geçirilmelidir. Eğer dava adamı yürüyeceği ve fethedeceği yolu böyle birbirinden ayrı 
bölümlere parçalamazsa ve bu bölümlerin her birini büyük bir başarı ile çözümlemek için, bü- 
tün kuvvetini bir noktaya toplamak metodundan ayrılırsa, günün birinde muhakkak yolunu 
kaybedecektir. Hedefe doğru tırmanmak için pek büyük enerjilerin devamlı olarak sarf 
edilmesi gerektir ve hiç şüphe olmasın ki bu tip çalışma bir sanattır. Hedefe giden yolun 
zorluklarını adım adım aşmak ve hiç düşünmeden bu zorlukların üzerlerine saldırmak için 
faaliyet gösterilmesi gerekir. Komuta mevkiinde bulunan kimse, halka, ulaşılacak ve 
fethedilecek olan ana hedefin bir bölümünü tek hedef diye tanıtmaya, insanlara dikkatlerini 
vermeye layık biricik gaye olarak göstermeye ve bu nokta ele geçiri lir geçirilmez diğer 
bölümler üzerinde de başarının doğacağını anlatmaya muvaffak olmalıdır, işte insanın hayat 
ve mesleğinin bu kadar zor bir parçasına hücuma geçmesi için gerekli ilk şart budur Yoksa 
halkın büyük bir kısmı çok çabuk yorulur, görevinden şüpheye düşer ve bütün bunları hiçbir 
zaman görüş sahası içine alamaz. Bunlar hedefi bir dereceye kadar gözlerinde saklayabilirler. 
Fakat gözlerinin önündeki yola ancak küçük parçalarla bakabilirler-Tıpkı yolculuklarının son 
noktasını bilen, fakat bitip tükenmez yolun üstesinden daha iyi gelebilmek için onu parçalara 
ayırıp azimli adımlarla seyahatinin beklenen hedefim kendisi görüyormuşçasına yol alan 
yolcuların durumları gibi... Açıkça söyleyelim ki, bu kimseler ancak bu şart altında 
niyetlerinden vazgeçmeden yol alabilirler. 

işte bu şekilde, bütün propaganda vasıtalarının iştirakiyle, frengiye karşı mücadele konusu 
milletin görevi gibi gösterilebilirdi. Bu maksat için imkan dahilinde olan bütün çarelere 
başvurarak, frenginin, felaketlerin en korkuncu olduğunu herkesin kafasına sokmak gerekirdi. 
Bu faaliyete, bütün bir milletin geleceğinin veya yok olup bitmesinin, bu konunun 
çözümlenmesine bağlı olduğu kanaati uyandırılana kadar devam etmek gerekirdi. Ancak, 
uzun bir hazırlıktan ve gerekirse yıllarca çalıştıktan sonra, bütün bir milletin dikkati ve bu 
dikkatle beraber azim ve bilinci yeter derecede uyandıra-bilinirdi. İşte bundan sonra da büyük 
feragatler isteyen gayet ağır tedbirlere başvurmak mümkün olurdu. Bunlar yapılırken halk 
topluluklarının iyi niyetlerinin birdenbire yok olması veya tedbirlerin gereğinin anlatılmaması 
gibi bir durumla karşılaşılmazdı. 

Hakikaten bu korkunç salgının üstesinden gelebilmek için görülmemiş ve işitilmemiş 
derecede fedakarlıklara, çok büyük çalışmalara katlanmak gereklidir. Frengiye karşı 
mücadele, fuhşa, batıl fikir ve inanışlara, eski adetlere, salgının ortaya çıktığı zamana kadar 
makbul sayılan nazariyelere ve bu facianın önemini kabul etmekle beraber bazı çevrelerin 
gösterdiği soğukluğa karşı savaşmayı gerektirmektedir. Bunları ister hukuki, ister ahlaki bir 
temele dayanarak yıkmak için birinci şart, gelecek nesillere genç yaşlarda evlenme im- 
kanlarını sağlamaktır. 

Fuhuş insanlığa karşı bir tahriktir. Fuhşu, ahlak konferansları ve hukuki bir iyi niyet gösterme 
ile önlemeye imkan yoktur. Fuhşun önlenmesi ve tamamen ortadan kaldırılması daha önce 
bazı şartların ortadan yok edilmesi ve bazı yeni şartların da yaratılması ile mümkündür. Bu 


şartların ilki, insan tabiatının ve özellikle her erkeğin ihtiyacına tekabül eden bir erken 
evlenme imkanının sağlanmasıdır. Bu konuda kadın ancak basit bir rol oynar. 

insanların ne kadar saçma konuştuklarının ve içlerinden ne kadarının akılsız olduklarının en 
güzel örneği, sosyeteye mensup annelerin, kızları için "görüp geçirmiş" bir damat bulunursa 
çok memnun olacaklarına dair söyledikleri sözlerdir. Bu tip görmüş geçirmiş erkekler ise 
nadir değildir, işte böylesine bir damatla yapılan izdivaçtan meydana gelen çocuk da, bu akla 
ve bu düşünceye uygun bir yaratık olacaktır. 

Ayrıca zürriyette bir tahdit meydana geldiği ve tabiat tarafından her çeşit seçme hareketine 
engel olunduğu düşünülecek olursa, böyle bir teşkilatın niçin devam ettiğini ve hangi gayeye 
yardımcı olduğunu bilmek bir mesele olup çıkar. Bu da bizzat fuhuş değil midir? Gelecek 
nesiler bu konuda artık rollerini yapmıyorlar mı? Yoksa böylesine canice ve düşüncesizce en 
son tabii hakkı ve en son tabii görevi ihlal ettiğimizden dolayı, çocuklarımızdan ve torunları- 
mızdan bizim omuzlarımıza ne kadar lanet yükleneceği idrak edilmiyor mu? işte medeniyet 
kuran ırklar böyle çökerler ve yavaş yavaş ortadan silinirler. 

Gerçekte izdivaç bile bir gaye olarak düşünülemez. Evlenme insanları daha büyük bir gayeye, 
ırkın çoğalması ve bekasını hedef alan bir gayeye götürmelidir. Evlenmenin yegane manası ve 
görevi budur. 

Bu böyle bilindikten ve kabul edildikten sonra erken evlenmenin uygun olup olmayacağı, 
görevini yerine getirmesi ile değerlen-dirilebilinir. Erken izdivaç genç aileye kusursuz ve 
sağlam bir zürriyet yetiştirmesine imkan temin eden kuvveti vermesi bakımından uygundur. 
Şurası vardır ki, erken evlenme, önceden sosyal tedbirler alınmadan yapılmamalıdır. Tedbir 
alınmazsa erken evlenme akla dahi getirilmemelidir. 

işte bu küçük dava, sosyal yönden birtakım kesin tedbirlere başvurulmadıkça çözümlenemez. 
Sosyal olduğu söylenen Alman Cumhuriyeti mesken konusunu halletmekte acz gösterir ve 
sadece bu yüzden evlenmeleri tahdit ederse, fuhşu teşvik ettiği açıkça görülerek bu davaların 
önemi anlaşılır. Ailelerin beslenmeleri sorunla rina gerektiğinden az önem verilmesi ve 
ücretlerin dağıtılış şekli, çoğu zaman evlenmeye engel teşkil eden bir husustur. 

Fuhuşla mücadele edebilmek için evlenmenin küçük bir yaşta imkan dahiline sokulması 
gerekir. Bu da ancak sosyal şartlarda önemli değişiklikler sayesinde olabilir. Ayrıca, terbiyede 
tahsil ile fiziki gelişim arasında bir uzlaşma sağlanmalıdır. Bugün lise denilen şey, eski 
modeline meydan okuma müessesidir. Bizim öğretimimizde sağlam bir fikrin, ancak uzun 
zaman dayanıklı bir vücutta kalabileceği tamamen unutulmuştur. Bazı istisnalar dikkate 
alınmazsa, bu düsturun doğruluğu halk topluluklarına bakıldığı zaman anlaşılır. 

Gün oldu ki savaştan önceki Almanya'da bu gerçeğe hiç önem verilmedi. Bütün günahları 
buna yüklemekle yetiniyorlardı. Zihinleri tek yönlü olarak aydınlatmakla milletin bütünlüğü 
garanti altına alınmış sanılıyordu. Bu hatanın cezası, tahmin edildiğinden çok önce çekildi. 
Komünizmin faaliyet sahası olarak, açlıktan veya uzun süre az gıda almaktan dolayı çökmüş 
bir halk topluluğunu seçmesi bir tesadüf değildir. Bu komünizm için elverişli olan çevreler 
Almanya'nın merkezinde, Saksonya'da ve Ruhr Havzası'ndaydı. Bütün bu yerlerde 
Yahudilerin yaydığı bu hastalığa karşı, akıl denilen şeyin hemen hiçbir ciddi mukavemetine 
rastlanmıyordu. Bunun da tek sebebi, zekanın tamamen maddi olarak fesada ve ahlaksızlığa 
uğramış olmasıydı. Bu durum da sıkıntı ve güçlüklerden ziyade, öğretim sistemimizden ileri 
geliyordu. Düşünce gücü yerine, yumruğun kesin sonucu tayin ettiği bir sırada, fikri terbiye 
ve gelişmenin yok edilmesi, yüksek sınıf mensuplarımızı hakim olma ve gelişme 
yeteneklerinden yoksun bıraktı. Esasen şahsi korkaklığın ilk sebebi çok zaman, vücuttaki 
eksikliklerden ileri gelir. 

Sırf fikri bir eğitimin ifrat dereceye vardırılması ve fiziki terbiyenin terk edilmesi, genç 
çocuklarda, cinsi tezahürlerin doğmasına ve tahrikine sebep olur. Spor ve beden terbiyesinin 
çelik gibi sertleştirdiği genç, evden dışan çıkmayan, devamlı şekilde fikri gıdalarla aşırı 
derecede beslenen gence kıyasla, şehvani ihtiyaçları çok daha az duyar. Akla uygun gelen 


terbiye şekli, şu hususu dikkate almalıdır. Sağlam bir gencin kadından bekleyeceği 
memnuniyet, ahlakı bozuk zayıf bir adamın kadından bekleyeceği memnuniyetten başka türlü 
olacaktır. Bütün terbiye gencin, serbest zamanlarında bedenini faydalı bir şekilde takviye ve 
geliştirmek olmalıdır. Gençlerin, haylazlık etmeğe, sokak ve sinemaları kendi öz varlıkları ile 
doldurmaya hakları yoktur. Çalışma süresi bittikten sonra Vücudu kuvvetlendirmek gerekir. 
Vücut, hayatın günün birinde onu yumuşamış olarak bulmaması için çelik gibi sertleşmelidir. 
Gençliği terbiye edenlerin en kutsal görevleri, bu çelik vücutlu gençleri gelecek için 
hazırlamak ve onları sevk ve idare etmekten ibarettir. Öğretim görevlilerinin işi sadece akıl ve 
hikmet telkin edip, ilim öğretmek değildir. "Kendi vücudu ile meşgul olmak herkesin şahsına 
ait bir iştir." fikri zihinlerden sökülüp atılmalıdır. Hiç kimse zürriyetinin ve bunun neticesi 
olarak milletinin zararına günah işlemek hürriyetine sahip değildir. 

Beden terbiyesi ile beraber, ruhun ve maneviyatın zehirlenmesine karşı da mücadele 
edilmelidir. Bizim dış hayatımızın tamamı * sanki bir kış bahçesinde geçer. Burada cinsi 
tezahürler ve tahrikler filizlenir. Sinema ve tiyatrolarımıza bir göz atalım. Buralarda özellikle 
gençliğin ihtiyaç duyduğu gıdalara asla tesadüf edilmez. Bu inkarı imkansız bir gerçektir. 
Sinema binalarının vitrinlerinde, ilan duvarlarında en adi vasıtalara başvurarak, halkın dikkati 
çekilmek istenir. Bu şehvet dolu hava, gençlerin üzerlerinde birtakım tahriklere sebep olur. 
Halbuki gençlerin içinde bulundukları devre böyle şeylerle karşılaşmamaları gereken bir 
devredir. Bugünkü öğretim sisteminin ise gençliğe pek az memnuniyet verici faydaları 
olmaktadır. Vaktinden evvel olgun duruma gelen gençler, vaktinden evvel yaşlanmaktadırlar. 
Mahkemelerden kulaklarımıza birtakım olaylar aksediyor. On dört ve on beş yaşlarındaki 
çocuklarımızın manevi hayatları hakkında korkunç ve kötü manzaralarla karşılaşıyoruz. Daha 
o yaşta frenginin kurbanı olunursa, buna kim hayret eder? Vücutları zayıf, düşünme güçleri 
çürümüş birçok gencin, büyük şehirlerin fahişeleri tarafından izdivaç sırrına erdirilmiş 
olduklarını görmek, bir sefalet değil de nedir? Hayır hayır! Fuhşu kaldırmak isteyen, önce 
fuhşa sebep olan ahlaki bozuklukları bertaraf etmelidir. 

Büyük şehirlerdeki medeniyetin ahlaki vebası olan pislik yuvaları, hiçbir şey gözetmeden ve 
çıkarılması muhtemel feryatlara kapılmadan kaldırılmalıdır. Gençlik bugün içine battığı 
bataklıktan çekip çıkarılmazsa orada boğulup yok olacaktır. Bu durumu görmek istemeyen bir 
kimse, hiç şüphe yok ki, gelecek nesillere istinat ettirilen atimizin yavaş yavaş fuhşa gark 
olmasındaki suça iştirak et mis demektir. Bu temizleme hareketi medeniyetimizin hemen her 
alanına yayılmahdır. Tiyatro, sinema, edebiyat, güzel sanatların diğer kolları, basın, duvar 
ilanları, sergiler medeniyetin ve devletin prensibi olan ahlaki bir fikrin hizmetine verilmelidir. 
Dış dünyamız, modern egzotizmin boğucu kokusundan ve her türlü sofuca ve ikiyüzlülükten 
kurtarılmalıdır. Bütün bu hususlar hakkında gaye ve takip edilecek yol, milletimizin fizik ve 
ahlaki sıhhatini korumak olmalıdır. Ferdi hürriyete tanınan hak, ırkı kurtarmak görevi 
karşısında ikinci planda kalır. 

işte ancak bu tedbirler alındıktan sonra, bizzat salgın hastalıkla mücadele, biraz başarı ümidi 
ile idare edilebilir. Fakat burada da yarım tedbirler bir işe yaramaz. En ağır ve en kesin 
tedbirlere başvurulmalıdır, iyi olma ümidini kaybetmiş hastalara, henüz sağlam bulunan 
hemcinslerine hastalık bulaştırabilme imkanını vermek büyük hata olur. Bu şekil hareket, bir 
şahsa fenalık etmemek için yüz kişinin ölmesine göz yummak cinsinden bir davranıştır. 
Frengililer için, frengili çocuk yetiştirmek imkanını vermemek, akla uygun en doğru işi 
yapmak demektir. Bu hareket bir esasa göre ve gereği gibi yapıldığı takdirde, insanlığa karşı 
en yüce hislerle hizmet edilmiş olur. Böylesine bir hareket milyonlarca bedbahtı acılardan 
korur ve bizi yavaş yavaş şifaya kavuşturur. Bu yolda yürüme kararı, bütün zührevi 
hastalıkların ağır ağır yayılışına bir set olacaktır. Çünkü gerekirse, şifa bulmaları imkansız 
hastaların tecridine karar verilecektir. Frengi felaketine uğramış bir kimse için bu barbar bir 
tedbirdir. Fakat bu tedbir sayesinde günümüzdeki ve gelecekteki nesiller kurtarılmış olacaktır. 
Bir asrın geçici acıları, gelecek asırları felaketlerden kurtarabilir ve kurtarmalıdır. 


Frengi ve onun vasıtası olan fuhşa karşı mücadele insanlığın en büyük görevlerinden biridir. 
Çünkü burada tek ve dar çevreli bir meselenin halli değil, birbirini takip eden olaylar 
dolayısıyla o salgın hastalığı meydana getiren bütün bir fenalıklar serisinin yok edilmesi söz 
konusudur. Vücudun bu yarası, sosyal, ahlak ve ırki içgüdülerin doğurduğu bir hastalığın 
sonucudur. Eğer bu mücadele tembellik, sünepelik veya korkaklık yüzünden yapılmayacak 
olursa beş yüz yıl sonunda milletlerin ne hale gireceklerini şimdiden hayal etmek 
mümkündür. Tabiatın yaratıcısı ile alaya kalkışmadan hiçbir fert için Tanrı'nın hayali olduğu 
söylenemeyecektir. Eski Almanya bu salgına karşı acaba ne şekilde karşı koymuş-lU? 
Yapıları bütün iş sakin bir kafa ile incelendiğinde, insanı şaşırtan >bir cevap alınır. Gerçi 
hükümet çevrelerinde bu hastalığın korkunç tahribatı ve bunların sonuçları ölçülmese bile, 
kabul edilmişti. Fakat bu salgına karşı mücadelede tamamen aciz kalınıyordu. Derin 
tedbirlerden çok, basit mücadele usullerine başvuruluyordu. Orada burada frengi hakkında 
kesin veya nazari bazı fikirler söyleniyor, fakat hastalığa sebep olan şeylerin devamına fırsat 
veriliyordu. Fler fahişe muayeneden geçiriliyordu. Bu muayene mümkün olduğu kadar ciddi 
tutuluyordu. Hastalık görülürse, fahişe hastaneye yatırıyordu. Fakat yüzeysel bir tedaviden 
sonra, hasta tam şifa bulmadan taburcu ediliyordu. Böylece fahişe insanlığın sağlam kalan 
kısmının 

üzerine yollanıyordu. 

Bir koruma ekibi kurulmuştu. Bu durumda, tamamen iyileşmemiş bir kimsenin her türlü cinsi 
münasebetten kaçınması gerekiyordu. Aksı halde cezaya çarptırılırdı. Gerçekten bu tedbir iyi 
idi. Fakat uygulamada hemen hemen olumlu bir sonuç vermedi. 

Eğer bu felakete uğramış olan bir kadın ise, çok defa kötü birtakım şartlar altında kendi 
sağlığını çalan erkeğin aleyhinde şahitlik yapmak üzere mahkemeye gitmekten kaçınıyordu. 
Esasen bunun kadına bir faydası da yoktu. Hatta aksine bu işten zarar görecek olan kadındı. 
Çünkü çevresinde dostluğunu kaybedecek ve kötü bakışlara hedef olacaktır. Hem de aynı 
akıbete uğramış bir erkekten daha çok kötülenecektir. Bir de frengiyi yayan bizzat koca ise, o 
zaman iş daha da karışacaktır. Bu durumda zavallı kadının kocasını şikayet etmesi gerekir mi? 
Eğer şikayet etmezse ne yapmalı? 

Erkeğe gelince o bu salgına maalesef kendiliğinden uğramıştır. Genellikle bu bela fazla içki 
içtikten sonra başına gelmiştir. Ele geçirdiği kadının durumu hakkında bir hüküm 
veremeyecek kadar sarhoştur. Hastalıklı fahişeler bunu gayet iyi bilirler. Bundan dolayı 
sarhoş erkekleri avlarlar. Neticede gafil erkek frengiye yakalandıktan sonra ne kadar 
düşünürse düşünsün artık o kadını hatırlayamaz. Hele iki büyük şehir olan Berlin ve Münih ile 
diğer kalabalık yerlerde buna şaşılmaması gerekir. Hem de erkeklerin çoğu bu büyük şehirlere 
civar illerden gelen kimselerdir. Büyük şehirlerin çekicilikleri karşısında tamamen 
tecrübesizdirler. Ayrıca hasta olup olmadığını kim bilebilir? Birçok kereler iyi olduğu sanılan 
bir erkekte hastalık nüksediyor ve büyük felaketler hazırlıyor da insanın kendi si hiçbir şeyden 
şüphelenmiyor. 

işte bu salgına karşı alınan kanuni tedbirlerin uygulamadaki sonucu hemen hemen bir hiçten 
ibaret kalıyordu. Fahişelerin de muayene usulleri aynı başarısız sonucu veriyordu. Hatta şifa 
bulma ihtimali bile şüpheli idi. Gerçek durum şöyle idi: Frengi bütün tedbirlere rağmen 
gittikçe daha büyük bir hızla yayılıyordu, işte bu sonuç bu usullerin ne kadar tesirsiz olduğunu 
açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü tedbir diye yapılanların çoğu yetersiz veya gülünç şeylerdi. 
Halkın ahlaki fuhşuna karşı hiç mücadele edilmiyordu. Bütün bunları önemsiz bir şey gibi 
saymaya eğilimi olan bir kimse, bu felaketin yayılışına dair istatistiklerin ortaya koydukları 
gerçekleri iyi niyetle incelesin ve son yüzyıl içindeki artışı mukayese etsin ve bu gelişme 
karşısında biraz aklını kullansın, eğer başından ayaklarına kadar nahoş ve soğuk bir 
ürpermenin dolaştığını hissetmezse, o bir eşeğin zekasına sahip demektir. 

Eski Almanya'da bu kadar kokmuş bir olay karşısında ne kadar zayıf ve yetersiz tedbirler 
alınmış olması da milletin bozulmasına bir işaret olarak kabul edilebilir. Her şeyin 


mücadeleden ibaret olduğu bu dünyada, mükafat bizim kendi samimiyetimizden ibaret olan 
bir mücadelede eğer kuvvet bulunmazsa, yaşama hakkımızı da kaybetmişiz demektir. Çünkü 
dünya, tamamen kesin hal çareleri uygulayan kuvvetlilerin malıdır, yarım tedbir alanların 
değildir. 

Eski imparatorluğun en açık bozulma olaylarından biri de kültür seviyesinin ağır ağır 
düşüşüydü. Kültür derken, bugün için medeniyet kelimesi ile ifade edilen şeyden 
bahsetmiyorum. 

Daha on dokuzuncu yüzyılın sonlarında bizim sanatımıza o güne kadar henüz meçhul ve 
yabancı olarak kabul edilemeyecek bir unsur girmeye başlamıştı. Hiç şüphe yok ki, daha eski 
devirlerde birçok zevk hataları işlenmişti, fakat bu gibi durumlarda daha çok bir sanatkarın 
çıkması olaylarına tesadüf ediliyordu. Daha sonra gelen nesil bu sanatkarların eserlerinde bir 
dereceye kadar tarihi değer bulabilmişti. Çünkü bu hal, hiçbir sanat vasfı olmayan ve 
tamamen düşünce gücünün noksanlığı derecesine varan bir fikri düşüşten ileri gelen bir 
değişmenin ürünü değildi. Kültür seviyesinin düşüşünün görünümleri, daha sonraları siyasi 
çöküşün göze çarpması ile ortaya çıktı. Gerçekte komünizm; komünistliğin 1 tek canlı kültür 
şeklidir ve onun fikir sahasındaki biricik görünü- 

I müdür. |. Bu teşhisi garip bulanlar, yalnızca komünistleştirilmek saadeti- 

jJ ne erişmiş devletlerin sınıfını incelesinler. Bu incelemeyi yapanlar, . devletçe resmen tanınan 
ve kabul edilen sanat olarak delillerin ve sembolistlerin garabetleri ile karşılaşacaklar, hayret 
ve dehşet içinde kalacaklardır. Onları kübizm ve dadaizm mefhumları altında on dokuzuncu 
asrın sonlarında tanıdık. Bavyera'da Sovyet Cumhuriyeti'nin kısa devri zamanında bu olay 
ortaya çıkmıştı. Daha o sıralar -; da, bütün resmi duvar ilanlarının, gazetelerdeki reklamların 
sadece siyasi bozulmanın damgasını değil de kültür yönünden çöküşün işaretlerini taşıdıkları 
teşhis edilebilirdi. 1911 yılından bu yana lütüristlerin* ve kübistlerin* * saçma sözlerinde 
kendilerini göstermeye başlayan şekilde bir kültür yıkılışı altmış yıl önce olsa, vahametini 
gözlemlediğimiz siyasi çöküşe kıyasla daha zor tahmin olunabilirdi. 

Altmış yıl önce dadaist adı verilen bir sergi imkansızdı ve bunu açmaya kalkan akıl 
hastanesine kapatılırdı. Bu salgın hastalık hayat yüzü göremezdi. Çünkü kamuoyu bunu kabul 
etmezdi. Devlet müdahale etmezlik yapamazdı. Keza bir milletin fikri çılgınlığın içine 
atılmasına engel olmak bir hükümet işi idi. Böyle bir gelişmenin günün birinde son bulması 
gerekirdi. Çünkü böyle bir sanat şekli gerçekten genel düşünüşü kapsadığı gün, insanlık için 
sonucu en ağır olan alt üst olmalardan biri meydana gelecekti. İnsan beyninin tersine doğru 
gelişmesi bu şekilde başlamış olacaktı, işte bunun ne şekilde biteceği düşünülünce insan ister 
istemez titriyor. 

Son yirmi yıl içinde kültürümüzün gelişmesi incelenecek olunursa, gerici hareketlere ne kadar 
dalmış olduğumuz dehşetle görülür ve her tarafta kültürümüzü er geç öldürecek birtakım 
hastalıklı urlar yetiştiren tohumlara rastlarız. Burada da yavaşça seyreden bozulma halindeki 
bir dünyanın çökme olaylarını ayırt edebiliriz. Bu hastalığı yenemeyecek olan milletlerin vay 
haline! 

Bu hastalıklı olaylar Almanya'da hemen hemen her alanda görülebilirdi. Artık her şey en son 
noktayı da aşmış, uçuruma doğru 

* Fütürist: 1910 yılında italya'da ortaya çıkan ve geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanların 
duyumlarını bir arada göstermeyi amaç edinen. 

#* Kübizm: 1910-1930 arasında eserler vermiş olan sanat okulu. Eşyayı geometrik biçimde 
göstermeyi amaç edinen. 

süratle gidiyor gibiydi. Tiyatronun seviyesi gitgide daha da düşü yordu. Eğer saray tiyatrosu 
sanatın fahişeleşmesi aleyhinde hareke 1 etmeseydi, kültür etkeni olan tiyatro sanatı kesin bir 
biçimde orta dan kalkacaktı. Birkaç istisna hariç, diğer sahne oyunları o halde idiler ki, 
bunlara gitmekten kaçınmak, millet için çok iyi bir hareket olurdu. Gençleri o sanat 
merkezlerinin(!) çoğuna göndermemek, iç bünyedeki bozulmanın en esef verici işaretiydi. Bir 


müzenin kapısına asılması gereken "gençlerin girmeleri yasaktır" ilanı hiç sıkılıp utanılmadan 
bu sanat merkezlerinin kapılarına konuyordu. Her şeyden önce gençliğin eğitimine yardımcı 
olmaları için faaliyet göstermeleri ve yaşlı kimselerin eğlencelerine hizmet etmemeleri gere- 
ken bu yerlerde, bu tedbirlere başvurulmasının garabetini bir kere düşününüz. Eski devrin 
dram yazarları bu tedbirler hakkında ne derlerdi? Kim bilir Sebiller nasıl galeyanla, Goethe 
nasıl bir hiddetle başını çevirirdi? Fakat yeni Alman şiiri karşısında Schiller, Goethe ve 
Shakespeare nedir ki? Eski, köhne ve modası geçmiş bir devrin, birer olayları! işte bu devrin 
göze çarpan ve en belirli vasfı budur. Bu devirde sadece pis şeyler meydana getirilmekle 
kalınmamış, ayrıca geçmişin büyüklükleri de lanetlenmiştir. Bu gibi olaylar her an göze 
çarpmaktadır. Bir devrin ve adamların eserleri ne kadar basit ve sefilane ise, geçmişteki 
büyüklüğün ve şerefin işaretleri de o kadar nefretle karşılanır. Bu çeşit devletlerde tercih 
edilen şey, her türlü mukayese imkanını ortadan kaldırmak ve kendi adi malını menfaat olarak 
yalancılıkla sunmak için insanlığın geçmişteki hatıralarını silmekten ibarettir. Bundan dolayı 
her yeni kuruluş ne kadar adi ve esef verici ise, geçmiş devirlerin son kalıntılarını yok etmek 
için o kadar çaba gösterir. Halbuki insanlığın gerçek ve büyük bir yenileşmesi, eski nesillerin 
en güzel eserlerine kendini vermekle ve hatta onların değerlerini daha çok göstermeye 
çalışmakla olur. Geçmiş devrin karşısında solgun bir duruma düşmekten korkmaz ve insan- 
lığın kültür hazinesine öylesine katılır ki, çok zaman eski eserlerin hatırasını devam ettirerek 
onlara layık oldukları saygıyı göstermek için bizzat çaba sarf eder. Böylece yeni sanat 
eserlerine de devrin tam bir anlayışını sağlamak imkanı elde edilir. 

Dünyada kendi kendine değerli bir şey ortaya koyamayan ve bu çabayı göstermeyen bir 
kimse, gerçek sanat eserlerinin hepsine kın besler ve özellikle onları inkar eder, hatta tahrip 
etmekten büyük haz duyar. Bu sadece genel kültür alanındaki yeni hareketlerde değil, aynı 
zamanda siyasi olaylarda da böyledir. Bir devrim hareketi gerçekte ne kadar az bir değer 
taşırsa, o devrim hareketi eski şekillere o kadar çok kin besler. Burada da kendi eserini takdire 
layık gibi gösterme isteği, geçmişin iyi ve gerçekten yüksek değerde günümüze intikal 
ettirdiği herhangi bir şeyine karşı körü körüne bir kine sebep olabilir. Mesela büyük 
Frederic'in tarihi hatırası yok edilemedikçe Frederic Ebert ancak ilerisi için konan bir kayıt 
altında hayranlık doğurabilir. Şans Souci kahramanı eski Bremen Semercisi ile kıyasta; ay 
karşısındaki güneş gibi yer alır. Ancak güneş battıktan sonra, ay görülebilmektedir, işte yeni 
ayların, yıldızlara karşı besledikleri kinin sebebi buradadır. 

Kader bir süre için iktidarı herhangi bir değersiz herifin kucağına attığı zaman, o kimse 
geçmişi sadece çamura sokmakla ve lanetlemekle yetinmez, kendisini yüzeysel araçlarla 
eleştiriden kurtarmaya çalışır. Bu konuda ibret alınacak örnek yeni Alman Reich'ının korunma 
kanunlarıdır. 

Yeni bir fikir, yeni bir görüş yeni bir dünya düşüncesi, yeni iktisadi ye siyasi hareketler, bütün 
geçmişi inkar etmeye, onu kötü veya değersiz göstermeye kalkışırsa, sadece bu davranış, 
insanın son derece ihtiyatlı ve kuruntulu olmasına yetmelidir. Çok zaman böyle bir kinin 
ortaya çıkışı, ya o kini besleyen adamın pek değersiz olması, ya da kötü bir niyetin 
bulunmasıdır, insanlığın gerçekten hayırlı bir yenileşmesi, dalma ve sonsuza kadar son 
sağlam, temelin bulunduğu yerde inşaata başlama işini üstüne alacaktır. O günümüzdeki 
kurulu gerçeklerden faydalanmaktan utanmayacak ve çekinmeyecektir. Çünkü bütün kültür, 
insanın kendisi gibi, ancak uzun bir gelişmenin sonucudur. Bu gelişmede her nesil binayı inşa 
etme hususunda kendi taş ve harcını getirmiştir. Demek ki devrimlerin ruhu ve gayesi bu 
binayı yıkmak değil, kötü olan veya kötü yapılmış şeyi ortadan kaldırmak, var olan şeyin 
yanında yeniden ortaya sağlam ve daha fazla bir şey koymaktan ibarettir. Ancak böyle 
yapılırsa insanlığın gelişmesinden söz edilebilir ve ondan söz etmek hakkı mevcut olabilir. 
Yoksa dünya hiçbir vakit karışıklıktan kurtulamaz. Çünkü bu halde her nesil geçmişi inkar 
etmek hakkını kendinde bulacaktır. Böylece her nesil, bir işe girişmeden geçmiş devirlerde 
yapılanları yok etmek hakkına sahip olduğunu iddiaya kalkışacaktır. Savaştan önceki 


kültürümüzün genel durumundaki en hüzün verici taraf, sadece estetik ve genel görünüşü 
itibariyle kendi alanında yenilikler ortaya kovmaktan aciz oluşu değildi. Esef yaratan durum 
kendinden daha büyük olan geçmiş devrin kültürünü lekelemek ve ortadan silmek hususunda 
beslenen kin idi. Sanatın bütün dallarında, özellikle tiyatro ve edebiyatta yirminci yüzyılın 
başından itibaren daha önemsiz ve daha az eser meydana getirildi. Moda en iyi eserleri 
aşağılıyordu. 

Eski eserler, adı ve zamanı geçmiş köhne şeyler olarak gösteriliyordu. Sanki bu devirde, kendi 
utandırıcı yetersizlikleri bir yüksek eser vermiş gibi... işte geçmişin başarısını, halin 
gözlerinden uzak tutmak ve örtmek için sarf edilen çaba, bize gelecek günlerin havarilerinin 
ne mal olduklarını açıkça göstermektedir. Bu faaliyete dikkatle bakılırsa, yeni veya sahte 
kültür hareketleri söz konusu olmadığı anlaşılırdı, Sarf edilen çaba, bizzat medeniyetin 
temellerini yıkmak içindi. Böylece o güne kadar sağlam kalmış olan güzel sanatlar, 
düşünceler ve hisler çılgınlığın bataklığına, mümkün olduğu kadar derin batırılacak ve manevi 
yönden siyasi komünizme yol açılacaktı. Pericles asrı Parthenon ile maddiyat kazanmışsa, 
bugünün komünist parçaları da birkaç filozof bozuntusu kübistlerle maddi bir şekil almıştır. 
Bu husus ele alındığı sırada, milletimizin bir kısmının gözle görülen korkaklığına da dikkat 
etmek gerekir. Bunlar öğrenim ve topluluk içindeki durumları itibariyle, kültürüne karşı 
girişilen bu tecavüzlere bir cephe meydana getirmeli idiler. Sadece komünist sanat 
havarilerinin bağrışmalarından korkarak her türlü ciddi direncinden vazgeçtiler ve böylece o 
zaman kaçınılması imkansız sanılan akımın kucağına kendilerini attılar. Çünkü bu komünist 
sanatı havarileri kendilerini seçkin birer yaratık olarak kabul etmeyenlere şiddetle saldırdıkları 
gibi, onları geri kafalı adam diye damgalayıp teşhir ediyorlardı. Bu yarı delilerin ve saçma 
sanat dolandırıcılarının ithamlarından korkuluyordu. Sanki fikir yönünden bozulmuş bu 
heriflerin ve milleti aldatanların yaptıklarını anlamamak ayıp olacakmış gibi... 

Bu kültür çırakları, deliliklerini kudretli bir esermiş gibi göstermek için gayet basit bir 
vasıtaya sahiptiler. Onlar, anlaşılmaz her eseri, hayretler içinde kalmış dünyaya, kendi 
içlerinde "yaşanılmış olaylar" adı altında sunuyorlardı. Böylece itiraz edecek pek çok kişinin 
sözlerini daha baştan ağızlarından çekip alıyorlardı. Bunun bir tecrübeden ibaret olduğunda 
hiç şüphe yoktu. Ancak anlaşılmayan taraf, sağlam dünyaya, karmakarışık fikirlere 
yakalanmış kimselerin veya katillerin duygusal aptallıklarını sunmalarında bir anlam bu- 
lunması idi. 

Bir Maurice von Schvvind'in veya bir Böcklin'in eserleri de yakından yaşanmış tecrübelerdi. 
Fakat bunlar bazı soytarılar tarafından değil, Tanrı'nın lütfuna erişmiş yazarlarca yaşanmış 
tecrübelerdi. Fakat bu konuda aydın çevrelerin esef edilecek korkaklığını görmek ve anlamak 
mümkündü. Bu çevreler milletimizin sağlam içgüdüsünün zehirlenmesi karşısında, sanki 
herhangi bir ciddi direnç önünde şaşırıp, mıhlanmış gibi duruyorlar ve adi çılgınlıkların için- 
den çıkıp kurtulmak görevini halktan bekliyorlardı. Bunlar sanattan anlamıyormuş gibi 
görünmemek için, sanata karşı bütün bu hıyanetleri satın alıyorlardı. Sonunda iş iyi ile kötüyü 
ayıramayacak kadar karıştı. 

On dokuzuncu yüzyılda, Almanya'nın şehirleri medeniyet merkezi vasıflarını kaybederek, 
yalnız birer göç merkezi seviyesine indiler. Büyük şehirlerimizin modem proletaryasının 
oturduğu yere karşı duyduğu pek az bağlılık, artık herkesin tesadüfen ilişip kaldığı bir 
noktadan başka bir şeyi söz konusu etmemesinden ileri geliyordu. Bu kısmen sık sık yer 
değiştirmelerin sonucu idi. Buna sebep olan sosyal şartlar insana oturduğu yere sımsıkı 
bağlanmak fırsatını vermiyordu. Fakat bunda genel kültür yönünden karakter eksikliğinin de 
rolü vardı. 

Kurtuluş savaşları sırasında Alman şehirleri az oldukları gibi pek küçüktüler. Gerçekten 
hükümet merkezleri oluşu itibariyle kültür yönünden belirli bir iki rakibi vardı. Bugünkü aynı 
dönemde şehirlere kıyasla nüfusu elli binden fazla birkaç şehir bilim ve güzel sanatlar 
yönünden zengindiler. Münih'in nüfusu altmış bine yaklaştığı sıralarda, bu şehir Alman sanat 


merkezleri arasında başta geleni oluyordu. Şimdi ise sanayi merkezlerinin hemen hemen hepsi 
bu nüfusa sahiptirler ve hatta daha da kalabalıktırlar. Fakat gerçek bir değer içeren hiçbir şeye 
sahip olamamışlardır. Bunlar birer kışla yığınından ibarettirler, içlerinde barınılır ve kira ile 
oda tutulur, işte hepsi bu kadar. Bu derecedeki karaktersiz yerlere sevgi ile bağlanması 
imkansızdır. Hiç kimse, bir özelliği olmayan ve sanki en ufak sanat eserine yer verilmemesi 
için gayret sarf edilmiş gibi gözüken bu şehirlere asla bağlanamaz. Ancak iş bununla da 
bitmiyordu. Büyük şehirler nüfusları arttıkça, gerçekten sanat eserleri yönünden 
zayıflıyorlardı. Buralar gitgide daha hayvani bir hal alıyordu. Soysuzlaşma küçük sanayi 
şehirlerindekinden daha az oluyordu, fakat bu yerlerde hep aynı manzara göze çarpıyordu. 
Modern devrin büyük şehirlerde kültüre ayırdığı hisse tamamen yetersizdi. 

Bütün şehirlerimiz geçmişin şan, şeref ve hazineleri ile yaşıyorlar. Günümüzün Münih'inden 
Birinci Louis zamanında meydana getirilen eserlerin hepsi ortadan kaldırılsa, odönemden bu 
yana yapılan önemli güzel eserlerin sayısının ne kadar az olduğu dehşetle görülecektir. Bu, 
Berlin ve diğer şehirler için de böyledir. Fakat esas nokta şudur. Bugünkü büyük 
şehirlerimizle, şehrin genel görünüşü içinden ayrılıp ortaya çıkacak, göze çarpacak ve bütün 
bir devrin sembolü olarak gösterilebilecek hiçbir anıt yoktur. Halbuki orta çağların 
şehirlerinde şan ve şerefin bir anıtı vardı. Eski zamanın şehirlerinin belirli anıtı özel 
meskenler arasında bulunmuyordu, bu geçici bir akıbete değil, sonsuzluğa aday görülen 
topluluk anıtları arasında ilk bakışta göze çarpıyordu. Çünkü bunlar herhangi bir mülk 
sahibinin servetini aksettirmek için kullanılamazdı. Bu anıtlar topluluğun büyüklüğünü ve 
önemini ortaya koyarlardı, işte halkın her birinin bugün bizi şaşırtacak derecede şehre 
bağlanışını sağlayan anıtlar, bu şekilde meydana getirildiler. Gerçekten şehir halkının gözleri 
önünde bulunan şey, vatandaşların adi görünüşlü evleri idi, büyük ve önemli binalar tamamen 
topluma ait idi. Bunların karşısında mesken olarak kullanılan binalar ayrıntı seviyesine düşü- 
yordu. 

Eski devlet zamanında yapılan inşaatın büyüklükleri aynı devrin evleri ile kıyaslanırsa 
kamuya ait eserlerin ön plana alınması gerekeceği yolundaki prensibin ne kuvvetle 
doğrulanmış olduğu görülür. Çok eski çağlardan kalma harabeler arasında yükselerek, duran 
bazı sütunlar o devirlerin iş hanları değildir, onlar ibadet yerleri ve devlet binalarının 
kalıntılarıdır. Yani bizzat topluma ait eserlerdir. Çöküş halindeki Roma'nın debdebe ve 
büyüklüğü içinde bile, ön planda yer alan binalar birkaç vatandaşın villaları ve sarayları 
olmamıştır. Bugüne kadar kalan eserler, devletin, yani milletin mabetleri, hamamları, 
arenaları, su yollarıdır. Orta çağlarda Almanya bile, güzel sanatlara ait düşünceler farklı 
olmakla beraber, aynı hakim prensibi korudu. Eski çağlarda kendisini Akropol'de veya 
Panteon'da ifade eden his, şimdi gotik sanatın şekillerine giriyordu. Bu büyük binalar, o ahşap 
ve tuğla yapılardan kurulu orta çağ şehirlerinin ezilmiş yığınları üzerlerinden birer dev gibi 
göklere yükselirlerdi. Bugün bile çevrelerini apartman denen taş yığınları sarmasına rağmen, 
bu anıtlar kendilerine has vasıflarını koruyorlar. Bu anıtlar her yere kendi özelliklerini veriyor 
ve kendi görünüşlerinden bir parça meydana getiriyorlar. Katedral, belediye sarayları, haller, 
bekçi kuleleri gerçekte eski çağların düşünüşünü kapsayan yeni bir görüşün belirli işaretleri 
idiler. Devlet binaları ile şahıslara ait binalar arasında esef edilecek kadar fark vardı. Bir gün 
Berlin, Roma'nın akıbetine uğrayacak olursa yeni nesiller en değerli ve önemli eser olarak 
birkaç Yahudi'nin mağazalarına ve birkaç şirketin binalarına hayranlık duyacaktır. 
Günümüzün medeniyetinin belirli vasıflarını bunlar ifade edecektir. Bugün Reich'ın binası ile, 
maliye ve ticaret binaları arasında hüküm süren o büyük nispetsizliği bir kıyaslamak 

yeter sanırım... 

Bugün devlet binaları için ayrılan tahsisat gülünç ve çok yetersizdir. Bundan dolayı 
sonsuzluğa kadar ayakta kalacak binalar yapılamıyor. Yapılanlar o anın ihtiyacını 
karşılayacak çapta oluyor. Bu konuda daha yüksek bir fikir kendini kabul ettirmiyor. Berlin 
şatosu yapıldığı sırada, zamanımızda kütüphanenin haiz olduğu önemden çok daha büyük bir 


önemi vardı. Halbuki yaklaşık 60 milyona çıkan bir savaş gemisine karşılık, Reich'ın ilk defa 
yapılan ve sonsuzluğa kadar ayakta kalacak olan bir anıtına bu paranın yarısı ayrılabildi. 
Binanın iç inşaatı için parlamento taş kullanılmasına karşı çıktı ve duvarların alçı ile 
kaplanmasına karar verdi. Gerçi bu defa siyasiler çok iyi hareket etmişlerdi. Çünkü taş 
duvarlar arasında alçı kafalar tam yerlerini bulmuş sayılamazlardı. 

Sözün kısası, bugünkü şehirlerimizde, toplumun hakim ve bariz vasfı yoktur. Topluluk, 
şehirlerle olan münasebetlerinde bu hususu sembolleştiren hiçbir şey göremiyorsa, buna 
şaşırmamalıdır. Bunun sonucu, büyük şehir halkının kendi şehrine karşı kesin bir kayıtsızlık 
içinde bulunması ile ortaya çıkan, gerçek bir hüsrandır. Bu da medeniyetimizin yıkılmasının 
ve genel çöküşümüzün bir işaretidir. Devrimiz, gayelerin adiliği, daha doğrusu paranın esareti 
içinde boğuluyordu. İşte bundan dolayı, böyle bir putun hakimiyeti altında, kahramanlık ruhu 
ortadan çekilirse, buna da asla şaşmamalıdır. Halk ancak yakın geçmişin ektiğini biçer. 
Bozulma olaylarının hepsi, en son noktada, genel hususlar hakkında eşit olarak kabul edilmiş 
bir görünüşün eksikliğinin ve bundan çıkan genel korku ve çekingenliğin, ayrıca verilen 
kararlardaki korkunun ve devrin her büyük meselesinde alınan vaziyetin sonuçlarından 
ibarettir. Bundan dolayı öğretim ve eğitimden başlamak üzere her şey adi ve sallanır bir 
haldedir. Herkes sorumluluktan korkuyor ve işlenen hatalara korkakça hoşgörü gösteriyor. 
Hümanist hülyalar moda olmuştur. Nefsimizi delalete terk ederek, fertlere hıyanet edilmekte 
ve böylece binlerce kişinin geleceği feda olunmaktadır. Savaştan önceki dini durumun 
incelenmesi ile, bu genel uyuşmazlığın ve bozulmanın ne kadar büyümüş olduğu görülecektir. 
Uzun zamandan beri millet, dini inanışlardaki ve büyük bir kısım topluluk da kainat konusuna 
ait düşüncelerdeki tesirli kanaatlerim kaybetmiştir. Bu hususta çeşitli kiliselerin çeşitli 
tarikatları, bu işlere kayıtsız kalanlar kadar rol oynuyorlardı. Asya ve Afrika'daki iki 
"consession" kendi telkinlerine yeni müritler kazanmak için misyonlardan istifade ederlerken, 
bu faaliyet islamiyet'in doğuşu ve gelişmesinden önce ancak önemsiz bir başarı kazanabildi. 
Avrupa'da ise milyonlarca inanmış kimse kaybediliyordu. Bu milyonlarca kişi, dini hayata 
yabancı kalıyor veya kendi bildikleri yola sapıyorlardı. 

Bütün dinlerin inanışına ait temellerine karşı, ne büyük şiddetle bir mücadelenin sürdüğü 
gözden uzak tutulmamalıdır. Gerçi bu temellerde insanın dünyasında dini bir gayenin gerçek 
bir kalıntısı tasavvur edilemez. Büyük halk toplulukları filozoflardan meydana gelmiş 
değildir. Halbuki, toplum için iman, dünyada ahlaki telakkinin yegane temelidir. Bunun 
yerine başka şeyler konulması, memnuniyet verecek sonuçlar sağlamadıkları gibi, o zamana 
kadar geçerli ve yürürlükte olan dinlerin yerini alacakları da kabul edilemez. Fakat dini iman 
ve telkinler, geniş halk toplulukları üzerinde tesir yaparsa, o vakit bu imanın itiraz kabul 
etmeyen muhteviyatı, her türlü tesirli icraat ve hareketin temeli ve başı olmalıdır. Anayasalar 
bir devlet için ne ise, inançlar da dinler için aynı şeydir, inanç olmazsa, akıllı ve zeki bir 
surette yaşayan yüksek mevkie çıkmış birkaç yüz bin kişinin yanında milyonlarca insan 
bundan yoksun olarak yaşamaya devanı edecektir. Sonsuz bir şekilde yayılma kabiliyetine 
sahip bir halde bulunan manevi fikir, ancak anıtlar vasıtasıyla bir açıklık kazanabilir ve o 
şekilde diğerlerine intikal eder. Eğer bu şekil olmasa idi, bir iman haline dönüşmezdi. Fikir 
hiçbir zaman metafizik bir düşünce, yani kısacası, bir felsefi düşünce halinde gelişmezdi. 
Gerçekte, akidelere karşı mücadele, bu şartlar içinde devletin genel kanunlarının temelleri 
aleyhindeki mücadeleye benzer. Bu mücadele nasıl tam bir anarşi ile sonuçlanırsa, dini 
mücadele de değerden yoksun bir nihilizm içinde yok olur. 

Bir siyasi için, dinin değerinin takdiri, arz edeceği bazı tasavvurlara göre olmamalıdır. 
Aslında hayırlı düşünceler sağlaması ile ölçülmelidir. Eğer bir karşılığı ve olumlu olanı 
bulunmadıkça mevcut olanı yok etmek delice veya canice bir iş olur. Hiç şüphe yok ki pek az 
memnuniyet doğuran dini vaziyetten dolayı, sırf dinin dışında kalan ayrıntılarla din fikrini 
ağırlaştıran, müspet ilimlerle gereksiz bir kavgaya tutuşan kimselere ufak da olsa bir 
sorumluluk düşmez. Bu noktada başlayan kısa bir kavgadan sonra zaferin daima bilim 


tarafından kazanılacağı itiraf edilmelidir. Din ise sadece yüzeysel bir iyimserlik üstüne 
yükselmeye başarı gösteremeyenlerin gözlerinde, ağır zayiata uğrayacaktır. 

işin en fenası dinin, siyasi menfaatler uğrunda kullanılmasının sebep olacağı zararlardır. Dini, 
siyasi gayelerine ve işlerine hizmet için kabiliyetli ve kıymetli bir vasıta kabul edenlere karşı 
ne kadar şiddetli söz söylense yine de azdır. Bu çeşit yüzsüz kimseler kendi itikat ve 
imanlarını kalabalık içindeki zavallılar işitsinler diye gırtlaklarını yırtarcasına bağırırlar. Esas 
gayeleri bu uğurda ölmek değil, bunun sayesinde geçimlerini sağlamaktır. Bu kimseler sadece 
siyasi bir fayda sağlamak için imanlarını satabilirler. Birkaç milletvekilliği için her dinin can 
düşmanı olan Marksistlerle anlaşma yaparlar. Bir bakanlık için, işi şeytanla evlenmeye kadar 
vardırabilirler. Yeter ki utanma hissinden yoksun şeytan buna "evet" desin... 

Eğer savaştan önceki Almanya'da dini hayat ağızlarda kötü bir tat bırakıyorsa, buna sebep 
kendisine Hıristiyan adını veren partinin Hıristiyanlığı suiistimal etmesi ve Katolik imam ile 
bir siyasi partiyi aynı şey gibi göstermesi idi. Katolik imanın yerine siyasi bir partinin 
geçmesinin sonucu değersiz bir sürü kimseye mecliste mevki temin ettiği gibi, kiliseye de 
zarar verdi. 

Bu durumun sonuçlan milletin omuzlarına yüklendi. Çünkü dini hayatta sebep oldukları 
gevşeme öyle bir devirde meydana geldi ki, zaten her şey gevşemeye ve sallanmaya 
başlamıştı, bu şartlar içinde geleneklerin ve ahlakın temelleri de yıkılmak üzere idi. Fakat 
sosyal organın bütün bu yaraları ve sarsıntıları, kötü bir olay işin içine karışmadıkça zararsız 
bir halde durabilirdi. Ama yem önemli olaylar milletin iç sağlamlığı meselesine kesin bir 
önem verince, bunlar korkunç bir hal aldılar. Dikkatli gözler, siyasi alanda da buna benzer 
birtakım bozukluklar görebilirdi. Bu bozukluklar kısa zamanda düzeltilmediği ve çaresine 
bakılmadığı için imparatorluğun pek yakın bir gelecekte yok olacağının işareti olarak ortada 
duruyorlardı. Almanya'nın iç ve dış siyasetinde bir gayenin olmadığını kendisine kör 
denilmesini istemeyen herkes görebilirdi. Bu, Bismarck'm "Siyaset, mümkün olanı yapmak 
sanatıdır." yolundaki düşüncesine pek uygun gibi gelebilir. Fakat Bismarck'a halef olan şan- 
sölyeler arasında küçük bir fark vardı. Bismarck'ın bu düsturu, ona siyasetinin özünü 
uygulama imkanı verdiği halde, başkalarının ağzında değişik bir mana kazanıyordu. Gerçekte 
Bismarck, bu cümle ile belirli bir siyasi gayeye ulaşmak için bütün imkanları kullanmak ve 
hiç değilse mümkün olan şeye başvurmak manasını kastediyordu. Fakat Bismarck'ın halefleri 
ise tam tersine olarak bu cümlede, siyasi fikirlere hatta siyasi gayelere sahip olmak 
zorunluluğundan sıyrılmak hakkının resmi bir ilanım buldular, işte o zaman gerçekten siyasi 
gayeler kalmamıştı. Çünkü siyasi gaye için gereken dünya hakkında açık bir düşünce ve 
siyasetin gizli gelişmesinin kanunları ile ilgili açık bir görüş eksikti. 

Birçok kimse bu konuda her şeyi kara görerek, imparatorluk siyasetinde tedbirli düşünce 
planının eksikliğinden dolayı eleştiride bulundular. Demek oluyor ki bu siyasetin ne kadar boş 
ve manasız olduğunu teslim ettiler. Fakat bu kimseler siyasi hayatta ikinci planda kalıyorlardı, 
hükümetteki şahıslar bir Houston Stewart Chamberlain kabinelerine önem vermiyorlardı. 
Onlara bugün olduğu kadar, eskiden de kayıtsız kalıyorlardı. Bu kimseler kendiliklerinden bir 
şey düşünemeyecek kadar aptal, muhtaç oldukları şeyi başkalarından öğrenemeyecek kadar da 
tahsilsizdiler. Bu sonsuza kadar devam edecek bir gerçektir, isveç Şansölyesi Oxenstiern* bu 
gerçeğe dayanarak "Dünya ancak akıl ve hikmetin bir parçası tarafından idare olunur." 
demişti. Şimdi her bakanlık bu parçanın ancak bir atomunu teşkil eder diyeceğiz. Oysa 
Almanya bir cumhuriyet olalı beri bu gerçek artık kalmamıştır. Bundan dolayı böyle bir şey 
düşünmek veya söylemek cumhuriyeti koruma kanunları ile yasaklanmıştır. Fakat Oxenstiem 
için bugünkü cumhuriyetimizde değil de, o devirlerde yaşamış olmak bir saadettir. 

Birçok kimse, daha savaştan önce, imparatorluğun kuvvetini meydana koyacak müesseseyi 
Reichtag'ı (parlamentoyu) en zayıf direnme noktası olarak görüyordu. Korkaklık ve 
sorumluluktan çekinme burada en geniş şekilde yerleşiyordu. 


Bugün işitilen boş fikirlere göre parlamentarizm devrimden sonra ortadan kalkmıştır. Böylece 
devrimden önce işin başka türlü olmadığı yolunda bir kanaat uyandırmak istiyorlar. Gerçekte 
bu organ ancak tahripkar olarak faaliyet gösterebilir. Ancak gözleri bağlı kimselerin 
görmediği, o devrede parlamento aynı şekilde hareket ediyordu. Hiç şüphe edilmesin ki 
Almanya'nın yere serilmesinde bu müessesenin zerre kadar bir payı yoktur. Fakat kötü sonuç 
daha önce meydana gelmemiş ise bunda da Reichstag'ın bir rolü olmamıştır. Bu gecikme, 
Alman milletinin ve imparatorluğunun bu mezar kazıcısına karşı, barış sırasında direnen 
kuvvetine affedilmelidir. 

Bu müesseseden, doğrudan doğruya veya dolambaçlı yollardan ortaya çıkan, birçok yıkıcı 
felaket topluluğu içinden ben sadece birini göz önüne sereceğim. Bütün müesseselerin en 
sorumsuzu olan bu organın özünü daha açıkça gösterecek şey şudur: imparatorluğun gerek 
içte ve gerek dıştaki siyasetini sevk ve idarede gösterilen o korkunç yetersizlik ve zayıflık. 
Birinci derecede Reichstag'ın faaliyetine atfedilecek olan bu zafiyet, imparatorluğun 
yıkılmasının belli başlı sebeplerinden biriydi. Ne şekilde olursa olsun, hangi yönden bakılırsa 
bakılsın parlamentonun faaliyeti dahilinde olan her şey yetersizdi. Lehistan siyaseti hatalıydı. 
Sorun ciddi biçimde ele alınmadan bu konu tahrik ediliyordu. Sonunda ne Almanya için bir 
zafer kazanıldı ne de Lehistan ile barışmak mümkün oldu. Fakat Rusya ile düşman duruma 
düşüldü. Alsace Lorraine meselesinin halli ye tersizdi. (İsveç Şansölyesi olan Oxenstiem, 
Gustave Adolphie'nin ölümünden sonra (1664-1683) hükümetin idaresini eline almıştı.) 
Fransız canavarı sert bir yumrukla bir defada kesin bir şekilde ezilerek Alsace'a, Reich'ın 
diğer devletlerinin haklan ile eşit haklar sağlanmalı idi. Ama bu yapılamadı. Esasen buna 
kesin olarak imkan yoktu. Çünkü en büyük partilerin bünyelerinde en büyük vatan hainleri 
vardı. Üstelik merkezde de M. Wetterle! Fakat bu genel yoksulluk, imparatorluğun devamı 
için var olması gereken bir kuvveti, yani orduyu paramparça etmeseydi, yine de ona 
tahammül gösterilirdi. Alman Reichstag'ı denilen bu müessesenin işlediği bu korkunç hata 
Alman milletinin çektiklerinin ağırlığını kendisine yükletmek için tek başına yeter bir sebepti. 
Bu parlamenter rejimin parti denilen parçalan en adi sebeplerle milletin elinden bekasının 
silahım, hürriyetini ve bağımsızlığının tek koruyucusunu çalıp aldılar. Bugün Flandres 
ovasındaki mezarlar açılsa, karşımıza itham dolu kanlı cesetler çıkar. Bu toprağa düşenler, 
parlamentonun görmemiş veya yarı yetişmiş bir halde, ölümün kucağına atılmışlardı. Bu 
kahramanlarla beraber, daha on binlerce ölü ve sakatı sadece halkı aldatan ve sayıları birkaç 
yüzü bulan siyasi manevracıların hırsızlıklarına devam etmek veya doktrinlerini haince telkin 
edip yaymak imkanlarını ellerinde tutmak istemelerinden kaybettik. 

Yahudiler Marksist ve demokrat gazeteleri ile bütün dünyaya Alman militarizmi yalanını 
uluduğu ve bu şekilde her vasıtaya başvurarak Almanya'yı ezmeğe çalıştığı sırada, Marksist 
ve demokrat partiler de Almanya'nın halk kuvvetini tam bir öğretimden yoksun bırakıyorlardı. 
Parlamentocu p ... 'lerin vahşi ve adi vicdanlarının doğurduğu sonuçları şimdilik bir kenara 
bırakalım. Yeteri kadar talim görmüş asker eksikliği savaşın başlangıcındaki harekat sırasında 
hezimeti çabuklaştırdı. Savaş büyüdüğü sırada da bu durum korkunç bir şekilde ortaya çıktı. 
Alman milletinin hürriyet ve bağımsızlığı uğrundaki savaşta ortaya çıkan bu hezimet, barış 
sırasında vatanın korunması için milletin bütün kuvvetlerini toplamamak hususunda gösterilen 
zaafın ve yarım tedbirlerin sonucudur. Kara ordusunun yeni seçim mensuplarının pek azı 
talim görmüştü. Deniz kuvvetlerinde de aynı yetersizlik milli bekamızın tek silahı olan 
ordumuzun değerini düşürdü. Ayrıca esefle belirteyim ki, deniz kuvvetlerinin kumanda heyeti 
de bu adi ruhun telkini altında kalmıştı. Aynı zamanda tezgaha konan ingiliz gemilerinden 
daha küçük gemiler yapımı ile başlamak, her halde basiretli ve dahiyane bir hareket değildi. 
Halbuki, gemilerin sayısı itibariyle muhtemel düşmanın seviyesine 'çıkarılamayan bir 
donanma, bu açığını gemilerinden her birinin savaş kudretinin üstünlüğü ile kapatmağa 
çalışmalıdır. Söz konusu ,' olan şey, kavga kudretinin üstünlüğüdür. Bugünün tekniği öyle ge- 
lişmelere ulaşmıştır ki, başka milletlerin aynı tonajdaki gemilerine ' üstünlük sağlamak 


imkansızlaşmıştı. Artık nitelik itibariyle efsanevi üstünlük tarihe karışmıştır. Hele hele 
tonajları az olan gemilerin daha büyük tonajlı gemilere üstün gelecekleri hiç 
düşünülmemelidir. 

Özellikle Alman top malzemesinin Ingilizlerinkine üstün olduğu, 28 cm.lik Alman topunun 
ateş kudreti bakımından, 30.5 cm.lik |, ingiliz topundan aşağı bulunmadığı söyleniyordu. 
Halbuki bu sırada bizim de 30.5 cm.lik top yapımına başlamamız gerekirdi. Çünkü gaye 
savaşta eşit bir kuvvete sahip olmak değil, üstün bir kuvvet j!, sağlamaktır. Eğer bu böyle 
olmasaydı, kara ordusu için 42 cm.lik bir havan topunun yapılması lüzumsuz olurdu. Çünkü 
21 cm.lik Alman havan topu, o zaman Fransa'nın sahip olduğu eğri atışlı bütün toplarına 
üstündü. Kaleler, siperler 30.5 cm.lik havan toplarının darbeleri ile de yıkılabilirdi, işte 
burada, kara ordusu kumandanlığının ileri görüşü deniz ordusunda yoktu. Üstün bir topçu 
kuvvetinin tesirinden ve üstün bir süratten vazgeçiliyordu. Bu risk yanlış bir görüşten ileri 
geliyordu. Deniz ordusu kumandanlığı gemilerin yapımı için kabul ettiği şekille taarruzu esas 
alan hareketten vazgeçip, kendim zorunlu bir savunma hareketine mahkum ediyordu. Bu 
yüzden de, ancak hücum üzerine dayanan ve sadece hücumla elde edilebilecek kesin bir 
başarıdan vazgeçilmiş olunuyordu. 

Daha az sürate ve daha kuvvetsiz silahlara sahip bir gemi, daha hızlı seyreden ve daha 
kuvvetli silahlara sahip düşman gemisi tarafından top ateşine tutularak batırılacaktır. Hem bu 
iş çok zaman kuvvetli gemiye uygun bir mesafeden yapılacaktır, işte bu savaş kanununu 
kruvazörlerimizin çoğu büyük bir acı ile tattılar. Savaş, bizim deniz ordumuzun kumanda 
heyetinin, düşüncelerinin ve görüşlerinin hatalı olduğunu ispat etti. Sonunda savaş sırasında 
imkan olduğunda eski gemilerin silahlarım değiştirmeye ve yemlerim daha iyi ve daha üstün 
silahlarla donatmaya mecbur kaldık. Eğer Skager Rack deniz savaşında Alman gemileri, 
ingiliz gemileri ile aynı tonaja, aynı silah ve surata sahip olsalardı, ingiliz donanması daha 
isabetli ve daha tesirli olan 38 cm.lik Alman obüslerinin fırtınası önün de denizin dibini 
boylayacaktı. 

Japonya eskiye göre, daha değişik bir deniz siyaseti takip etti Japonlar yeni gemilerine 
muhtemel düşman gemilerinden daha üstün bir savaş gücü vermeğe çalışıyorlardı. O zaman 
bu tedbir saye sindeki üstünlükle donanmayı taarruza geçirme imkanı doğuyordu. Bizim kara 
ordumuzun kumanda heyeti böylesine yanlış bir fikir takip etmediği halde, parlamentonun 
düşünce şeklinden devamlı zarar görüyordu. Donanma köhne görüşlere göre teşkilatlandırıldı 
ve sonra da aynı prensiplere göre harekete geçildi. 

Ordu sonradan elde etmesini bildiği ölmez şan ve şerefi, generallerinin iyi çalışmalarına ve 
bütün subay ile erlerinin iktidarlarına ve eşi görülmemiş kahramanlıklarına borçludur. 
Savaştan önceki deniz ordusu da böyle meziyetlere sahip olsaydı, savaşın kurbanları boş yere 
canlarını feda etmiş olmayacaklardı, işte hükümetin, o pek başarılı "parlamento oyunları" 
barış sırasında donanma için çok zararlı oldu. Gemi inşası meselelerinde, parlamentonun 
görüşü, askeri fikirler karşısında geri çekileceği yerde, tam tersine üstün bir rol oynadı, 
iktidarsızlık ve parlamentonun belirli vasfı olan düşünce gücünün yokluğu ile mantık 
yetersizliği deniz ordusunun kumanda heyetini berbat edip bıraktı. 

Kara ordusu daha önce de belirttiğim gibi böylesine hatalı bir düşünce akımına kendini 
kaptırmadı. Özellikle o sıralarda, genelkurmayda bulunan Albay Ludendorf, milletin hayati 
meselelerinde Reichtag'ın aldığı yarım tedbirlere gösterdiği zaafa ve çok zaman da bunları 
inkar etmesine karşı, ısrarlı bir mücadeleye girişmişti. O zaman bu subayın yaptığı mücadele 
sonuç vermedi. Bu suçun yarısı parlamentoya, diğer yarısı da şaşkın Behtmann Hohveg'in, 
parlamentodan daha sefilane olan durumuna aittir. Fakat bugünün sorumluları, bu gerçeğe 
rağmen, bu korkunç suçu, milli menfaatlerimizi korumayan kabiliyetsiz heriflere karşı çıkmış 
olan kimseye yüklemektedirler. Bu anadan doğma elebaşılar için, bir yalan çok veya bir yalan 
az olmuş, hiç önemli değildir. Milletin geleceğinden son derece sorumlu olan bu heriflerin 
canice hafifliklerinden dolayı doğacak sorumlulukları düşünen, boş yere feda edilmiş ölüleri 


ve savaş sakatlarını, katlanmakta olduğumuz büyük utanç verici durumu ve hakareti, içine 
düşmüş olduğumuz sonsuz sefaleti hayal eden ve bu tün bunların sadece birkaç zamane 
adamına ve iyi mevki avcılarına |. bakanlık koltuklarına doğru yol açmak için meydana 
geldiğini bilen iŞ'bir kimse, hiç şüphe yok ki, bu yaratıklara, alçak, rezil, namussuz, şerefsiz 
ve katil denilmesinin hikmetini gayet iyi anlayacaktır. Aksi halde kullandığımız bu 
kelimelerin manası ve gayesi gerçekten anlatılmaz hale gelir. Bu heriflerin yüzünden eski 
Almanya'nın iç siyaseti bozulduğu zaman bütün suçları garip bir açıklıkla göze çarpmıştır. 
Çünkü bu türlü ahvalde hoş olmayan gerçekler, büyük halk toplulukları arasında avaz avaz 
bağırıldığı halde başka taraflarda pek utanılacak olaylar, sessizlikle geçiştiriliyordu, hatta 
bunların bir kısmı inkar bile ediliyordu. Bir sorunun açıkça incelenmesi ile bir iyileşme 
ihtimali doğarsa işte böyle davranıyorlardı. 

Bu arada hükümetin başında bulunanlar propagandanın değerinden ve özünden adeta hiçbir 
şey anlamıyorlardı. Propagandayı devamlı bir şekilde ve gayet ustaca kullanmakla, halka 
cenneti cehennem gibi veya cehennemi cennet gibi göstermeyi kim başarabilir? işte bunu 
yapmasını sadece Yahudi bilecekti ve bu esasa göre hareket edecekti. Almanlar veya Alman 
Hükümeti bu hususta zerre kadar bir bilgiye sahip değildi. Bu bilgisizlik savaş sırasında pek 
pahalıya mal oldu. 

Fakat burada işaret ettiğimiz ve savaştan önce Alman milletini lekelediğini gördüğümüz bu 
sayısız fenalıklar arasında bazı üstünlüklerimiz de vardı. Tarafsız bir inceleme yapılırsa diğer 
millet ve ülkelerin eksikliklerimizin çoğunu paylaştıkları gerçeği ortaya çıkacaktır. Hatta bizi 
bu alanda geride bırakıyorlardı ve aynı zamanda bizim üstünlüklerimizden de yoksundular. 
Bu üstünlüklerin en belli başlısı olarak, Alman milletinin bütün diğer Avrupa milletleri 
arasında daima kendi iktisadi milli vasfını son derece korumaya çalışması ve kötü işaretlere 
rağmen uluslararası maliye aleminin kontrolüne, diğer devletlerden daha az bağlı olması 
durumu gösterilebilir. Bu herhalde düşmanlarımız için tehlikeli bir üstünlüktü ki sonradan 
Dünya Savaşı'nın en belli başlı sebeplerinden birini teşkil etti. 

Şüphe yok ki monarşi birçok kimselere ve özellikle büyük halk topluluğuna yabancı 
geliyordu. Buna da sebep, hükümdarların daima en temiz beyne ve özellikle en doğru kalbe 
sahip olmamaları i-di. Hükümdarlar maalesef dalkavukları daha çok seviyorlardı, onla n iyi 
tabiatlı kimselerden üstün tutuyorlardı. Saray çevresinde bilgi sahibi olanlar da dalkavuk ve 
yüze gülücü heriflerdi. 

Dünyanın her yönden değişikliklere uğradığı bir devrede bu hal büyük bir darbe teşkil etti. Bu 
değişiklikler sarayların bir çok gelenekleri ile uyuşmuyordu, işte bundan dolayı son yüzyılın 
dönüm noktasında herhangi bir kimse artık at üstünde üniforması ile geçen bir prensese 
hayranlık duyamazdı. Bu şekilde yapılan bir geçit resminin, halkın gözünde nasıl bir tesir 
meydana getireceği doğru, olarak tahmin edilemiyordu. Eğer bu bilinse idi, bu kadar uy- 
gunsuz, akla ters gelen işlere kalkışılmazdı. Aynı bu durumda olduğu gibi, yüksek sosyetenin 
samimi olmayan insaniyetçiliği de çok zaman olumsuz bir tesir yapıyordu. Mesela bir 
prenses, bir halk mutfağında pişen yemekten tatmak tenezzülünü gösterdiği zaman, bu 
davranış eskiden pek iyi görünebilirdi. Fakat bu yüzyılın başında elde edilen tesir tamamen 
ters oldu. Çünkü prenses bir tecrübeye giriştiği gün, yemeğin her zamankinden biraz farklı 
olduğunun farkına bile varmadığına kesin olarak inanılabilinirdi. işte bu kadarı bile yeterdi. 
Keza bunu herkes biliyordu. Böylece en iyi niyet ve davranışlar bile, açıkça sinire dokunmasa 
da, gülünç bir manzara teşkil ediyorlardı. Hükümdarın kanaatkar olduğuna dair sağda solda 
anlatılan hikayeler, münasebetsiz sözler, halkı tahrik ediyordu. Örneğin sabahları erken 
kalkma alışkanlığı, gecenin geç saatlerine kadar çalışma ve az gıda almanın kendisini maruz 
bıraktığı tehlike gibi... Oysa hükümdarın ne kadar uyuduğunu ve ne kadar yediğini bilmeye, 
öğrenmeye lüzum yoktu. Ona yeter miktarda bir yemek veriliyor ve gereği kadar uyumasına 
da itiraz edilmiyordu. Hükümdar, bir insan ve bir karakter sahibi sıfatı ile, ırkının ve 
memleketinin şerefine layık faaliyetlerde bulunursa ve hükümdarlık görevlerini yerine 


getirirse sevinç duyuluyordu. Fakat ne var ki, bütün bunlar önemsiz şeylerdi. Kötü olanı, 
milletin büyük bir kısmına, tepeden idare edildikleri için artık kimsenin herhangi bir şeyle 
meşgul olmasına lüzum kalmadığı kanaatinin gittikçe artan bir hızla yayılması idi. Hükümet 
başarılı veya iyi niyetle donanmış olduğu sürece bunun zararı görülmeyebilirdi. Fakat o iyi 
niyetli, başarılı hükümet yerini, gerektiği gibi olmayan başka bir hükümete bırakacak olursa, 
vay halimize! işte o zaman itaat, irade yokluğu ve çocukça güven gösterme, hayal edilebilecek 
en kötü felaketleri doğuracaktır. Fakat bu karşı fikirlerin önüne itiraz kabul etmez birtakım 
kuvvetler çıkıyordu. Bu kuvvetler arasında ilk önce bütün devlet idarelerinin istikrarım 
belirtelim. Monarşi bu istikrarı meydana getirmişti. Sonra bu duruma, hırslı siyasetçilerin 
spekülasyon, kargaşalıklarından korunan devlet makamlarından uzaklaştırılmaları da yardımcı 
oldu. Ayrıca, kuruluşun daha baştan kazandığı şerefi ve namuskârlığı ile elde edeceği otorite, 
memurların ve özellikle ordunun üstünlüğünü, siyasi partilerin seviyesini aşması da bu işe 
hizmet ediyordu. Bu üstünlüğün, devletin en büyük adamının, yani hükümdarlarının şahsında 
şekillenmesini de ilave edelim. Bu yüzden hükümdar bir sorumluluğun sembolü oluyordu. 
Hükümdar, parlamento çoğunluğunun meydana gelişi gibi tesadüfi bir topluluğa değil, daha 
çok halka borçlu durumda idi. Alman idaresinin menkıbesi ve temizliği daha çok bu 
durumdan ileri geliyordu. Sözün kısası, Alman milleti için monarşinin kültür değeri pek 
büyüktü ve diğer mahzurları başarı ile ortadan kaldırabilirdi. Alman hükümdarlarının 
oturdukları yerler, halen estetik ruhun mabedi olmakta devam ediyordu. Bu böyle olmasaydı, 
günümüzde materyalist hale gelen bu ruhun ortadan kalkması tehlikesi baş gösterirdi. Alman 
prenslerinin on dokuzuncu yüzyılda sanat ve bilim için yaptıkları hizmet asla unutulamaz. 
Çağdaş devir ise eskiden yapılanlara benzeyen hiçbir şey ortaya koyamamıştır, işte sosyal 
organımızın yavaş yavaş bozulmaya başladığı o devirde ordu vardı demek zorundayız. 

Ordu Alman milletinin en kuvvetli okulu idi. Zaten bütün düşman kininin, milletin hamisi 
olan bu müesseseye çevrilmiş olması sebepsiz değildi. Ordu, iftiraya uğrarken, kinlere, 
husumete ve mücadelelere hedef olurken, aşağılık heriflerin hepsine korku telkin ediyordu. 
Gerçeği ifade için bundan güzel anıt yapılamazdı. Versay'da uluslararası hırsızların adi arzu 
ve hiddetlerini ilk önce eski Alman ordusuna çevirmiş olmaları, Alman ordusunun para 
kuvvetine karşı milletimizin hürriyeti için sağlam bir sığınak olduğunu gösterir. Bizim 
milletimize bir bekçi olan bu kuvvet olmasa idi, Versay bütün ruhu ve ayrıntısı ile Almanya 
için çoktan uygulanmış olurdu. Alman milletinin orduya borçlu olduğu şey şöyle 
özetlenebilir: HER ŞEY. 

Ordu, sorumluluk hissinin meziyet haline geldiği, sorumluluğun ezilmesi gittikçe günün 
meselesi olduğu, özellikle her çeşit sorumluluk yokluğunun örneği olan parlamento tarafından 
böyle bir eğilim yayıldığı bir sırada, kalplere sorumluluk hissi dolduruyordu. Ordu, 
korkaklığın salgın bir hastalık olma tehlikesinin baş gösterdiği, kamunun çıkarları lehinde 
fedakarlık etmenin budalalık sayılmaya başladığı, sadece kendi çıkarını korumayı ve 
çoğaltmayı bilen kimsenin akıllı sayıldığı sırada, şahsı cesareti aşılıyordu. Ordu, her Almana 
milletin kurtuluşunu, zenciler, Çinliler, Alman, Fransızlar, İngilizler ve diğerleri arasında 
milletlerarası bir kardeşliği tahrik ve teşvik eden sahtekar heriflerin uydurdukları cümlelerde 
değil, bizzat milletin kuvvetinde, azim ve karar ruhunda aramanın gereğini öğreten okul 
durumunda idi. Ordu, azim ve karar ruhu aşılıyor ve böyle azimli ve kararlı adamlar 
yetiştiriyordu. Oysa, günlük hayatta azim ve karar yokluğu, ve şüphe ile tereddüt insanların 
hareketlerini sarsmaya başlamıştı. 

Kurnaz heriflerin numune olarak gösterildikleri devirde, örnek bir işin düzensizlikten dajma 
daha iyi olduğu prensibini üstün çıkarmak, gerçekten ustaca bir hareket idi. Yalnız bu 
prensipte daha hiç bozulmamış ve sağlam kalmış bir sıhhatin varlığı gerekti. Eğer ordunun 
verdiği terbiye bu temel kuvveti yenilemeye devamlı bir şekilde dikkat etmemiş olsaydı, 
günlük hayatta böyle sıhhatli işler çoktan ortadan kaybolur giderdi. 


Baskı ve zorlama ile yeni bir gasp veya hiç itiraz edilmeden yerine getirilmesi gerekli bir 
ticaret anlaşmasını imzalama durumu hariç, hiçbir vakit herhangi bir faaliyeti için bütün 
kuvvet ve inisiyatifini toplayamayan bugünkü Reich hükümetinin azim ve karar kabi- 
liyetinden ne kadar dehşet verici bir şekilde yoksun olduğunu görmek yeter. Fakat önüne 
konan bir anlaşmayı diktatörün emrini yerine getirir gibi imzalayacağı zaman, her türlü 
sorumluluğu bir yana bırakır ve dikte edilen husus ne olursa olsun, onu hemen meclisler-deki 
zabıt katipleri gibi süratle tasdik eder. Gerçekten bu gibi durumlarda bu hükümet için bir karar 
almak kolaydır, çünkü alınacak karar ona dışardan yazdırılmıştır. 

Ordu, ideale, vatana ve devletin büyüklüğüne sadakat gösterme terbiyesi vermişti. Halbuki 
günlük hayatta hırs, açıkgözlülük ve materyalizm yayılıyordu. Ordu sınıflar halinde ayrılmaya 
karşı, birleşmiş, birlik olmuş bir millet meydana getiriyordu. Bu konuda ordunun tek hatası 
vardı: Bir senelik gönüllüler usulü. Bu yanlış bir hareketti. Çünkü, bu yüzden eşitlik prensibi 
ihlal ediliyordu. Daha çok talim görmüş olan çevresinin diğer bölümlerinden tekrar dışarı 
çıkmış oluyordu, halbuki bunun tersi daha iyi idi. 

Yüksek sınıflarımızın derin genel aptallıkları ve halktan gittikçe daha belirli bir şekilde 
kopmalar karşısında ordu hiç olmazsa kendi safları arasında, akıllılar denilenlerin 
ayrılıklarından kaçınmasaydı, pek iyi bir tesir meydana getirmiş olurdu. Bu şekilde hareket 
etmemek hataydı. Fakat bu dünyada hangi müessese hatadan bağımsızdır? Ordunun hayırlı 
işleri, zarara o kadar üstündü ki, bazı küçük hataları bir vasat insanın kusurlarına nispetle çok 
daha önemsiz ve basit şeylerdi. 

Eski imparatorluğun ordusunun en büyük meziyeti, her şeyin çoğunluğa tabi olduğu bir sırada 
ve Yahudilerin sayıya karşı besledikleri körü körüne sevgiye ters olarak, şahsiyete inanma 
prensibini korumasıdır. Gerçekte ordu çağdaş devrin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi 
yatıştırıyordu: İNSAN. Bir gevşeme halinden, yayılmakta olan bir kadınlaşma bataklığından, 
her yıl ordunun safları arasından 350.000 genç yetişiyordu ki, her birinden kuvvet 
fışkırıyordu. Bu gençler iki yıl süren talim sonunda üzerlerinden gevşekliği atmışlar, çelik 
gibi vücutlara sahip olmuşlardı. Bu süre içinde itaat etmeye alışan genç, artık bundan sonra 
kumanda etmeyi öğrenebilirdi. Yürüyüşünden talimli askeri tanımak mümkündür. 

Evet, ordu Alman milletinin en büyük okulu idi. işte bu yüzden kıskançlık, hırs ve açgözlülük 
şevkiyle, devletin acze düşmesini, milletin müdafaadan yoksun kalmasını isteyenler ve bu 
büyük devleti sömürenler, korkunç kinlerini orduya yoğunlaştırıyorlardı. Birçok Almanın 
düştüğü körlük veya kötü niyetle istemedikleri şeyi yabancılar takviye ediyorlardı. Alman 
ordusu, milletin hürriyetinin ve çocuklarının gıdasının hizmetinde en kudretli bir silah idi. 
Devletin şekline ve orduya üçüncü bir unsur katılıyordu. Bu eski imparatorluğun mukayese 
kabul etmez memurlar sınıfı idi. 

Almanya, dünyanın en iyi idare edilen ve en güzel teşkilatına sahip bir ülke idi. Alman 
memurlarının kırtasiyeciliğin karşısında oluşları sayesinde işler muntazam gidiyordu. Başka 
devletlerde işler, bizdekinden daha iyi gitmiyordu. Hatta daha da fenaydı. Fakat diğer 
ülkelerde olmayan taraf bu organın hayran kalınacak sağlamlığı ve onu meydana getirenlerin 
ahlak kaidelerinden ayrılmaz zihniyeti idi. Mertlik ve sadakatin bir arada olduğu küçük bir 
görenek, bugün sık sık rastlanan prensip yokluğundan, karaktersiz, cahil ve aciz modemlikten 
çok daha iyidir. Savaştan önce belki biraz kırtasiyeci olan Alman idaresinin ticaret yönünden 
iktidarsız olduğunu iddia etmek, bugün pek revaçta ise, buna şu soruyla cevap vermek yeter: 
Dünyanın hangi ülkesinde Almanya'nın demiryolları kadar iyi sevk ve idare edilen bir işletme 
ve ticari yönden bu kadar iyi bir kuruluş vardı? Meğer bu örnek işletmeyi yok etmek, devrime 
kısmet-mis. Sonunda bu işletme milletin elinden alınarak, cumhuriyetin kurucularının 
ruhlarına göre sosyalize edilmeye, yani Alman devriminin delegasyonu sıfatı ile 
spekülasyonun milletlerarası sermayesine hizmet etmeye uygun bir duruma getirildi. 

Memur sınıfını ve idare mekanizmasını özellikle diğerlerinden ayıran ve üstün hale getiren 
taraf, bu sınıfın çeşitli hükümetlere karşı bağımsız oluşuydu. Çeşitli hükümetlerin siyasi 


görüşleri Alman memurunun zihniyeti ve çalışması üzerinde tesirli olamazdı. Fakat 
devrimden bu yana, bu durum değişti. Meleke, ehliyet ve iktidar yerine, herhangi bir siyasi 
yazıda belirtilen mevki üstün duruma geçiyordu. Orijinal ve bağımsız bir karakter, memura 
fayda vermek yerine engel teşkil ediyordu. 

Eski imparatorluğun kuvveti ve ihtişamı, devletin şekline, ordu ve memur sınıfının üzerine 
dayandırılıyordu. Bugün ise bunlar, devlette tamamen eksik olan bir vasfın birinci derecedeki 
en önemli sebepleri idiler. Devlet otoritesi yoktu. Çünkü devlet otoritesi, parlamentoda veya 
lanstaglardaki gevezeliklere, devleti koruma kanunlarına veyahut bu kanunları çiğneyenleri 
dehşet ve korku içinde bırakmaya mahsus mahkemelerin kararlarına dayandırılamaz. Devlet 
otoritesi, bir topluluğu sevk ve idare edenlere gösterilmesi gereken ve gösterilebilen genel 
güvene dayandırılır. Fakat bir kere daha belirteyim ki bu güven, hükümetin ve idarenin 
namuslu, menfaat düşüncelerinden uzak olduğuna dair samimi ve sarsılmaz bir kanaatin 
sonucudur. Bu, kanunun anlamı üzerindeki tam bir birleşmeden ve kanun tarafından saygı 
gösterilen prensipler hakkındaki anlaşma hissinden doğar. Hükümet sistemleri baskı ve şiddet 
üzerine dayanmazlar, halkın menfaatlerini temsil etmedeki samimiyete, onun gelişmesi için 
yapılan yardıma ve kendi meziyetlerine göre değer taşırlar. Savaştan önce işlenen 
kötülüklerden bir kısmı, milletin kendinde saklı kuvvetlerini yıkmak tehdidinde bulunmuştur. 
Bu durum diğer ülkelerde de meydana gelmiştir. Hatta bu ülkeler, bu kötülüklerden 
Almanya'ya kıyasla daha çok zarar görmüşlerdir. Fakat böyle olmakla beraber, o ülke halkı, 
müşkül karşısında gayret göstermekten vazgeçmemiş ve dolayısıyla çökmemiştir. Ama savaş 
öncesi zaaflarına karşı Almanya'nın göğüs germeye kuvveti olduğu düşünülürse, bu çöküşün 
sebebini başka yerde aramanın gerektiği görülür. Evet, gerçek böyleydi. Eski imparatorluğun 
çökmesinin son ve en büyük sebebi ırk meselesinin iyi anlaşılmaması ve milletin tarihi ge- 
lişmelerinde ırkın öneminin takdir edilmemesidir. Çünkü milletlerin hayatlarında bütün 
olaylar tesadüflerin birtakım görünümlerinden ibaret değildir, bunlar ırkın korunması ve 
çoğalması yolundaki gayretlerin doğal sonuçlarıdır. Öyle ki, insanlar kendi faaliyetlerinin 
derin sebebini takdir edemedikleri zaman bile bu böyle olmuştur. 


BOLUM 11 
Bazı gerçekler, toplum içinde o kadar yaygındır ki, bu sebepten dolayı cahil halk bunları 
gözünün önünden geçtiği halde göremez, birkaç defa karşılaştığı halde tanımaz. Bu gibi 
kimseleri, biri gelip de daha önceden bilmesi gereken bir şeyi söylediği vakit, hayretler içinde 
kalır. Toplum içinde öyle meseleler vardır ki "Christoph Colomb'un yumurtası" kadar basit bir 
şekilde halledilebilir. Fakat Colomb cinsinden kimseye pek az rastlanır. Mesela, bütün 
insanlar, dünya üzerinde dolaşır, dururlar ve her şeyi öğrenmek ve bilmek isterler. Fakat hiç 
kimse dünya üstündeki canlıların çeşitli gruplara ayrılmış olduğunu göremez. En ufak ve 
üstünkörü bir inceleme, dünya üstünde yaşamak iradesinin aldığı hadsiz hesapsız şekillerin el 
sürülmez, değiştirilemez bir kanuna bağlı olduğunu gösterir. Her hayvan aynı gruba (türe) 
mensup diğer bir hayvanla cif deşebilir. Leylek leylek ile, ispinoz ispinoz ile, fare fare ile, 
kurt kurt ile ve diğerleri gibi. Bu arada şunu da belirtelim ki, bazı fevkalade haller bu kaideyi 
bozabilir. Mesela esaretin veya aynı gruba dahil olanların çiftleşmelerine engel olan herhangi 
bir sebebin yükleyeceği zorunluluk. .. Fakat bu durumda da tabiat bu karşı kovuşla mücadele 
etmek için bütün imkanlarını harekete geçirir. Tabiatın protestosu; piçleşmiş grupları 
zürriyetlerini devam kabiliyetlerini sımsıkı kısıtlamak biçiminde ortaya çıkar. Birçok hallerde 
tabiat onları, hastalıklara yahut düşmanlarının hücumlarına dayanmak, karşı koymak meleke- 
sinden yoksun bırakır. 
Bu pek tabii bir şeydir: Birbirine eşit olmayan iki yaratığın birleşmesi sonucu meydana 
gelecek mahsul, iki ebeveynin değerleri arasında bir değere sahip olur. Yani çocuk, canlılar 
merdiveninde aşağı ırka mensup olan ebeveynden daha yüksek bir yerde, fakat yüksek bir 
noktada olan diğer ebeveynden ise daha aşağı bir seviyededir. Bu bakımdan çocuk ilerde bu 


üstün ırka karşı girişeceği mücadelede yenilecektir. Böyle bir çiftleşme, canlıların değerlerini 
yükseltmeyi gaye edinmiş olan tabiatın iradesine ters düşer. Tabiatın bu gayesi çeşitli 
değerlerdeki kimselerin çiftleşmeleri ile gerçekleştirilemez, ancak en yüksek değeri temsil 
edenlerin tam ve kesin zaferleri ile sağlanır. Daha kuvvetli olanın rolü hükmetmektir, daha 
zayıf olanla kaynaşmak değildir. Eğer üstün ırk böyle davranmazsa kendi büyüklüğünü feda 
etmiş olur. Bu kanunu, sadece doğuşları itibariyle zayıf olan yaratıklar zalimane bulabilirler. 
Fakat bu husus da, o-nün zayıf ve sınırlı bir kimse oluşundan ileri gelir. Çünkü bu kanun onun 
vücudunu ortadan kaldırmasaydı, bütün canlıların gelişmesi akla sığmaz bir şey olurdu. 
Tabiatta ırkın temizliğini aramak ve devam ettirmek için var olan bu genel eğilimin sonucu, 
sadece özel ırklar arasında dış görünüşlerindeki bir farkta değil, her birinin kendisine has 
vasıflarının benzerliği haiz olmasıdır. Tilki daima tilkidir. Kaz her zaman kazdır. Bu misaller 
çoğaltılabilir. Diğer taraftan şunu hemen belirtelim ki, aynı ırka mensup fertler arasında teşhis 
edilen farklar, hassaten, sahip oldukları enerji, canlılık, zeka, ustalık ve direnme gibi 
kabiliyetlerin toplamındaki eşitsizlikten ileri gelir. Fakat hiçbir zaman tabii bir istidat 
şevkiyle, kazlara karşı "iyi kalple" hareket edecek bir tilkiye veya sıçanlara karşı merhamet 
besleyen kediye tesadüf edilemez. Sonuç olarak, ırkların birbirleri ile mücadelelerine sebep, 
derin bir antipatiden ziyade, açlık ve aşktır. Her iki halde de tabiat memnun bir şahittir. Her 
günkü ekmek uğrunda yapılan mücadele zayıf ve hastalıklı ve cesareti az olan mahlukların 
mağlubiyetini doğurur. Öte yandan dişiyi kendine çekmek ve onu büyülemek için giriştiği 
mücadele ancak en sağlam şahsa zürriyet yetiştirmek hakkını verir veya bu işi başarmak 
imkanım ona sağlar. Fakat kavga, daima grubun sıhhatini ve kuvvetini geliştirecek vasıtadan 
ibaret kalır veya onun gelişmesinin ilk şartı olur. Eğer bu, başka türlü cereyan etse idi, sonraki 
gelişmeler durur ve çok geçmeden gerileme başlardı. 

Gerçekten bütün insanlar zürriyet yetiştirmekte aynı imkanlara sahip olsalardı, daha az iyi 
olanlar, en iyilere nispetle çok oldukları için, çok çabuk çoğalacak, sonunda en iyiler ikinci 
plana düşeceklerdi, işte bundan dolayı en iyiler lehine zorlayıcı tedbirlerin vazıyete müdahale 
etmesi gerekir. Tabiat zayıfların sayılarını sınırlamak için, onları şiddetli ve zor hayat 
şartlarına tabi tutar. Tabiat sadece arta kalan seçkinlere çiftleşme için izin verir. Ölçü olarak 
kuvvet ve sıhhati kabul etmek suretiyle yeni ve sıkı bir seçme yapar. Tabiat zayıf kimselerin 
kuvvetlilerle çiftleşmelerini istemez, yüksek bir ırkın, basit bir ırka karışmasını kabul etmez. 
Çünkü, binlerce asırdan beri tabiatın beşeriyeti yüceltmek için takip ettiği gaye bir anda boş 
bir iş haline sokulmuş olur. Bu kanunun hadsiz hesapsız delillerini bizim önümüze seren tarih, 
gayet açık olarak şunu kaydetmiştir: 

Saf bir ırk kendi kanını daha aşağı bir topluluğun kanı ile karıştırdığı takdirde, ortaya çıkan 
melezlik medeniyet getirecek olan milletin felaketi şeklinde tecelli eder. Renkli ırklarla pek az 
karışmış olan Cermen unsurlarının meydana getirdiği Kuzey Amerika halkı, Orta ve Güney 
Amerika'ya nispetle başka bir topluluktur ve başka bir medeniyet arz eder. Orta ve Güney 
Amerika'da Latin ırk, yerlilerle daha çok karışmış olduğu için, Kuzey Amerika halkı, kıtanın 
hakimi durumuna geçmiştir. Bu hal, herhangi bir bulaşıklık olmadığı takdirde devam 
edecektir. 

Sözün kısası bu ırk çatışmasının sonucu şudur: a — Yüksek ırkın seviyesi düşer, b — Fiziki 
ve fıtri bir çöküş başlar. 

Bunlara da sebep olmak yaratıcımız olan Tanrı'nın iradesine karşı günah işlemektir. Fakat bu 
hareket, günahın meydana getirdiği cezayı görmektir, insan, tabiatın kendi sıfatıyla var 
olmasına saygı duyacağı prensiplerle mücadeleye girişmiş olur. işte tabiatın isteğine aykırı 
hareket etmekle, kendinin mahvını böyle hazırlar. Gerçi burada özellikle ibrani olan, aynı 
zamanda ahmakça bir itiraz, modem barışçılığın itirazı lafa karışır: "insan tabiata galip 
gelmelidir!" Yahudilerden çıkan bu saçma sözü milyonlarca insan hiç düşünmeden tekrarlar 
ve sonunda tabiata karşı bir zaferi tahakkuk ettirdikleri hülyasına dalarlar. Fakat delil olarak 


ortaya boş bir fikirden başka bir şey koyamazlar. Ayrıca bu söz o kadar manasızdır ki doğrusu 
bundan bir dünya görüşü veya düşüncesi çıkarmak imkansızdır. 

Gerçekte insan, tabiatı hiçbir hususta yenememiştir. Ancak insanın yapabildiği tek şey, 
tabiatın gizli taraflarını ve sonsuz sırlarını kapadığı büyük örtünün sadece küçücük bir ucunu 
kaldırmaya teşebbüsten ibarettir. İnsan hiçbir zaman bir şey icat etmemiştir, sadece 
bildiklerini bulmuştur. İnsan tabiata hakim değildir. Sadece bazı kanunları ve tektük doğal 
gizlilikleri bildiği için, bunlardan habersiz olan diğer canlıların hakimi durumuna geçmiştir. 
Bütün bunlar bir yana bırakılırsa, bir fikir, insanlığın hayatı ve geleceği için konmuş şartlara 
üstünlük sağlayabilir. Çünkü fikrin kendisi de insana tabidir. Bu dünyada insan olmazsa fikir 
de olmaz. Demek oluyor ki fikir, dalma insanların varlığına, sonuç olarak bu varlığın ilk şartı 
olan kanunlara bağlıdır. Daha da fazlası vardır. Belirli fikirler bazı kimselerin var oluşlarına 
bağlıdırlar. Özellikle bu fikirlerin kökleri ilmi ve belirli bir gerçeğe değil, his alemindedir 
veya samimi bir tecrübeyi aksettiren şeydedir. Gerçekte mantık ile hiçbir ilgisi bulunmayan, 
yalnız hissiyatın ve ahlaki düşüncelerin belirtilerim temsil eden bütün bu fikirler, insanların 
varlığı ile bağlantılıdır. Bu fikirleri, insanların düşünme güçleri ve yaratıcı kabiliyetleri 
meydana getirmiştir. Fakat bu fikirleri tasarlayan insanların ve ırkların bekası, bu fikirlerin 
devamlılığı için önemli bir şarttır. Mesela, dünyada barışçı fikrin üstün gelmesini samimi 
olarak isteyen kimse, dünyanın Almanlar tarafından fethedilmesi için her şeyi yapmalıdır. 
Aksi takdirde dünyadaki son barışseverin, son Alman ile ölmesi mukadderdir. Çünkü 
yeryüzünün diğer insanları, tabiata ve akla ters düşen bu saçmalığın tuzağına maalesef 
milletimizin yaptığı gibi kendilerini kaptırmamış-lardır. Demek ki, barış devresine ulaşmak 
için, ister istemez azimli bir şekilde savaşa karar vermek zorunluluğu vardır. Amerika'dan 
gelmiş olan kurtarıcı Wilson'un gerçek planı bu idi, hiç değilse hayalperest Almanlar böyle 
sanıyorlardı. Bu şekilde gayeye ulaşıldı. 

Gerçekte barışsever ve insaniyetçi fikri üstün olan bir kimse, yeryüzünün hakimi olacak 
şekilde dünyanın geniş bir bölgesini fethedip hakimiyetini kabul ettirdiği zaman pek iyi bir 
şey yapmış olur. Bu fikir ameli uygulaması zor ve nihayet imkansız duruma geldiği nispette 
zararlı sonuçlar doğurabilir. Demek ki ilk önce savaş, sonra barışçılık. 

Yoksa insanlık gelişmenin en son ve en yüksek noktasını atlayıp, geçmiştir. Son nokta, 
herhangi bir ahlaki fikrin hakimiyeti değildir, barbarlığın ve daha sonra karmakarışıklığın 
hakimiyetidir. Dünyamız milyonlarca yıl boşlukta dolaştığı halde üzerinde insan 
görülmemiştir. Eğer insanlar birkaç gevezenin yaydıkları fikirleri dinleyip ve tabiatın tunç 
gibi sert kanunlarını tanımayı ve bunlara sıkı bir şekilde uymayı öğrenerek yüksek bir noktaya 
ulaşabileceklerini unuturlarsa, bir gün dünyamızın eski şartları dahilinde yoluna devam etmesi 
mukadderdir. 

Bugün hayran kaldığımız ilim, güzel sanatlar, teknik ve icatların hepsi bazı ırkların, belki de 
ilk önceleri tek bir ırkın yaratıcı faaliyetlerinin sonuçlarıdır. Medeniyetin devamı bu milletlere 
bağlıdır. Bu milletler yenilir ve yok olurlarsa, dünyanın güzelliğini meydana getiren şeyler 
kendileri ile birlikte toprağa gömülür.. 

Örneğin, toprağın insanların üzerindeki etkisi ırklara göre değişecektir. Bir ırkın üzerinde 
yaşadığı toprağın veriminin az oluşu, o ırk için kudretli bir teşvik unsuru olacaktır. Bu durum 
o ırkı büyük şeyler yapmaya sevk eder. 

Başka bir ırk için ise toprağın çorak oluşu bir sefalet ve sonunda da beslenememe sebebi olur. 
Dışardan gelen nüfuzun ırkların üzerinde yapacağı tesirin şeklini, o ırkların samimi 
dayanakları tespit eder. Bazı ırkları açlıktan ölmeye mecbur bırakan bir şey, diğer ırkları çetin 
mücadelelere ve çalışmalara kabiliyetli hale getirir. Geçmiş dönemlerin bütün büyük 
medeniyetleri, yaratıcı ırkın kanının zehirlenerek ölmesi sonucu çökmüştür. Bu çeşit 
çöküşlerin en büyük sebebi, insanların medeniyetlere değil, medeniyetlerin insanlara bağlı 
oldukları prensibinin unutulmasıdır. Belirli bir medeniyeti muhafaza etmek için, o medeniyeti 
yaratan kimseyi korumanın lüzumu, gözlerden kaçmıştır. Fakat bu koruma hali zaruretin tunç 


gibi sert kanununa, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferine bağlıdır. Demek oluyor ki yaşamak 
isteyen kavga etmelidir. Kanunu devamlı bir mücadeleden ibaret olan bu dünyada, 
mücadeleden kaçınan kimsenin yaşamaya hakkı yoktur. Bu acı gibi görünür, fakat gerçek 
böyledir. Ama tabiata üstün geldiğini sanan ve gerçekte tabiata küfür eden kimsenin akıbeti 
çok daha acıdır. Irk kanunlarını unutan ve onlara hakaret eden insan ulaşacağını sandığı 
saadetten kendim mahrum eden ve üstün ırkın zaferlerle dolu yürüyüşüne engel olur. Böylece 
her çeşit insanın gelişmesinin ilk şartını zaafa uğratır, insan hassasiyetinin yükü altında 
ezilerek, canlılar grafiğinde yükselmeden aciz hayvanlar seviyesine düşer, ilk medeniyeti 
hangi ırk ve ırkların meydana getirdiklerini ve insanlık kelimesinin ifade ettiği manayı 
gerçekleştirdiklerini bilmek hususunda münakaşa yapmak boş ve lüzumsuz bir harekettir. 
Meseleyi bugüne ait olan noktasında vazetmek daha kolaydır. Bu noktada verilecek cevap da 
daha açık ve . basittir. Bugün medeniyetin sonucu olarak önümüzde duran, güzel sanatların, 
ilimlerin ve tekniğin ürünlerinin tamamı, hemen hemen sadece üstün ırkların yaratıcı 
faaliyetleri sayesindedir. Bu gerçek, onlara insaniyetin hakkı olarak yegane temsilcisi 
oldukları hükmünü vermemize imkan hazırlar. Sonuç olarak "insan" adı ile anladığımız ilkel 
tipi onlar temsil ederler. Onlar, irsi insanlığın Promete'si-dirler. Dehanın ilahi kıvılcımı eski 
günlerden beri hep onların alınlarından fışkırmıştır. Israrla dilsiz sırları örten geceleri bilgi adı 
altında aydınlatan ateş, dalma yeni baştan parlamış ve böylece insana bu dünyada yaşayan 
diğer yaratıkların hakimi olması için ulaşması gereken hedefi göstermiştir. Eğer ateş ortadan 
kaldırılsaydı yeryüzünü büyük bir karanlık basacaktı. Böylece birkaç asır için de medeniyet 
yok olup gidecek ve dünya çöle dönecekti. Eğer insanlık, medeniyet yaratan, medeniyetin 
emanetlerini muhafaza eden ve medeniyeti yok eden diye, üçe bölünse idi, birinci bölümü 
yalnız üstün ırklar temsil ederlerdi, insan eli ile yapılan bütün yaratmaların temellerini ve 
büyük işlerini bu üstün ırklar meydana getirmişlerdir. Onların dış görünüşleri ve aldıkları 
renk, çeşitli milletlerin özel vasıflarının tesiri altında kalmıştır. 

insan gelişmesinin ortaya koyduğu bütün binaların planlarını ve büyük kesme taşlarını hep 
üstün ırk sağlamıştır. Yalnız icra keyfiyeti her ırkın kendine has ruhuna karşılık gelmiştir. 
Mesela, birkaç yıla kadar Asya, gelişmesinin temelini Yunan, Rus ve Alman tekniği 
seviyesine çıkaran medeniyete, benim medeniyetim diyebilecektir. Bu medeniyetin sadece dış 
görünüşü, hiç olmazsa kısmen Asya'nın verdiği ilhamların vasıflarını taşıyacaktır. Japonya, 
sanıldığı gibi, medeniyetine, Avrupa medeniyetim eklemiyor, tam aksine Avrupa'nın ilim ve 
tekniği Japon medeniyetinin özel vasıflarını teşkil e-den şeye yakından bağlanıyor. Bu ülkede 
hayatın esaslı temeli artık orijinal Japon medeniyeti değildir. Gerçi Japon medeniyeti bu haya- 
ta kendisine has bir renk ve tarz veriyorsa da, (yani esaslı farklar sebebiyle Avrupalıların 
gözlerine çarpan o dış görünüşü sağlıyorsa da) buradaki hayatın temeli Avrupa ve 
Amerika'nın yani üstün ırkların ilmi ve teknik çalışmalarının sonucu olarak sağlanmaktadır. 
Doğu da, bu çalışma sayesinde elde edilen sonuçlara dayanılarak insanlığın genel gelişmesi 
takip edilebilmektedir. Günlük ekmek için yapılan mücadele, bu çalışmanın temelini sağlamış 
ve gereken silah ve hareketleri yaratmıştır. Japon karakterine sadece dış şekiller yavaş yavaş 
uyum sağlayacaktır. Eğer bugünden itibaren üstün ırkın tesiri Japonya'nın üzerinden kalkacak 
olsa ve Avrupa ile Amerika'nın yıkılmaları sağlansaydı, Japon milletinin teknik ve bilimde 
kaydettiği ilerlemeler bir süre daha devam edebilirdi. Fakat birkaç yıl sonunda kaynak 
kuruyacaktı. Japonlara özgü nitelikler tekrar ortaya çıkacaktı. Böylece bugünkü medeniyeti 
de, yetmiş yıl önce üstün ırkın medeniyetinin dalgası ile çekip çıkarıldığı derin uykunun içine 
tekrar gömülüp kalacaktır. Bu gerçeği göz önünde tutarak, Japonya'nın bugünkü gelişmesi 
üstün ırkın tesiri sayesinde olduğu söylenebilir. Buna göre pek eski zamanlarda da yabancı bir 
tesir ve ruh o eski devrin Japon medeniyetini uyandırmıştır. Bu fikir ve düşünceyi doğrulayan 
en güzel delil, bu medeniyetin daha sonra işlemez hale gelip, tamamen taş gibi donarak 
kaskatı olmasıdır. Bu olay bir millete ancak ilk yaratıcı hücre ortadan çakıldığı veya ilk 


hamleyi vermiş ve medeniyetin ilk gelişmesine gereken malzemeyi sağlamış olan dış tesir 
kaybolduğu zaman meydana gelebilir. 

Bir ırkın, medeniyetinin esaslı unsurlarım yabancı ırklardan alarak, temsil ettiği ve harekete 
geçirdiği, fakat daha sonra üzerindeki yabancı etki kaybolunca uyuşup kaldığı tespit edilirse, 
bu ırkın medeniyetin taşıyıcısı olduğu söylenebilir, fakat medeniyeti doğuran millet olduğu 
iddia edilemez. 

Çeşitli milletler bu açıdan incelenecek olursa, fiiliyatta önceden medeniyeti kuran milletler 
olarak değil, dajma medeniyeti bir emanet olarak başkalarından almış topluluklar şeklinde 
görünürler, işte bunların gelişmeleri hakkında şunlar söylenebilir: Sayıları gerçekten gülünç 
kabul edilecek kadar az olan üstün ırklar, diğer yabancı milletleri hakimiyetleri altına alıyorlar 
ve yeni toprakların kendilerine arz ettikleri hayat şartlarının, yani toprağın verimli ve iklimin 
müsait oluşu sayesinde veya aşağı ırka mensup insanların sağladıkları işgücü bolluğundan 
faydalanarak, onlarda uyuklar bir halde bulunan fikri ve teşkilatçı melekeleri geliştiriyorlar. 
Binlerce yıl, hatta birkaç asır içinde meydana öyle medeniyetler çıkarıyorlar ki, önceleri bu 
aşağı ırkların hayat tarzlarına, verimli toprağın ve kontrol altına al dIkları insanların ruhlarının 
özel durumlarına karşılık gelen vasıfları | Içeriyorlar. Fakat sonunda toprakları fethedenler 
kanlarının temizliğini korumalarına imkan veren ve önceleri emirlerine uydukları prensibe 
sadakatlerini kaybediyorlar. Kendi halkı yerlilerle birleşmeye başlıyor. Böylece kendi 
hayatlarına son veriyorlar. Çünkü cennette işlenen ilk günah daima suçluların uzaklaştırılması 
sonu-I cunu vermiştir, işte bin yıl veya daha çok bir zaman sonunda eski hakim ırklardan 
görülebilen son iz, çok kere kanının, hakimiyeti al-I tına aldığı ırka bıraktığı açık renkte ve 
eskiden meydana getirmiş olduğu medeniyetin taş gibi donmuş halinde görülebilir. Çünkü üs- 
tün ırkın gerçek ve manevi kanı hakimiyeti altına aldığı milletlerin kanları içinde kaybolduğu 
gibi, medeniyetin ilerlemesi için yolunu aydınlatan meşalenin alevini sağlayan yanar madde 
de yok olmuştur. Nasıl ki, üstün ırkların kanları, eşlerinin doğurduğu çocukların renklerinde 
kendilerinin hatıralarını devam ettiren hafif bir nüans bırakmışsa, kültür hayatını boğan kimse 
de, eskiden ışığı getirmiş olanların henüz yaşamakta olan meydana çıkarma özelliklerinin 
yaydığı ışıklarla daha az karanlık hale sokulmuştur. Bunların ışınları unutulmuş bir çatlak 
arasından parlar ve çok zaman dikkatsiz gözlere önlerinde şimdiki milletin hayali bulunduğu 
zannını verirler. Halbuki gözlemci, bu hayali ancak geçmiş devrin aynasında görmektedir. 
Böyle bir milletin tarihi seyri sırasında eskiden kendisine medeniyet getirmiş olan ırkla ikinci 
defa olarak veya daha çok temasa geçmesi ve önceki karşılaşmaların hatırasının hafızalardan 
silinmiş olması mümkündür. Bu millete eski hakim ırk veya ırklardan kalmış olan kan, 
şuursuz bir şekilde tekrar bu kültürün himayesine | (girer. Eskiden ancak zor kullanılarak 
sağlanan şey, şimdi tam istekle 7! o meydana gelebilir. Böylece yeni bir medeniyet devresi 
meydana çıkar ve bu devre üstün ırkın, yabancı milletlerin kanları ile piçleşmesine kadar 
ayakta kalır. 

Medeniyetin gelecekteki dünyayı kaplayan tarihi için araştırmaları bu yöne çevirmek ve 
şimdiki tarih ilmimizde olduğu gibi dış olayların tespiti içinde boğulmamak bir görev 
olacaktır. Medeniyetin taşıyıcısı olan milletlerin uğradıkları bu gelişme hakkındaki geniş 
bilgi, dünya üzerinde medeniyeti gerçekten kurmuş olanların, üstün ırkların gelişmelerine ve 
tesirlerinin ortadan kalkmalarına ait tabloyu da çizeceği muhakkaktır. Günlük hayatımızda 
olduğu gibi, dehanın meydana çıkabilmesi için özellikle nasıl uygun bir fırsata, hatta gerçek 
bir hamleye ihtiyacı varsa, deha ile vasıflanmış ırk hakkında da durum böyledir. Her gün kü 
hayatın değişmez akışı içinde, birinci derecede değerli kimseleı bile, manasız görünebilirler 
ve çevresinde bulunanlardan pek az siv-rilip yükseklere çıkabilirler. Fakat çevresindeki diğer 
insanları sasır tan bir vaziyet içinde bulunur bulunmaz, basit gibi görünen bu kimsede çok 
kere o vakte kadar kendisini günlük hayatın adi çerçevesi . içinde görmüş, olanları hayretler 
içinde bırakacak bir şekilde, dahiyane kabiliyetler meydana çıkar. Bundan dolayı bir 
peygamber kendi ülkesinde pek ender olarak otorite sahibidir. Bu olayı gözlemek için 


savaştan daha iyi bir fırsat hiçbir zaman bulunamaz. Dış görünüşleri itibariyle akıllı oldukları 
tahmin edilemeyen gençlerde, savaşın kötü anlarında, arkadaşlarının cesaretlerini 
kaybettikleri sıralarda, birdenbire birer kahraman ruhu ile karşılaşılır. Bunların büyük 
enerjileri ölüme meydan okur. Bu gibi kimseler buz gibi soğukkanlılıkla en karışık işleri 
hesap ederler. Eğer bu sınav saati gelmemiş olsa idi, hiç kimse beyinsiz gibi görünen bu 
gencin bir kahraman ruhu sakladığının farkına varamayacaktı. Dehanın meydana çıkması için 
daima bir çarpışma gerekir. Bazılarını yere yapıştıran kaderin topuz darbesi, başkalarına 
birdenbire çelik sertliği verir ve her günkü tekdüze hayatlarının zarını patlatarak hayretler 
içinde kalmış dünyanın gözü önünde onları birer ilah gibi yükseltir. Halk bu duruma karşı inat 
eder, önceleri kendisinden farksız gördüğü bir kimsenin, böyle birdenbire başka bir tohumdan 
fışkırmış olmasına inanmak istemez, işte bu durum, her değerli adamın ortaya çıkışında 
meydana gelir. 

Mesela bir mucidin şöhretinin icadını ortaya koyduğu vakit parladığını söylemek hata olur. 
Deha kıvılcımı yaratıcılık melekesi ile birlikte adamın alnında doğduğu andan itibaren parlar. 
Hakiki deha fıtridir. Hiçbir zaman terbiyenin veyahut eğitimin sonucu değildir. Şahıs söz 
konusu olduğunda gösterdiğim bu misal ırklar için de aynıdır. Yaratıcı bir faaliyet içinde 
bulunan ırklar, dünyaya gelişlerinden beri yaratma kabiliyetine sahiptirler. Hatta bu kabiliyet 
derine inemeyen gözlemcilerin gözlerinden kaçsa bile bu böyledir. Burada da dehalara sahip 
bir ırkın şöhreti, o ırkın göstereceği faaliyetin sonucudur. Gerçekte dünyanın diğer milletleri, 
dehayı görüp tanımaktan acizdirler. Bu milletler ancak dehanın ortaya koyduğu icatları, 
keşifleri, binaları, yani şekilleri ortada olan ve elle tutulabilir hale gelmiş görünümlerini 
görebilirler. Fakat burada da dünyanın dehayı tanıyabilir duruma gelmesi için uzun zamana 
lüzum vardır. Büyük bir değere sahip şahısta dehanın sonuçları veya fevkalade kabiliyetler 
özel teşvikle fiiliyata çıkarsa, milletlerin hayatlarında da başlangıçta varolan yaratıcı 
melekeler ve tesirler kuvvetler ancak belirli birtakım şartlar kendilerini davet ettikleri zaman 
ortaya çıkarlar. Bu gerçeğin en olumlu örneğini medeniyetin gelişmesini bir emanet olarak 
elinde bulunduran üstün ırklar verirler. Kader onları özel şartlar içinde bulundurur 
bulundurmaz, bu üstün ırklarda varolan büyük kabiliyeti, daha hızlı bir tertiple geliştirmeye 
ve bunları elde tutulur birer şekiller veren kalıplara dökmeye başlar. Bu gibi durumda üstün 
ırkların meydana getirdikleri medeniyet, hemen daima toprağın, iklimin ve hakimiyetleri 
altına aldıkları insanların özelliklerine bağlıdır. Buradaki son unsur en kesin ve en tesirli 
olanıdır. Bir medeniyetin doğuşunun bağlı olduğu teknik şartlar ne kadar ilkel ise, 
makinelerin yerini alacak olan bir insan gücünün mevcudiyeti de o kadar lüzumlu olur. Üstün 
ırklar, basit ırkların insanlarını kullanmak imkanım bulmamış olsalardı kendilerini 
medeniyete götüren yol üzerinde hiçbir zaman ilk adımı atamayacaklardı. 

Ehlileştirmeye muvaffak oldukları hayvanlar olmasa idi, bugün üstün ırklar o hayvanları 
lüzumsuz kılan tekniğe sahip olamayacaklardı. Binlerce sene, at insanların işine yaradı, onlara 
yardımcı oldu, gelişmenin temelini kurdu. Fakat neticede otomobil vücut buldu. Böylece at 
gereksiz hale geldi. "Arap mecbur olduğu işi yaptı, Arap artık gidebilir." darbımeseli, 
maalesef derin bir mana ifade eder. Birkaç yıl içinde at, artık her türlü faaliyetten uzak 
kalacaktır. Fakat, bu eski mesai birliği olmasa idi, insan bugünkü seviyesine erişmek için hiç 
şüphe yok ki, büyük zorluklar çekecekti. Aşağı ırkın insanları yüksek medeniyetin meydana 
gelmesinde ilk ve esaslı bir unsur olmuştur. Bu kabil insanlar maddi kaynakların kıtlığını 
bertaraf ediyorlardı. Bu maddi kaynaklar olmadan gelişme imkanı tasavvur edilemezdi. Şurası 
muhakkak ki, ilk insan; medeniyeti, ehlileştirilmiş hayvanlardan ziyade, basit ırklara mensup 
insanları kullanması sayesinde meydana getirmiştir. Ancak zayıf ırkların köle haline sokul- 
malarından sonra, bu hal hayvanların da başına geldi. Bazı kimselerin iddia ettikleri gibi 
bunun tersi olmadı. Çünkü sabanın önüne ilk önce mağlup ırk koşuldu. Daha sonra at insanın 
yerini aldı. Bu olayı beşeriyet bakımından adi bir şey olarak kabul etmek deli bir barışçı nın 
işidir. Şimdi bu adamlar, o deli barışçıların, birtakım şarlatanca laflarını kullanmak hususunda 


kendilerinin faydalandıkları medeni yetin bugünkü derecesine ulaşabilmek için, böyle bir 
tekamülün meydana gelmiş olmasının, şart olduğunu anlayamıyorlar, insanlığın gelişimi 
sonsuz bir merdiven üzerinde bir yükselmedir. Aşağı basamaklar aşılmadan, yukarı varılamaz. 
Sonuç olarak, üstün ırk, gerçeğin kendine işaret ettiği, gösterdiği yolu aşmak zorunda kal- 
mıştır. Yoksa, hiçbir zaman üstün ırk modem bir eşitliğin kendi hayalinde canlandırdığı yolu 
aşmak zorunda değildir. Gerçek yol sarp ve zahmetlidir. Fakat bu kimselerin hayalleri onları 
kendilerini bu gayeye yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştırır. Üstün ırkların, basit ırklara 
rastladıkları yerde, onları iradelerine tabi kılmaları sonucu medeniyetlerin doğmuş olması 
tesadüf değildir. Aşağı ırklar, meydana gelmek üzere olan medeniyetin hizmetinde, ilk teknik 
alet olmuşlardır. Üstün ırkın daha sonra, takip edeceği yol sarih olarak çizilmişti. Fakat üstün 
ırklar, basit ırka mensup olanları emirleri altına aldılar ve ameli faaliyetlerine bir düzen 
verdiler. Bu durum kendi irade ve gayelerine uygun olarak meydana geldi. Fakat aşağı ırk 
mensuplarına zahmetli olmakla beraber, faydalı bir faaliyet yüklerlerken onlara belki de eski 
hürriyetleri adına verdikleri şeylerden istifade ettirdikleri zaman nasipleri olan kaderden daha 
iyi bir kader sağladılar. Üstün ırk, hakim vasfını muhafaza ettiği sürece, yalnız hükmeden 
olarak kalmadı, geliştirmekte olduğu medeniyetin de muhafızı oldu. Çünkü bu medeniyet, 
üstün ırkın ehliyet ve kabiliyetini ve kendi hüviyetini aynen muhafaza etmesi esasına dayanı- 
yordu. Tebaalar yükseldikçe efendi ile uşağı ayıran perde de yavaş yavaş ortadan kalktı. 
Üstün ırklar kanlarının temizliğini korumaktan vazgeçtiler. Böylece meydana getirdikleri 
cennette yaşamak hakkını da kaybettiler. Üstün ırklar zillete düştüler ve medeniyet yapıcı 
kabiliyetlerini kaybettiler. Fikri bakımdan olduğu gibi fizikçe de tebaalarına ve yerli halka 
benzediler. Atalarının yerli halkın üzerinde sağladığı bütün üstünlükleri kaybettiler. Bundan 
dolayı bir süre medeniyetin birikmiş olduğu ihtiyat malzeme ile yaşayabildiler. Sonra taş 
kesilme hareketi yapacağını yaptı ve medeniyet unutulma çuku ni oluşumlara meydan açarlar. 
Kanların karışması ve bunun sonucu olan ırkların seviyelerinin düşmesi, eski medeniyetlerin 
ölmelerinin tek sebebidir. Çünkü, milletlerin mahvına savaşların kaybedilmeleri değil, saf bir 
kanın özelliği olan direnme kuvvetinin ortadan kalkması sebep olmuştur.Dünya yüzünde saf 
ırk olmayan her şey rüzgarın sürükleyip götürdüğü bir saman çöpünden ibarettir. 

Fakat tarihi olayların tamamı, iyi manada olduğu gibi kötü manada da ırkın beka içgüdüsünün 
bir görünümüdür. Üstün ırkların hakim oluşlarının ve önemlerinin sebebi, beka içgüdüsünün 
haiz olduğu kuvvet ve şiddettir. Yaşama arzusu bütün insanlarda sübjektif bakımından eşit 
kuvvette olduğu kabul edilmektedir. Bunda ancak uygulamada ortaya çıkan değişik şekillerde 
bir fark tespit edilmektedir. En ilkel yaşama şeklinde beka içgüdüsü ferdin, kendi benliği 
hakkında duyduğu merak ve endişeden ileri gitmez. Bu ma-razi hal bencilliktir ve devam 
etme keyfiyetini de içerir. Öyle ki bugünkü devir her şeye kendi sahip olmak ve geleceğe bir 
şey bırakmamak iddiasına kalkışır. Bu sadece kendisi için yaşayan, ne zaman karnı acıkırsa o 
zaman kendine yiyecek arayan ve ancak kendi hayatım korumak için kavga eden hayvanın 
durumudur. Beka içgüdüsü bu şekilde meydana çıktıkça ailenin en ilkel durumu ile olsa bile, 
bir topluluk teşkili için ortada bir temel yok demektir. Erkek ile dişinin birlikte sürdürdükleri 
hayatları bile çiftleşmeden öte bir şeydir ve beka içgüdüsünün genişlemesine lüzum 
duymaktadır. Çünkü ferdin kendi benliğine karşı gösterdiği titizlik ve onu korumak için göze 
aldığı kavgalar, çifti meydana getiren diğer unsuru da göz önünde tutmaktadır. Erkek bazen 
dişisi için de yiyecek arar. Çok zaman da ikisi birden bu yiyeceği çocukları için aramaya 
çıkar. Biri daima diğerini korumaya çalışır. Bu harekette son derece ilkel ve eksik olmakla 
beraber fedakarlık ruhunun ilk görünümleri görülür. Bu ruhun dar aile sınırlarından ötelere 
yayılması nispetinde, daha büyük ortaklıklara ve sonunda da gerçek devletin doğmasına 
imkan hazırlayacak ilk ve esaslı şart meydana çıkar. Bu durum, belki de en aşağı ırklarda pek 
az gelişmiştir. Öyle ki bu durumda olan milletler çoğu zaman aile hayatı merhalesinden öteye 
geçemezler, insanlar şahsi menfaatlerini ikinci plana atmağa ne kadar taraftar iseler, onların 
büyük topluluklar kurma kabiliyetleri de o kadar büyük olur. insanda, şahsi çalışmasını ve 


hatta gerekirse hayatını hemcins lerinin yararına olmak üzere faaliyete getirmeğe sevk eden 
fedakarlık hassası üstün ırklarda daha çok gelişmiştir. Üstün ırkların bu yüklüğünü sağlayan 
husus, fikri melekelerinin zengin oluşu değil dir. Bütün melekelerini topluluk hizmetine 
vermeye olan eğilimleri dir. Beka içgüdüsü, üstün ırklarda en asıl şekli almıştır. Üstün ırklar 
kendi benliklerini toplumun hayatına ihtiyari surette tabi tutarlar. Şartlar gerektirdiği takdirde 
benliklerini feda ederler. Üstün ırkların medeniyet kurma kabiliyetlerinin kaynağı fikri 
melekeleri değildir. Eğer başka kaynaktan kuvvet almasalardı, birer tahripkar gibi hareket 
ederler ve hiçbir zaman teşkilatçı olamazlardı. Çünkü her teşkilatın en esaslı şartı ferdin gerek 
şahsi fikir ve mütalaasını, gerek hususi menfaatlerinin her şeyden önde geldiğini kabul 
etmekten vazgeçmesi ve bunları topluluğun lehine feda etmesidir. Genel hayır ve genel 
menfaat lehine yapılan fedakarlık, dolambaçlı bir yol takip ettikten sonra sahibine menfaat 
sağlar. Fert, sadece kendisi için çalışmaz. Genel kadro içinde, şahsi çıkarı için değil kamunun 
yararına olacak şekilde hareket eder. Onun en sevdiği tabir olan "iş" bu istikrarlı ruhu pek 
güzel aydınlatır. Onun "iş" kelimesinden anladığı mana, yalnız kendi hayatını korumaya 
hizmet eden bir faaliyet değildir, bu toplumun çıkarları ile irtibatlı olan bir çalışmadır. Aksı 
halde, bencil, sadece beka içgüdüsüne hizmet eder, dünyanın diğer kısımlarına önem vermez 
ve bu faaliyete hırsızlık, haydutluk, gasp, tefecilik ve ticaret adım verir. Ferdin menfaatini 
toplumun devamı lehinde ikinci plana atan bu ruhi kabiliyet, gerçek bir medeniyetin en önde 
gelen şartıdır. Kurucusunun pek ender olarak mükafatını gördüğü, fakat kendinden sonra 
gelenlerin bol nimetlere sahip olmak için bir kaynak gibi istifade ettikleri büyük insan işleri, 
ancak bu şart sayesinde meydana gelebilir. Birçok kimsenin toplumun temellerini tercih 
ederek, namuslu yoldan ayrılmaması ve kendisini yoksulluğa mahkum ederek sefil bir hayata 
katlanması sadece bu şart ile anlatılabilır. Kendisi saadet ve refaha erişmeden üretimde 
bulunarak çalışan adam, çiftçi, mucit, memur ve diğer meslek sahipleri, hareketlerinin derin 
manasını hiçbir zaman idrak etmeseler bile bu asil fikrin birer temsilcisidirler. Fakat insan 
hayatının ve gelişmesinin devamı için gerekli bir temel kabul edilen çalışmadan 
bahsedildiğinde doğru olan bu hususlar, insanın ve medeniyetin korunması konu edildiği 
zaman da tam manasıyla doğrudur. Top lumun hayatım korumak için kendi hayatını vermek 
fedakarlık ruhunun en yüksek noktasıdır. Çünkü ancak böyle davranılırsa, insan eli ile 
meydana getirilmiş olan binanın yine insan eli ile veya tabiat tarafından tahrip edilmesi 
önlenebilir. Bizim Almanca'mızda bu asil ruh tarafından ilham edilen faaliyetleri pek güzel 
ifade eden bir kelime vardır. Görevini yerine getirmek, yani sadece kendi ihtiyaçlarını 
tatminle kalmamak, topluma da hizmet etmek. Bu şekil bir faaliyetin kaynağı olan esaslı ruhi 
kabiliyeti, bencillikten ayırt etmek için "idealizm" diyoruz. Bu kelimeden çıkardığımız mana, 
ferdin toplum ve hemcinsleri uğruna kendini feda etmesidir, idealizm, hissiyatın ihmali kabil 
olan bir görünümü değildir. Bilakis gerçekte medeniyetin en önde gelen şartı olduğuna ve 
daima böyle kalacağına ve hatta insan mefhumunun onun yarattığına kanaat getirmek birinci 
derecede önemli bir keyfiyettir. Üstün ırklar dünyadaki mevkilerini ancak ruhun bu 
yeteneğine borçludurlar. Çünkü yalnız bu yetenek, halis fikrin içinden yaratıcı kuvveti çekip 
çıkartmıştır. Bu beyanda yaratıcı kuvvet de kendi tarzında yegane bir birleşme yapmış, yum- 
ruğun kuvvetini dehanın zekasına yerleştirerek medeniyetin inançlarını ortaya koymuştur, 
idealizm olmasa idi, düşünme gücünün melekeleri hiçbir zaman büyük bir değeri 
bulunmayan, yaratıcı bir kuvvet haline gelmeyen dış görünüşten ibaret kalırdı. 

Fakat, idealizm ferdin menfaatlerinin ve hayatının, toplumun menfaat ve hayatına 
bağlılığından başka bir şey olmadığı ve bu hal de her türlü teşkilatlı şeylerin meydana 
gelmesine sebep olan ilk şartı vücuda getirdiği için, idealizm en son tecellide tabiatın istediği 
gayeye karşılık gelir, insana kuvvetin ve enerjinin imtiyazlarını ihtiyari şekilde tanımaya 
yalnız enerji sevk eder. idealizm, insanı kainatın düzeni içinde küçük unsurlardan biri yapar. 
Gerçek idealizmi yolunu şaşırmış bir hayalin boş ve lüzumsuz faaliyetleri ile karıştırmaktan 
ne derece kaçınılmalıdır? Eğer düşünce gücü bozulmamış sağlam bir gence, tamamen hür 


şekilde hüküm vermek müsaadesi gösterilirse, bu hususu hemen anlamak mümkün olur. 
idealist görünen bir barışseverin uzun uzun anlattığı hikayeleri dinlemek ve kabul etmek 
istemeyen bir genç, milletin ideali uğrunda hayatını fedaya hazır bir kimsedir. İç güdü, 
gerektiğinde kişinin zararına da olsa, şuur dışı bir hareketle milleti muhafaza etmeyi 
gerektiren derin zaruret mefhumuna itaat eder ve gerçekte kıyafetlerini ne kadar değiştirirlerse 
değiştirsinler, gelişme kanunlarına isyan eden bütün korkak ve bencil geveze barışseverlerin 
hayallerine karşı çıkar. Cün kü gelişmenin üzerinde tesir yapan şey, kişinin kanun lehindeki 
fedakarlık ruhudur, yoksa tabiatı daha iyi tanımak iddiasına kalkan korkak heriflerin hastalıklı 
düşünceleri değildir. 

idealizmin ortadan kalkması söz konusu olduğu devrelerde, topluluğu vücuda getiren ve 
medeniyetin ilk şartı olan kuvvetin zayıfladığını görürüz. Bencillik bir millet üzerinde 
hakimiyetini kurar kurmaz düzen rabıtaları gevşer, insanlar kendi şahsi menfaatleri peşinde 
koşarlarken, cennetten, cehenneme düşüverirler. Gelecek nesil yalnız kendi menfaatim 
düşünmüş ve onun için çalışmış olanları unutur, şahsi saadet ve menfaatlerinden feragat etmiş 
olanları över. 

Yahudi, üstün ırk ile en bariz, en açık tezadı vücuda getirir. Dünyada başka bir millet yoktur 
ki, Yahudiler kadar beka içgüdüsü ile gelişmiş olsun. Bu iddianın en açık delili, bu ırkın 
günümüze kadar payidar kalmış olmasıdır. Son iki bin sene içinde, yeteneklerinde, 
karakterinde Yahudi milleti kadar pek az değişikliğe uğramış bir başka millet yoktur. 
Yahudiler kadar hiçbir millet büyük devrimlere karışmamıştır. Böyle olmakla beraber, 
insanlığı en büyük zararlara uğratan her türlü hareketten Yahudi en az zarar gören olarak çık- 
mıştır. Bu olaylar, Yahudilerin, büyük ve sonsuz inatçı bir yaşama iradesine sahip 
olduklarının ve ırklarının devamında büyük bir sebatla hareket ettiklerinin açık ve kuvvetli 
birer delilidir. Yahudilerin fikri melekeleri yüzyıllar boyunca gelişmiştir. Yahudi'ye bugün 
"kurnaz" denilmektedir. Fakat bir manada o her zaman kurnaz olmuştur. Yahudi'nin zekası 
gizli bir gelişmenin sonucu değildir. Bu zeka, yabancıların Yahudi'ye verdiği hayat dersinden 
faydalanmıştır, insanın düşünme gücü, önündeki basamakları teker teker atlamadan tam 
olgunluk derecesine kendiliğinden ulaşamaz. Yükselmek için attığı her adım, geçmiş 
devirlerin ortaya koyduğu temellere dayanmalıdır. Yani genel medeniyetin arz ettiği temele 
dayanmak gerektir. Her düşünce, ancak pek küçük bir parçası itibariyle şahsi tecrübeden 
doğar. Düşünce büyük kısmı itibariyle, eski zamanlardaki tecrübelerin ürünüdür. Medeniyetin 
genel seviyesi, kişiye çok zaman onun dikkatini çekmeden o kadar çok ilkel bilgiler verir ki, 
insan bunlarla kendi kendine ileriye doğru kolaylıkla yeni adımlar atabilir. Mesela 
günümüzde bir genç, son yüzyıl içinde yapılmış o kadar çok teknik buluşların arasında büyür 
ki yıllarca önce en büyük düşünce gücüne sahip kimseler için bile sır halinde kalan şeyler, 
(kendisi için pek önemli şeyler olmasına rağmen) ona gayet tabii görünürler ve artık gencin 
dikkatini çekmezler, sadece ona, bu yönde yaptığımız gelişmeleri takip etmeye ve anlamaya 
imkan hazırlarlar. Bundan önceki yüzyılın ilk yirmi yılı içinde ölmüş bir dahi, zamanımızda 
birdenbire mezarından çıksa, düşünce gücünü devrimizin gidişine uydurabilmekte, bugünün 
on beş yaşındaki alelade çocuklarından çok daha fazla zorluk çeker. Çünkü bu mezardan 
çıkan dahide, çağdaşlarımızın büyürlerken, genel medeniyetin görünümleri kanalıyla adeta 
şuursuz bir şekilde, yani iradesi dışında aldıkları o büyük hazırlama devri eksiktir. 

işte bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere Yahudi hiçbir zaman kendine has bir medeniyetin 
sahibi durumunda bulunmamış olduğu için, Yahudi'nin fikri çalışmasının temelleri daima 
yabancılar tarafından sağlanmıştır. Yahudi'nin zeka ve idraki daima etrafındaki medeni alem 
içinde gelişmiştir. Bunun aksi hiçbir zaman olmamıştır. 

Yahudi'de beka içgüdüsü, diğer milletlere nispetle daha kudretli olmasına rağmen bu kudret 
Yahudi'ye medeniyet yapıcı bir millet olması için en esaslı ilk şartı sağlamamıştır. Sözün 
Kısası: Yahudi'de 

idealizm yoktur. 


Yahudi milletinde, fedakarlık ferdin basit beka içgüdüsünden ileri gitmez. Yahudüerde 
görünen milli birlik hissi bu dünyada daha başka birçok mahluklarda da tesadüf edilen gayet 
iptidai bir sürü topluluğunun içgüdüsünden başka bir şey değildir. Bu münasebetle şunu 
söylemek gerekir: Sürü topluluğunun içgüdüsü, ancak müşterek bir tehlike karşısında yardımı 
faydalı veya mutlaka gerekli kıldığı zaman sürünün üyelerini birbirlerine karşılıklı yardıma 
sevk eder. Avına karşı müşterek bir saldırıda bulunan kurt sürüsü, kendi topluluğunu meydana 
getiren üyelerin açlıkları tatmin olduğu zaman tekrar dağılır. Bir saldırgana karşı kendilerini 
korumak için birleşmiş olan atlarda da aynı durum görülür. Tehlike geçer geçmez bu at grubu 
derhal dağılır. Yahudi de başka türlü davranmaz. Ondaki fedakarlık ruhu ancak dış görünüşte 
kalır. Herkesin hayatı bunu mutlaka önemli bir duruma sokmadıkça, fedakarlık kendini ortaya 
çıkarmaz. Fakat müşterek düşmana galip gelinir gelinmez yani, Yahudileri teker teker tehdit 
eden tehlike geçer geçmez, görünüşte kalan birleşme kaybolur ve yerini tabii istidatlara 
bırakır. Yahudiler sadece müşterek bir tehlike yüzünden mecbur kaldıkları zaman veya 
müşterek bir av için bir araya gelirler. Bu iki sebep ortadan kalkacak olursa en adi bencillik 
tekrar ortaya çıkar ve önceleri bir arada olan bu millet artık birbirleri ile kanlı bir şekilde 
boğuşan fare sürülerinden ibaret kalır. 

Eğer, Yahudiler bu dünyada yalnız başlarına olsalardı çirkef içinde boğulurlardı veya amansız 
ve insafsız mücadeleler içinde birbirlerinin kökünü kazımaya çalışırlardı. Yeter ki, 
kendilerinin fedakarlık ruhundan kesin olarak yoksun bulunduklarını ispatlayan korkaklıkları, 
kavgayı sadece bir gösteriş haline getirmesin, işte Yahudilerin mücadele etmek için veya daha 
doğrusu hemcinslerini yağma için birleşmelerine bakarak, onlarda fedakarlık hakkında bir 
idealist ruh bulunduğuna hükmetmek çok yanlış bir hareket olur. Yahudi burada da 
bencillikten başka bir şeye boyun eğmez. Bundan dolayı bir ırkı korumaya ve çoğaltmaya 
mahsus canlı bir organ olması gereken Yahudi devleti, toprak yönünden hiçbir sınıra sahip 
değildir. Çünkü bir devletin sınırı dajma onu meydana getiren ırkta bir idealist ruhun 
kabiliyetine ve özellikle çalışmanın manası hakkında doğru bir düşünceye delalet eder. Bu 
düşünce ne nispette eksik ise belirli bir toprak içinde kalan bir devleti kurmak ve onu devam 
ettirmek için yapılan teşebbüslerin az çok neticesiz kalması da o nispette zorunludur. Bu 
bakımdan bu devlette bir medeniyetin yükselmesinde temel görevi görecek şey eksiktir, işte 
bunun için, Yahudiler kendilerine has vasıfları olan bütün fikri melekelerine rağmen gerçek 
bir medeniyete ve özellikle kendi yapısına uygun bir medeniyete sahip değildir. Bugün 
Yahudi'nin medeniyet adına sahip olduğu şey, başka milletlerin büyük bir kısmı itibariyle 
onun elinde berbat olmuş malından ibarettir. 

Yahudi'nin medeniyet karşısında yerinin ne olduğunu anlamak için, esaslı gerçeği gözden 
uzak tutmamak gerekir: Hiçbir zaman bir Yahudi sanatı görülmemiştir. Bugün de yoktur. 
Özellikle, güzel sanatların iki kraliçesi durumundaki mimari ve musiki ile orijinal olan her şey 
Yahudilere borçlu değildir. Sanatta, Yahudi'nin vücuda getirdiği şey fikri bir hırsızlıktan 
ibarettir. Sonuç olarak, Yahudi yaratıcı güçle ve medeniyetler kurma imtiyazı ile yüklü 
ırkların melekelerine sahip değildir. Yahudilerin yabancı medeniyetleri nasıl ancak bir 
kopyacı gibi, modelin şeklini bozarak temsil ettiklerini ispat eden şey, özellikle en az icadı 
gerektiren sanatla yani dram sanatı ile meşgul olmalarıdır. Bu işte dahi Yahudi taklitçi bir 
maymundur. Gerçek büyüklüklere götüren hamle kendisinde yoktur. Yaptığı bu işte bile, bir 
yaratıcı değil basit bir taklitçidir. Kurnazlıkları ve kullandığı vasıtalarla kendisinde yaratıcı 
vergilerin yokluğunu gizlemeğe muvaffak olamaz. Bu hususta Yahudi basını en basit yazarı 
dahi, Yahudi olması şartıyla överek onun imdadına yetişir. Bu işi o kadar ustalıkla yapar ki, 
diğer insanlar kendilerini bir sanatkar karşısında zannederler. Halbuki gerçek adi ve değersiz 
birinden bahsedilmektedir. Hayır, Yahudi'de bir medeniyet meydana getirecek ufacık bir 
kabiliyet yoktur. Çünkü insanı yükseltecek her tekamülün en birinci şartı olan idealizm 
Yahudi için meçhul bir şeydir ve daima böyle olmuştur. Yahudi'nin zekası hiçbir zaman 
Yahudi'ye yapma işinde hizmet- 


skar olmayacak yalnız yıkmağa yarayacaktır. Son derece ender durumlarda, olsa olsa bir 
teşvik iğnesi görevini görebilir ki, ozaman da, daima kötülük isteyen, fakat hayır yaratan 
kuvvet tipini meydana getirmiş olur. Şurası bir gerçektir ki, insanlığın bütün gelişmesi, 
»Yahudi ile değil, Yahudi'ye rağmen ortaya çıkar. 

Yahudi'nin, hiçbir zaman belirli sınırlar içinde bir devlet kurmadığı ve dolayısıyla hiçbir 
zaman kendine has bir medeniyete sahip olmadığı için, bedeviler arasına alınması gereken bir 
millet sayılacağı zannedildi. Bu görüş tehlikeli olduğu kadar, büyük bir hatadır. Çünkü 
bedevilerin pekala sınırlandırılmış toprağı vardır ve orada yaşarlar. Yalnız bedevi bu toprağı 
toplu halde yaşayan çiftçiler gibi ekip, biçer ve oturduğu arazi üzerinde hep bir arada 
bulunduğu sürülerinin ürünleri ile yaşar. Bu çeşit hayatın sebebi, toprağın bir noktada 
yerleşmeye imkan vermeyen vasfıdır. Fakat gerçek sebep ise, bir devrin veya bir milletin 
teknik medeniyeti ile bir çevrenin tabii ha-kirliği arasındaki nispetsizliktir. Bazı ülkeler vardır 
ki, orada üstün ırklar, bin yıldan çok bir zaman içinde millileştirdikleri tekniklerinin 
sayesinde, sabit müesseseler kurmayı ve geniş bir toprağa sahip olmayı başarmışlardır ve 
hayat için gerekli olan her şeyi bu topraktan almaktadırlar. Eğer bir tekniğe sahip olmasalardı, 
ya bu çevreyi terk etmek veya burada devamlı şekilde yer değiştiren bedevilerin sefil hayatını 
sürmek zorunda kalacaklardı. Ayrıca, binlerce yıldan beri almış olduğu terbiye ve toplu hayat 
alışkanlığının böyle bir yaşamayı kendileri için tahammül edilmez bir duruma getirmemiş 
olması da gerekir. Çünkü şunu unutmamalı ki, Amerika Kıtası fethedildiği zaman birçok 
üstün ırk mensupları, tuzakçı, avcı vs. sıfatı ile hayatlarını binbir zahmetle kazandılar ve çoluk 
çocuk büyük çöküntüler içinde çok zaman serseri gibi dolaşıp durdular. Bu sıralardaki hayat- 
ları, tıpkı bedevilerin yaşayışlarına benziyordu. Fakat sayıca çoğaldıkça, daha verimli 
topraklara yerleştiler ve yerli halka karşı koyma imkanını kazanınca da sabit şekilde 
yerleşmeye başladılar. 

Üstün ırk mensupları, bir ihtimale göre önceleri bedevi idiler Ancak zamanla toplu halde ve 
medeni olarak yaşamaya başladılar Bu sonuca varmaları kendilerinin Yahudi olmamaları ile 
meydana gelmiştir. Hayır, Yahudi bedevi değildir. Çünkü, bedevi çalışma hakkında bir 
mefhuma sahiptir ve gerekli ilk şartlar tahakkuk eder se kendisinden bir gelişme beklenir. 
Bedevide pek az olmakla bera ber bir idealizm temeli vardır. Bundan dolayı yaratılışı üstün 
ırklara garip görünür, fakat sevimsiz olmaz. Yahudi için böyle bir durum ve düşünce yoktur. 
Onun için Yahudiler hiçbir zaman bedevi olma mışlardır. Yahudi daima başka milletlerin 
yolları üzerinde, asalak olarak yaşamıştır. Bazı kere, o vakte kadar yaşadıkları çevreyi terk 
etmişlerse de, bu kendi istekleri dahilinde olmuştur. Yahudiler, kendilerine bahşedilen 
misafirperverliği suistimal etmelerinden bı kan milletler tarafından çeşitli olaylarla 
sıkıştırdıklarından dolayı bu göçü yaparlar. Esasen Yahudi milletinin daima daha uzaklara 
yayıl mak yolundaki adeti, asalakların en belirli vasıflarından biridir. Ya hudi kendi milleti 
için daima "sütninelik" edecek yeni bir toprak arar. işte bunun bedevilik ile hiçbir ilgisi 
yoktur. Çünkü Yahudi bu lunduğu memleketi terk etmeyi hiçbir zaman aklına getirmez. Yer 
leşmiş olduğu toprakta kalır. Oraya o kadar yapışır ki kendisini an çak zor kullanarak kovmak 
mümkün olur. Yeni bir memlekete ya yılması ancak Yahudi'nin hayatı için gerekli şartlar 
temin edildiği zaman vukua gelir. Bedeviler gibi oturdukları yeri değiştirmezle ı Yahudi, tam 
bir asalak tipidir ve daima böyle kalacaktır. Münbit bu toprak, Yahudi'yi davet edince, "basil" 
gibi daima uzaklara yayıl 11 Onun varlığı ile meydana gelen sonuç, asalak bitkilerin tesirleri 
ile aynıdır. Yahudi nereye yerleşirse Yahudi'yi kabul etmiş olan milin az veya uzun zaman 
sonra sönüp gider. işte Yahudiler, başka milletlerin vatanlarında bu şekilde yaşamışlardır. 
Yani Yahudi kendi devletim kuruyordu. Kendi devleti ve şartlar onu gerçek mahiyetini 
tamamen belli etmeye zorlamadığı sürece, kendini "dini topluluk" maskesi altında saklıyordu. 
Fakat bu kıyafet değiştirmeden vazgeçebilecek kadar kendini kuvvetli hissettiği gün, maskeyi 
atıyor ve açığa çıkıyordu. 


Yahudi'nin asalak sıfatıyla başka milletlerin ve devletlerin gövdelerinde sürdüğü hayat özel 
bir vasfa sahiptir. Bu yüzden Shakspeare daha önce de bahsettiğimiz gibi, Yahudi'nin 
yalancılıkta büyük usta olduğunu söyler. Yaşayış şekli onu daima yalan söylemeye sevk eder. 
Kuzey ikliminin bir kimseyi yünlü elbiseler giymeye zorlaması gibi... Yahudi, başka 
milletlerin vücudunda, kendi yaşayışının bir millet gibi kabul edilmeyip, ancak özel cinsten 
bir "dini topluluk" gibi düşünülmesi gerekeceği kanaatini uyandırmayı başardığı takdirde, j bu 
asalak hayatına devam eder. Fakat bu onun en büyük yalanların-' dan biridir. Çünkü Yahudi, 
milletlerin asalağı sıfatıyla yaşayabilmek ' için kendi şahsında hiç değişmeyen ve özel olarak 
mevcut bulunan ! jeyi inkar etmek zorundadır. Yahudi'nin zekası ne kadar büyükse, |(f-bu 
hileli işte de o kadar başarı sağlar. Bu sahtekarlıkta o kadar ileri / gidebilir ki, onlara 
misafirperverlik gösteren milletin büyük bir kıs-Imı, sonunda Yahudilerin başka bir dinin 
mensubu olmaları ile bera-| ber gerçekten bunların Fransız, ingiliz, Alman veya italyan 
oldukla-Inna inanır. Halbuki özellikle, tarihin kırıntılarından istifade ettikleri i Sanılan tedbirli 
sınıflar bu korkunç aldatmaya kurban olmaktadır-!' lar. Bu çevrelerde kendi kafası ile 
düşünmek kutsal inanışa karşı işlenmiş bir günah gibi kabul edilir, işte bu yüzden, Bavyera'da 
bir bakanın Yahudilerin bugün bile bir dinin mensupları olmayıp, bir milletin fertleri oldukları 
zerre kadar fark etmemesine hayret etmek gerekir. Halbuki bu gerçeğin en kabiliyetsiz 
düşünce gücüne sahip kimselerin kafalarına yerleşmesi için Yahudiliğin malı olan basına bir 
göz atmak yeter. Gerçi Echo Juif henüz resmi bir organ değildir ve onun için devletin yüksek 
mevkilerine çıkmış bir kimsenin gözünde hiçbir önem taşıyamamaktadır. 

Yahudiler, daim ırklarına has bir vasfa sahip bir millet olmuştur. Bunlar hiçbir zaman özel bir 
dine inanan kimse olmamışlardır. Yahudiler gelişebilmek için, kendilerini rahatsız edici bir 
dikkati, kendi üzerlerinden başka bir yöne çevirmek için, bir çare bulmak zorunda 
kalmışlardır. Kendilerine çevrilen şüpheli bakışları uyutmak için başvurulan en başarılı ameli 
çare, o "dini topluluk" mefhumunu ileri sürmekten ibaret değil miydi? Çünkü bunda da her 
şey kopyadır, işin aslı aranırsa çalınmış şeydir. Yahudi yaradılışı itibariyle dini bir teşkilat 
kuramaz. Çünkü o hiçbir sahada idealist olamaz. Binaenaleyh hayattan sonra iman, Yahudi 
için tamamen yabancı bir mefhumdur. Fakat üstün inanışlara göre, bir insanın ölümünden 
sonra da hayatının devam ettiği kanaatinden, herhangi bir şekilde yoksun bulunan bir din 
tasavvuruna imkan yoktur. Gerçekte Talmud (Yahudilerin, Hz. Musa'nın kanun ve 
prensiplerini konu edinen din kitabı) insanı ahrete hazırlayan bir kitap değildir, sadece 
dünyada ameli ve tahammül edilecek bir hayat sürmeyi gösterir ve öğretir. 

Yahudilerin dini, evvela Yahudi kanının temizliğini korumaya çalışan bir derstir. Bu din, 
Yahudilerin kendi aralarındaki ilişkilerini tanzim eder. Diğer taraftan Yahudilerin kendilerinin 
dışında kalan kimselerle olan münasebetlerinde ahlak meselelerinden bahsetmez. Yalnız, 
fevkalade adi ekonomik meseleler ortaya koyar. Yahudi dininin inanışlarmdaki ahlaki değer 
hakkında her zaman incelemeler yapılmış ve bugün dahi bu yolda derin incelemelere devam 
edilmektedir. (Burada kastettiğim incelemeler Yahudiler tarafından yapılanlar değildir. Çünkü 
Yahudilerin bu konuda yazdıkları bütün şeyler pek tabii olarak kendi gayelerine uygun 
yazılardan ibarettir.) Onların kendi dinleri hakkında söyledikleri şeyler, bu konuda büyük 
fikirlere göre hüküm verenlere pek şüpheli görünür. Fakat bunun en iyi tarifi, bu dini 
terbiyenin meydana çıkardığı üründedir. 

Yahudi'nin hayatı yalnız bu dünyada sürdüğü hayattır. Her Yahudi'nin ruhu, kendi 
mezheplerinin kurucusuna ne kadar yabancı ise, Yahudi ruhu gerçek Hıristiyanlığa da o kadar 
yabancıdır. 

Isa, Yahudi milleti hakkında beslediği kanaatinin hiçbir zaman gizlememiştir. Hatta gerektiği 
zaman insanlığın düşmanı olan bu Yahudileri Tanrı'nm mabedinden kırbaçla kovmuştur. Her 
zaman olduğu gibi Yahudi o zaman da dini iş yapmak için bir vasıta kabul ediyordu, işte bu 
yüzdendir ki Isa çarmıha gerilmiştir. 


Ne yazıktır ki, Hıristiyan Partisi, seçimlerde Yahudilerden oy dileniyor ve Alman milletinin 
düşmanı olan Yahudi Partileri ile de entrikalar çeviriyor. Yahudilerin bir ırk olmayıp, bir 
dinin mensupları olduklarına dair söylenen bu ilk ve büyük yalandan sonra, başka yalanlar da 
bina edildi. Mesela bunlardan biri Yahudilerin diline ait uydurulan yalandı. Bu dil Yahudi için 
düşünceleri ifade vasıtası değil, gizleme vasıtasıdır. O, Fransızca konuşurken, Yahudi gibi 
düşünür, Almanca şiir yazarken, yalnız ırkının karakterini anlatır. Yahudi, kanını emdiği 
milletlerin hakimi olmadıkça ister istemez onların dilini söyler. Fakat diğer milletler 
kendilerinin köleleri olur olmaz, bütün Yahudiler, hemen bir dünya dilini, esparantoyu 
öğrenecekler ve onu konuşacaklardır. Maksat bu vasıta ile Yahudiliğin hakimiyetini daha 
kolay sağlamaktan ibarettir. Yahudiler dış görünüşü kurtarmak için bütün şiddetle 
reddettikleri "Protocoles deş sages de Sion" (Sion ileri gelenlerinin protokolleri) bu milletin 
büyük hayatının nasıl devamlı bir yalan üzerine bina edilmiş olduğunu gösteren eşsiz bir mi- 
saldir. Gazette de Francfort bağıra bağıra, "bunlar sahtedir" diye yazıyor ve bütün dünyayı 
buna inandırmaya çalışıyor. Bunların doğru olduğuna en güzel delil işte bu yazılanlardır. Bu 
protokoller, birçok Yahudi'nin şuursuz bir şekilde yerine getireceği, yapacağı ve uygulayacağı 
şeyleri açık şekilde anlatmakta ve göstermektedir, işin önemli noktası buradadır. Hangi 
Yahudi beyninin açıklanan bu şeyleri düşünmüş olduğunu bilmek önemli değildir. Kesin olan 
şey, Yahudi milletinin karakter ve faaliyeti, bütün dal budak saran yayılışı ile birlikte, gözünü 
dikmiş olduğu son hedefleri insanı titretecek bir açıklıkla ortaya koymasıdır. Bu açıklama 
hakkında bir hüküm vermenin en iyi vasıtası onları olaylarla kıyaslamaktır. Son yüzyılın tarihi 
olayları bu kitabın ışığı altında gözden geçirilecek olursa, Ya-. hudi basının neden böylesine 
feryat ettiği kolayca anlaşılır. Bu kitap bir milletin her gün okuduğu bir eser haline gelirse, 
arık Yahudi tehlikesi önü alınmış bir tehlike olarak kabul edilebilir. Yahudileri yakından 
tanımak için, en iyi usul, diğer milletler arasında yüzyıllar boyunca takip etmiş olduğu usulü 
uygulamaktır. Bunu açık şekilde görmek için bir misal yeter. Yahudi'nin gelişmesi her devirde 
aynı olduğu, zarar vererek yaşadığı milletler hep aynı milletler olarak kaldığı için bu 
incelemeyi çeşitli bölümlere ayırmak gerekir. Bunları, sade bir ifade ile belirtmek için her 
bölümü harflerle işaretleyeceğim. Almanya'ya ilk Yahudiler, Romalıların istilası ile ve her 
zaman olduğu gibi ticaret adamı sıfatıyla gelmişlerdir. Büyük göçlerin do Aurduğu alt üst 
olmalar sırasında, Yahudiler dışardan bakıldığında ortadan kalkmış göründüler ve bundan 
dolayı ilk Cermen Devletlerinin kurulduğu günler, Orta ve Kuzey Avrupa yeni ve kesin bir şe- 
kilde Yahudileşmenin başlangıç noktası oldu. Böylece o günden beri Yahudiler ne zaman 
üstün ırkların arasına karıştılarsa bir gelişme başladı ve daima aynı durumda veya benzer bir 
halde kaldılar. 

A. Yahudi ilk sabit kuruluşlar doğar doğmaz, birdenbire orada ortaya çıkar. Tüccar sıfatı ile 
gelir ve ilk başlarda milliyetim saklamaya önem vermez. O hâlâ Yahudi'dir, çünkü kendi ırkı 
ile misafiri olduğu milletin arasındaki farkları ortaya koyan dış işaretler henüz pek bariz bir 
şekildedir. Çünkü içine girdiği milletin dilini henüz daha iyi bilmez. Diğer milletin milli 
vasıfları ile arasında büyük farklar olduğu için Yahudi kendini yabancı tüccardan başka bir sı- 
fatla tanıtmaya cesaret edemez. Kendisi pek uysal olduğu ve Yahudi'yi kabul eden millet de 
tecrübeden yoksun bulunduğu için, Yahudilik vasfını korumak ona pek zarar vermez, hatta 
böyle davranması bazı faydalar sağlar. Yabancılara karşı iltifat gösterir. 

B. Yahudi, yavaş yavaş iktisadi hayata dahil olmaya başlar. Bu sokuluş, üretici sıfatıyla 
olmaz. Daha ziyade aracı olarak ekonomik hayata girer. Binlerce yıl zarfında binbir tecrübe 
ile gelişmiş olan ticaret alanlarındaki mahareti Yahudi'yle, geniş bir namuskârlığa sahip olan 
büyük ırklara karşı bir üstünlük sağlar. Öyle ki, kısa bir zaman içinde o toplumda ticaret 
Yahudi'nin tekeline girer. Önce borç para verir. Faiz alır. Bu yeni buluşun doğuracağı tehlike 
ilk anlarda fark edilemez. Hatta hatta, ticaret hayatında borç para vermesi ile sağladığı 
kolaylık memnuniyetle karşılanır. 


C. Yahudi artık, şehirlerde özel mahallelerde oturmaya başlar. Gittikçe kuvveti artar. Devlet 
içinde devlet kurar. Ticaret ve para işlerini kendine ait bir imtiyaz kabul eder ve bunları 
insafsızca istismara başlar. 

D. Artık para işleri ve ticaret Yahudi'nin kesin olarak tekeline girmiştir, işbirliği ve tefeci 
faizleri, sonunda kendisine karşı bir direnme uyanmasına sebep olur. Yahudi'nin 
yaradılışından ileri gelen küstahlığı şiddetini artırınca, nefrete yol açar ve zenginliği kıskanç- 
lık doğurur. Yahudi toprağı da kendi ticareti arasına alıp ve bunu da satılan, pazarlığa tabi 
tutulan bir meta halinde hakir bir duruma düşürünce kendisine gösterilen tahammül sona erer. 
Yahudi hiçbir zaman toprağı kendi ekip, biçmediği ve onu gelir temin eden bir mal 
addetmediği ve kendi adi isteklerine boyun eğilmesi şartı ile köylünün oturmasında bir zarar 
görmediği için, tahrik ettiği antipa-ti açıkça bezginlik doğuruncaya kadar çoğalır. Baskısı, 
hırsı ve açgözlülüğü öylesine tahammül edilmez bir hal alır ki kanları emilmiş kurbanları 
kendisine karşı fiili tecavüze başlarlar. Böylece bu yabancı daha yakından incelenmeye 
başlanır ve kendisinde gittikçe iğrenç vasıflar görülür. Sonunda ev sahibi ile Yahudi arasında 
derin bir uçurum meydana gelir. 

Korkunç sefalet devirlerinin istismar edilmiş halkının galeyan ve hiddeti sonunda Yahudi'nin 
aleyhinde patlar. Yağmaya uğramış, sefil düşmüş ve harap olmuş halk toplulukları kendi 
müdafaaları için bu Tanrı'nın belasına karşı adaleti kendileri uygulamaya başlarlar. Belki 
aradan birkaç yüzyıl geçmiştir ama, bu belanın da ne mal olduğunu öğrenmişlerdir. Artık 
onun sadece varlığını bile, veba mikrobu kadar korkunç bir tehlike kabul ederler. 

E) işte bu vakit Yahudi gerçek hüviyeti ile ortaya çıkar. Hükümetleri buhran doğuracak 
müdahalelerle sıkıştırmaya başlar. Bazen halkın gazabı, bu "ebedi sülük" aleyhine parlarsa da, 
bu hal Yahudi'nin terk ettiği noktadan itibaren birkaç yıl sonra tekrar meydana çıkmasına 
engel olmaz. Yahudi'yi başka insanları istismardan vazge-çirtecek hiçbir zulüm yoktur. 
Yahudi kendisine yapılan zulmün üstünden bir süre geçince yine toplumun içine girer ve eski 
halini alır. Bunun üzerine hiç olmazsa daha kötü bir durumu engellemek için toprağı 
tefecilerden uzak tutmaya çalışırlar ve bundan dolayı Yahudi'nin toprak almasını kanunla 
yasaklarlar. 

F) Yahudi, hükümdarların kuvvetleri artıkça, onların etrafını alır. Hükümdarlardan yeni yeni 
"imtiyazlar", "ayrıcalıklar" dilenir. Mali bakımdan sıkıntı içinde bulunanlar, para karşılığında 
Yahudi'ye istediklerini bahşederler. Bu yeni imtiyazlar Yahudi'ye ne kadar pahalıya mal 
olursa olsun, Yahudi kısa bir zaman içinde harcadığı parayı faizi ile beraber tekrar kazanır. 
Yahudi halkın gövdesine yapışan gerçek bir sülüktür. Yahudileri halkın gövdesinden koparıp 
atmak mümkün değildir. Hükümdarlar paraya ihtiyaç duydukça, Yahudi'nin halktan emdiği 
kanın bir kısmını, mübarek elleri ile ondan alırlar. Bu hal böyle devam eder gider. Bu 
durumda Alman prenslerinin oynadığı rol, Yahudilerin yaptıkları kadar esef vericidir. Bu 
prensler, gerçekten Allah tarafından millet için bir bela olarak gönderilmişlerdi. Zamanımızda 
ise bu prenslerin yerini bakanlar almaktadır. Eğer Alman milleti Yahudi tehlikesinden 
tamamen kurtulmamış ise, bunun suçu Alman prenslerine aittir. Maalesef daha sonra bu 
durum aynı şekil altında kaldı. Öyle ki prensler milleti için işledikleri günahların karşılığı olan 
ücretleri belki bin defa Yahudilerden tahsil etmişlerdir, işte bu prensler şeytanla anlaşmışlardı 
ve hayatlarını cehennemde sona erdirdiler. 

G) Prensler, Yahudilerin ellerine düşmekle kendi feci akıbetlerini hazırlamış oldular, işgal 
ettikleri mevkiler, kendi halkının menfaatlerini korumaktan vazgeçmeleri ve bu halkı istismar 
edenlerden biri olmaları nispetinde yavaş yavaş fakat muhakkak surette zayıflıyor ve 
kökünden yıkılıyordu, işte Yahudi onların saltanatının sona ermekte olduğunu gayet iyi fark 
ediyor ve bu çöküşü mümkün olduğu kadar geciktirmeye uğraşıyordu. Prensleri gerçek 
görevlerinden alıkoyup, en adi ve en fena övgülerle sersem ederek, sefil hayatın içine iten, 
kendilerini bütün bütün gerekli hale getirerek o sonsuz para ihtiyacı içinde onlan 
çırpındıranlar, bizzat Yahudiler di. Yahudi, ustalıkla veya daha doğrusu para işlerinde ahlaki 


düşüncelerden yoksun oluşu ile daima kurbanlarının boğazlarını sıkarak, hatta derilerim 
yüzerek yeni kâr kaynakları bulur. Öyle ki bu kurbanların hayatlarının ortalaması daima 
kısalır. Her sarayın bir "Saray Yahudi'si" vardır. Halkı işkence içinde bırakan, ümidini yok 
eden, fakat öte yandan prenslere her zaman yeni yeni servetler sağlayan canavarlara bu ad 
verilir. Bu durumda Yahudi daha yükseklere çıkmak için her şeyden istifade etmeye başlar. 
Artık Yahudi'nin yaptığı, memleketin asıl sahiplerinin haklarından aynı derecede istifadeye 
kalkmaktır. Her türlü haklardan faydalanır. Kiliseye kendini vaftiz ettirir. Kilise yeni bir evlat 
kazandığını sanarak iftihar eder. israil de büyük bir başarı ile sonuçlanan bu hilekarlıktan 
bahtiyarlık duyar. 

H) işte bu andan itibaren Yahudi'de bir değişme meydana gelir. Bu ana kadar onlar sadece 
Yahudi idiler, yani başka türlü görünmeye uğraşmıyorlardı. Esasen karşı karşıya gelmiş iki 
ırkı birbirinden ayıran farklı vasıflar dolayısıyla bunun dışında başka bir şekilde hareket 
edilemezdi. Büyük Frederic devrinde Yahudileri yabancı bir milletten başka bir şey gibi 
görmek kimsenin aklına gelmezdi. Halbuki Goethe, gelecekte Yahudilerle Hıristiyanlar 
arasında evlenme lerin kanun yolu ile önlenemeyeceğini düşündükçe, hiddetle isyan ediyordu. 
Gerçekten Goethe ilahi bir yaratıktı. O gerici değildi. O-nun ağzından çıkan söz, kanunun ve 
aklın sesinden başka bir şey değildi, işte halk saraylarda yapılan o kötü alışverişlere rağmen, 
Yahudi'yi, gövdesine girmiş yabancı bir unsur olduğuna içgüdüsü ile hükmediyor ve 
Yahudilere karşı buna göre hareket ediyordu. 

Fakat bu durum değişecekti. Bin yıldan çok bir zaman içinde Yahudi kendisine 
misafirperverlik gösteren milletin dilini o kadar güzel kullandı ki, şimdi kendisi Yahudi 
kaynağı üzerinde o kadar ısrar etmeyecek, "Almanlık vasü"nı ön plana çıkarmayı göze 
alabileceğim düşündü, ilk bakışta bu iddia ne kadar gülünç ve manasız görünürse görünsün, o 
"Cermen" ve dolayısıyla bugün de "Alman" şekline girmek cesaretini kendinde buldu, işte 
bundan sonra akla gelebilecek en korkunç aldatmalardan biri ortaya çıktı. Yahudi, bir Almanı 
meydana getiren vasıflardan sadece birine, yani diline (ve ona da çok fena bir şekilde) sahip 
olabildiği için, onun Almanlıktan bütün nasibi konuştuğu dile bağlı kaldı. Halbuki ırkı vücuda 
getiren şey dil değildir. Irkı vücuda getiren unsur kandır. Yahudi bu hususu bütün milletlerden 
daha iyi bilir. Bunun için dilinin bozulmasına önem vermeyerek, kanının karışmamasına 
dikkat eder. Bir kimse gayet kolay dilini değiştirebilir. Bu, o kimsenin düşündüklerini, fikrim 
bir başka dille ifade etmesini sağlar. Yoksa dilini değiştirmiş kimse fikirlerini değiştirmiş 
olamaz. Böylece Yahudi çeşitli diller konuşurken Yahudiliğinden hiçbir şey kaybetmez. Bin 
yıl önce OÖsüe'de ticaret yaparken Latince konuşsa da, günümüzde buğday üzerinde 
spekülasyon doğururken Almanca söylese de, daima aynı halde, ayni Yahudi olarak kalır. 
Şimdi, bakanların, bakan müsteşarlarının ve emniyetin yüksek memurlarının bu gerçeği 
açıkça görmemeleri tabii telakki edilebilir. Çünkü devleti idare edenler arasında içgüdüden ve 
düşünebilme kabiliyetinden yoksun olmayan kimse hemen hemen yok gibidir. 

Yahudi'yi birdenbire "Alman" olmaya zorlayan sebep pek açıktır. O prenslerin kudretlerinin 
zayıfladığını görünce, hemen ayaklarını koyacak yeni bir zemin arar. Ayrıca, iktisadi siyaset 
üzerinde yaptığı mali baskı öylesine gelişmiştir ki, artık bu büyük binayı taşıyamaz. Bütün 
"vatani" haklara sahip olamazsa, artık tesiri ve kudreti çoğalamayacaktır. Fakat Yahudi bu iki 
şeyi daima ister. Çünkü ne kadar yükseklere tırmansa, hiçbir zaman tatmin olmayacak, 
eskiden kendisine vaat edilen ve şimdi geçmişin karanlıkları arasından meydana çıkan gaye, 
onu daima cezbedecektir. En iyi Yahudi beyinleri, dünya hakimiyet hülyasının avuçlarının 
içine girmiş olduğunu, büyük bir heyecanla görmektedirler. Bunun içinde bütün çalışmalarını, 
"vatani" hakları tam ve mükemmel bir şekilde elde etmeye hasrederler. 

1) işte bu sebepten dolayı saray Yahudi'si, yavaş yavaş "halk Yahudi'si" şeklini almaya başlar. 
Yahudi bu şekil değişikliği sırasında da yine toplumun kuwetlileri(!) arasında yer almakta, 
onların yanlarına sokulmaktadır. Fakat, aynı zamanda ırkının diğer temsilcileri de halk 
topluluklarına havarilik ederler. 


Yüzyıllar boyunca Yahudi'nin halk topluluklarına karşı ne kadar günah işlediği, onları nasıl 
devamlı şekilde insafsızca istismar ettiği, suyunu sıktığı hatırlanır ve bunlardan başka, halkın 
kendisine yapılan bu eziyetleri anlayarak yavaş yavaş Yahudi'ye kin beslemesi ve sonunda 
onun varlığını Tanrı'nın, diğer milletlerin başlarına bela ettiğini kabuHendiği düşünülürse, 
Yahudilerin bu cephe değiştirme hareketlerinin ne kadar zahmetlere katlanarak yaptıkları 
gayet iyi anlaşılır. Evet derilerini yüzüp, kanlarını içtikleri kurbanlarına "insan dostu" gibi 
görünmeleri Yahudiler için çok acı bir iş olur. 

Yahudi ilk önce halka karşı işlediği korkunç haksızlıkları hafifletmeye ve örtbas etmeye 
çalışır, insanlığın "velinimeti" şekline bürünür. Bu yeni durumu, iyiliği menfaat fikrinden 
uzak tutmasına rağmen, o Tevrat'ın sağ elin verdiğini, sol elin bilmemesi emrine pek riayet 
etmez. Bundan dolayı, halkın acılarına karşı ne kadar hassas olduğunu ve bu acıları 
hafifletmek için katlandığı bütün fedakarlıkları açıklar. Yahudi yaradılıştan olan tevazuu ile 
meziyetleri etrafında bütün dünyanın duyacağı şekilde davul çalar. Bu işi öyle bir sebatla 
yapar ki dünya gerçekten buna inanmaya başlar. Sonunda inanmamış olanlar da Yahudi'ye 
karşı, haksız mevkie düşerler. Kısa zaman içinde durumu kendi lehine çevirerek, etrafta 
kendisine karşı haksızlıklar yapılmış izlenimini uyandırır. Halbuki gerçek tam tersidir. 
Özellikle aptal olanlar Yahudi'ye güven beslerler ve "zavallı talihsiz"e acırlar. 

Yahudi kendini memnuniyetle feda ederken bile bundan dolayı bir kayba uğramaz. O hisseleri 
ayırmasını bilir. Onun iyilikleri, bir tarlaya istemeyerek dökülen gübreye benzer. Gayesi 
bundan da kendine menfaat sağlamaktır. Fakat ne gariptir ki, bütün dünya kısa bir zaman 
içinde Yahudi'nin "bir velinimet" ve "bir hayırsever" olduğunu (!) öğrenir. 

Başkalarında az çok doğal olan herhangi bir şey, son derece büyük bir hayrete, hatta bazı 
kimselerde göze çarpan bir hayranlığa sebep olur. Böyle bir durum ise Yahudi'de doğal 
değildir. Bundan dolayı herkes, Yahudi'de iyiliklerinin her biri için başkalarına yapılmayacak 
bir muamele ile fazla bir üstünlük bulmaya çalışır. Dahası var, Yahudi birdenbire liberal olur. 
Hemcinsinin gösterdiği gelişmelere karşı duyduğu hayranlığı ve heyecanı açıklar. Böylece 
yavaş yavaş, sözle yeni zamanın şampiyonu kesilir. Fakat diğer taraftan millet için yararlı 
olan milli ekonominin temellerini ciddi bir şekilde tahrip eder. Tahvil satın almak yoluyla 
dolambaçlı yollardan milli üretime dahil olur. Bu işi bir hırdavat ticareti haline sokar. Öyle bir 
ticaret kurar ki, her şey para ile alınabilir ve satılabilir. Böylece sanayii, üzerine şahsi bir 
mülkiyet kurulacak temellerden mahrum eder. Bunun sonucu olarak işçi ile işveren birbirine 
yabancı kalır. Nihayet toplumun sınıflar halinde bölünmesine sebep olan ruhsal durumu 
doğurur. Yahudi'nin borsa üzerinde yaptığı tesir ve nüfuz gittikçe büyür, Milletin bütün 
çalışma güçlerine sahip olur, ya da bunların üzerinde hakimiyet kurar. 

Yahudi devlet dahilindeki yerini kuvvetlendirmek için kendi gelişmesini köstekleyen ırk 
engelini yıkmağa uğraşır. Dini müsamaha lehinde kendine has bir hareketle mücadeleye 
başlar. Tamamen eline geçirmiş olduğu Franmasonluk teşkilatını, kendi hedefine ulaşabilmek 
için yaptığı mücadelede istismar eder. idareci sınıfı, burjuvanın yüksek şahıslarını Franmason 
teşkilatına sokarak, onları istediği yöne sevk eder. Bu kimseler Franmason teşkilatına dahil ol- 
makla Yahudi'nin bir oyuncağı haline geldiklerini bilmezler. Fakat gerçek halkın; uyanmaya 
başlayan, haklarını ve hürriyetlerini kendi kuvvetleri ile sağlamak üzere bulunan sınıfın geniş 
tabakaları, bu tesirden kendilerim korurlar. Esasen, diğerlerinden çok bunlara hakim olmak 
daha lüzumludur. Çünkü Yahudi ancak önünde bir "sürükleyici" bulunursa kendi rolünü 
oynayabileceğini bilir, işte Yahudi bu "sürükleyiciyi burjuva sınıfının en geniş tabakalarında 
bulacağını sanıyor. Fakat eldiven fabrikası sahipleri ve dokumacılar Fran masonluğun ince 
ağları ile tutulamazlar. Burada daha kaba usuller kullanılır, işte bunun için Franmasonluğa 
Yahudiliğin hizmetinde ikinci silah olarak basın katılıyor. Yahudi bu kuvveti eline geçirmek 
için ısrarla bütün ustalığını ortaya koyar. Basın yolu ile bütün kamu hayatını ağının ve 
avucunun içine alır. Basını Yahudi idare eder ve önünde sürükler, götürür. Çünkü bilir ki, bir 


gün gelecek ve on beş yıl öncesine oranla daha iyi tanınan kamuoyu adı altındaki o kuvveti 
sevk ve idare edecektir. 

Bu arada Yahudi, bilgiye susamış bir kimse gibi gözükmeye başlar. Bütün gelişmeleri ve 
özellikle diğerlerini mahveden terakkileri över. Kendi milletinin faydasına olan gelişmelerin 
dışında kalan her türlü yemliğin en korkunç düşmanıdır. Her medeniyete karşı kin besler. 
Başkalarının yanında öğrendiği en küçük bilgiyi dahi kendi milletinin faydası için kullanır. 
Milliyetinin korunmasına dikkat eder. Kadınlarının Hıristiyan-larla evlenmelerine engel 
olmaz. Tersine bunu teşvik eder. Fakat erkeklerinde zürriyetlerin daima saf kalmasını sağlar. 
Yahudi başkalarının kanını insafsızca zehirler, fakat kendi kanını her türlü bozulmaya karşı 
korur. Bir erkek Yahudi, Hıristiyan kadın almaz. Hıristiyan erkek Yahudi kadınla evlendiği 
zaman da bu melez ırkta Yahudi kanı hakimdir. Özellikle yüksek sınıfların asil geçinen 
tabakaları bozulmuştur. Yahudi bu durumu gayet iyi bildiği için ırkının düşmanı olan bu 
sınıfın silahsız kalmasını sistemli bir şekilde teşvik eder. Teşebbüslerini saklamak ve 
kurbanlarım uyutmak için ırk ve renk farkı gözetmeksizin bütün insanların bir olduğundan 
bahsetmekten bir an bile geri kalmaz. Aptallar bunların yalanlarına inanırlar. Fakat bütün 
varlığı, onun yabancı olduğunu belli etmekten kurtulamaz. Bu yüzden halk onun ağına 
kolayca düşmekken kendini korur. Fakat halkın, basın, yolu ile takip ettikleri, gerçeğe uymaz. 
Özellikle mizah yayınlarında Yahudiler zararsız bir millet gibi gösterilir. Bu milletin öteki 
bütün milletler gibi kendisine has vasıfları vardır. Dış görünüşü, biraz garip olan ahlak ve 
adetlerinde bile belki bir tebessüm uyandırabilen bir ruh ifade eder. Fakat bu ruh esas 
itibariyle namuslu ve iyilikseverdir, işte böylece Yahudi, tehlikeli olmaktan çok, kendini 
önemsiz göstermeye çalışır. 

Gelişmenin bu safhasında onun en son gayesi demokrasinin veya bu kelime ile anladığı şeyin 
galip çıkmasıdır. Onun bundan çı kardığı anlam parlamentarizmin hegemonyasıdır. Onun 
ihtiyaçları-| na en çok bu usul cevap verir. Çünkü parlamentarizm şahsiyetleri ortadan 
kaldırarak yerlerine aptalların, ehliyetsizlerin, korkak ve sorumluluktan kaçan alçakların 
çoğunluğunu hakim kılar. Sonuç monarşinin düşmesi olacaktır. Bu akıbet er geç meydana 
gelecektir. 

J)) Büyük ekonomik gelişme, milleti meydana getiren sosyal tabakalarda değişikliğe yol açar. 
Küçük sanatlar yavaş yavaş söndüğü İçin işçi bağımsız bir hayata kavuşmak fırsat ve 
imkanını da elden kaçırır. Bunun sonucu işçi proleter olur. Böylece fabrika işçisi ortaya çıkar. 
Bu tabakanın en büyük vasfı hayatı boyunca kendine bağımsız bir vaziyet yaratabilmek 
imkanından yoksun olmasıdır. Bu işçi kelimenin tam manasıyla malsız ve mülksüz bir 
kimsedir, ihtiyarlık, bu işçiler için ölümden beterdir, ihtiyarlayan işçiye hayattadır demek dahi 
yanlış olur. 

Sosyal gelişme buna benzer bir başka durum daha doğurmuştu, işçiler gibi malsız mülksüz 
olan memur ve hizmetli sınıfı meyda-' na gelmişti. Devlet, ihtiyarlık günleri için bir kenara 
bir miktar para koyamayan memur ve hizmetlinin geçimini sağlamayı üzerine aldı. Emekli 
maaşı usulü kondu. Böylece muntazam olarak idari işlerde ' çalışanların tamamı, yaptıkları 
işin önemi ile uygun olarak ihtiyarlıklarında bir emekli maaşı aldılar. Bunun sonucu, 
memurlara gü-l vence geldi ve bu sınıfın önemi arttı. Böylece savaştan önce Alman memur 
sınıfında en önemli meziyet olarak, meslek şuuru gelişti. | Şahsi mülkiyetten yoksun kalmış 
bütün bir sınıf, sefaletten kurtarılarak milli topluluğun birer üyesi haline geldi. 

Fakat bu mesele yeniden devletin karşısına bir dev gibi dikildi. I Yeni yeni insan toplulukları 
yeni kurulan sanayide fabrika işçisi ola-," rak çalışmak ve hayatlarını kazanmak için 
köylerden büyük sanayi şehirlerine göç ettiler. Bu yeni sınıfın hayat ve çalışma şartları sefila- 
ne olmaktan çok daha aşağı idi. Esnafın ve çiftçinin eski çalışma sürati sanayiin yeni şekline 
uyum sağlayamadı. Eski esnafların yaptık-I- lan işte, zaman önemli bir rol oynamazken, 
şimdi fabrikalarda zamanın rolü çok büyüktü. Eski çalışma süresinin büyük sanayide uy- 
gulanması kötü sonuç verdi. Çünkü eski çalışmanın gerçek verimi çok azdı. Eskiden bir kimse 


14 veya 15 saatlik çalışmaya karşılık gösterebilirken, şimdi çalışma zamanının her dakikası 
değerlendirildiği için bu çalışma şekline ayak uydurulamadı. Eski çalışma süresi nin yeni 
sanayide manasız bir şekilde aynen uygulanması iki bakım dan pek kötü oldu: Önce işçilerin 
sıhhatleri bozuldu ve sonra hu kuka karşı olan inançları sarsıldı. Bu toplumsal düzensizliğe bir 
<I< çalışanların az ücret almaları ile çalıştıranların zenginleşmeye başhı maları eklendi, 
işverenlerin parlak durumları şimdi göze çarpar bu hal alıyordu. Köylerde sosyal mesele söz 
konusu olamazdı. Çünkü herhangi bir işe efendi ile hizmetkar aynı şekilde sarılırlar ve ayın 
kaptan aynı yemeği yerlerdi. Fakat oralarda da büyük değişmeleı meydana geldi. Bugün 
işçilerle, işçi kullananlar arasındaki ayrılıklaı her alanda görülüyor. Bu bakımdan 
hükümetimizin Yahudileşmesı halinin ne kadar ilerlediği, el emeğine karşı beslenen kötü 
fikirler ile değilse de, gösterilen pek az saygı ile kendini belli etmektedir. Bu Almana 
yakışacak bir durum değildir. Gerçekte sosyal hayatımızın Fransızlaşması, ancak 
Yahudileşme ile olmuştur. Eskiden el işlen bizim gözümüzde saygı ile karşılanırken, şimdi 
kol işçisinin çalış ması hakir görülmektedir. 

işte bu şekilde pek az itibarı olan bir sınıf doğdu ve bunun so nucu olarak günün birinde, 
milletin, bu sınıftan topluluğun bu üyesini ortaya çıkarması için gereken enerjiyi kendinde 
bulup bula mayacağı veya aradaki bu durum farkının bu sınıf ile diğerleri ara smda bir 
uçurum açacak kadar vahim bir hal alıp almayacağı meselesi vukua gelecektir. Bu arada 
muhakkak olan bir şey varsa, o da bu yeni oluşan sınıfın safları arasına fena unsurların henüz 
toplanmamış olmasıydı. Hatta bu yeni sınıfın mensupları arasında enerji sahiplerine daha çok 
rastlanabilirdi. Medeniyet denilen şeyin sonucu olan savurganlık derecedeki inceleme, burada 
ayırıcı ve harap edici etkisini henüz göstermemişti. Yeni sınıf henüz barışçı alçaklığın 
zehirlerine bulaşmış değildi. Sağlam kalmıştı ve gerektiği zaman sert olabiliyordu. O kadar 
mühim olan bu sosyal meseleye burjuvazi yabancı kalırken, Yahudi gelecekte ortaya çıkacak 
olan safhaları şimdiden görüyordu. Yahudi kapitalist istismarı usullerini teşkilatlandırırken, 
kurbanlarına da yaklaşarak, onların kendi kendilerine yönelttikleri kavgada onlara "önder" 
oluyordu. Gerçekte "kendi kendisine karşı" demek istiare yoluyla anlatmaktır. Çünkü yalan 
söylemede büyük üstat olan Yahudi daima kendisini temiz ve fazilet sahibi bir kimse gibi 
göstermek ve suçlarını başkalarına yüklemek işini gayet iyi becerir. Halk topluluklarının 
başına geçer. Bu toplu luklar, gelmiş geçmiş zamanların en korkunç yalancısına kurban ol- 
duklarını akıllarına getiremezler. Halbuki gerçek budur. 

Yeni sınıf genel ekonomik değişmeden çıkar çıkmaz, Yahudi kendi kendini ilerletmek için 
eline nasıl yeni bir antrenör geçmiş olduğunu görüyordu. Yahudi derebeylerin dünyasına karşı 
kalkan olarak burjuvaziyi kullanmıştı. Şimdi de Yahudi, burjuvaziye karşı işçi sınıfını 
kullanmaktadır. Yahudi bir vakitler burjuvazinin gölgesine sığınarak sivil hukuku elde 
etmişse, bugün de işçilerin hayatlarını müdafaa için giriştiği kavganın kendisini "dünyanın 
hakimi" yapacağını bilmektedir. 

Artık bu andan itibaren işçi sınıfının görevi Yahudi milleti için çarpışmaktır, işçi farkında 
olmadan yıkmakta olduğunu sandığı kudretin hizmetinde bulunur, işçi göstermelik bir şekilde 
sermayeye saldırtılır. Böylece işçi gerçek sermaye lehinde boğuşturulurken, aynı zamanda 
uluslararası sermaye aleyhinde de bağırtılır. Fakat gerçekte hedef alınan şey, milli 
ekonomidir. Milli ekonominin yıkılması ve onun cesedi üzerinde uluslararası borsanın zafer 
sağlamasına çalışılır. Yahudi bunu gerçekleştirmek için önce işçiye sokulur ve onun kaderine 
acımış görünür. Hatta sefaletten isyan duyan bir kimse gibi ortaya çıkar. Böylece işçinin 
güvenini, kazanır. Yahudi, işçide hayat şartlarım değiştirmek için şiddetli bir istek uyandırma- 
ya çalışır. Üstün ırka mensup bir insanın kalbinde daima uyuklayan sosyal adalet ihtiyacını 
ustalıkla tahrik ederek uyandırır. Yahudi sosyal adalet ihtiyacını tahrik ederek harekete 
getirdiği işçiyi, daha şanslı bir kadere sahip olanlara karşı bir kin beslemeye davet eder. Bu işi 
yaparken Yahudi, sosyal düzensizliklerin aleyhine açılmış olan korkunç kavgaya bir felsefi 
hava, bir felsefi tavır verir. Böylece Yahudi MARKSIZM'in temellerini atmış olur. 


Marksizm'i, halkı toplumsal isteklere gayet sıkı bir şekilde bağlı gibi göstermekle, Yahudi bu 
felsefenin yayılmasını kolaylaştırır ve hızlandırır. Bu arada Yahudi, bu felsefenin sonuçlarına 
bakarak kendileri için haksızlık ve tatbikinin imkansız olduğunu gören kimselerin de 
muhalefetini sağlar ve bunları tahrik eder. Sosyal fikirler maskesi altında, gerçekten şeytanca 
ve korkunç niyetler saklanmıştır. Bu felsefe, akıl ile budalalığın, içinden çıkılması imkansız 
bir sentezidir. Fakat bu felsefede akıl ile aptallık öyle bir şekilde ayarlanmıştır ki, içinde 
yalnız çılgınlıkla vasıflandırabilinecek şeyler ger çekleşir, akla uygun gelen şeyler ise hiçbir 
vakit tatbik edilemez Marksizm şahıslara ve bunun sonucu olarak millete her türlü hayat ve 
insanlık haklarını reddetmekle, medeniyeti meydana getiren temeli yıkmaktadır. Halbuki 
medeniyet bu amillere tabidir. İşte bu canice dimağın bu buluşuna felsefe adını vermek doğru 
olursa, Marksizm felsefesinin özü budur. Şahsiyetin ve ırkların harap edilmesi, bir türlü 
hakimiyet kuramayan aşağı bir ırkın, yani Yahudi ırkının en büyük engelini ortadan kaldırmak 
olur. Bu felsefeye mana veren ve yol gösteren şey, iktisadi ve siyasi hayattaki garip nazariye - 
sidir. Marksizm'e can veren ruh, zeki kimselerin bu felsefeye inanmalarına engel olur. Diğer 
taraftan fikri melekelerini kullanmasını bilmeyenler ve iktisadi ilimlerden habersiz olanlar 
hemen Marksist olurlar. Hareketin sevk ve idaresi için gerekli olan zekayı (çünkü bu 
hareketin bile yaşayabilmesi için zeka açısından sevk ve idareye ihtiyacı vardır) Yahudi 
"kendi kendisini feda ederek" kendi soydaşlarından birinin beyninden sağlar. 

Yahudiler tarafından yönetilen kol işçilerinin bir hareketinin nasıl meydana geldiğini 
inceleyelim. Görünüşte bu hareketin gayesi işçilerin yaşama şartlarını kolaylaştırmaktır. 
Gerçekte ise Yahudi olmayan bütün milletleri esaret altına sokup, yok etmekten ibarettir. Ba- 
rışçı doktrinler vasıtasıyla milli beka içgüdüsünü felç etmek için aydın denilen çevrelerde 
farmasonluğun giriştiği mücadeleye, daima Yahudilerin ellerinde bulunan büyük basın, halk 
toplulukları ve özellikle burjuvazi nezdinde devam eder. Çökeltici bu iki kuvvete, bir 
üçüncüsü de katılır. Bu en korkuncu olan zor ve şiddet teşkilatıdır. Marksizm, saldırganlık 
sıfatı ile, ilk iki silahın kendisini göreve hazırlamak üzere temelinden yıktıkları şeyleri 
büsbütün alt üst edip bitirmek zorundadır. Bu fevkalade bir şekilde düzenlenmiş hayran 
kalınacak bir manevradır. Öyle ki bu manevraya, kendilerini devletin az çok manevi 
otoritesinin organları diye takdim etmekten zevk alan müesseselerin de katılıp, mücadeleden 
vazgeçtikleri görülürse buna şaşırmamalıdır. Yahudi, bazı istisnalar gözden uzak tutulursa, 
her zaman kendi yıkıcı işi için yüksek dereceli memurlarımız arasından, hata en üst 
mevkilerde bulunanlardan pek lütufkar yardımcılar bulmuştur. Bu memur topluluğunun göze 
çarpan vasfı, üstlerin huzurunda yerlere kapanan bir kölelik gösterisi, astlara karşı kendini 
beğenmişlik ve ancak herkesi hayrete düşürebilecek derecede bir ap tallıktır. Fakat bu vasıflar 
otoritelerimizle devamlı ilgisi olan Yahudi tçin faydalı ve onun göz önünde pek sevimli 
şeylerdir. Şimdi başla-, yan kavga kalın çizgilerle resmedilirse şu husus ortaya çıkar: 

Yahudi, dünyayı ekonomik yönden .ele geçirmek istediği gibi »iyasi bakımdan da hakimiyeti 
altına almak ister. Bunun için Yahudi mücadelesinin bu iki gayesi için Marksizm'i iki kısım 
olarak ortaya Sürer. Bu kısımlar görünüşte birbiri üe ilgili değildir. Fakat, aslında ayırma 
kabul etmez bir bütün teşkil etmektedir. Bu iki kısım, siyasi ve sendika faaliyetleridir. 
Sendika faaliyeti taraftar toplamaya yarayan bir çalışmadır, işçiye, patronların hırs ve dar 
görüşlerine karşı açtıkları mücadelede yardım ve himaye vaat eder. Eğer işçi devlet tarafından 
bir yardım ve himaye görmezse, kendi menfaatinin müdafaasını sorumsuz kimselerin eline 
bırakmak istemez ve bu hak müdafaasını bizzat kendi yapmak ister. Para kazanma hırsı ile 
gözleri kör olan burjuva, işçinin yaptığı bu mücadeleye karşı ne kadar engel çıkarırsa, örneğin 
uzun çalışma sürelerini azaltmazsa, çocuk-e ların çalışmalarına insaf dairesinde bir şekil 
vermezse, kadın işçileri i korumazsa, iş yerlerinde ve ikametgahlarında sıhhi şartlara kavuş- 
mak için yapılan her türlü teşebbüse engel olursa, daha kurnaz olan F Yahudi bu sınıfın, yani 
ezilen işçinin sorunlarına sahip çıkar. Yahudi böylece işçi hareketinin önderi durumuna geçer. 
Bunu Yahudi memnuniyetle ve isteyerek yapar. Onun esas niyeti sosyal yaralara bir ilaç 


bulmak değildir. Yahudi'nin, işçinin hamisi durumuna geçmesine sebep, milli ekonominin 
geleceğini yok edecek bir topluluğu yavaş yavaş meydana getirmek içindir. Çünkü sağlam bir 
siyasetin hedefi bir taraftan halkın sağlığının korunması, diğer taraftan bağımsız bir milli 
ekonominin müdafaası ise, bu iki düşünce karşısında tamamen lakayt kalarak, kendi gayesine 
giden yolun üzerindeki bu engelleri temizlemeye bakar. Yahudi milli ekonominin bağımsız 
kalmasını istemez. Onun istediği milli ekonomiyi yok etmektir. Bundan dolayı işçi 
hareketinin hamisi ve önderi sıfatı ile yerine getirilmesi imkansız veya uygulanması milli 
ekonominin çökmesine sebep olacak isteklerde bulunurken, vicdanında bir sızlama duymaz. 
Çünkü Yahudi önünde sağlam bir nesil görmek istemez. Onun arzusu soysuzlaşmış, 
boyunduruğa girmeye hazır bir sürü görmektir. Olumlu cevap alamayacağım ve durumu 
değiştirmeyeceğini bildiği halde halk topluluklarında şiddetli bir sinirlilik doğura çak en 
manasız istekleri işte bu gayesini tahakkuk ettirmek için ortaya atar. isteği ortalığı 
bulandırmaktır, yoksa işçilerin sosyal durumlarını gerçekten ve namuslu olarak düzeltmek 
değildir. 

Demek ki, büyük topluluklar aydınlatılmadıkça, onlara sonsuz sefaletlerinin gerçek sebepleri 
hakkında doğru bilgiler verilmedikçe ve bunun için büyük bir çalışmaya teşebbüs 
edilmedikçe, Yahudi işçi hareketinin itiraz kabul etmez ve vazgeçilmez önderi olarak kala- 
caktır. Eğer halk toplulukları şimdi olduğu gibi bir hedefe yöneltil-mezlerse ve devlet bu 
işlere kayıtsız kalırsa, halk dajma ekonomik yönden kendisine en yüzsüzce vaatleri yapan 
kimselerin arkasından gider. Bu hususta, Yahudi usta mertebesine yükselmiştir. Çünkü bütün 
faaliyeti hiçbir ahlak kuralının gemleri ile kontrol altına alınamaz. Bundan dolayı bu alanda 
bütün hasımlarına karşı kolayca ve kısa bir süre içinde üstün çıkar. Yahudi kendi ruhunda 
bulunan kabalığa ve haydutluk içgüdüsüne uyarak işçi hareketine kaba bir şiddet vasfı 
vermektedir. Sağlam hisleri ve oltaya takılmayan kimselerin karşı koymalarını dehşet salma 
ve korku yaratma usulü ile kırar. Böyle bir faaliyetin sonucu ise çok korkunçtur. Neticede, 
Yahudi'nin yaptığı milletin refah ve saadetini sağlayacak olan işçi sınıfı vasıtasıyla milli 
iktisadın temellerini yıkmak olur. Yahudi'nin bu faaliyetine paralel olarak siyasi teşkilat 
faaliyeti de gelişmektedir. Siyasi gelişme, işçi hareketinin toplulukları siyasi teşkilata girmeye 
hazırlaması, hatta bir kamçı ile vurur gibi onları zorla oraya sokması dolayısıyla, bu işçi 
hareketine uygun düşer. Siyasi teşkilata o büyük cihazını devam ettirme imkanını veren 
tahsisatın sürekli, kaynağı işçi hareketidir. Fertlerin siyasi faaliyetleri için kontrol organları 
Yahudilerin eline geçer. Bütün siyasi gösteriler için adam toplama işi Yahudi'nin elindedir. 
Neticede işçi hareketi, iktisadi hayat için mücadele etmez olur. Yahudi, kısmi ve genel grev 
hareketlerini siyasi fikrin emri altına alır. Böylece sendika ve siyasi teşkilat, içeriği itibariyle 
kültürü çok az olan okuyucuların siyasi görüş ve kanaatlerine uygun bir basın meydana 
getirerek, mevcut düzene karşı isyan ruhu yaymaya başlar. Bu isyan ruhu, bir milletin en aşağı 
sınıflarına mensup toplulukları cüretkarlık isteyen hareketleri yapmaya hazır bir duruma 
getirir. Bu basının vazifesi basit halk tabakalarının seviyesini yükseltmek değildir. Yahudi'nin 
idaresi altında yapılan iş basit insanların iştahlarını kabartmaktan ibarettir. Bu basın milli 
iradenin, yüksek bir kültürün, geleneklerin ve bağımsız bir ekonominin dayanağı olan şeylerin 
tamamına hücum ve iftira eder. Yahudilerin devlete hakim olma yolundaki hareketlerine 
engel olmak isteyene, yahut ehliyet sahibi, iktidarları ve dehaları Yahudilerce tehlikeli 
görünen memleketin seçkin ve karakter sahibi insanlarına karşı, "Yahudi basını" ateş püskürür 
ve bu gibi kimseleri milletin gözünden düşürmeye çalışır. Çünkü Yahudi'nin nefretine hedef 
olmak için onun aleyhinde çalışmak şart değildir. Yahudi'nin, herhangi bir gün kendisi 
aleyhinde bir düşünce beslemenizden veya ona düşman bir milletin kuvvetini geliştirmek için 
kabiliyetlerinizi kullanacağınızdan şüphelenmesi, size nefret duyması için yeter sebeptir. Bu 
hususta hiç hataya düşmeyen içgüdüsü her insanın doğuştan sahip olduğu kabiliyetlerinin 
kokusunu hemen alır. Onun ruhunun, ruhu olmayan kimse, Yahudi'nin kendisine düşman 
kesileceğinden asla şüphe etmemelidir. Yahudi tecavüze uğramış bir kimse olmayıp, saldırıya 


geçmiş, taarruz eden olduğu için, yalnız kendisine saldıran kimseyi değil, taarruzuna karşı 
koyanı da kendinin düşmanı kabul eder. Doğrulukla dolu olduğu kadar, cesaretli olan ruhları 
kırmak için başvurduğu kavgada kullandığı vasıtalar mertliğe sığmayan şeylerdir. O bu adi işi 
için yalan ve iftirayı kullanır. 

Hiçbir şey, karşısında geri çekilmez. Kötülüğü o kadar büyüktür ki, halkımızın hayalinde 
şeytanın örneği veya bütün fenalıkların sembolü Yahudi olursa, buna hayret edilmemelidir. 
Halk topluluklarında Yahudi'nin gerçek karakterinin bilinmemesi, yüksek tabakalarda 
içgüdünün yokluğu ve zekanın kıt oluşu, Yahudilerce yöneltilen bu yalan savaşına, milletin 
kolayca kurban gitmesine yol açmaktadır. Yüksek tabaka mensupları yaradılışlarında olan 
korkaklıkları dolayısıyla, Yahudi'nin yalan ve iftira ile saldırdığı kimseden uzak dururlarken, 
halk da aptallık veya basitlik dolayısıyla bu karakter sahibi kimse hakkında uydurulanlara 
inanır. Otorite sahibi olanlar ise ya ses çıkarmayıp susarlar, ya da haksız yere saldırıya 
uğrayan kimse için soruşturma açarlar. Güya o eşek memurlarca böyle hareket etmek, 
devletin otoritesini korumak ve asayişi sağlamak için faydalı bir tedbirdir. Sonunda Yahudi 
tarafından kullanılan Marksist silahın korkusu bu akıllı adamların beyinlerine ve ruhlarına bir 
kabus gibi çöker, kalır. Bu korkunç düşman karşısında titrerler ve eninde sonunda onun 
kurbanı olurlar. K) Yahudi'nin devlet içindeki üstünlüğü şimdi öylesine sağlam-laşmıştır ki, 
kendisini açıkça Yahudi olarak ilan etmek cesaretini gösterir ve hatta bununla da kalmayıp 
ırki ve siyasi düşüncelerini sonuçlarına kadar açıklamaktan çekinmez. Irkının bir kısmı kendi- 
sini açıkça yabancı bir millet diye gösterir. Gerçi bu da yeni bir yalandan ibarettir. Çünkü 
Siyonizm bütün dünyaya Yahudilerin Filistin'de bir devlet kurmakla memnun olacakları 
kanaatini verirken, onlar aptal kimseleri bir kere daha gayet açık bir şekilde aldatmış * olurlar. 
Yahudilerin Filistin'de bir devlet kurup, oraya yerleşmeye hiç ama hiç niyetleri yoktur. 
Yahudiler orada sadece şarlatanca bir uluslararasıcılık faaliyetlerinin merkezi teşkilatını 
kurmaktan başka bir şey düşünmemektedirler. Bu teşkilat hükümranlık hakkına sahip olacak 
ve diğer devletlerce korunmaya ihtiyaç duymayacaktır. Bu teşkilat, istiklaline sahip olarak, 
yüzlerinden maskeleri düşürülmüş olan veya kendileri atmış bulunan bütün adi Yahudilerin 
sığınağı ve gelecekteki rezil ve şarlatan Yahudilerin de yüksek bir okulu olacaktır. 

işte bir kısım Yahudi iki yüzlülükle Alman, Fransız veya ingiliz olduğunu söylerken, 
diğerlerinin açıkça ve resmen Yahudi ırkına mensup olduklarını belirtmeleri, kendilerine olan 
güvenin gittikçe arttığına ve artık emniyet içinde bulunduklarına delil teşkil eder. Diğer 
milletlerin, korkunç bir pervasızlıkla hareket etmeleri, Yahudilere zafer gününün ne kadar 
yakın olduğunu ispatlar. 

Siyah saçlı pis Yahudi, saatlerce tehlikeden habersiz olan genç kızı gözetler. Sonunda bu genç 
kızı kendi adi kanı ile kirletir. Onu mensup olduğu ırktan çekip alır... Yahudi, hakimiyetine 
almak istediği ırkın dayandığı bütün temelleri kökünden yıkmak ister. Kadın ve genç kızların 
ahlaklarını bozduğu gibi, kendi ırkı ile diğer ırklar arasında "kan'"in yaptığı seti yıkmak ve 
ortadan kaldırmak için her türlü çareye başvurur. Zenciyi Almanya'ya getirenler Yahudilerdi. 
Hep aynı gizli gaye ve açık hedef için hâlâ getirmektedirler. Nefret ettikleri beyaz ırkı 
melezleşmeden çıkacak piçleşme ile yok etmek, onu eriştiği medeniyet ve siyaset 
seviyesinden indirmek ve ona hakim olmak istemektedirler. Çünkü ırkı halis olan, kanının 
kuvvetinden haberdar olan millet hiçbir şekilde ve hiçbir vakit Yahudi'ye boyun etmez. 
Yahudi ancak, bu dünyada ilelebet ve sadece melezlerin efendisi olabilir. Bunun için kişileri 
devamlı olarak zehirler ve böylece ırkların seviyelerim düşürmeye çalışır. Yahudi bu arada 
da, artık siyaset bakımından, demokrasinin yerine proletarya hakimiyeti fikrini aşılamaya 
başlar. 

Marksizm Yahudi'nin, demokrasiden vazgeçmesini sağlayan ve Yahudi'yi milletlerin, 
diktatörce, kaba kuvvet ile hakimiyet altına almasını temin eden bir silahı olmuştur. Böylece 
Yahudi çifte devrim meydana getirmek için sistemli bir şekilde çalışır. Bu çifte devrim 
iktisadi ve siyasi alanlarda olacaktır. 


içerden gelen bu saldırıya karşı enerjik bir şekilde karşı koyan milletleri, Yahudi faaliyete 
geçirdiği uluslararası nüfuz ve tesirler sayesinde bir düşman şebekesi ile sarmaya başlar. 
Onları savaşa zorlar. Sonunda gerekli olduğuna karar verdiği zaman savaş alanına devrim 
bayrağını dikiverir. 

Devletleri ekonomik yönden sarsar. Böylece verimsiz hale gelen kanın teşebbüslerini devletin 
elinden alır ve mali kontrole tabi tutar. 

Yahudi siyasi yönden de devleti yaşama vasıtalarından yoksun bırakır. Her türlü karşı 
koymanın ve milli savunmanın temellerim çürütür. Halkın hükümete beslediği güveni sarsar. 
Geçmişi kötüleyerek gözden düşürür. Büyük olan şeylerin hepsini çamura batırır. 

Medeniyete de el atarak, sanatı ve edebiyatı kötüler, tabii hisleri aldatır. Bütün güzellik, 
asalet, ağırbaşlılık, haysiyet ve hayır mefhumlarını bir kalemde altüst eder. insanları, 
kendisinin içinde bulunduğu o adi ve aşağı tabiat alanına çeker. 

Nihayet Yahudi, dini ve ahlakı, gülünç ve basit bir hale sokar. Örf ve adetleri ölü, modası 
geçmiş ve köhnemiş şeyler olarak gösterir. Böylece bir milletin hayatı uğruna mücadele 
edeceği son dayanaklarını da ortadan kaldırır. 

L) Şimdi son ve büyük devrim başlar. Artık, Yahudi siyasi kudreti de eline geçirdikten sonra, 
maskesini fırlatır atar ve demokrasi ve halk dostu olan Yahudi, o andan itibaren katil ve ırk 
düşmanı Yahudi'yi meydana getirir. Birkaç yurt içinde zekanın mümessillerinin kökünü 
kazımaya girişir. Milletlerin manevi rehberleri olan kimseleri yok ederek onları esareti altına 
alır. 

Bize bu esaretin en canlı misalini Rusya vermiştir. Rusya'da Yahudi, büyük bir millet 
üzerinde hakimiyetini kurmak için, vahşi ve korkunç bir taassup ile 30 milyona yakın insanı 
kendi yazar ve çete leri ile borsa haydutlarına öldürtmüş veya açlıktan ölüme mahkum 
ettirmiştir. Fakat şunu hemen belirtelim ki, bu iş yalnız, Yahudilerin milletlerin hürriyetlerini 
öldürmesiyle bitmeyecek, bu mahvolan milletlerin asalakları da yok olacaktır. Kurbanların 
ölümü, er geç canavarın da ölümünü icap ettirecektir. Almanya'nın çöküşünün, sebeplerini 
tetkik edecek olursak, ilk ve kati sebep olarak ırk meselesinin ve Yahudi tehlikesinin takdir 
edilip görülememesinden ileri geldiği anlaşılır. 

1918 yılının Ağustos ayında savaş alanında uğranılan yenilgilere tahammül etmek son derece 
kolay olabilirdi. Bu yenilgiler milletimizin daha önce kazandığı zaferlere oranla bir hiçten 
ibaretti. Bizim çökmemize bu yenilgiler sebep olmadı. Biz, milletleri var olmaya kabiliyetli 
kılan ve bu şekilde hayatlarını meşru saydıran siyası kuvvet ve içgüdüleri, on yıldan beri 
sistemli bir şekilde milletimizin elinden alarak bu yenilgileri hazırlamış olan kudret tarafından 
yere serildik. Eski Reich, milletimizin mensup olduğu ırkın temellerinin korunması 
hususunun ortaya çıkardığı meseleyi ihmal etmekle, bir milletin dünya üzerinde yaşamak için 
sahip olduğu tek hakkı kötü-lüyordu. Melezleşen veya melezleşmeye fırsat veren milletler 
Tan-rı'mn iradesine karşı günah işlerler. Bir millet, kendi varlığının tabiatça verilmiş ve 
kökleri kanına uzanmış özel vasfına artık bağlı kalmazsa, dünyadaki mevcudiyetine son 
verilmesinden dolayı şikayetçi olamaz. Bu geçici dünyada her şey çok daha iyi olur ve 
yapılabilir. Her bozgunun, gelecekteki bir zaferin annesi olması mümkündür. Her kaybedilen 
savaş gelecekte bir yükselmeye sebep olabilir. Her zorluk, insanın enerjisi ile alt edilebilir. 
Her zulüm ve baskı, kan saf olarak korunduğu sürece, ahlaki bir dirilme meydana getiren kuv- 
vetleri doğurabilir ve harekete geçirebilir. Fakat kanın saflığım kaybetmesi saadeti yok eder, 
insanı sonsuzluğa kadar aşağılatır. Bu çöküşün medeni ve ahlaki sonuçları hiçbir zaman 
kaybolmaz. Hayatın öteki meseleleri, bu tek mesele ile karşılaştırılsa, bütün bu meselelerin 
önemi bunun yanında bir hiçten ibarettir. Hayatın bütün meseleleri zamanla sınırlıdır. Fakat 
kanın saflığının korunması veya kaybedilmesi meselesi, yeryüzünde hayat devam ettiği sürece 
duracaktır. 

Savaştan önce meydana gelen biraz önemli olaylar incelendiğinde, hepsinin bir ırk meselesine 
bağlı olduğu görülür, ister hukuk | meselesi, ister ekonomik hayatın büyük oyunları olsun, 


veya siyası alanda çöküş olayları, eğitimin iflası olsun, hatta basının büyük j' »damlar 
üzerinde yaptığı kötü tesir söz konusu olsun, bütün fena-1'Ilkların derinine inildiğinde ırka 
önem verilmediği veya yabancı bir milletin ırk için arz ettiği tehlikenin farkına varılmadığı 
görülecek-,tir. Bunun için, bütün reform hareketleri, bütün sosyal yardım eser-'leri, her türlü 
siyasi tedbirler, bütün ekonomik gelişmeler ve düşünüme gücündeki her bilgi artışı hiçbir 
zaman önemli rol oynamaz. 

Millet ve onu dünyada var olmaya kabiliyetli duruma getiren organ; yani devlet, sağlam bir 
sağlığa sahip değildi. Hatta her ikisi de gözle görülecek şekilde sararıp soluyordu. Reich'ın 
dışardan bakıldığında görülen sıhhati, onun menfaatini saklamayı başaramazdı. Gerçekten 
tekrar ona kuvvet vermek için yapılan her teşebbüs daima sonuçsuz kaldı. Çünkü en önemli 
mesele kenarda unutuluyor-<du. Alman milletinin başı ucunda bilginlere yakışır şekilde 
tartışmalar yapan çeşitli siyasal görüş taraftarlarının ve hatta liderlerinin bile esaslı şekilde 
kötü niyet sahibi kimseler olduklarını sanmak hata olur. Fakat bunların faaliyetleri verimsiz 
kalmaya mahkumdu. Çünkü, bizim genel hastalığımızın hangi şartlar altında ortaya çıktığım 
(görüyorlar, fakat en uygun şartlar içinde bile onun illetini tespit edemiyorlardı. Eski Reich'ın 
siyasi gelişmesinin takip ettiği yol dikkatle incelenirse, birliğin oluşumundan sonra, hatta 
bunun sonucu olarak Alman milleti tarafından yapılan gelişmeler sırasında, için ' için çöküşün 
tam akışını bulmuş olduğunu ve bütün siyasi başarıla-1 ra ve iktisadi servetin çoğalmasına 
rağmen, genel durumun yıldan yıla berbatlaştığını görmek mümkündür. Reichstag seçiminde, 
Marksist oyların çoğalması, dış yıkılmaya yol açacak içten yıkılma-' nın devamlı şekilde 
yaklaştığını işaret ediyordu. Burjuva partisinin J. bütün başarıları, değerden yoksundu. Bu da, 
bütün seçim başarıla-i rina rağmen Marksist dalganın büyümesine engel olamadıklarından / 
dolayı değil, kendi içlerinde bozuk tohumlar bulundurmalarından ileri geliyordu. Burjuvalar 
farkına varmadan Marksist düşünceler ile kirletilmişlerdi. Karşı koymaları, çok kere sonuna 
kadar mücadeleye azmetmiş rakiplerinin bir prensip muhalefetinden çok, hırslı liderlerin 
birbirlerine karşı rekabetlerinden meydana geliyordu. Bu uzun yıllar sırasında sarsılmaz karşı 
durma ile yalnız bir millet mücadele etti. Bu da Yahudi'dir. Milletimizin beka iradesi 
zayıfladıkça, Yahu di'nin altı köşeli yıldızı gökyüzünde yükseldi. 1914'te savaş alanına 
hücuma azmetmiş bir millet atılmadı. Bu Marksist barışseverlerin milletimizi tehdit edişine 
karşı milletin beka içgüdüsü ile ortaya çıkmasıydı. Kaderimizin münakaşa edildiği o gün 
içteki düşmanın kim olduğu tespit edilemediği için, dışa karşı direnme beyhudeydi. Tanrı, 
galip kılıca ücretim lütfetmedi. Her suçun cezasının çekilmesini isteyen ebedi kanuna itaat 
edildi, işte bu hususlar yeni hareketimizin prensiplerine kaynak teşkil edecekti. Biz bu 
düşüncelerimizin, sadece Alman milletinin çöküşünü durduracağına değil, bir devlete bir gün, 
üzerine dayanacağı ve kuvvet alacağı granit temelleri atmasını da sağlayacağına inanıyoruz. 
Öyle bir devlet kuracağız ki, o devlet milletimize hiçbir zaman yabancı kalmayacak, iktisadi 
ihtiyaç ve menfaatin hizmetine girmeyecek, milletin içinden, tarihinden doğmuş bir Alman 
milletinin devleti olacak. 

Hareketimizin gelişmesinin birinci safhasını bu bölümün sonunda inceliyorsam ve buna bağlı 
bir sürü meseleleri gelişigüzel münakaşa ediyorsam, bunu doktrinimizin ruhu hakkındaki 
düşünceleri açıklamak gayesiyle yapmıyorum. Gerçekte bizim programımızın kapsamı öyle 
geniştir ki, hepsi yazılmaya kalkılırsa bir cildi doldurur. Bundan dolayı programımızı bu 
eserin ikinci bölümünde inceden inceye ele alacağım ve tasavvur ettiğim şekilde bir devlet 
hayali bulmaya çalışacağım. 

"Biz" demek, yüz binlerce kimse demektir. Bu yüz binler, esasta ideallerimize katılmakta, 
fakat her biri gözlerinin önünde dalgala nan şeyi takdir etmek için gerekli kelimeleri 
bulamamaktadır. Ger çekten bütün büyük yenilik hareketlerinde dikkati çeken bir husus 
vardır. Çok kere bu yenilik hareketlerinin başlangıçta sadece bu şampiyonları vardır. Fakat 
sonradan milyonlarca taraftar kazanırlar, içlerinden biri müşterek iradelerini ilan etmek, eski 
ümitlerin bayrağım dikmek ve yeni açıklamalarla onları zafere götürmek için yük seldiği 


zaman, bu yenilik hareketi binlerce sabırsız insanın derin is teklerine karşılık geliyor 
demektir. Milyonlarca insanın kalplerinde o devrin hayat şartlarının tamamen değişmesi için 
istek beslemeleri, bu kimselerin büyük ve acı memnuniyetsizlik hali bin bir şekilde kendini 
belli eder. Bazılarında ümitsizlik ve cesaretsizlik hakimdir Bazılarında nefret, kin ve isyan 
hallerine rastlanır. Bir kısmı kayıtsı; kalırken, bir kısım müdahale için korkunç bir istek 
besler. Memnun olmayanların bazıları seçimde çekimser kalırlar, sayıca daha çok olanları ise 
aşırı Sol tarafla beraber oy kullanırlar, işte bizim genç | hareketimiz önce bu kimselere hitap 
edecektir. Çünkü durumlarından memnun olan ve mideleri tıka basa doymuş olan adamlardan 
(:. böyle bir harekete katılmalarını beklemek hata olur. Hareket işkence çeken, acı duyan, azap 
içinde olan talihsiz ve memnun olmayan kimseleri etrafında toplayacaktır. Evet hareketimiz 
her şeyden önce sosyal vücudun dışında akıp gitmeyecek, halk topluluklarının derinliklerine 
kök salacaktır. 

1918 yılında millet siyaset bakımından iki parçaya bölünmüş durumdaydı. Sayıca çok olan 
birinci parça, el ile çalışan meslek sahipleri hariç olmak üzere, milletin aydın tabakalarım 
teşkil ediyordu. Bunlar yüzeysel manada milli idiler. Yani bunlar, devlet menfaatleri denilen, 
fakat daha çok hanedan menfaatleri ile aynı şey haline gelen çıkarları önemli şekilde temsil 
ediyorlardı. Bu kısma dahil olanlar, rakiplerinin baskı ve şiddetleri dolayısıyla, tesirleri 
yüzeysel ve henüz gelişmemiş olan manevi silahlarla ideallerini gerçekleştir-1 meye, 
hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Daha bir süre önce İdare-1, ci durumunda olan bu sınıf 
şiddetli ve tek bir darbe ile boylu boyunca yere serildi. Korkudan titreye titreye, insafsız 
galibin bütün kötülüklerine boyun eğdi. 

Bu sınıfın karşısında el ile çalışan işçiler yer aldı. Bu sınıf, az çok aşırı Marksist eğilimleri 
içeren hareketler halinde birleşmişti. Bunlar fikri mahiyetteki bütün direnişleri kuvvetle 
kırmağa kararlı idiler. 

Marksist fikirlerle donatılmış olan bu sınıf "milli" olmak isteğinde değildir. Aksine yabancı 
devletlerin baskı hareketlerine yar-I dımcı olur. Sayıca halkın en büyük kısmını temsil eder. 
Fakat, bu sınıf milletin bazı unsurlarını ihtiva eder ki, milli bir kalkınma bu sınıf olmadan 
düşünülemez ve gerçekleştirilemez. 

Alman milletinin gelişmesi, Almanya üzerindeki yabancı devletlerin baskılarını daha da çok 
arttırıyordu. 1918 senesinden itibaren hemen şunu anlamak gerekir ki, bizim burjuva devlet 
adamlarının söyledikleri gibi bu baskılar maddi silahlarla olmuyor veya maddi kuvvete 
dayanmıyordu. Esas olan irade kuvveti idi. Milletin irade kuvveti sıfıra indiriliyordu. 
Almanlar muhtaç olduklarından çok daha fazla silahlara sahiptiler. E&er Alman milleti 
hürriyetini sağlamak imkanım bulamamışsa, bunun sebebi koskoca bir milletin beka 
içgüdüsünün ve yaşama iradesinden yoksun oluşu idi. En tesirli silah, o silahı faaliyete 
geçirecek olan ruh mevcut değilse, cansız ve kıymetsiz bir madenden ibaret kalır. Almanya 
savunmasız kaldıysa bunun sebebi silaha sahip olmayışı değildi. Savunmasız kalmasına sebep 
milletin silahlarını muhafaza etme iradesinden yoksun oluşu idi. 

, Eğer, bugün solcu politikacılar hıyanetlerden oluşan bilinçsiz politikalarının başarılı 
olamayışını silah yokluğuna atfetmeğe çalışıyorlarsa yalan söylüyorlar. Onlara verilecek 
cevap şudur: "Doğru söylemiyorsunuz! Milli menfaatleri terk etmek yolundaki canice po- 
litükanızla silahlarınızı teslim ettiniz. Şimdi de silah yokluğunu, sefaletinizin en kesin sebebi 
olarak gösteriyorsunuz. Bu hareketiniz de, bütün yaptıklarınızda olduğu gibi yalan ve 
sahtekarlıktan ibarettir." Bu arada sağ taraf politikacılarının da büyük hataları olmuştur. Sağ 
taraf politikacılarının sayesinde 1918 yılında Hükümete giren Yahudi süprüntüleri Alman 
milletinin silahlarını çalmışlardır. Bizim, müdafaasız millet durumuna gelmemiz onların 
alçaklıklarının sonucudur. Bir Almanın şevk ve cesaretinin yeniden tesisi meselesi, kendi 
kendimize "Silahları nasıl imal edeceğiz?" sualini sormakta halledilemez. "Bir milleti silah 
taşımaya kabiliyetli duruma getiren ruhu nasıl yaratacağız?" diye düşünmek gereklidir. Bir 
milletin üzerinde böyle bir rüzgar estiği takdirde zekası bin yol bulur ve bu yolların her biri o 


milleti bir silaha götürür. Bir korkak adama on tabanca verilse, o adam bir saldırı sırasında bir 
tek kurşun atamaz. Bu korkağın elindeki tabancalar, bir cesurun elindeki topuzdan daha az 
değer ifade eder. 

Milletimizin siyasi kuvvetinin tekrar tesisi ancak, bizim iç dünyamızın sağlam ve kusursuz 
duruma getirilmesi sorunundan ibarettir. Gerçekte bunu hazırlayıcı her dış siyaset ve bizzat 
rolünü değerli hale getirme girişimleri çok silaha sahip bulunmanın eseri olmayıp, bir milletin 
inkarı imkansız kabiliyetinin sonucudur. Bir milletin düzenli yeteneği, cansız birtakım 
silahların toplanması değil, milli beka hakkında ateşli bir iradenin ve ölümü göze alacak 
derecede kahramanca bir cesaretin varlığı sağlar. Bir toplum, silahla kuvvetlenmesini bilen 
insanlarla kuvvet bulur, işte ingiliz milletinin uzun bir süre bütün dünyanın en değerli 
menfaati diye kabul edilmesinin sebebi budur. Çünkü ingiliz hükümetinin zafere kadar 
dövüşmeye ısrarla azmetmiş olmasına ve milletinin büyük bir topluluğunun korkunç inadına 
itimat etmek mümkündür. Herkes şuna inanmıştır ki, bu ingilizler ne zamanı hesaplar, ne 
fedakarlıkları, ingilizlerin bütün imkan ve vasıtaları harekete geçirecekleri muhakkaktır, işte 
bundan dolayı ingiltere'de, belirli bir anda askeri silahlandırmak için, diğer devletlerin 
kuvvetlerine denk bir kuvvet bulundurmaya hiç lüzum yoktur. Alman milletinin siyasi 
bakımdan tekrar canlanması, bizim yaşama irademizin tekrar dirilmesi ve kuvvetlenmesi ol- 
duğuna göre bu iradeyi yaşatmak için milli olan unsurlarına başvurmak yeterli değildir. 
Gerekli olan şey, milli duygular aleyhinde bulunan sınıfı millileştirmektir. Demek ki Alman 
Devleti'ni tekrar diriltmeyi ve eski kuvvetini kazandırmayı gaye edinen genç bir hareket 
büyük halk topluluklarını büyülemek için, amansız bir mücadeleye girmek zorundadır, içerde 
ve dışarıda takip edilecek bir milli politika için burjuva sınıfından bir direnme söz konusu 
olamaz. Çünkü bizim milli denilen burjuvazimiz genellikle değersiz ve milli zihni yetersiz bir 
şekilde gelişmiştir. Hatta herkesçe bilinen miyopluğu dolayısıyla Alman burjuvazisi eskiden 
Bismarck devrinde olduğu gibi, yakın bir kurtuluş saatinde itaatkar bir karşı koyma du- 
rumunda sebat etse bile, pek bilinen ve darbımesel haline gelen korkaklığı dolayısıyla bu çeşit 
davranışından da bir sonuç alamaz. 

Uluslararasıcılığa yönelmiş olan Alman vatandaşı karşısında ise iş daha başkadır. Onları, kaba 
ve ilkel karakterleri kendilerini baskılara daha çok meylettirmiştir. Aynı zamanda başlarındaki 
Yahudiler de kaba ve merhametsizdirler. Onlar daha önce Alman ordusunun bel kemiğini 
kırdıkları gibi, Almanya'nın tekrar yükselmesi yolundaki bütün teşebbüsleri de 
parçalayacaklardır. Özellikle parlamenter devirde sayıca çok oldukları için, herhangi bir milli 
dış siyaset takibine engel olacaklardır. Aynı zamanda bunlar, Alman milletinin gerçek değeri 
ile takdir edilmesine, bunun sonucu olarak ittifakların arz edeceği ilginin göz önüne 
alınmasına fırsat vermezler. Çünkü on beş milyon Marksist, demokrat barışsever ve 
merkeziyetçilerimizin meydana getirdikleri zayıf nokta sadece bizim tarafımızdan bilinen bir 
husus değildir. Bu durum yabancı devletlerin de gözlerinden kaçmamaktadır. Bu devletler 
imkan dahilinde olan veya olmayan bir anlaşmanın değerini ölçtükleri zaman, bu sıkıntı veren 
güllenin ağırlığını da göz önüne alırlar, Eğer halkının faal kısmı her çeşit azimli bir siyasete 
karşı olursa o devletle, hiç kimse anlaşma yapmaz. Hemen şunu da ilave edelim ki "Milli 
hıyanet partileri"nin başında bulunan kimseler kendi geleceklerini düşündükleri için devletin 
tekrar yükselmesi lüzumuna karşıdırlar. Bunlar bu gayeye daima muhalefet ederler. 

Tarih Alman milletinin, o işitilmemiş çöküşüne sebep olanların hesapları görülmedikçe, eski 
haline gelebileceği hakkında bir ümide kapılmayı men eder. Çünkü 1918 Kasım ayı sadece bir 
hıyanet telakki edilmeyecek, aynı zamanda vatana ihanet sayılacaktır. 

Bu şartlar altında dışarıda Almanya'nın bağımsızlığının tekrar sağlanması, birinci derecede 
milletimizde azim ve irade ruhunun tekrar tesisine bağlıdır. Fakat, Alman kurtuluş fikri, halk 
topluluğu bu hürriyet düşüncesinin hizmetine girmeye hazır olmadıkça, yalnız teknik 
bakımdan bile dışa karşı manasız bir şey gibi görünür. 


Askeri bakımdan her subay bilir ki, sırf öğrenciden kurulu birliklerle savaşılmaz. Bir milletin, 
dimağına ve yumruğuna da ihtiyaç vardır. Bu husus a, hemen şu da bilinmelidir ki. milli 
müdafaa yükü aydın sınıfa bırakılacak olursa millet bir nimetten yoksun edilmiş olur. Aynı 
zamanda bu nimeti telafi etmek imkansız olur. 1914 yılında gönüllü alaylarında Flandres'de 
ölen genç Alman aydınlarının eksikliği acı bir biçimde duyulmuştur. Onlar milletin seçkin 
tabakası idiler ve kayıpları savaş sırasında telafi edilemezdi. Mücadele, hücum kıtalarımın işçi 
toplulukları ile artırılması suretiyle beslenebilir. Fakat bütün sosyal vücudumuzda metin bir 
irade tarafından beslenen derin bir birlik var olup, hüküm sürmedikçe, mücadeleyi teknik 
yönden hazırlamaya da imkan yoktur. Versay Anlaşması'm imzalayanların bakışları altında 
silahsız bırakılan ve hayatını sürdürmek zorunda olan milletimiz, içerdeki düşman sürüleri 
yok edilmedikçe ve karakteri yaradılışı itibariyle bozuk olan ve otuz altın karşılığında her 
şeye ve herkese hıyanet edebilen Yahudi güruhu temizlenmedikçe, teknikle hiçbir hazırlanma 
tedbirleri alamaz. Fakat bu şimdi tanzim edilmiş gibi görünüyor. Halbuki siyasi kanaatleri 
şevki ile milli yükselmemize karşı duran milyonlarca adam, kendileri ile mücadele edilerek 
kalplerinden ve zihinlerinden düşmanlıklarının sebebi olan Marksist düşünce sökülmedikçe, 
bize mağlup edilmemiş gibi gelirler. Devlet ve millet olarak bağımsızlığımıza tekrar sa hip 
olmak için, dış siyasi hazırlanma veya kuvvetlerimizin işe yarar hale konması ve yahut bizzat 
savaşa hazırlanma hususları hangi bakımdan tetkik edilirse edilsin, esas şartın daima ve her 
halde daha evvel milletimizin büyük kütlesini milli bağımsızlık fikrine çekmekten ibaret 
olduğu görülecektir. 

Dış hürriyetimizi yeniden elde edecek olursak memleket içindeki her reform hareketi en 
uygun şartlarda bile, diğer devletler için bir nevi sömürge olma yolundaki istidadımızı 
geliştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Ekonomik yönden gelişmemizin yararları bizi 
enternasyonali kontrol eden efendilere götürecektir. Ayrıca ülkemizde bütün sosyal 
mahiyetteki ilerlemelerin hepsi, çalışmalarımızın meyvesini bu efendilerin lehine artıracaktır. 
Kültür incelemelerine gelince, bunları paylaşmada Alman milletinin hissesine düşen kısma el 
uzatamazlar. Çünkü siyasal bağımsızlığa ve bir milletin şeref ve haysiyetine sıkı bir biçimde 
bağlıdırlar. Bundan dolayı, milletimizin büyük kütlesi milli fikre celbedildiği zaman eğer 
Almanya için parlak bir gelecek görünüyorsa, bu büyük kitleyi büyülemek bizim 
hareketimizin en yüksek ve en önemli görevini teşkil edecektir. Bizim hareketimizin faaliyeti 
yalnız şu dakikanın ihtiyaçlarım tatmin cihetine sarf edilmemeli; tersine, bunların memleketin 
geleceği bakımından haiz olabilecekleri tesirleri de göz önünde tutmalıdır, işte bundan dolayı, 
biz, 1919 senesinden bu yana yeni hareketin her şeyden evvel kütleleri millileştirmek 
olduğuna inandık. Bundan, takip edilecek usul yönünden birçok görevler çıkar. 

I — Toplulukları milli kalkınma hareketine çekmek için ne kadar fedakarlık yapılsa azdır. 
Şimdiki durumda işçilere verilen ve daima verilecek olan ekonomik mahiyetteki tavizler ne 
olursa olsun, eğer bunlar büyük halk topluluklarının mensup oldukları sosyal vücuda 
girmelerine yarıyorsa, bu tavizler menfi bir durum arz etmiyor demektir. Halbuki kör gözlü ve 
dar kafalı kimseler, işçi çevreleri ile millet arasında derin bir bağ kurulmadıkça kendileri için 
hiçbir ekonomik gelişmenin mümkün olmayacağını bir türlü anlayamamışlardır. Eğer savaş 
sırasında sendikalar işçilerin menfaatlerini kuvvetli şekilde savunmuş olsalardı, grevleri 
yöneten ve gözleri faizden başka bir şey görmeyen açgözlü kimseler baskı altında tuttukları 
işçilerin isteklerine cevap verselerdi, milli savunma işine devam ederek Almanlık fikrine karşı 
bağlılıklarını bağnazlıkla ilan etselerdi ve nihayet vatana borçlu olduğumuz şeylerin hepsim 
ateşli bir duygu ile yerine getirselerdi, savaş kaybedilmezdi. Bu ekonomik mahiyetteki 
tavizler ve hatta daha büyükleri bile zaferin o hiç işitilmemiş önemi karşısında pek değersiz 
kalırlardı, işte Alman işçisini milletine iade etmek isteyen bir hareket, iş alanındaki 
fedakarlıkların milli ekonomiyi sarsmadığı sürece ihmal edilmemesi gereken şeyler olduğunu 
anlamalıdır. 


2 — Toplulukların milli eğitimi ancak sosyal kalkınma ile gerçekleştirilir. Gerçekte herkese 
kültür nimetlerinden hissesini almak imkanını verecek temel ekonomik şartlar, yalnız sosyal 
kalkınma ile sağlanabilir. 

3 — Topluluğun millileştirilmesi hiçbir zaman yarı tedbirlerle elde edilemez. Bunun için 
bütün çalışmaları bir noktaya toplamak ve bu faaliyete, gayeye ulaşana kadar ısrarlı bir 
şekilde devam etmek gerekir. Bu söz bugünkü burjuvazinin anladığı manayı ifade etme- 
mektedir. Büyük hal çarelerinin gerekli kıldığı şeyleri, ateşle dolu olan tek bir kalp gibi 
hareket ederek yerine getirmek lazımdır. Zehre ancak panzehirle karşı konur. Ancak orta 
yolların, kendilerini "gökler hükümeti"ne ulaştıracaklarını sananlar manadan yoksun 
burjuvalardır. 

Bir milletin, büyük topluluğu ne profesörlerden, ne diplomatlardan meydana gelir. Topluluk 
soyut fikirlerden pek az anlar. Buna karşılık, topluluğu hissiyat alanında daha kolay bir 
şekilde elde etmek mümkündür, ister olumlu olsun, ister olumsuz bütün davranışların gizli 
anahtarları buradadır. Topluluk, ancak bir tarafa yöneltilmiş veyahut aksi yöne çevrilmiş bir 
kuvvet görünümü lehinde davranış gösterir. Hiçbir zaman topluluk iki yön arasında tereddüt 
içinde kalmış yarım tedbirler tarafına iltihak etmez. Topluluğun hissiyatı üzerine tesir edecek 
bir şey yapmak, bu hissiyatın fevkalade bir şekilde istikrarlı olmasını gerektirir, imanı 
sarsmak, ilmi sars maktan çok daha zordur. Aşk, takdir ve saygıya kıyasla çok az deği şebilir. 
Kin, sevmekten çok daha fazla devamlıdır. Dünyadaki bütün büyük devrimleri harekete 
getiren kuvvet, halkı ele geçiren ilmi bir fikrin yayılması ile değil, halk topluluklarını çılgınca 
coşturan ve ona can veren bağnazlıkta ve gerçek isteride saklanmış bulunuyor du. 

Kim toplulukları kazanmak istiyorsa, o kimsenin toplulukların kalplerini açan anahtarları 
bilmesi gereklidir. Bu durumda objektif olmak zaaf göstermek demektir, irade ise kuvvettir. 

4 — Halkın sevgisini kazanmak, ancak o halkın gayesine erişmek için mücadele etmek ve 
aynı zamanda bu gayeye ulaşılmasına engel olanları da yok etmekle mümkün olur. Halkın 
gözünde, halk düşmanlarını yok etmekten vazgeçmek, halkın bu hakkından şüphe etmek 
demektir. Hatta hakkın var olduğunu kabul etmemektir. Topluluk tabiatın bir parçasıdır. 
Topluluğun duyarlılığını, bir şeyi isteyenlerle, o şeyi istemeyenlerin bir arada ahenkli bir 
şekilde yaşamasına imkan vermez. Topluluk yalnız kuvvetinin üstünlüğünü, zayıfın yok 
olmasını veyahut hiç değilse onun kayıtsız şartsız boyunduruk altına girmesini normal 
karşılar. Bu topluluğun millileştirilmesi işi, milletimize eski ruhunu kazandırmak için girişilen 
kavgadan başka, milletimizin uluslararası zehirleyicilerini yok etmeğe ça-Uşılmadıkça başarılı 
olamayacaktır. 

5 — Günümüzün bütün büyük meseleleri o anın meseleleridir. Bunlar belirli birtakım 
sebeplerin sonuçlarından başka bir şey göstermezler. Fakat bu meselelerin arasında bir tanesi 
diğerlerine kıyasla büyük önem taşır. Bu, toplumsal yapı içinde ırkın devam ettirilmesi 
meselesidir, insanın kuvveti veya aczi sadece kanındadır. Kendilerinin ırkçı eğilimlerini 
tanımayan ve bunun önemini anlamayan milletler, uzun, kıvırcık tüylü fino köpeklerine tazı 
yeteneği vermek isteyen ve fino köpeğinin itaatinin terbiye sonucu ona kazandırılmış bir vasıf 
olmayıp, kendi ırkında saklı bulunduğunu bilmeyen kimselere benzerler. Irklarının saflığım 
korumaktan vazgeçen milletler, ruhlarının bütün görünümlerindeki birlikten de vazgeçmiş 
olurlar. Onların varlıklarının çökmesi, kanlarının bozulmasının tabii sonucudur. Manevi ve 
yaratıcı kuvvetlerin dağılması milletin ırkçı temellerinde meydana gelen değişmelerin 
sonucundan başka bir şey değildir. 

Alman milletini kendi öz kaynaklarında saklı olmayan tasavvurlardan kurtarmak isteyen bir 
kimse, en önce Alman milletini bu kusurlu yola yöneltenlerden kurtarmalıdır. Milletimiz, eğer 
ırk meselesini ve Yahudi davasını azimli bir surette göz önüne almazsa, yeniden gelişmesine 
imkan yoktur. Irk meselesi yalnız dünya tarihinin değil, aynı zamanda insan kültürünün de 
anahtarıdır. 


6 — Bugün “uluslararasıcılık" tarafında bulunan milletimizin büyük bir kısmının, büyük bir 
"milli topluluk" içine alınması, kendi hayat şartları dahilinde bulunanların, kendi meşru 
menfaatlerini müdafaa etmesi fikrinden vazgeçmesini gerektirmez. Çeşitli haya ı şartlarına 
yahut mesleklere has olan bütün bu menfaatler hiçbir za man sınıflar arasında bir ayrılığı 
doğurmaz. Meslek gruplarının doğ ması, gerçek bir topluluğun meydana gelmesine hiçbir 
şekilde engel olamaz. Çünkü, bu topluluk, sosyal bedene ilişkin her meselede, t> sosyal 
bedenin birliğinden ibarettir. 

Bir sınıf haline gelmiş ve kötü yaşama şartlarına sahip toplulu ğun devlet içine alınması, daha 
yüksek sınıfların alçaltılmaları ile değil, aşağı sınıfın yükseltilmesi ile sağlanır. Bugünkü 
burjuva, asıl ler tarafından alınan tedbirlerle devletin içine sokulmamıştır. Burju va sınıfı 
kendi faaliyeti ve kendi sevk ve iradesi ile bu sonuca ulaş mistir. 

Alman işçisi, Alman topluluğuna gözlerinden yaşlar dökülerek oynanan kardeşlik oyunları 
sonucu dahil olmamıştır. Aksine Alman işçisi, sosyal ve kültürel görevlerini şuurlu bir şekilde 
yerine getirdi ği ve sonunda diğer sınıfların seviyelerine ulaştığı için bunu başar mistir. 
Böyle bir gayeyi kendisine görev tayin eden bir hareket, taraftarlarını önce işçiler arasında 
aramalıdır. Bu hareket aydın sınıfa, ulaşılacak olan gaye bu sınıfça tamamen idrak edilip, 
anlaşıldığı takdirde başvurulmalıdır. Sınıfların bu durum değiştirmeleri ve birbir lerine 
yaklaşmaları olayı on veya yirmi yıllık bir iş değildir. Tecrübe bu devrenin birçok nesli içine 
aldığını gösteriyor. 

Bugün işçi ile milli topluluğun birbirlerine yaklaşmalarına en büyük engel, işçinin meslek 
menfaatlerini temsil eden kimselerin hareketleri olmayıp halka ve vatana düşman bir ruh 
dahilinde, en ternasyonalizm istikametinde, Alman işçisini tahrik eden elebaşıların 
davranışlarıdır. Siyası bakımdan milli ve halkçı bir yöne sevk edilen sendikalar, milyonlarca 
işçiyi topluluğun birer değerli üyesi haline getireceklerdir. Bu da ekonomik alanda yapılacak 
münferit mücadeleler üzerinde hiçbir tesir yapmadan meydana gelecektir. Alman işçisini 
şerefli bir şekilde milletine geri vermek ve işçiyi enter-nasyonalist hülyalardan kurtarmak 
isteyen bir hareket, önce işverenlerin kendi çevrelerinde hüküm süren bazı görüşlerine son 
derece şiddetle hücum etmelidir. Yani işçi bir kere topluluğa girecek olursa, ekonomik 
bakımdan işçiyi kullanan kimseye karşı müdafaa Vasıtalarını kaybedecektir. İşçilerin en haklı 
ekonomik menfaatlerinin en ufacık bir müdafaa teşebbüsü bile, topluluğun menfaatleri 
aleyhinde bir hücum teşkil edecektir. Böyle bir nazariye ile mücadele etmek, bilinen bir 
yalanla mücadele etmektir. Topluluk görevleri yalnız bir sınıfa yüklemez, kamuya teşmil 
eder. Hiç şüphesiz bir işçi, kamu menfaatlerini ve milli ekonomimizin korunmasına önem 
vermeden, kişisel kuvvetine dayanarak, aşırı abartılara girişirse, taşıdığı isme layık bir 
topluluğun ruhuna karşı günah işlemiş olur. Hemen şunu belirtelim ki, işçi istihdam eden bir 
kimse de, eğer insanca olmayan birtakım işkence usulleri ve gasp yolu ile milletin çalışma 
kuvvetini fena surette kullanırsa ve işçilerin alın terlerinden kendine milyonlarca kazanç 
temin ederse, bu kimse, bu topluluğa daha az tecavüz etmiş olmaz. Böylece kendine "milli" 
adını almak hakkını kaybeder, bir halk topluluğundan da bahsedemez. Çünkü o alçak kimse, 
etrafa memnuniyetsizlik serpmekte ve memleketin aleyhine olacak birtakım mücadeleleri 
teşvik etmektedir. 

Bizim hareketimizin ilk önce besin bulacağı gıda hazinesi işçi toplulukları olacaktır. Bu sınıfı 
enternasyonalci hayalinden, sosyal sıkıntısından çekip almak, işçileri kültür fukaralığından 
kurtarmak ve topluluğumuzun azimli, milli duyarlılığa ve iradeye sahip bir parçası haline 
getirmek lazımdır. 

Aydın milli çevrelerde, milletlerinin geleceğine ateşli bir şekilde bağlanmış, mücadelenin 
önemini anlamış kimseler varsa, bunlar bizim hareketimize memnuniyetle dahil 
edileceklerdir. Hareketimizin manevi çatısını bunlar teşkil edeceklerdir. Ancak, hemen şunu 
da belirtelim ki, bizim niyetimiz hiçbir zaman bir burjuva monarşisini kendimize çekmek 
değildir. Çünkü, öyle bir kütle yüklenmiş olacağız ki, o kütle, zihniyeti daha geniş birtakım 


sosyal tabakaların uzaklaşmalarına müessir olacaktır. Aynı hareket içinde aşağıdan olduğu 
gibi yukarı tabakadan da gelmiş en geniş kütleleri toplamak, nazariye itibariyle gayet yerinde 
olacaktır. Burjuva sınıfına gelince, hareketimiz hakkında sağlam bir bilgi telkin etmek ve yeni 
fikirlerle bir psikolojik tesir kazanmak belki mümkündür. Biz, kaynağı ve gelişmesi yüzyıllar 
öncesine dayanan bazı ayrıcalıklı vasıfları veya bazı kusurları ortadan kaldırmayı 
düşünmemeliyiz. Bizim gayemiz, esasen milli olan düşünce gücünü değiştirmek değildir. 
Gayemiz, milli olmayanları kendi cephemize çekmektir. Nihayet hareketin bütün taktiğinde 
bu fikir hakim olmalıdır. 

7 — Bu durum ve açıklık, hareketimizin propagandasında bu lunmahdır ve propagandamız da 
bu fikrimizi geliştirmelidir. Hare ket lehinde propagandanın tesirli olması ancak tek bir yönde 
faali yet göstermesiyle mümkündür. Karşı karşıya gelmiş iki grubun fikri eğitimindeki fark 
dolayısıyla yapılan propagandayı gruplardan bin anlamaz. Yahut ilgi çekmeyen gerçeklere ait 
bir konuşma veya bir yazı diye kabul eder. Hatta propaganda, ifade, hal ve tavrı ile birbi- 
rinden farklı olan bu iki sosyal grup üzerinde eşit tesir icra etmez. 

Propaganda ifade tarzında eğer bir nevi saflıktan vazgeçecek olursa, topluluğun hassas 
noktalarına etki yapmada başarılı olamayacaktır. Kendilerine hatip adını veren yüz kişi 
arasında bugün çöplüklerden, işçilerden, yarın ise profesör ve öğrencilerden oluşacak 
dinleyiciler üzerinde aynı konuda vereceği konferansın tesiri eşit olacak on hatip çıkmaz. 
Onlara her iki kısmın da temsil imkanlarını karşılayacak yolda söz söylemeyi ve aynı 
zamanda üzerlerinde eşit tesir meydana getirecek şekilde hitapta bulunmayı kastediyorum. 
Yüksek bir nazariyenin en güzel düşüncesi, çoğu zaman, ancak küçük, hatta pek küçük 
zihinler vasıtasıyla yayılabilir. Dahiyane bir fikri ortaya koymuş olan kimsenin ne söyleyeceği 
söz konusu değildir, bu dahiyane fikrin, bunu anlatan kimsenin ağzından alacağı hal ve şekil 
altında kazanacağı muvaffakiyet söz konusudur. 

işte bundan dolayı Sosyal Demokrasi'nin ve daha ileri gidelim, Marksist yayılma kuvveti 
özellikle hitap ettiği halkın birliği ve değişmez tarzı üzerine dayanıyordu. Anlatılan fikirler ne 
kadar sınırlı ve ne kadar dar olurlarsa, bu fikirler, kabiliyetleri kendilerine arz edilen fikirlere 
uyan kimseler tarafından o kadar kolaylıkla kabul edilir ve tatbik mevkiine konur. Bunun için, 
yeni hareket hem basit, hem açık bir yol takip etmelidir. Propaganda, hitap ettiği topluluğun 
seviyesinde tutulmalı ve elde edilen sonuçlarla değerlendirilmelidir. Halk toplulukları için de 
en iyi konuşan hatip kütlenin kalbini fetheden kimsedir. 

Bir halk topluluğu içinde, büyülenmeleri söz konusu olan aşağı tabakalar üzerinde etki 
yapacak bir nutukta fikir eksikliğini eleştiren aydın, yeni harekete karşı muhakemenin tam 
kabiliyetsizliğini ve şahsi değerinin hiçliğini ortaya koymuş olur. Bizim hareketimizin i 
hizmetine girmek için ancak kutsal görevimizi ve gayemizi iyice an-I Sumağa kabiliyetli 
aydınlar bulunmalı ve bunlar propagandamızın |faaliyeti hakkında münhasıran başarılarına 
bakarak ve kendilerinin ' Üzerinde yapacağı tesiri hiç önemsemeden bir hüküm vermelidirler, 
jJ Gerçekte propaganda, milli zihniyete sahip kimselerin bu durumla-(rmı muhafaza ve idame 
ettirmek için yapılmayacak, bizim Alman | milleti hakkındaki uyarmalarımıza düşman 
olanları, eğer Alman ise-ı'ler, kazanmak için yapılacaktır. 

Genellikle savaş zamanındaki propagandadan söz ederken üs- 

tünkörü açıkladığım usuller, fikirleri aydınlatmaya özellikle elverişli * olmaları dolayısıyla 
hareketimize tamamen uygun düşmektedirler. 

Başarı bu usullerin pek iyi olduklarını ortaya koymuştur. 

8 — Bir siyasi yenilik hareketini başarıya götürmenin yolu, hiçbir zaman yönetici sınıfları 
aydınlatmak veya etki altına almak de- gildir. Gerekli olan şey, siyasi kudreti elde etmektir. 
Dünyayı alt üst ' edecek bir fikir kendi uyarmalarını ve telkinlerini yapmayı imkan 1" dahiline 
sokacak vasıtaları elde etmek hakkına sahip olmaktan çok, bu işi yerine getirme görevi ile 
yükümlüdür. Bu dünyada böyle bir i teşebbüsün adilane olduğuna veya olmadığına karar 
verecek tek ha-ı kim, "başarı"dan ibarettir. Bu "basan" tabiri ile, 1918 yılında olduğu gibi 


kudretin sihrini kastetmiyor, bütün millet üzerindeki olumlu i ve hayırlı etkisinden 
bahsediyorum. Demek oluyor ki, şuurdan yoksun bazı kimselerin bütün Almanya'da ilan 
ettikleri gibi, bir hükümet darbesi, ihtilalcilerin hükümeti ele geçirmeye imkan bulmalarından 
dolayı başarılı olmuş diye kabul edilmemelidir. Ancak millet, ihtilal hareketinin seçtiği 
hedeflerin ele geçirilmesi sonunda, eski rejimdekinden daha çok refah içinde ve mesut ise, işte 
o zaman başarıdan söz edilebilir. Bu muhakeme, 1918 yılının sonbaharı eşkıyalarının 
yaptıkları kuvvet darbesine vermek istedikleri isimle, Alman devrimine uygulanamaz. 

Fakat, siyasi kudretin tesiri reform niyetlerini başarıya ulaştırmak için yapılması gerekli olan 
ilk şart ise, o zaman böyle niyetler besleyen bir hareket, varlığının ilk gününden itibaren bir 
kütle hareketi olduğu şuurunu beslemeli, çay içenlerden oluşmuş burjuva sınıfı olduğu 
şuuruna asla kapılmamalıdır. 

9 — Yeni hareket, özü ve teşkilatı itibariyle parlamento aleyhtarıdır. Kendi iç teşkilatında 
olduğu gibi, hükümet başkanını, diğer lerinin iradesini yalnız icraya memur bir kimse 
durumuna indiren bir çoğunluk hakimiyetinin genel prensibini reddetmektedir. Hareketin 
ortaya koyduğu ilke şudur: Küçük meselelerde olduğu gibi, büyük meselelerde şef itiraz kabul 
etmez bir otoriteye sahiptir ve bu otorite, şefin tam bir sorumluluğunu üstlenmektedir. 

Bu prensip, bizim hareketimizde şu somut sonuçlan doğurur: Bir grubun başkanı, kendinden 
bir derece üstün olan grubun başkanı tarafından tayin edilir, başkan hiçbir komisyona bağlı 
değildir. Her başkan kendi grubunun hareketinden sorumludur. Bütün komisyonlar başkanın 
emri altında olup, üyelerin oy kullanma hakkı yoktur. Sorumlu başkan, işleri tetkik 
komisyonları arasında taksim eder. Bezirk, Kreis veya Gau teşkilatı bu prensipten meydana 
çıkar. Her gruba başkan, bir derece üstün başkanı tarafından tayin olunur, aynı zamanda 
kendisine tam yetki ve sonsuz iktidar verilir. Partinin lideri, partinin kadrosuna göre üyelerin 
tamamının teşkil edeceği kongre tarafından seçilir. Fakat ondan başka bir lider yoktur. Bütün 
komisyonlar parti liderine tabidir. Parti lideri ise hiçbir şeye tabi değildir. Sorumluluk 
tamamen kendi omuzlarına yüklenmiştir. Eğer parti lideri hareketin prensibini ihlal ederse, 
yahut partinin menfaatlerine olumlu hizmette bulunamazsa, parti liderliğinden almak için onu 
"reform"a çağırmak partililere ait bir iştir. O zaman parti içinde en ehliyetli olan liderliğe 
getirilir. Yeni lider de aynı otorite, iktidar ve sorumluluğa sahiptir. 

Hareketimizin birinci görevi, bu prensibi yalnız parti saflarında değil, bütün devlet 
kadrosunda amir ve hakim mevkide tutmaktır. 

Lider olan şahıs, en sınırsız otorite ve iktidar ile tam bir sorumluluğun ağır yükünü de taşır. 
Fiil ve harekatının sonuçlarına katlanmayacak olan yahut kendinde bu cesareti bulamayan 
kimse lider sıfatı ile hiçbir işe yaramaz. Ancak bu görevi bir kahraman kabul edebilir. 
ilerleme ve medeniyet çoğunluğun mahsulü değildir, deha ve şahsiyetin faaliyeti üzerine 
dayanır. 

Milletimizin büyüklüğünü ve kudretini iade etmek için her şeyden evvel liderin şahsiyetim 
yükseltmek ve onu hukukuna malik bir mevkie sokmak lazımdır. 

Bu sebeple, bizim hareketimiz parlamento aleyhtarıdır. Eğer parlamento müessesesi ile 
uğraşırsak, bu meşguliyetimiz insanlığın çökmesinin en açık sebeplerinden biri olarak kabul 
ettiğimiz bu siyasi çarkı bertaraf etmek gayesiyle yapacağımız hücumdan ibaret olacaktır. 

10 — Hareket kendi siyasi çerçevesinin dışında kalan veya önemi olmayan konulara karşı 
vaziyet almaktan kaçınır. 

Hareketimizin amacı dinsel bir reform değildir. Amacı milletimizin siyasi bakımdan yeniden 
teşkilatlandırılmasıdır. iki dini mezhebin de milletimizin korunması için eşit şekilde değeri 
bulunduğunu kabul ediyoruz. Bundan dolayı, dinin ahlaki bir dayanak olduğunu kabul 
etmeyen ve dini kendilerine alet eden partilerin aley-. hindeyiz. Hareketimizin esas görevi, ne 
belirli bir devlet kurmak, ne başka bir devlet şekli aleyhinde mücadelede bulunmaktır. 
Gayemiz esaslı prensipleri tesis edebilmektir. Bu olmazsa ne cumhuriyet, ne monarşi idaresi 


devam edemez. Görevimiz ne bir monarşi idaresi tesis etmek, ne cumhuriyeti 
kuvvetlendirmektir. 

Eseri tamamlamak için herhangi bir devlete verilecek harici şekil esaslı bir önem taşımaz. 
Büyük meseleleri ve mevcudiyetine bağlı büyük gayretleri anlamış ve takdir etmiş bir millete 
hükümetin şekli meselesi, memleket içinde mücadelelere yol açmamalıdır. Hareketin iç 
teşkilatı meselesi bir prensip meselesi olmayıp, takip edilen gayeye uygun düşmesi işidir. 

Bir hareketin lideri ile taraftarları arasına büyük bir aracı silsilesi getiren teşkilat en iyi teşkilat 
değildir. En iyi teşkilat hareketin lideri ile hareketin taraftarları arasında en az aracı koyanıdır. 
Teşkilat yapmanın gayesi, muayyen bir fikri, pek çok insana duyurmaktır. Halka intikal 
ettirilecek olan fikir, daima bir tek insanın kafasında vücut bulmuştur. Teşkilat, daha sonra bu 
fikrin gerçekler haline dönmesidir. Bundan dolayı teşkilat, her şeyde ve her şey için zorunlu 
bir şeyden ibarettir. Teşkilat, belirli bir gayeye erişmek için vasıtadır, hiçbir zaman gayenin 
kendisi değildir. Dünya, düşünmesini bilen beyinlerden çok, makine gibi hareket eden insan 
yetiştirdiği için, fikirleri gerçekleştirmek yerine, bir teşkilat kurmak daima daha kolay olur. 
Tahakkuk etmek üzere bulunan bir fikir, özellikle yenilik hareketi ihtiva ettiği zaman büyük 
aşamalar çizer. 

Dahiyane bir fikir bir adamın dimağından çıkar. Bu fikir sahibinde, fikirleri insanlığa sevk 
etmek yeteneği gelişir. Böylece düşündüğü fikirleri insanlar arasında yaymağa başlar ve 
kendine yavaş yavaş taraftar toplar. Bir kimsenin fikirlerini, aracısız olarak, doğrudan 
doğruya topluluklara intikal ettirmesi en doğru harekettir. Taraftarların sayısı arttıkça, fikri 
yayan kimse için, hadsiz hesapsız taraftarlar üzerinde doğrudan doğruya etkili olmak ve 
onlara kumanda etmek zorlaşır. Ama, alan genişledikçe nasıl ki bir noktadan, diğer noktaya 
gitmek için bir düzene katlanmak gerekirse, burada da rahatsız edici kimselere katlanmak şart 
olur. Böylece ideal devletten vazgeçilmiş olunur. Küçük gruplar tesisini düşünmek gerekir. 
Me-'sela, siyasal bir harekette, mahalli ekipler meydana getirilir. Ancak bunlar yüksek 
mahiyette olan teşkilatın çekirdekleridir. Bu arada şunu da belirtelim ki, fikir sahibi otoritesini 
itiraz kabul etmez surette yerleştirmeden, küçük küçük parçalara ayrılmağa teşebbüs etmesi, 
fikrin yayılması bakımından tehlikeli olur. Hareketin başını teşkil edecek siyasi ve coğrafi bir 
merkezin bulunmasına önem verilmelidir. Mekke'nin siyah örtüleri yahut Roma'nın tılsımlı 
cazibesi, nihayet merkezi oldukları harekete, birliğin sembolü olan kimselere batini bir 
birlikten meydana gelmiş bir kuvvet verir. Bundan dolayı fikrin yayılması için küçük gruplar 
teşkil edilmesine müsaade edildiğinde merkezin önemini ve itibarını ziyadesiyle artırmak 
hiçbir zaman ihmal edilmemelidir. 

Fikrin çıktığı, sevk ve idare merkezinin bulunduğu yerin timsali, ahlaki ve maddi bakımdan, 
sınırsız olarak yükseltilmeli ve ocakların çoğaltılması teşkilatın tamamında lüzum görülen 
yeni gruplar oranında ileri götürülmelidir. Çünkü, taraftarların gittikçe artan sayısı ve onlarla 
vasıtasız olarak temasta bulunmanın imkansızlığı ikinci derecede gruplar teşkiline gereksinim 
gösterirse, bu grupların sayısız bir şekilde çoğalmaları da bunları daha yüksek mahiyette 
gruplaşmalar halinde birleştirmeyi gerektirir. Bu yeni gruptaşlara, siyasi bakımdan il veya ilçe 
teşkilatlan adı verilebilir. 

En küçük mahalli grupları, hareket merkezinin kontrolü ve otoritesi altında tutmak nispeten 
kolaydır. Fakat bu otoriteyi daha sonra kurulan yüksek mahiyetteki teşkilatlara kabul 
ettirmenin gayet Zor olacağı bilinmelidir. Halbuki hareketin birliği ve fikrin ger- 
çekleştirilmesini sağlamak konusunda bu çok önemli bir husustur. Ayrıca, bu aracı girişimler 
birbirleri ile birleşirlerse, merkez organlarından gelmiş emir ve tamimlere her tarafta itaat 
sağlamanın zorluğu daha da artar. Bunun için bir teşkilatın çarkları, ancak merkezi organın ve 
buna can ve ruh veren fikrin manevi otoritesi, kayıtsız bir şekilde garanti altına girdiği 
nispette faaliyete geçirilmelidir. Siyasi sistemde bu garanti ancak hükümet fiili biçimde ele 
alındığında tamam olur. 

Bundan çıkan neticeye göre, hareketin iç düzeni için şu emirler verilir: 


A) Bütün çalışma önce tek bir şehirde toplanmalıdır. Bizim hareketimiz için bu şehir 
Münih'tir. Bu noktaya kendilerine güvenilir kimseler getirilmelidir. Fikrin daha sonra 
yayılması için bir okul kurulmalıdır. Burada önemli olan ve en çok göze çarpan işleri yaparak, 
gelecek için gerekli olan otoriteyi sağlamak icap eder. Hareketi ve şefleri tanıtmak için, yalnız 
orada çalışan ve Marksist okulun yenilmez olduğu hakkındaki kanaati gözle görülecek 
derecede sarsmakla kalınmayarak, bu fikre karşı bir hareketin mümkün olduğunu ispat da 
gereklidir. 

Ancak, Münih'te kumanda heyetinin otoritesi kesin surette sağlandıktan sonra başka 
bölgelerde gruplar kurulmalıdır. 

Bundan sonra illerde teşkilat kurulmalıdır. Bu işe, o yerlerde bağlılık gösterileceği hakkında 
garanti sağlandıktan sonra girişilme-lidir. Ayrıca küçük organlar, başkalarına gönderilecek 
şeflerin muhtemel iktidar ve basiret sahibi olduklarına emniyet getirilmiş kimselerin sayısına 
bağlı olmalıdır. 

Bu husus da iki şekilde halledilebilir. 

a) Hareket, ilerde şef olmaya kabiliyetli kimseleri kendine çeker ve talim için gereken mali 
kaynaklara sahip çıkar. O zaman davamıza bu yoldan kazanılan kimseler işe dört elle 
sarılırlar. Böylece hareket, onları ulaşılacak hedef için takibi gereken yola sıkı bir şekilde 
uyum sağlayarak düzenli olarak çalıştırır. Bu şekil davranış, hal çarelerinin en kolay olanıdır. 
Fakat bu usul büyük nakdi vasıtaları gerektirir. Çünkü şeflerin, hareket uğrunda çalışabilecek 
bir vaziyete gelmeleri için ücretli olmaları şarttır. 

b) Hareket, mali kaynakların yokluğu yüzünden memur durumunda olan şefleri 
kullanamayacak olursa, o vakit yalnız şef için çalışan kimselere müracaat etmek zorundadır. 
Bu yol ise en uzunu ve en Zor olanıdır. Hareketin idareci sınıfı, taraftarlar arasında herhangi 
bir yerde hareketi teşkilatlandıracak ve idare altına alacak kabiliyette bir adama sahip değilse 
o yeri boş bırakmak zorundadır. Bazı yerlerde şef olacak kabiliyetli kimse bulunmazken, bazı 
bölgelerde de iki veya üç kabiliyetli kimseye rastlanır. Bu yüzden çıkacak zor luklar çok 
önemlidir ve ancak birkaç yılda halledilebilir. Fakat, şu nü belirtelim ki teşkilatı meydana 
getirmek için ilk şart, o teşkilaı unsurunun başına gereken kimseyi getirmektir. Bu değişmez 
kaide dir. 

Subaysız bir er grubu nasıl değerden yoksun bulunursa, bir si yasi teşkilat da kendisine lazım 
olan şeften yoksun ise öyle felçli ka lacakür. Mahalli bir grubun başına geçirilecek bir kimse 
yoksa teş kilatı başarısızlığa uğratmaktansa, bu teşkilatı kurmaktan vazgeç mek daha doğru 
bir hareket olur. Şef olmak için yalnız irade sahibi olmak yeterli değildir. Yetenek ve liyakate 
de ihtiyaç vardır. Faka 1 yalnız irade kuvveti ve enerji dehadan daha evvel gelir. En iyi şef ik- 
tidar ve kabiliyeti, karar verme ruhunu ve uygulamada ısrarı bir ara ya toplayan kimsedir. 

Bir hareketin geleceği, taraftarlarının onu tek adaletli bir hare ket ve aynı zamanda diğer 
bütün hareketlere nispetle üstün diye ka bul etmekle gösterecekleri bağnazlığa ve 
hoşgörüsüzlüğe bağlıdır Bir hareketin kuvvetinin, benzer bir hareket ile birleşmesinden arta 
cağını düşünmek hatadır. Böyle bir şey yapılırsa görünür bir geliş me kaydedilir, fakat 
gerçekte, hareket için zayıflama tohumları top lamış olur. Çünkü iki hareketin birbirine 
benzerlikleri hakkında ne söylenirse söylensin, hiçbir vakit bu iki hareket birbirlerinin aynı 
olamaz. Yoksa iki hareket olmaz, bir hareket olurdu. Bütün geliş melerin doğal kanunu 
birbirlerinden farklı iki organın çiftleşmesini gerektirmez, daha kuvvetlinin uygun bir şekilde 
istismarını gerekti rir. Bu da ancak sebep olduğu kavga oranında mümkün olur. Birbı rine 
benzeyen iki siyasi partinin birleşmesi geçici bir siyasi faydadan ibarettir, fakat elde edilen 
başarı ancak zaaf sebebi olur. Bir hareke ancak batını kuvvetini sınırsız bir şekilde geliştirirse 
ve bütün rakip lerine karşı kesin bir zafer kazanarak devamlı bir surette çoğalırsa büyük 
olabilir. 

Hiç şüphe edilmesin ki hareket, milletinin ve kendi hayat hak kının korunması için 
mücadeleden kaçımlmaması fikrini yaymayı şart kabul etmesi oranında gelişir. Bir hareket en 


yüksek noktadaki kuvvetine eriştiği zaman, kesin başarının kendisi için ortaya çıkaca $ı an da 
gelmiş olur. Bundan dolayı, bir hareket kendisine sağlayacağı ani ve geçici üstünlükler yerine, 
uzun bir gelişme devresine lüzum görecek ve diğer fikir akımlarına karşı kesin bir 
müsamahasızlığın sonucu olan uzun süreli kavgaların yükleyeceği zorunlulukları 
göğüsleyerek, başarıya ulaşacaktır. Oysa, gelişmelerini kendisine benzer sözümona organlarla 
birleşmekle sağlamayı düşünen ve böylece bazı fedakarlıklardan uzak duran hareketler, 
turfanda yetiştirilen çiçeklere benzerler. Bu çiçekler boylanır, rengarenk açarlarsa da, 
yüzyıllara kafa tutacak ve kasırgaların tahribatına göğüs gerecek ' kuvvetten yoksundurlar. 
Büyük bir fikri, şahsında şekillendiren bü-i tün büyük teşkilatların esas kuvvetleri, 
hoşgörüsüzlükten uzak du-e rup, hakkını istemekte mağrur davranırlarken ve zaferden emin 
bir j. şekilde dimdik yükselirken gösterdikleri sevgiye dayanmaktadır. Eğer bir fikir gerçekte 
doğru ise ve taraftarları bu kanaat ile silahlan- | ,miş bir durumda mücadeleye atılırlarsa, 
bunları yenmeye hiç imkan Iyoktur. Bu kimselere karşı girişilen her saldırı onların 
kuvvetlerini Ilrttirmaktan başka bir işe yaramaz. 

Mesela, Hıristiyanlık bu kadar büyük bir duruma, eski devre-Jlerde kendine benzer felsefi 
fikirlerle anlaşma yapmak yoluyla ulaş-ı mamıştır. Tam aksine gelişmesini, propagandasını 
yaptığı fikirlerini Ifiarsılmaz bir bağnazlıkla ilan etmesi ve bunları aynı inatla savunma-1.11 
yoluyla sağlamıştır, işte siyasi hareketlerin, başka faaliyetlerle bir- |/leşerek meydana 
koyacakları zahiri gelişme ve ilerleme, tam bir balı gamsızlık içinde teşkilatını kuran ve 
kavganın içine atılan gerçek fi-r'ktr hareketlerinden çok geride kalacaktır. Herhangi bir 
hareket ba-i sarıya ulaşmak için, üyelerine mücadeleyi ikinci derecede ve ihmali | mümkün 
bir şeymiş gibi tanıtmamak ve buna alıştırmamalıdır. Hatta tam aksine olarak mücadeleyi bir 
gaye gibi göstermelidir, işte bu hususa dikkat edilir ve bunda başarı sağlanırsa, rakiplerinin 
kötülüklerinden ve saldırılarından artık korkulmaz. Hatta böyle bir hareket, bu kötülük ve 
saldırıları kendi varlığının bir sonucu olarak kabul edecektir. Böylece taraftarlarımız bizim 
milletimizin ve dünya görüşümüzün düşmanlarından ve onların kinlerinden asla korkma- 
yacaklar, aksine bu karşı koyanların saldırılarını bekleyeceklerdir. Ama bu saldırı korkunç kin 
ve garezin belirtileri arasında yalan ve iftiralar da olacaktır. 

Yahudi gazetelerin hücumuna uğramayan, onlar tarafından kö-tülenmeyen ve rezil edilmeyen 
ne iyi bir Alman'dır, ne gerçek bir Nasyonal Sosyalist'tir. Gerçek bir Nasyonal Sosyalist 
Alman'ın zihniyeti, kanaatinin mertliği, iradesinin kuvveti, ancak en doğru şekilde sadece 
milletimizin can düşmanının kendisine karşı gösterdiği düşmanlıkla ölçülebilir. 
Hareketimizin taraftarlarına ve daha genel bir şekilde bütün halka, Yahudi gazetelerinin 
tamamen yalanlardan dokunmuş olduğunu bildirmek ve daima bunu yaymak da gereklidir. 
Bir Yahudi, doğru konuştuğu zaman dahi, bu hareketi büyük bir iğfali örtmek ve gizlemek 
gayesini taşır. Bu takdirde bile Yahudi bile bile yalan söylemede büyük üstattır. Yahudi'nin 
kavga silahları ikidir: Yalan ve aldatmak. 

Yahudi kaynağından çıkmış her iftira, bizim mücahitlerimizde şerefli birer yara açar. 
Yahudilerin en çok kötülediği kimse, bize daha çok yakındır veya daha çok bizdendir. Onların 
öldürücü bir kine hedef tuttukları kimse, bizim en iyi dostumuzdur. Sabahleyin bir Yahudi 
gazetesini okuyup da, onda kendisinin iftiraya uğramadığını gören bir kimse, bir gün evvelki 
yirmi dört saatinin boşa gitmiş olduğunu anlamalıdır. Çünkü vaktini iyi kullanmış olsaydı, 
Yahudi o-nun peşini bırakmayacak, onu kötüleyecek, kirletecek, ona iftira edecekti. 
Milletimizin, bütün insanlığın ve üstün medeniyetin bu öldürücü düşmanına kaışı giden 
kimse, bu ırkın iftira ve düşmanlıklarına hedef olacağını bilmelidir. Bu ilkeler, bizim 
taraftarlarımı zın kanına ve iliklerine iyice işleyince, hareketimiz sarsılmaz ve dur durulamaz 
bir duruma gelecektir. Hareketimiz her vasıtaya başvura rak şahsiyete saygı duygusunu 
geliştirmelidir, insani olan şeylerin hepsinin şahsi değerlerden doğduğunu ve her fikir ve 
hareketin bir kimsenin yaratıcı kuvvetinin ürünü olduğunu, hiçbir zaman unut mamak gerekir. 
Keza şu husus da unutulmamalıdır: Büyük olan bıı şeye duyulan hayranlık, yalnız onun 


büyüklüğüne karşı bir minnet tarlık borcunu temsil etmez, bu minnettarlığı duyanların hepsini 
birleştiren ve çepeçevre saran bağ olur. 

Şahsiyetin yerini başka bir şey tutamaz. Bu sözümüz, her şahsı yet mekanik bir kuvveti temsil 
edecek yerde, kültür ve yaratıcılık unsurunu ihtiva ederse daha da doğru olur. Meşhur bir 
kimsenin yerini başka biri alamaz. Meşhur kimsenin ölümünden sonra kimsi onun eserini 
tamamlamaya teşebbüs edemez. Büyük bir şair, büyü! bir düşünür, büyük bir devlet adamı ve 
büyük bir general hakkimi. da bu durum aynen böyledir. Çünkü onların eserleri sanat alanı 
üzerinde yeşermiş bir makine tarafından imal edilmemiştir. Eserleri Tanrı'nın tabii bir ihsanı 
olmuştur, insanların bu dünyadaki en büyük devrimleri, fetihleri, en büyük kültür eserleri ve 
hükümet başkanlarının sağladıkları ölmez sonuçlar hep ayrılma kabul etmez bir şekilde, bir 
isme ebediyen bağlıdır ve o isim bunlar için bir sembol olarak kalacaktır. 

Yahudilerin büyük adamları, ancak insanlığa ve medeniyete karşı açtıkları yıkma 
mücadelesinde büyük sıfatını kazanmışlardır. Onlar bu putperestçe hayranlığı pek sık 
uygularlar. Fakat bunu yakışık almaz bir şey gibi göstermeye ve "ferdiyete ibadet" kisvesi al- 
tında kötülemeye çalışırlar. Eğer bir millet, Yahudilerin bu yüzsüzce ve mağrur fikirlerine 
işürak edecek kadar korkak ise, sahip olduğu kuvvetlerin en büyüğünden vazgeçiyor 
demektir. Çünkü bir dahiye ve onun tasavvurlarına, eserlerine saygı göstermek bir kuvvettir. 
Topluluğa saygı göstermek ise bir kuvvet değildir. Kalpler parçalandığı, ruhlar ümitsizliğe 
düştüğü zaman, geçmişin karanlıkları içinden, vaktiyle insanın acı ve endişelerini, sefaletini, 
fikri esaret ve baskılarını önlemeyi başaranlar tekrar ortaya çıkarlar, ümitsizlere gözlerini 
çevirirler ve onlara ebedi ellerini uzatırlar, işte bu elleri tutmaktan utanan milletlerin vay 
haline! 

Hareketimizi ortaya attığımız vakit adımızın kimseye bir şey ifade etmemesinde yahut açık 
bir mana uyandırmamasından zahmet çektik. Halkın bu tereddüdü başarımızı tehlikeye 
sokuyordu. Tereddüt göstermede halk belki de haklı idi. Altı yedi kişi... Kim oldukları 
bilinmeyen adamlar... Şimdiye kadar mühim kütleleri ihtiva eden büyük partilerin hiçbir iş 
görmedikleri bir noktada, başarı sağlamak ve bir hareket yapmak niyetiyle bir araya 
geliyorlar. Amaç daha fazla bir kuvvete ve hükümdarlık hakkına malik bir Almanya'yı 
yeniden kurmaktır. Eğer bizimle alay edilmiş yahut bize karşı saldırıya geçilmiş olunsaydı, 
pek memnun kalacaktık. Fakat hiç göze çarpmamak pek üzücüydü. Beni en çok üzen durum 
buydu. Ben bu birkaç adamın mahrem hayatlarına dahil addolunduğum vakit henüz bir parti, 
yahut bir hareket söz konusu değildi. 

Bu küçük topluluk ile temasımı daha önce anlatmıştım. Daha sonra bu particiğin nasıl kendini 
gösterebileceğini incelemeye başladım. Yakın bir gelecekte bu mümkün olamayacaktı, işte o 
zaman göz önünde ne ıstırap verici, ne ümit kırıcı bir sahne vardı. Aman Yarabbi! Daha 
ortada hiçbir şey yoktu. Parti yalnız ismen vardı. Gerçekten üyelerin tamamı bizim yıkmak 
istediğimiz şeyi meydana getiriyordu. Minyatür bir parlamento! Burada da oy usulü vardı. 
Gerçek parlamentolarda bir memleket davası için aylarca nefes tüketilirken, bizim küçük 
parlamentomuzda, partiye gelen bir mektuba verilecek cevap uzun uzun tartışmalara sebep 
oluyordu. Münih'teki birkaç taraftarı istisna edilirse, hiç kimsenin partimizden haberi yoktu. 
Her çarşamba Münih'in bir kahvesinde komisyon toplantısı adını verdiğimiz toplantılar vardı. 
Ayrıca haftada iki kere de hemen hemen aynı adamlarla toplanılırdı. Bunun için küçük parti- 
mizin dar çevresini aşmak, yeni yeni taraftarlar kazanmak ve her şeyden evvel hareketin 
ismini koymak gerekiyordu. Bakınız bu yolda nasıl çalıştık. Önceleri ayda bir, daha sonraları 
da on beş günde bir toplantı yapmak için uğraştık. Davetiyeler, daktilo veya elle yazılıyordu, 
ilk davetiyeleri biz kendimiz elden dağıttık. Herkes tanıdığı bir iki kişiyi toplantılarımıza 
davet ediyordu. Bunda başarı pek acı oldu. Davetiyelerden seksen tane dağıttığım halde 
salonun dolmadığı ve akşama kadar davetlileri beklediğimi gayet iyi hatırlıyorum. 

Toplantı başkanı birkaç saatlik gecikmeden sonra oturumu açtığı vakit yine yedi kişi idik. 
Daima aynı adamlar! 


Davetiyelerimizi Münih'te yazıhane eşyası satan bir mağazada makine ile çok miktarda 
yazınca biraz başarı kazandık. Ertesi toplantıda birkaç kişi fazlamız vardı. Sonra sayıları 
yavaş yavaş 11'den 13'e, 17'ye, 23'e ve nihayet 34'e yükseldi. Aramızda topladığımız para ile 
tarafsız bir gazete olan Münchener Beobahter Gazetesi'nde bir toplantı ilanı yayınlanmasını 
sağladık. Bu defa başarı gerçekten hayret ve sevinç verici bir dereceye vardı. Toplantımızı 
130 kişi alabilecek bir salon olan Münih'teki "Hofbraühaus Keller"de tertiplemiş-tik.Toplantı 
saatinde bu salonu dolduramayacağımızı sanırken saat 7'de 117 kişi ile açıldı. Münih 
profesörlerinden biri raporu okudu. Ben ikinci katip olarak ilk defa kalabalık önünde söz 
alıyordum. 

O zaman partinin ilk lideri bulunan M. Harrer'e bu pek cüretkar bir davranış gibi geliyordu. 
Fakat M. Harrer çok samimi bir kimse idi. Bende bazı meziyetler görüyorsa da, hitabet 
kabiliyeti bulunmadığına inanıyordu. Hatta ilerde bile onu bu kanaatinden çevirmek mümkün 
olmadı. Fakat aldanıyordu. Bu ilk toplantıda bana konuşmak için yirmi dakikalık bir zaman 
verilmişti. Ben otuz dakika konuştum. Ruhumun derinliğinde farkında olmadan sadece duy- 
duğum şey, gerçek tarafından doğrulandı. Ben topluluklara hitap etmesini biliyordum. Otuz 
dakika sonunda salon elektriklenmişti. Şevk ve heyecan, toplantıda bulunanlardan maddi 
yardım istendiğinde "üç yüz mark" sağlanması şeklinde tezahür etti. Artık büyük bir dertten 
kurtulmuş bulunuyordum. Çünkü o sıralarda para sıkıntısı çekiyorduk ve bu yüzden parti için 
gerekli yazıları başaramadığımız gibi elle yazacak kağıt bile bulamıyorduk. Şimdi küçük bir 
sermayemiz olmuştu. Böylece, hiç olmazsa en çok ihtiyacını duyduğumuz şeyi elde etmek 
için enerjik bir şekilde mücadeleye girişebilirdik, işte önemi az da olsa, bu ilk toplantının 
başarısı başka bir yönden de çok verimli oldu. 

Ben komisyona bazı genç kuvvetler getirmeye başladım. Uzun müddet devam eden askerlik 
hizmetim sırasında birçok iyi arkadaş tanımıştım. Bu arkadaşlar benim çağrım üzerine yavaş 
yavaş, harekete katılmaya başladılar. Bunlar genç olup disipline alışkın birer icra adamları 
idiler. Askerlik hizmetinde hiçbir şeyin imkansız olmadığını ve istenilen şeyin daima elde 
edilebileceği kanaatine inanmışlardı, içimize böyle yeni bir kanın girmesinin önemi birkaç 
haftalık müşterek çalışmadan sonra derhal gözüme çarptı. 

Partinin başkanı M. Harrer gazeteci idi. Bu görevi sayesinde geniş bilgiye sahipti. Fakat bir 
parti lideri olarak halka hitap etmesini beceremiyordu. Partideki görevini anlayan bir insan 
olarak çok uğraşıyordu. Fakat içinde o büyük hamle yoktu. Bu da kendisinde büyük hatip 
kabiliyetinin hiç bulunmamasından ileri geliyordu. Bu duruma o da üzülüyordu. O sırada 
mahalli Münih grubu başkanı bulunan M. Brexler bir işçi idi. Onun da bir hatip olarak değeri 
yoktu. Ayrıca ne barış, ne de savaş sırasında askerlik yapmıştı. Zaten zayıf ve çekingen bir 
kimse idi. Ayrıca, nazik tabiatlı ve kendilerine güvenden yoksun kimseleri, birer insan haline 
getiren okulda da okumamıştı, ikisi de aynı keresteden yontulmuşlardı. Hareketin zaferine 
kalplerinde sarsılmaz bir iman beslemedikleri gibi, yeni fikrin ilerlemesine çıkacak engelleri 
yenilmez bir enerji ve irade ile kaldırmak kabiliyetinden de yoksundular. Böyle bir iş için, 
ancak askeri meziyetlere sahip, beden ve ruhları şu nitelikte olan kimseler lazımdı: Tazılar 
gibi çevik, meşin gibi sağlam, Krupp çeliği gibi sert. Oysa ben henüz askerdim. Altı yıla 
yakın bir süre içinde üzerimde çalışılmıştı. Öyle ki, ilk önceleri yeni bir çevrede kendimi ta- 
mamen yabancı sayıyordum. Bana, "bu olmaz", "bu yürümez" veya "bu tehlike göze alınmaz" 
veyahut "bu çok tehlikelidir" gibi sözleri söylememeyi öğretmişlerdi. 

Şüphe yok ki iş tehlikeli idi. 1920'de Almanya'nın birçok yerinde, büyük halk topluluklarına 
hitaba cesaret edecek bir toplantı tertip etmek ve halkı toplantıya çağırmak imkansızdı. Böyle 
bir toplantıya katılanlar dağıtılır ve dövülür, yüzü gözü kan içinde bırakılırdı. Bunun için 
böyle bir serüveni göze alacak az kimse vardı. Burjuvanın yaptığı toplantılarda hazır 
bulunanlar, birkaç komünist görünür görünmez, bir köpek önündeki tavşan gibi dağılır ve 
kaçarlardı. Fakat kızıllar, saflıklarını ve dolayısıyla zararsız oluşlarını bizzat ilgililerden çok 
daha iyi bildikleri geveze burjuvaların kulüplerine pek önem vermezlerdi, ama kendileri için 


tehlikeli olabilecek bir hareketi de her vasıtaya başvurarak bertaraf etmeye azmetmişlerdi. 
Esasen her zaman en ciddi biçimde etkili olmuş bir şey varsa, o da tehdit ve şiddettir... 
Marksist yalancılar, gayesi o vakte kadar yalnız Yahudi partilerinin ve uluslararası Marksist 
maliyecilerin hizmetinde bulunan halkı kendi tarafına çekmek olan harekete kin besliyorlar, 
diş biliyorlardı. Zaten "Alman işçi Partisi" ismi Marksistleri pek fazla tahrik ediyordu. Bu 
duruma göre, zafer sarhoşluğunu henüz geçirmiş olan Marksist elebaşılarla bir patırtının 
çıkacağını tahmin etmek, yanlış bir hareket olamazdı. Topluluğumuz mağlup olmak 
korkusuyla böyle bir kavgaya atılmaktan çekiniyordu, ilk büyük toplantının hiçe yöneldiği 
olduğu ve belki de hareketin ebediyen yok edildiği sanılıyordu. 

Kavgadan kaçınmamak, bilakis onun üstüne gitmek ve şiddete karşı korunmayı sağlayacak 
teçhizatı hazırlamak için yapılan faaliyet beni nazik bir durumda bıraktı. Şiddet yolu ile etrafa 
dehşet saçmak usulü, fikir ile değil, karşı terör hareketi ile önlenebilir. Bu bakımdan bizim ilk 
toplantımızın başarısı benim duygularımı doğruluyordu. Bundan cesaret alınarak oldukça 
önemli ikinci bir toplantı tertip edildi. 

Bu toplantı 1919 yılının Ekim ayında Eberlbraülkeller'de yapıldı. Konu, Brest-Litovsk ile 
Versay Anlaşmaları idi. Toplantıda 4 hatip söz aldı. Ben bir saate yakın konuştum. 
Kazandığım başarı ilk seferkinden daha büyük oldu. Dinleyenlerin sayısı 130'u aşmıştı. 
Toplantıyı karıştırmak için çıkarılan gürültü arkadaşlarım tarafından bir an içinde bastırıldı. 
Kargaşalık çıkarmak isteyenler kaçtılar, dayak yiyerek merdivenlerden atıldılar. 

15 gün sonra aynı salonda 170 kişiden fazla bir dinleyici kitlesi önünde yaptığım konuşma 
yine başarılı oldu. Artık ben başka bir salon arıyordum. Nihayet şehrin bir ucu olan Dachau 
sokağında "Reich Allemand" da bir salon bulduk. Bu yeni binadaki ilk toplantımız bundan 
önceki toplantıdan daha az dinleyici topladı. Salonda 140 kişi vardı. Komisyonda ümit tekrar 
azalmaya başladı. Kötümser olanlar dinleyici sayısının azalmasının toplantılarımızın pek sık 
tekrarlanması neticesi olduğunu ileri sürdüler. Bu konuyu bir hayli tartıştık. Ben 700 bin 
nüfuslu bir şehirde 15 günde bir toplantı değil, haftada 10 toplantı yapmanın imkan dahilinde 
olduğunu söylüyordum. Geçici başarısızlıklardan dolayı üzülmemek gerekirdi. Çünkü doğru 
yolda idik. Er geç sebatımız bizi zafere götürecekti. Esasen bütün o 1919-1920 kışı yeni 
hareketin ve şiddetin zafere ulaşacağına dair daha fazla güven aşılamak için girişilmiş tek bir 
kavga ile geçti, özgüvenin inanç gibi dağları devirmeye kabiliyetli bir taassup haline 
dönmesine çalışıyorduk. Aynı salonda yapılan ikinci toplantıda dinleyici sayısı 200'ü aştı. 
Ayrıca başarı da büyük oldu. Derhal yeni bir toplantının hazırlıklarına giriştim. On beş gün 
sonra tertiplenen toplantıyı 270 kişinin üstünde bir dinleyici kitlesi takip etti. On beş gün 
sonra taraftarlarımızı ve yeni hareketin dostlarını yedinci defa toplantıya çağırırken aynı bina 
400'den fazla bir dinleyici kalabalığını kabul etmek durumunda kalıyordu. 

Bu sıralarda yeni hareketin dahili esaslarını tespit için yaptığımız teşebbüs küçük 
topluluğumuzda büyük münakaşalara sebep oluyordu. Bugünlerde başlayıp daha sonra da 
devam ettiği gibi hareketimize bir "parti" denilmesi eleştiriliyordu. Ben eleştirenlerin bu 
hareketlerini, kabiliyetsiz ve dar düşünceli oluşlarının delili saydım. Bunlar şekle bağlı kalan 
ve bir harekete şatafatlı bir ad takarak değer kazandırmaya çalışan kimselerdi. Maalesef 
atalarımızın dil hazinesi de bu şatafat meraklılarına gayet iyi cevap verebilecek durumda idi. 
O zamanlar fikirlerim henüz kabul ettirmemiş olan her hareketin, başka bir ad almakta ısrar 
etse dahi, parti olduklarını anlatmak çok zordu. Bir kimse, uygulandığında zamanın 
insanlarına faydalı olacağına inandığı cesur bir fikri somut şekilde gerçekleştirmek isterse, 
önce o kimse fikirlerine yardımcı olacak taraftarlar aramak zorundadır. Onun bu düşünceleri, 
iktidardaki partiyi yok etmek ve kuvvetlerine parçalanmasına son vermek ise, bu fikre 
katılacak ve aynı isteği besleyecek kimselerin hepsi, gayeye ulaşana kadar aynı partiden 
olacaklardır. Kelimeler üzerine münakaşa etmek ve yüz buruşturmaktan zevk alma arzusu 
somut basanları akıl ve hikmetleri ile ters orantılı olan bu perukah nazariyecilerden bazılarını, 
bir dengini değiştirme isteğini beslemeye itebilir. Bunu yaparlarken de bütün genç 


hareketlerin sahip oldukları parti niteliğini değiştirme hülyasına düşerler. Oysa halka zarar 
verecek bir şey varsa, o da eski saf Cermen ifadeleri ile meydana gelmiş bu değişmeler ve alt 
üst olmalardır. Çünkü bunlar yeni zamana uymazlar ve bir şeyi açıkça temsil etmezler, insanı 
yalnız bir hareketin önemi hakkında taşıdığı isme bakarak hüküm vermeye sevk ederler. Bu 
gerçek bir rezalettir. Fakat günümüzde bu rezalet çok işlenebilir. 

Sonraları yaptığım gibi o zamanlar da, eserleri daima sıfıra eşit olan ve gurur ve azametleri 
her türlü ölçüyü aşan bu "seyyar Alman halkçı sosyalistlere" karşı halkı ikaz etmiştim. Genç 
hareketimiz, tek meziyetleri 30-40 yıldan beri aynı fikir uğrunda mücadele ettiklerini 
söylemekten ibaret olan birtakım kimseleri de arasına almaması gerekiyordu. Bu kimse, fikir 
dediği şey uğrunda 30-40 yıl mücadele eder de herhangi bir başarı sağlayamazsa ve aynı 
zamanda rakibini yenemezse, bu 30-40 senelik sonuç vermeyen uğraşması kendinin 
kabiliyetsiz olduğunun en açık delilidir, işin en tehlikeli tarafı bu tip kimselerin partiye sadece 
üye sıfatı ile girmek istemeleri değildir. Aynı zamanda liderler arasına kabul edilmelerini 
isterler. Kanaatlerine göre onların eski çalışmalarına layık yegane mevki budur. Bu herifler, 
burada da yine eski çalışmalarına devam etmek isterler, işte genç bir hareket bu heriflerin 
ellerine teslim edilirse felaket olur. 

iş adamları için de durum aynıdır. Kırk yılda büyük bir ticarethaneyi başarıya götürememiş 
bir kimse yeni bir iş kurmaktan acizdir. Büyük bir fikirden gelen ve onu berbat eden ırkçı bir 
kimse de böyledir. O yeni bir genç hareketi yönetmek durumunda değildir. Esasen bu tip 
kimseler yeni hareketin bir parçasını teşkil etmek, o harekete hizmette bulunmak ve yeni 
fikrin prensipleri içinde çalışiçin gelmezler. Çok zaman, kendi fikirlerini, yeni hareketin 
piağladığı olanaklar sayesinde uygulayarak insanlığın başına bir kere I'daha bela kesilmek 
üzere gelirler. Bu fikirlerin ne olduğunu açıkla-bir hayli güç meseledir. Bu adamların göze 
çarpan nitelikleri, | *ski Cermen kahramanlarını, tarihten önceki devrenin karanlıkları-ve taş 
baltalarını, kalkanlarını hülya etmeleridir. Halbuki bunlar, / akla gelebilecek korkakların en 
kötüleridirler. Çünkü eski Alman si-' lahlarından kopya edilmiş tahta kılıçları her yöne 
sallayanlar ve boş kafalarını bir ayı postu ile sarıp üstüne de boğa boynuzları takanlar, çimdi 
ise yalnız düşünce gücünün silahları ile saldırıya geçiyorlar ve komünistlerin küçücük bir 
posasının ucu görünür görünmez he-: Itıencecik savuşuveriyorlar. Gelecek nesil hiç şüphe yok 
ki bu heriflere kahramanlıklarından (!) dolayı bir destan yazmayacaktır. Bunları gayet iyi 
tanıyıp öğrendiğim için adi komedyaları bende derin |, bir nefret uyandırır. Onların halk 
üzerindeki tesir şekilleri pek gü-rlünç ve adidir. Yahudi bu ırkçı komedyenlere hiç 
dokunmamakta ı ve hatta bunları, gelecekteki Alman Devletinin ileri gelenlerine ter-| Cih 
etmekte pek haklıdır. 

Bu adamlar o büyük iktidarsızlıklarına rağmen, durumu herkesten çok daha iyi bildiklerini 
anladıklarını iddia ederler. Namusluca hareket eden ve sadece geçmişteki kahramanlıklarını 
alkışlamamızın kendilerine bir fayda vermeyeceğim ve kendi davranışlarının da gelecek 
nesillere şerefli hatıralar bırakması gerektiğini bilen kimseler için, bu adamlar bir yaradır. 
Kendi aptallıkları ve kabiliyet-sizliklerinin tesiri ile hareket eden bu adamlarla, belirli bazı 
sebepler dolayısıyla aynı şekilde davranan kimseleri ayırt etmek pek zordur. 

Ben şahsen, eski Alman modasına göre o sözde dini reformcuların milletimizin kalkınmasını 
isteyen kuvvetler tarafından teşvik edilmedikleri kanaatinde idim. Gerçekten onların bütün 
faaliyetleri, halkı, Yahudi dediğimiz o müşterek düşmana karşı, müşterek mücadeleden 
saptırmayı hedef alıyordu. Bunlar milleti bu müşterek mücadeleye yöneltecekleri yerde, 
birtakım dini kavgaların ortasına atıp bırakıyorlardı, işte bundan dolayı hareketin emir ve 
iradesi mutlak bir otorite kullanan merkezi bir kuvvete verilmelidir. Ancak bu şekilde hareket 
edilirse bu zarar verici heriflerin faaliyetlerine bir set çekilebilir. Bu adamlar, birliği ve 
idaresindeki kesin disiplini ile temayüz eden bir hareketin en azgın düşmanıdırlar, işte genç 
hareketimizin o günlerde belirli bir programa dayanarak "ırkçı" tabirini kullanması boşuna 
değildi. Gerçi "ırkçı" tabiri ifade ettiği mefhumun müphemliği dolayısıyla bir harekete 


program teşkil edemez ve böyle bir partiye girmek için emin bir ölçü olamazdı. Bu mefhumu 
uygulamada tayin ve tarif etmek zordur. Aynı zamanda bu mefhum, çeşitli tefsirlere de 
müsaittir. Bu tefsirler ne kadar çok ve birbirinden farklı olursa, o hareketi kabul etmemek 
ihtimali de o kadar artar. Siyasette çeşitli yönlere yayılmış ve tarifi müphem kalmış bir fikrin 
kabulü, mücadele ve tartışma sırasında her türlü dayanışmayı ortadan kaldırır. Keza, herkes 
kendi inancını ve iradesinin yönünü tayin etme işini, kendi belirlerse birlik kalmaz. 

Bugün bir sürü herifin şapkaları üzerinde "ırkçı" kelimesini taşıdıklarını ve bu kelimenin ifade 
ettiği manadan çok uzak ve yanlış bir düşüncenin içinde olduklarını görmek ve bilmek çok 
utanılacak bir haldir. Bavyera'da tanınmış bir profesör, bir mücahit, fikirleri ilgi uyandıran bir 
kimse, Berlin'in aleyhinde fikri mücadelelere girişmiş bir adam, "ırkçı" mefhumunu, 
"monarşi" mefhumu ile bir tutmaktadır, işte bu bilgine has zihin, bir şeyi unutmuştur. Bu da 
geçmişteki Alman monarşilerinin hangi özel hallerde modern "ırkçı" düşünce ile aynı 
olduklarını açıklanmamaktadır. Bu kimsenin bir iş yapamayacağı ortadadır. Çünkü monarşi 
anayasalardan çok daha az ırkçıdır. Eğer başka türlü olsalardı, monarşiler hiçbir zaman 
ortadan kaybolmazlardı veya aksine olarak ortada bulunmaları ile ırkçı düşüncenin yanlış bir 
fikir olduğunu ispat ederlerdi. 

Nedense herkes ırkçılık konusunda aklına estiği gibi konuşuyor. Fakat ne var ki böylesine çok 
açıklamalar mücadele eden bir siyasi hareket için başlangıç noktası olarak kabul edilemez. 
Yirminci yüzyılın müjdecileri olan bazı Jean Baptistelerin gözle görülen, elle tutulan 
cahilliklerinden bahsetmeyeceğim. Bu kimselerin ırkçılığı bilmedikleri gibi halkın 
hissiyatından da haberleri yoktur. Bunun böyle olduğu komünistlerin bunları kolayca ait 
etmelerinden bellidir. Komünistler, bunların gevezeliklerine göz yumarak, kendileri ile 
eğlenmektedir. 

Dünya üzerinde düşmanlarına, kendisine karşı kin besletmeğe başarılı olamayan bir kimse, 
kanaatimce arzu edilecek biri değildir. Bu gibi kimselerin arkadaşları genç hareketimiz için 
yalnız komşu olmakla kalmaz, hareketimize zararlı da olur. Parti kelimesinin bile o "ırkçı" 
hayalperestler sürüsünü korkutacağını ve bizden uzaklaştıracağını ümit ediyorduk. Bundan 
dolayı "Parti" adım aldık. NASYONAL SOSYALiIST ALMAN iŞÇi PARTİSİ adında karar 
kılmamızı i-cap ettiren sebep buydu. 

Bu ilk adım eski devirlerin hayalperestlerini, ırkçı fikirleri kanun durumuna getirenleri bizden 
derhal uzaklaştırdı ve aydın oluşlarını, sarsak vücutları önünde birer kalkan gibi 
kullananlardan 

kurtardı. 

Bu sonrakiler bize şiddetle hücum ettiler. Fakat bu gibi kazlardan bekleneceği gibi yalnız 
kalemleri ile hücuma geçtiler. Bize cebir ve şiddet gösterenlere karşı kendimizi cebir ve 
şiddetle korumamız, bunların hiç hoşlarına gitmiyordu. Bizi sopa ve topuza karşı sıkı bir 
bağlılıkla suçladıkları gibi, aynı zamanda maneviyattan yoksun olmakla da itham ediyorlardı. 
Bir toplantıda bir "Memosthene"in, avaz avaz bağırarak ve yumruklarını kullanarak 
konuşmasına fırsat vermeyen elli kadar budala tarafından susturulması, bu şarlatan heriflere 
hiç ama hiç tesir yapmazdı. Anadan doğma korkaklıkları, onları hiçbir vakit böyle bir tehlike 
ile karşı karşıya getirmezdi. Çünkü onlar gürültü, patırdı ve boğuşmalar içinde değil, 
"Kabine"nin sessizliği içinde çalışırlar. Bugün bile genç hareketimizi, sessizlik içinde 
çalışanlar adını verebileceğimiz kimselerin kuracakları tuzaklara karşı dikkatli, olmaya ne 
kadar davet etsem azdır. Bu herifler sadece korkak değil, aynı zamanda aciz ve bir işe 
yaramayan kimselerdir. Bir şey bilen ve bir tehlikeyi sezmeye yardım etmek olanağım gözleri 
ile gören bir kimse, bu işi sessizlik içinde yapmak zorunda değildir. Böyle bir kimsenin 
görevi, kötü olanı ortadan kaldırmak için mücadelenin içine açıkça atlamaktır. Böyle hareket 
etmezse görevini yapmamış olur ve daha doğrusu pek acınacak şekilde zayıf olduğu anlaşılır. 
Bu sessiz çalışanların çoğu, bir şeyler biliyormuş gibi davranırlar. Halbuki, ne bildiklerini ise 
Allah bilir! Aciz oldukları halde bir takım oyunlarla dünyanın gözünü boyamaya kalkarlar. 


Tembel oldukları halde "ses siz çalışmaları" sırasında büyük bir enerji sarf ediyorlarmış 
izlenimini uyandırmaya çalışırlar. Sözün kısası, bunlar başkalarının namuslu çalışmalarına 
tahammül edemeyen sihirbaz ve siyasi elebaşılardır. Bu ırkçı yarasalardan biri sessiz çalışan 
bir herifin değerini göklere çıkardığı zaman, sessiz çalışmanın verimsiz olduğu, başkalarının 
çalışmalarının ürünlerini çaldığı, evet evet çaldığı bir değil bin defa iddia edilebilir. Buna 
tembelliklerini, aydınlıktan korktuklarını, namuslu çalışmaları gururlu tenkitleri ile 
ezdiklerini, kendilerini dev aynasında görmelerini de eklerseniz, gerçekte bu heriflerin milleti- 
mizin can düşmanı Yahudi ile suç ortağı olduklarını anlarsınız. Bir meyhane masası başında, 
etrafı düşmanları ile sarılı olmasına rağmen kendi görüşünü fertçe ve açıkça savunan kimse, 
bu sinsi, yalancı ve dalavereci heriflerin bin tanesinden daha fazla iş yapıyor demektir. Çünkü 
bu cesur davranış ile bir veya iki kişiyi yeni harekete çekebilir. Halbuki gizli çalışmalarını 
öven, sonra hor görülen bir isimsizliğin perdesi altında saklanan bu şartla tanlar, bu korkak 
herifler milletimizin kalkınması konusunda hiçbir işe yaramazlar. Onlar gerçek bir 
eşekarısıdırlar. 

1920 yılı başında, büyük bir toplantı yapmaya teşebbüs ettim. Bu hareketim bazı tartışmalara 
sebep oldu. Partiyi yönetenlerden bir kısmı bunu pek vakitsiz buluyorlar, sonuçtan şüphe 
ediyorlardı. Kızıl basın bizimle meşgul olmaya başlamıştı. Onun kinini tahrik etmeyi 
başardığımızdan dolayı, sevinç duyuyorduk. Başka toplantılarda da onların muhalifleri sıfatı 
ile gösteri yapmaya başlamıştık. Pek tabii olarak böyle bir teşebbüste bulunanlarımız derhal 
susturulmuşlardı. Buna rağmen başarı vardı. Artık bizi tanımaya başlamışlardı. Bizi daha 
fazla tanıdıkça, aleyhimizde nefret ve hiddet dalgası kabanyordu. Bu bakımdan ilk büyük 
toplantımızda, kızıl taraftaki dostlarımızın büyük çapta bir ziyaretlerini bekleyebilirdik. 

Gerçi ben de yok edilmek tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu fark ediyordum. Fakat ne var 
ki bu kavgaya girişmek gerekti. Esasen bu günlerde olmazsa, birkaç ay sonra muhakkak böyle 
bir şey meydana gelecekti, ilk günden itibaren yerimizi körü körüne bir güven ile, amansız bir 
mücadele ile koruyup, hareketimizin sonsuza kadar devamım sağlamak bize bağlı bir işti. Ben 
kızıl partinin zihniyetini çok iyi bildiğim için, büyük bir karşı koymanın yapacağı ilk etkinin 
dikkatleri bizim üzerimize çekmekle kalmayıp, harekete taraftar sağlayacağına da emin 
bulunuyordum. Bu en önemli husustu. Bundan dolayı bu karşı koyma işine iyice azmetmek 
gerekirdi. 

O zamanlar partinin ilk lideri bulunan M. Harrer toplantı gününün tespiti konusunda, benim 
fikrimi kabul edemiyordu. Bundan dolayı namuslu ve mert bir kimse olarak davrandı ve 
hareketin yönetiminden çekildi. M. Harrer'in yerine M. Antoine Drexler geçti. Ben 
propaganda teşkilatının başında kalmıştım. Artık bu toplantı işi ile gayet güzel meşgul 
oluyordum. Henüz kimsenin bilmediği hareketimizin halka açık ilk büyük toplantısının günü 
24 Şubat 1920 olarak kararlaştırıldı. 

Hazırlıkları bizzat ben yönetiyordum. Bu hazırlık safhası pek kısa sürdü. Her şey bir şimşek 
hızı ile alınan kararlara göre tertiplendi. Toplantının duyurulması, duvar ilanları ve daha önce 
propagandadan bahsederken geniş bir şekilde anlattığım gibi hazırlanan broşürlerle yapılması 
gerekiyordu. Bu propaganda biçiminin en önemli nitelikleri şunlardı: Büyük bir topluluk 
üzerinde etki yapmak, propagandayı belirli birkaç nokta üzerine yoğunlaştırarak devamlı bu 
konuları tekrarlamak, kısa ve öz bir metin hazırlamak ve fikri yaymak için büyük bir inat 
gösterip, sonucu beklemekte sabırlı olmak. 

Renk olarak kırmızıyı seçtik. Bu renk, rakiplerimizi tahrik edecek ve onları kızdırıp galeyana 
zorlayacak, böylece bizi onlara tanıtacaktı, ister istemez, bizi akıllarından çıkaramayacaklardı. 
Sonuç, Bavyera'da da Marksistlerle, diğer parti arasında siyasi bir beraberlik bulunduğunu 
açıkça ortaya koydu. Bu husus, hükümette bulunan Bavyera Halk Partisi'nin, duvar 
ilanlarımızın kızıl işçiler üzerinde yaptığı tesiri önceleri hafifletmek ve daha sonra da 
tamamen önlemek için gösterdiği gayretten anlaşıldı. Polis bizim propagandamıza karşı 
çıkmak için bir sebep bulamadığından, duvar ilanlarımıza itiraz etti. Bir kenarda duran kızıl 


arkadaşlarına hoş görünmek için, güya Alman Halk Partisi'nin yardım ve tahriki ile 
ilanlarımızın duvarlara yapıştırılmasını yasakladı. Halbuki bu ilanlar uluslararasıcı-lık içinde 
yollarını şaşırmış olan yüz binlerce işçiyi tekrar Alman milletine iade edecekti. Bu ilanlar 
irademizin doğruluğunu ve niyet-lerimizdeki dürüstlüğü gelecek nesillere gösterecekti. Milli 
denilen otoritelerin, kendilerine bir engel teşkil eden milli bir hareketi ve sonunda 
milletimizin büyük bir topluluğunu tekrar kazanmak teşebbüsünü boğazlamaya kalkıldığı 
zaman ne kadar keyfi davrandıkları böylece tespit edilmiş oldu. Bu ilanlar Bavyera'da milli 
bir hükümet bulunduğu yolundaki fikir ve kanaati de yıkmaya yardım edecekti. Böylece 
1919-1923 yıllarının milli Bavyerası'nın, hiç de milli bir hükümetin eseri olmadığı 
anlaşılacaktı. Hükümette bulunanlar, bu hareketin gelişmesine engel olmak ve onu imkansız 
duruma sokmak için her şeyi yaptılar. Bu adi davranışa sadece iki kişi katılmadı: O zamanki 
polis müdürü Ernst Pöhner ile sadık müşaviri Obramtmann Frick. Bu iki memur, daha o 
devirde göreve başlamadan önce Alman olmak cesaretine sahip kimselerdi. E. Pöhner, halk 
nezdinde sevgi kazanmayı diğer otoriteler arasında en az aklına getiren, fakat mensup olduğu 
millete karşı sorumluluğunu en canlı şekilde hisseden bir kimse idi. Her şeyden çok sevdiği 
Alman milletinin tekrar yükselmesi uğrunda her şeyi göze almaya ve her türlü fedakarlığa 
katlanmaya hazırdı. E. Pöhner, kendilerine teslim edilen devlet malını korumayan, milletin 
çıkarlarını düşünmeyen, bağımsızlık için çalışmayan ve kendilerini besleten hükümete itaat 
suretiyle aylık alan memur güruhunun istediği gibi at oynatmasına engel oluyordu. O, her 
şeyden önce, devlet otoritesi denilen iktidarı ellerinde bulunduranların çoğuna muhalefet 
ederek, ülkeye hıyanet edenlerin düşmanlıklarından çekinmiyordu. Yahudilerin ve Mark- 
sistlerin kini, iftiraları ve yalan dolu saldırıları milletimizin sefaleti ortasında onun yegane 
saadetini teşkil etti. O granit gibi sadık, eski zamanların temizliği içinde yüzen tam bir 
Almandı. "Esir olmaktansa ölmek daha iyidir." sözünü kendine şiar edinmişti. Bu söz, onda 
lafta kalmıyor, bütün varlığından fışkırıyordu. E. Pöhner ve mesai arkadaşı O. Frick benim 
nazarımda, devlet memuru olarak Bavye-ra'nın var olmasına hizmet etmiş sayılacak yegane 
kimselerdir. 

Büyük toplantımızın açılmasından önce yalnız gereken propaganda malzemesini hazırlamak 
değil, toplantı programını da bastırmam gerekliydi. Bu kitabın ikinci bölümünde programı 
uygulamak için, özellikle takip ettiğimiz esasları daha geniş bir şekilde anlatacağım. Ben, 
burada yalnız programın, genç hareketin bünyesini ve cevherini ortaya koymakla kalmadığını, 
aynı zamanda topluluklara, takip ettiğimiz gayeyi de amacı da açıkladığını belirtmek isterim. 
Mensuplarına aydın denilen çevreler önceleri nükte yapıp alay etmeğe kalkıştılar. Daha sonra 
tenkit ettiler. Bütün bu davranışlar bizim hareketimizin ne kadar doğru olduğunu açıkça 
gösteriyordu. 

Birkaç yıldan beri düzinelerce yeni fikir hareketlerine şahit oldum. Bütün bu fikir hareketleri 
rüzgarların önüne düşüp, sürüklenip gittiler. Bu arada hiçbir iz bırakmadılar. Yalnız bir tanesi 
dayandı. O da Nasyonal Sosyalist Alman işçi Partisi idi. Artık her zamankinden çok şuna kani 
oldum ki; bu yazımın aleyhinde mücadele edilebilir, bu parti felce uğratılabilir, hatta küçük 
partilerin bakanları bizi söz söylemeden men edebilirler, fakat fikirlerimizin galip gelmesine 
hiçbir zaman engel olamazlar ve olamayacaklardır. Artık, iktidar mevkiinde bulunan partilerin 
ve onları temsil edenlerin isimleri bile hatırlanmaz olacaktır, işte bu sırada Nasyonal Sosyalist 
işçi Partisi'nin programı, doğmakta olan bir devletin temellerini teşkil edecektir. 

1920'nin Ocak ayına kadar dört ay içinde yaptığımız toplantılar, ilk broşürümüzü, ilk duvar 
ilanımızı ve programımızı bastırabilmek için ihtiyacımız olan parayı sağlamıştı. 

Bu kitabın birinci kısmını ilk büyük toplantımızı anlatarak biti-riyorsam, bunun sebebi, bu 
toplantının küçük toplumların dar çevrelerinin sınırlarını aşıp, çok ötelere sıçramasından ve 
ilk defa zamanımızın en kudretli manivelası olarak, kamuoyu üzerinde büyük tesir yapmış 
olmasından ileri gelmektedir. 


O gün bende yalnız bir endişe vardı. O da şuydu: Acaba toplantı salonu dolacak mıydı, yoksa 
bize, boş sıralara hitaben söz söylemek mi düşecekti? Salonun dolacağından ve büyük bir 
başarı sağlayacağımızdan emindim. Toplantıyı beklerken bu düşünceler içinde idim. 
Toplantımız saat 7.30 da başlayacaktı. Saat 7'yi çeyrek geçe Münih'te Platzl üzerindeki 
Hofbrauhaus'un eğlence salonuna girdiğim zaman, kalbimin sevinçten parçalanacağını 
sandım. Bana kocaman görünen salon tıklım tıklım dolu idi. Omuzlar değil, başlar birbirine 
dokunuyordu. Salonda iki bin kişiden fazla kimse vardı. En çok hoşuma giden taraf, özellikle 
kendilerine hitap etmek istediğimiz kimseler tarafından salonun doldurulmuş olması idi. 
Salonun yarısından çoğu komünist ve tarafsız kimseler tarafından doldurulmuştu. Bizim ilk 
büyük toplantımız, komünistlerin fi-kirlerince, çabucak varmak istedikleri sonuca mahkum 
bulunuyordu. Fakat, iş çarçabuk başka renge büründü, ilk hatip sözlerini bitirdikten sonra, 
kürsüye ben çıktım. 

Konuşmaya başladıktan birkaç dakika sonra salonun her tarafında söz kesmeler dolu gibi 
yağıyordu. Salonda büyük kavgalar çıkıyordu. En sadık ve en samimi askerlik 
arkadaşlarımdan ve taraftarlarınızdan kurulu olan küçük bir grup, salonda huzuru kaçıranların 
üzerine atıldılar. Böylece yavaş yavaş sessizlik oluştu. Ben de sözlerime devam edebildim. 
Yarım saat kadar geçtikten sonra alkış sesleri, homurtu ve küfür seslerini bastırıyordu. 

işte o zaman programımızı okumaya başladım. Program ilk defa olarak bir topluluğa izah 
ediliyordu. Artık müdahaleler, takdir ve onaylama seslerinin altında sönük kalıyordu. 
Toplantıyı takip edenlere programdaki yirmi beş ilkeyi açıkladım. Dinleyenlerden pren- 
siplerimiz hakkında hükümlerini vermelerini istediğim zaman, gittikçe artan bir şevk ve 
heyecan içinde bütün okunanlar çoğunlukla kabul edildi. Artık, son prensip de kabul edilince, 
önümde yeni bir fikir, yeni bir inanç, yeni bir irade ile tek vücut olmuş insanlarla dolu bir 
salon vardı. 

Biraz sonra salon boşalmaya başladı. Yığılmış kalabalık, sulan ağır ağır akan bir ırmak gibi 
salonun kapısına doğru gidiyordu. Bütün bu kimseler, birbirlerine çıkışıyorlar, birbirlerini 
itiyorlardı, işte o zaman unutulması ihtimali olmayan bir fikir hareketinin prensiplerinin 
uzaklara, çok uzaklara, Alman milletinin içine yayılacağını anladım. 

Bir ocak devrilmişti. O devrilen ocağın ateşinde Alman milletine hürriyetine ve hayatını iade 
edecek olan kılıç dövülmekte idi. Milletçe kalkınma gözlerimin önüne geliyordu. Aynı 
zamanda, o a-man vermez intikam ilahının, 9 Kasım 1918 ihanetine karşı durdu Şuna şahit 
oluyordum. 

Salon ağır ağır boşaldı. Genç hareket, gidişatını takip etti. 


BOLUM 12 
Genç Hareketimizin ilk büyük salon toplantısı 24 Şubat 1920 günü yapıldı. Münih'te 
Hofbrauhaus'un eğlence salonunu dolduran İki bin kişiye yakın bir kalabalık önünde 
partimizin 25 maddelik, programı okundu. Böylece, bizleri gereksiz fikirlerden, faydasız 
köhnemiş düşüncelerden, zararlı eğilimlerden sıyırıp kurtaracak olan "KAVGA" nın ilkeleri 
ve emirleri ilk defa halka taşınmış oluyordu. Program şevk ve heyecanla dinlenildi ve büyük 
bir çoğunluk tarafından kabul olundu. Artık, kaderin son sürat giden arabasını durdurmak için, 
korku ve atalet içinde olan burjuva sınıfı ve Marksistlere karşı yeni bir kuvvetin ortaya 
çıkması gerekiyordu. Yeni hareketin bu büyük mücadele uğrunda bir önem ve kuvvet 
kazanabilmesi için, daha ilk günlerden itibaren, taraftarlarına, bu hareketin yalnız yeni bir 
seçme usulü getirmekle kalmayacağını anlatmak ve bunun yanı sıra en önemlisi olarak, 
yepyeni bir felsefi fikir getirdiğini göstermek ve buna inandırmak gerekliydi. Bir parti 
programı yapılırken, bu programın zaman zaman değiştirileceği ve yolunacağı düşünül- 
melidir, ister yeni bir program uygulanmasında olsun, ister eski bir programın değiştirilmesi 
söz konusu olsun, her zaman seçimde alınacak sonucun ne olabileceği endişesi vardır. Eğer, 
halkın partiyi terk edip araba koşumlarından kurtulmak istediğine dair bir şüphe Siyaset 


artistlerinin zihinlerinde belirirse, o zaman bu siyasi aktörler derhal at bağlanacak olan sırığı 
tekrar boyamaya başlarlar, işte bu sıralarda, halkın sabrının tükenmiş olduğu vakaları 
hatırlayabilecek kabiliyette, ihtiyar siyaset adamları ortaya çıkar. Bunlar, gene eskiden olduğu 
gibi tehlikenin yaklaşmakta olduğunu sezerler. Bu sırada yapacakları iş, eski reçetelere 
müracaat etmek, bir komisyon kurmak, büyük halk topluluklarının nelerden hoşlanıp, 
nelerden hoşlanmayacaklarını tespit etmektir. Halkın konuştuğu konulara kulak kabartıp, 
gazete makalelerinden koku almaya çalışırlar. Bu arada bütün meslek grupları ve işçi sınıfı 
teker teker incelenir, en büyük istekleri araştırılır. 

Neticede komisyonlar toplanır, programlarını gözden geçirip, değiştirmeye başlarlar. Bu gibi 
kimseler gömlek değiştirir gibi kanaat değiştirirler. Yeni bir program yapıp, herkese bir pay 
ayırırlar, köylünün tarım işlerinde, sanayicinin imalâtında, tüketicinin satın aldığı eşyada 
himayesi sağlanır. Memurun aylığına zam yapılır. Dullar ve yetimlere aylık bağlanır, 
bağlanmışsa aylıklarına zam gelir. Vergiler indirilir. Unutulan bir sorun veya bir meslek 
grubunun şikâyeti telâş uyandırır. Acele o dâva ile meşgul olunur ve ilâveler yapılır. Nihayet 
küçük burjuva ordusu ile eşlerinin memnun edildiklerine kanaat getirilir, işte bundan sonra 
Allah'ın lütfuna ve seçmen vatandaşın budalalığına dayanarak devleti ıslah için mücadeleye 
girişilir. 

Siyasetçiler, seçim yapıldıktan ve beş yıllık rahat yaşayışlarını sağladıktan sonra artık halkı 
unuturlar ve daha büyük ve daha güzel görevlere sarılırlar. Program komisyonu dağılır. Seçim 
öncesi sürdürülen mücadele yeniden günlük ekmek için yapılan mücadele şekline döner. 
Sözün kısası, milletvekilliği ödenekleri davası ele alınır. Milletin temsilcisi, her gün o 
müstesna binaya gider. Gerçi tamamen içeri girmez. Ama listelerin bulunduğu odada boy 
göstererek, kendi adını halkın hizmetinde bulunanların arasına yazdırtır. Böylece bu devamlı 
gayretinin karşılığı olarak ödeneğini alır, Fakat on yıl sonra veya buhranlı günler sırasında, bir 
esnaf derneğini andıran parlementonun fethedilmesi tehlikesi belirdiği zaman birer krizalit* 
olan bu siyaset cambazları büyük "phalansterelerini bir yana bırakarak, halk topluluklarına 
doğru yeniden kanat açarlar. 

Seçmenlerine tekrar nutuk atmaya başlarlar. Yaptıkları işleri ballandıra ballandıra anlatırlar. 
Muhaliflerinin fena niyetlerini ve inatçı davranışlarını dile getirirler. Fakat çoğu zaman akıllı 
topluluklar bunlara minnettarlık göstermeyip, yüzlerine karşı hakaret ederler. 

©  Krizalit: Kurdun, kelebek olmadan önce geçirdiği başkalaşma hali.) 

İşte halkın nankörce (!) davranışı belirli bir dereceye ulaştığı zaman, partinin boyasını 
yenilemek gerekir. Programın elden geçirilmesine ihtiyaç hasıl olur. Komisyonlar tekrar 
kurulur ve aldatma oyunu eskiden olduğu gibi sahneye konur, insanların granit kadar sert olan 
aptallıkları göz önünde tutulursa bu şekilde davranışlar karşısında şaşılmaz. Oy verecek olan 
gerek burjuva ve gerek proleter sınıfına dahil "dört ayaklılar" yeni program karşısında gözleri 
kamaşmış bir durumda tekrar aynı ahıra koşarlar ve daha önce kendilerini kandırmış olan 
herifi bir kere daha seçerler. İşte bu şekilde halkın ve çalışan sınıfların adayı tekrar 
"parlamento tırtılı" olur. Yâni kamu hayatının yapraklan üzerinden midesini doldurmaya de- 
vam eder. Sonunda şişmanlar, büyür ve bir süre sonra tekrar bir kelebeğe dönüşür. 

Devamlı bir şekilde bu aldatmalara şahit olmak kadar insanı üzüntüye sevk eden bir şey 
yoktur. Bu fikri çürüme varken, Burjuvalar arasında, Marksizm'in teşkilâtlı kuvvetine karşı 
mücadele edebilmek için gereken silâhlara rastlanamaz. Esasen bu kimselerin ciddi bir şekilde 
bu milli dâvayı düşündükleri de söylenemez. Bu parlamento şarlatanlarının, gerçek bir batı 
demokrasisi ile Marksizm'e karşı mücadele etmeyi ciddi bir şekilde düşündüklerine hiçbir za- 
man ihtimal verilemez. Esasen Marksist nazariye için bütün demokratik sistem, gayeye 
ulaşmak için bir vasıtadan başka bir şey değildir. Marksçılar rakibini felce uğratmak ve kendi 
yolunu açmak için her vasıtayı kullanırlar. Şimdi Marksistlerin bir kısmı kendisinin 
demokratik ilkelerle ayrılmaz bir şekilde bağlılığı hususunda bir kanaat uyandırmaya gayet 


ustaca çalıştığı sırada, bu herifler ülkenin buhranlı zamanlarında demokrasinin batıdaki 
uygulamasını dikkate almazlar ve çoğunluğun kararına değer ve önem vermezler. 

Burjuva sınıfına mensup parlamenterler memleketin asayişini, hâkim adedin üstün zekâsında 
gördükleri sıralarda, Marksistler, kenar mahallelerin bir sürü serserileri ve Yahudi edebiyatı 
ile birlikte bir hamlede nüfuzu ele aldılar ve böylece demokrasiye büyük bir darbe indirdiler. 
Marksizm, yok etmeğe kararlı olduğu milli ruhun sevgisini kazanmayı başaramadığı sürece, 
yıkıcı emellerinin karışıklığını azimle takip ederek demokrasiyle beraber kol kola olacaktır. 
Eğer Marksizm, parlamento kazanında kandille bir şeyin kaynayabileceği ve pişebileceğine 
inanacak olursa, bütün bu parla mento oyunlarına da derhal son verir. İşte o zaman kızıl 
uluslarara-sıcılığın bayraktarı demokratik şuura danışacağı yerde proletarya kütlelerine ateşli 
bir müracaatta bulunacak, kavga ani olarak, parlamento salonlarından fabrikalara, 
imalâthanelere ve sokağa intikal edecektir. Böylece demokrasi, Marksistler tarafından derhal 
tasfiye edilecektir. Parlamentoda bu halk havarilerinin uysal taraftarlarının halledemediği iş, 
tahrik edilmiş proletarya kütlelerinin çekiçle -riyle yapılacaktır. 

Proletarya toplulukları aynen 1918 yılının sonbaharında olduğu gibi, dünyanın Yahudiler 
tarafından ele geçirilmesi faaliyetinin Batı demokrasisinin sahip olduğu vasıtalarla önüne 
geçmeyi tasarlamanın ne kadar saçma bir iş olduğunu açık bir şekilde burjuva topluluğuna 
gösterecektir. İşte böyle bir canavar karşısında, "blöften ibaret olan veya sadece Marksistlerin 
işlerine yarayan, fakat sonradan artık bu heriflere fayda sağlamaz hale gelince gözden 
çıkarılacak olan bir sürü kurallara saplanıp kalmak için gerçekten aptal olmak gerekir. 

Bütün burjuva partilerinde siyasi faaliyet, esasta parlamentoda birkaç sandalye kapmak 
kavgasından ibarettir. Bu mücadele sırasında, gerekirse bütün ilkeler bir b., çuvalı gibi atılır. 
Bu şekil davranıştan programları gibi kuvvetleri de zayıflar. Çünkü onlarda, halk toplulukları 
üzerinde büyük fikirlerin çekiciliği ile etkili olan o sihirli nüfuz ve ilkelere karşı kesin bir 
inanış ile bunları zafere ulaştırmak hususunda beslenen büyük azmin vereceği ikna kuvveti 
yoktur. Fakat herhangi bir parti ne kadar hata işlemiş olursa olsun, eğer bir felsefi fikrin bütün 
silâhlan ile, mevcut bir düzene karşı saldırıya geçecek olursa, diğer parti yeni bir inançla karşı 
koymaz ve savunmasını cesur bir şekilde yapmazsa mağdur durumda kalacaktır. 

Eğer, burjuva yazarların milli bakanları veya Bavyera Merkez Partisi, bizim genç hareketimizi 
bir ihtilâl olarak tavsif ederse, bu parlak siyasi kanaate karşı, “şüpheyok ki bizsizin aptallığınız 
sırasında elinizden kaçırdığınız şeyi kazanmağa, elde etmeğe çalışıyoruz" cevabını verebiliriz 
ve şöyle devam ederiz: "Siz parlemento maskaraları ile milleti uçuruma doğru sürüklediniz. 
Fakat, biz yepyeni bir felsefi düşünce ile hareketimizin ilkelerini ısrarla savunarak 
milletimizin yükselmesi için basamaklar hazırlayacağız. Böylece bu basamaklarla tekrar 
hürriyetimizi kazanacağız." işte hareketimizin gelişmesi sıralarında dikkatle yaptığımız ilk iş, 
parlamento menfaatlerini desteklemek gayesi ile bir dernek şekline dönüşmemize engel 
olmaktı. Böyle bir sonucu önlemek için başvurulan çarelerden ilki bir program yapmak oldu. 
Program sistemli bir şekilde yeni fikirler ortaya koyuyordu. Bu yenilik, bugünkü si- 

. yasi partilerin zaaflarını ve miskin ruhlarını ortadan kaldırmak üzere hedefler göstermekte ne 
kadar haklı olduğumuzu meydana çıka- 

Inyordu. Bu hususları bilmek, bizi yeni bir devlet düşüncesine git- 

,jJneye zorluyordu. Bu düşünce de, dünya hakkındaki yeni görüşü- 

' muzun büyük bir kısmından ibaretti. 


BÖLÜM 13 
Kitabımın birinci bölümünde "ırkçı" tabirinin bir uygulama v. mücadele alanında bir mânâ 
ifade etmediğini açıklamıştım. Bugün birbirlerinden çok farklı olan şeylerin hemen hepsi, 
ırkçı kelimesi nin sembolü altında bir araya toplanıyor. Bundan dolayı Nasyon.ıl Sosyalist 
Alman işçi Partisi'nin ana konularına ve gayelerine geçnn den önce ırkçı kelimesinin ifade 
ettiği mânâ ve hareketimiz ile ol. ı n ilgisi hakkında bilgi vermek istiyorum. 


Nedense ırkçı kelimesinin açık bir şekilde tarifi yapılmıyor. Bu nün için de çeşitli yorumlar 
yapılarak, uygulama alanında en az "di ni" kelimesi kadar kullanılıyor. Oysa, ister nazari bir 
açıklama so konusu olsun, veya ister basit bir yerde kullanmak için açıklama y. 1 pilsin, yine 
de bu ırkçı kelimesine belirli bir mânâ vermeye imkan yoktur. Dini kelimesi ise, belirli bir 
şekil altında kendisine has ul gulama alanında kullanılması dolayısıyla, zihinde ne ifade etlin 
derhal canlandırılabilir. Eğer bir kimsenin tabiatı, "dini" diye v.ı sıflandırılırsa, bu pek güzel 
bir takdir ediş olur ve bazı kere de im esasa dayanır. Hiç şüphe edilmesin ki bazı kimseler 
böylesine im takdirden memnun kalırlar. Bazı kimselerin de ruhi durumlarımı 1 açık ifadesi 
budur. Fakat büyük topluluklar sadece filozof ve erim lerden meydana gelmez. Bunun için 
böyle genel bir dini fikir, ços;» zaman şahıslara tefekkür ve vicdan hürriyetini sağlamaktan 
b.v..1 e bir şey yapmaz. Açık bir dini görüşü metafiziğin belirli olmay.ıı dünyası içinde yer 
aldığı zaman, büyük dini duygular meydana S". tirdiği halde, bir harekete ve bir uygulamaya 
yol açmaz. Hiç sıi| he yok ki bu inanç, gerçekte bir gaye olmayıp, bir vasıtadan ibarettir. 
Fakat hedefe ulaşmak için çok gereklidir. Ama aksine uygulamadır. Gerçekte en büyük 
ideallerin, daima hayata ait gerekli işleri çerçevelediğini kabul etmek lâzımdır, inanç, insanı, 
hayvanlara uygun bir yaşayışın üstüne çıkarmaya yardımcı olduğu gibi, varlığını takviye 
etmekte de hizmeti olur. Bugün ki insanlığın üstünden dinin ahlâk ve güzellik ilkeleri 
uygulamalı yönden kaldırılıp, dini terbiye yok edilecek olursa ve bunların yerini tutacak 
herhangi bir şey bulunmazsa, insan varlığının dayandığı temellerin büyük bir sarsıntıya maruz 
kaldığı görülür. Demek oluyor ki, insan en büyük ideale hizmet etmek için yaşarken, bu 
büyük ideal de insana varlığının bir şartını meydana getirmektedir. Ancak bu şekilde "daire" 
tamam olmaktadır. 

Dini kelimesinin genel açıklamasında, tamamen esas mefhumlar ve inanışlar vardır. Örneğin 
ruhun ölmez oluşu, sonsuz hayat, büyük ve eşsiz bir varlığa inanmak gibi... Fakat bütün bu 
düşünceler, şahıslara ne kadar bir inanma sağlarlarsa sağlasın, onların tenkide varan bir 
incelemelerine hedef olurlar. Sonunda bir gün gelir, bu düşünceler iman, duygu ve akıl 
üzerinde kanun kuvvetini kazanır. Bunun için açık ve belli bir inanç olmadan, dindarlık 
duygusu, gayet güzel açıklanmamış olan bin çeşit şekli ile insan hayatı üzerinde yalnız 
değersiz kalmaz, aynı zamanda genel perişanlığı da körükler. 

Irkçı kelimesi hakkında da, dini kelimesi için söylenenler tekrarlanabilir. Irkçı kelimesi de 
çeşitli mefhumlar ihtiva eder. 

Fakat bu mefhumlar büyük önem taşımakla beraber, o kadar belirli şekiller altında 
bulunmaktadırlar ki, basit bir fikrin seviyesini aşabilmeleri için bir siyasi partinin 
programında önemli ilke olarak yer almaları gerekir. Çünkü nazari bir idealin mantığa uygun 
gelen sonuçlarının meydana çıkması ve hürriyetin sağlanması, dünya çapında bir eğilimden 
ileri gelmediği gibi, yalnız bir duygudan veya insanların doğuştan kazandıkları irade ile de 
ortaya konamaz. Kurtuluşa doğru ideal hamle, ancak mücadele teşkilâtına ve bir askeri güce 
sahip olunduğunda, milletin ateşli isteği, gösterişli bir gerçeğe dönebilir. Bir felsefi görüş, ne 
kadar doğru olursa olsun ve ne kadar insanlığın büyük bir kısmını hedef alırsa alsın, ilkeleri 
teşebbüse geçen bir hareketin sembolü durumuna gelmediği sürece, bu felsefi görüş bir 
milletin hayatı için tatbiki değerden yoksun kalmaya mahkümdur. Hareket de, etkisi ile 
savunduğu fikirlere başarı yolunu açamadıkça ve parti ilkeleri bir millet için, bir okulun temel 
kanunları haline gelmedikçe o hareket yalnız bir "dernek" olarak kalacaktır. 

Bir siyasi partinin programı genel mefhumlar dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Belirli bir 
siyasi doktrin, bir felsefi sistemin temelleri üzerine kurulmalıdır. Bu doktrin ulaşılması zor bir 
gayeyi kendine hedef almalı ve fikirlere bağlı olmamalıdır. Ortada mevcut olan fikirleri ve o 
fikirlerin üstün çıkarılması için kullanılan mücadele vasıtalarını da dikkate almalıdır. Kâğıt 
üzerinde program hazırlayan şahsın ileri sürmesi gereken manevi düşüncelerine, bir 
siyasetçinin de tatbiki bilgisi ilâve edilmelidir. Aynı zamanda, sonsuz bir ideal, insanlığa 
yolunu gösterecek bir yıldız gibi parlayacağı zaman insanların zaafları dolayısıyla hemen 


kazaya uğramaması için insanlığın bu hatalarını da hesaba katmalıdır. Vahye mazhar kılınan 
kimse, halkın ruhunu bilmeli ve sonsuz gerçek ile ideal alanında da basit kimseler tarafından 
anlaşılabilen bir yol çizmelidir. İşte esas mesele, ideal yönünden doğru bir felsefi sistemin 
açıkça belirlenmesinden ve sağlam bir şekilde teşkilâtlanmasından sonra, tek bir irade ve 
inançla mücadele birliğine dönmesindedir. Herhangi bir fikrin başarıya ulaşması, tamamen bu 
konunun iyi bir şekilde halledilmesine bağlıdır. İşte o zaman bir kısmı bu gerçeklere tam 
nüfuz etmiş ve bazıları da bunları kısmen anlayabilecek duruma gelmiş olan milyonlarca 
insanın içinden havari kuvvetine sahip bir şahsın çıkması gerekir. Bu şahıs, büyük halk 
topluluklarının sisli fikirlerinden kaya gibi sağlam ilkeler çıkarır ve ihtiva ettikleri tek gerçek 
uğrunda mücadeleyi yönetir. Böylece serbest fikir âleminin dalgaları üstünde aynı bir inanç ve 
aynı bir irade içinde yer alan şahısların meydana getirdikleri birliğin kayası yükselir. 

Zaruret ve gerekler bu şekilde hareket etmeyi haklı gösterir. Şahsın hakkı, başarılı olması 
kaydıyla kendisine teslim edilir. Irkçı kelimesinin en doğru mânâsını ortaya çıkarmaya 
çalışırsak aşağıda temas edeceğim müşahedeye ulaşırız. 

Genellikle bugün geçerli olan felsefi düşünce, siyaset yönünden bilhassa yaratıcı ve 
medeniyet verici bir kuvvet yakıştırmaktan iba ret kalır. Fakat burada eski ırk şartlarına lüzum 
yoktur. Devlet, da ha ziyade, ekonomik zaruretlerden veya siyasi kuvvetlerin faaliyetlerinden 
meydana gelir. Bu inanış, ırkla irtibatı olan iptidai kuvvetle rin takdir edilmemesine ve ferdin 
değerinin hafife alınmasına sebep olur. Medeniyet meydana getirmeğe kabiliyetli olan ırklar 
arasındaki farkları kabul etmeyen kimse, şahıslar hakkında hüküm vermeye kalkıştığı zaman 
yanılmaya mahkümdur. Irklar arasında bir fark görmeyip eşitliği kabul etmek, milletler ve 
insanlar arasında da aynı hükme varmayı gerektirir. Esasen Uluslararasıcılık (Marksizm) de, 
mevcut olan genel bir felsefi düşüncenin Yahudi olan Kari Marks tarafından açıkça bir siyasi 
doktrine çevrilmesinden ibarettir. Eğer önceden bu zehirlenme olmasa idi, her siyasi 
doktrinin, siyasi sahada muvaffakiyet kazanmasına imkân olamazdı. Kari Marks, sadece 
çürümüş bir dünyanın kokan bataklığında, bilhassa zehirli olan maddeleri teşhis eden kimse 
oldu. Kari Marks, zehir saçan maddeleri eline geçirip, bunları dünyanın hür milletlerinin 
hayatlarım mahvetmek için bol miktarda kullandı. Ve bütün bu işleri kendi ırkının lehine 
yaptı. İşte Marksizm bugün kabul edilmiş felsefi sistemin özünden ibarettir. Yalnız bu durum 
bile burjuva sınıfının i Marksizm'e karsı mücadelesini imkânsız ve gülünç bir şekle sokmaya 
yeterlidir. 

Bugün burjuva sınıfı Marksist düşünceden yalnız basit bir fikir-Jele veya şahsi meselelerle 
ayrılan bir felsefi görüşe sahiptir. İşte bun-tdan dolayıdır ki, burjuva sınıfı Marksizm'e karşı 
mücadeleden âciz-i.dir. Burjuva sınıfı, Marksist'tir. Fakat, onlara soracak olursanız, "bur- 
Juvazi tahakkümünün mümkün olduğuna" inanırlar. İşin aslı ise, f,Marksistler, bu sınıfı 
Yahudilerin eline teslim etmiştir. 

Irkçılık ise beşeriyet içinde, çeşitli milletlerin kıymetini kabul |*der. Irkçı telâkki için, devleti 
ancak bir maksat addetmek bir ilke-|,'dtr. Bu maksat da, ırkların mevcudiyetlerinin 
korunmasından iba-e jettir. Irkçılık, onların eşitliğine asla inanmaz. Irkçılık, dünyayı ida-ife 
eden ebedi iradeye uyarak, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferini |'kolaylaştırmak, fena ve zayıf 
olanların boyun eğmesini sağlamak gö-ı fevi ile yükümlüdür. Böylece tabiatın aristokratik 
ilkelerine hürmet gösterir ve canlıların hayat grafiklerindeki son noktaya kadar bu kanunun 
değerine inanır. Irkçılık, yalnız milletlerin aralarındaki fark-Urı görmez, aynı zamanda 
şahısların kıymet farklarını da tespit ed- 1J, Irkçılık, beşeriyete bir ideal vermenin lüzumuna 
iman etmiştir. Çünkü ırkçılığa göre bu inanış beşeriyetin mevcudiyeti için birinci İ«tttır. 
Herhangi bir ahlâk, kendinden daha yüksek bir ahlâkı savu nan bir ırk için tehlike arz 
ediyorsa, ırkçılık o ahlâkın, hayat hakkı nı kabul etmez. Çünkü melezleşme ve zencilerin 
zürrıyeti ile istila edilecek bir dünyada, güzellik ve asalet hakkındaki bütün inanışlar ve 
insaniyetin geleceği hakkında bütün ümitler ebediyen kaybolur. 


Kültür ve medeniyet, bu dünya üzerinde üstün ırkın varlığına ayrılmak kabul etmez bir 
şekilde merbuttur. Bu hususun ortadan kalkması, dünya üzerine bir barbarlık devrinin karanlık 
örtülerini çekecektir. Medeniyeti meydana getirenlerin ve ellerinde tutanların kökünü 
kazımak, cinayetlerin en nefret edilenidir. Allah'ın en büyük eserine tecavüze cesaret eden 
kimse Allah'a küfrederek, cennetin elden kaçırılmasına yardımcı olur. 

Irkçı görüş, iyiyi seçip ayırmak suretiyle gelişme sağlayacak kuvvetlere faaliyetlerini geri 
verdiği ve bu çalışmaları organize ettiği an, tabiatın en büyük iradesine ayak uydurmuş olur. 
işte bu şekilde bir gün, daha iyi bir insanlık, dünyamızı büyüleyerek bütün çalışma alanlarının 
kendisi için serbest olduğunu görür. Esasen, uzak bir gelecekte de olsa, birtakım meselelerle 
karşı karşıya kalınacağını ve bu konuları sadece dünyanın bütün imkânlarına ve tabii 
kaynaklarına sahip olan, üstün ırka mensup bir milletin çözebileceğine inanmaktayız. 

Irkçı felsefi görüşün yalın muhtevasının, genel bir inceleme ile bir çeşit yorumlara varılacağı 
pek aşikârdır. Uygulamada hiçbir yeni siyasi kuruluş yoktur ki, bazı hususlarda bu görüşe 
bağlı olduğunu ileri sürmesin. Gerçi, bunların aynı zamanda var oluşları, görüşlerin de 
birbirlerinden farklı olduklarını ortaya koyar. Meselâ merkeze bağlı bir teşkilât tarafından 
yönetilen Marksist felsefeye, düşmanın sık ve sağlam olan cephesi karşısında pek az tesirli 
olacaklarını düşünen ve bilen bazı yeni görüşler, sadece muhalif olarak kalmaktadırlar, işte bu 
kadar zayıf silâhlarla başarı sağlanamaz. Ancak siyasi yönden sağlam bir teşkilâta sahip olan 
Marksizm tarafından yöneltilen enternasyonalist felsefeye, ırkçı felsefi görüşün tek cephesi 
karşı koyduğu zaman kavgadaki başarı, "sonsuz gerçek" lehine sağlanmış olacaktır. 

Bir felsefi fikrin uygulama mevkiine konması ve teşkilâtlanabil-mesi için ilk önce, bu felsefi 
fikrin açık bir tarifini yapmak gereklidir. Mezhepler, iman için ne kıymet ifade ediyorsa, bir 
cemiyetin ilkeleri de, kurulmak üzere olan siyasi parti için aynı değeri ifade eder. Marksçı 
parti teşkilâtının, uluslararasıcılık için meydanı serbest bırakması gibi, ırkçı görüşe de bir 
kavga aleti sağlanmalıdır. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi işte bu gayeyi takip 
edecektir. 

işte bu şekilde parti için ırkçı doktrini tespit etmek ırkçı görüşlerin başarısını sağlamanın ilk 
şartıdır. Bunun en açık delili bu parti ; kümelerinin bizzat muarızları tarafından ortaya 
konmaktadır. Irkçı görüşlerin yalnız bir partiye ait olmadığını ve milyonlarca kişinin kalbinde 
uyukladığını iddia etmekten bıkıp usanmayanlar, bu görüşlerin klâsik bir parti tarafından 
savunulan karşı düşüncelerin başarılarına hiçbir şekilde engel olamadıklarını anlamalıdırlar.. 
Eğer bu böyle olmasa idi, bugün Alman milleti uçurumun kenarında bu-. lunmayacak, aksine 
büyük bir başarı kazanmış olacaktı. Uluslarara-sıcı telâkkilerin başarısını sağlamış olan şey, 
bunların hücum kıtaları (Strum-Abteilung, S.A.) şekli altında teşkilâtlı bir parti tarafından 
müdafaa edilmiş olmalarıdır. Buna karşı olan fikirler mağlüp olmuşsa, suç tek bir müdafaa 
cephesinin kurulmamış olmasındandır. Genel bir nazariye sınırsız bir biçimde geliştirilerek 
değil, tersine siyasal bir teşkilâtın tahdit edilmiş ve toplu şekli içinde tutularak mücadeleye 
katılabilir ve zafere ulaşabilir. 

Benim görevimin, genel bir felsefi görüşün zengin, fakat şekilsiz cevheri içinden esaslı 
fikirleri meydana çıkarmak ve bu fikirleri bir doktrin haline getirmek olduğunu düşündüm. 
İşte ancak bu fikirler böyle ayıklandığı ve açıklandığı takdirde, bunları anlayacak ve kabul 
edecek kişileri bir araya toplamak mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Alman işçilerinin 
Nasyonal Sosyalist Partisi, en önemli niteliklerini kainatın ırkçı inanışından ortaya çıkarıp, 
devrin tatbiki gerçeklerini, insanlarını ve onların zaaflarını göz önünde tutarak, bunları siyasal 
bir doktrinin ana hatları olarak belirledikten sonra, artık kendiliğinden, büyük halk kitlelerinin 
kaskatı bir teşkilâtı olarak, o felsefi görüşün son zaferinin temellerini atar. 1920 yılından 1921 
yılma kadar hâkimiyetini kaybetmiş olan burjuva sınıfı ve bu sınıfın döküntü çevreleri, bizim 
genç hareketimizi, devletin şimdiki durumunun aleyhine bir hareket olarak değerlendiriyorlar 
ve bundan dolayı bizleri devamlı şekilde aşağılıyorlardı. Her renkteki siyasi partinin 
hizmetine girebilen bu kimseler, bu ithamlarını kalkan yaparak, "yeni bir dünya görüşü" 


yaymaya çalışan biz gençlere karşı her çareye başvurmakla bir yok etme siyaseti gütmenin 
geçerli olacağı sonucuna varıyorlardı, işin aslı aranırsa, burjuva sınıfının "devlet" hakkında 
düzgün bir ifade bulmaktan aciz olduğunu tespit etmek gerekir. Devlet kelimesinin doğru bir 
tarifi burjuva dilinde yoktur. Meselâ yüksek okullarımızda kürsülere sahip bulunanlar "kamu 
hukuku profesörü" sıfatı ile konuşurlar. Bu kimseler kendilerine ekmek sağlayan ve 
maaşlarını veren hükümetlerin varlıklarını haklı gösterecek açıklama ve yorumlar yapmak 
zorundadırlar. Bir devlet ne kadar mantıktan uzak bir şekilde kurulursa, onun varlığı hakkında 
yapılan tarifler de o kadar şüpheli, karanlık, yapmacık ve anlaşılmaz olur. Meselâ, anayasası 
yirminci yüzyılın en şekilsiz şeyi olan bir memlekette, devletin mânâsı ve gayeleri hususunda 
bir profesör ne söyleyebilir? Günümüzde bir kamu hukuku profesörünün gerçeği söylemek 
yerine başka bir gayeye hizmet etmek zorunda kalacağı düşünülürse, bunun nasıl ağır bir 
görev olduğu görülür. Gaye, ne pahasına olursa olsun söz konusu edilen ve bugün hâlâ devlet 
adı verilen o tuhaf insan mekanizmasının varlığını savunmaktır. İşte bu konu münakaşa 
edilirken, olayları göz önünde tutmaktan mümkün olduğu kadar kaçınılarak "ırki", "ahlâkı", 
"ahlâk verici" bir sürü ilkeler ve değerler ile görevler ve hayali gayeler yığınına sığınılması 
hayrete sebep olmaktadır. Devlet genel görünüşü itibariyle üç siste me ayrılabilir: 

A) Bazı kimseler devleti, sadece bir hükümetin iktidarına bağlı insan topluluğu sayarlar. En 
kalabalık grup bunlardır. Bu grubun içinde meşrutiyet prensibinin sempatizanları vardır. 
Bunlara göre, insanların iradeleri herhangi bir işte hiçbir rol oynamamalıdır. Bun lar için, bir 
devletin var olması hali, onu tecavüzden korumak vt kutsal saymak için yeterlidir. Bunamış 
kimselerin bu düşüncesini korumak için, devlet otoritesine karşı tam bir teslimiyet tavsiye edi 
lir. işte böyle bir kimsenin nazarında, vasıta, bir hokkabazlık so nunda kesin bir gaye haline 
geliyor. Yâni devlet insanlara hizmei için kurulmuş değildir, insanlar, görevleri ne olursa 
olsun, en kü çük memurların da katıldıkları devlet otoritesine tapmak için yaşar lar. Bu sakat 
ve aynı zamanda coşku dolu tapınma, karışıklık halım dönmemek ve devlet otoritesi de ancak 
asayişi devam ettirmek için mevcuttur. Demek ki devlet ne bir gayedir, ne de bir vasıtadıı 
Devlet asayiş ve huzurun devamına nezaret edecek ve bunun karşı lığında asayiş ve huzur 
devlete var olmak imkânım sağlayacaktır, işte topluluğun hayatı bu iki kutup arasında dans 
edip duracaktır. Bavyera'da bu görüşü, bilhassa Bavyera Merkez Partisi'nin politika artistleri 
temsil etmektedirler. Bunların topluluğuna Bavyera Halk Partisi denir. Avusturya'da, sarı- 
siyah "Legitimistes"ler de bu görüşte idiler. Bizzat Reich'ta ise maalesef muhafazakâr denilen 
unsurlar, böyle bir devlet görüşüne göre hareket etmektedirler. 

B) Sayıları bir evvelki kadar çok olmayan başka nazariyeciler, devletin varlığına bazı şartlar 
koyarlar. Bunlar sadece bir idare bulunmasını istemekle yetinmezler. Aynı zamanda tek bir dil 
kullanılmasını isterler. Devletin otoritesi, devletin biricik varlığı değildir. Devlet, kendi 
uyruklarının rahatım sağlamak zorundadır. Çoğu zaman pek iyi anlaşılmamış olan "hürriyet" 
fikirleri bu ekolün düşünceleri arasına alınmıştır. Hükümet, artık sınıf ayrılıklarından dolayı 
tecavüzden korunmuş veya uzak kalmış değildir. Bunun faydası da incelenir. Geçmişe saygı, 
devleti tenkitten uzak tutmaz. Sözün kısası bu ekol, devletten, her şeyden önce ekonomik 
hayat içinde, şahsa uygun bir şekil sağlamasını ister. Devlet hakkında, tatbiki yönüne bakarak 
ekonomik siyaseti hakkındaki genel düşüncelerine ve verimine göre bir hüküm verir. Bu 
görüşün başlıca temsilcilerine Orta burjuvazi ve bilhassa liberal demokrasi çevrelerinde 
rastlanır. 

C) Bu üçüncü grup sayı yönünden en az olanıdır. Bunlar devleti anlaşılmaz bir şekilde 
açıklanmış olan emperyalist eğilimleri gerçekleştirmek için bir vasıta sayarlar. Kuvvetli 
şekilde birleşmiş bir halk devleti kurmak isterler. Müşterek bir taraf bu devlete, açık bir vasıf 
verecektir. Fakat tek bir dil istenmesi, devlete dışa karşı gücünü artırma imkânını sağlayacak 
olan sağlam bir temel bulmak ümidine bağlı değildir. Bu emel, bilhassa yanlış bir görüşle 
beslenmektedir. Bunlarda dil birliği sayesinde devletin belirli bir yöne çev-Tİlmiş olan bir 
"millileştirme" hareketini başarıya ulaştıracağı kanaati vardır. 


Son yüzyılda "Cermenleştirmek" deyiminin, iyi bir niyetle fakat rıe kadar boş yere 
kullanıldığını sık sık görmek esef duyulacak bir durumdur. Gençliğimde bu deyimin, 
inanılmayacak kadar birçok yanlış fikirler telkin ettiğini elan hatırlıyorum. O devirlerde, 
panjer-Rianist çevrelerde bile hükümetin yardımı ile Avusturyalı Slavların 
Cermenleştirilebilecekleri görüşünün savunulmasına tesadüf ediliyordu. Nedense, 
Cermenleştirmenin hiçbir zaman insanlara uygula namayacağmı, sadece toprağa uygulamanın 
mümkün olabileceğini anlamıyorlardı. Genellikle bu kelimeden çıkarılan mânâ, Alman dilini 
zorla kabul ettirmekten ve açıkça kullanmasını sağlamaktan ibaretti. Oysa, bir zenciyi veya 
bir Çinliyi Almanca öğreterek dilimizi konuşmasını ve hatta herhangi bir Alman siyasi partisi 
lehinde oy kullanmasını sağlatmakla, onu bir Alman yapmanın mümkün olabileceğini 
düşünmek mantığa uymaz. Milli burjuvalarımız bu çeşit Cermenleştirmelerin gerçekte 
Cermenlikten çıkmak demek olduğunu fark etmiyorlardı. Çünkü milletlerin arasındaki mevcut 
farklar eğer müşterek bir dilin zorla kabul ettirilmesi ile ortadan kısmen kaldırılabıliyorsa 
veya tamamen yok ediliyorsa, bu yol bir melezleşme ile son bulur. Bu örneğimizden de bir 
Cermenleşmenin sağlanamayacağı, aksine Cermen unsurunun yok edileceği kolaylıkla anla- 
şılır. Tarihte görüldüğü gibi, bir ülkeyi ele geçiren bir millet, dilini zorla yenilenlere kabul 
ettirebilir. Fakat bin yıl sonra, bu dil yeni bir millet tarafından konuşulur ve galip millet, tam 
manasıyla mağlüp duruma gelir. Milliyet, daha doğrusu ırk, dile değil, kana bağlıdır. Bu 
bakımdan yenilgiye uğratılan milletlerin Cermenleştirilebilme-leri için kanlarının 
değiştirilmesi gerekir. Oysa bu mümkün değildir. Bu yolda bir başarı ancak kan karışması ile 
olur. Fakat bunun sonucu üstün ırkın seviyesinin düşmesinden ibaret kalır. Yâni, eskiden 
üstün ırka ülkeleri ele geçirmeyi sağlayan meziyetler kaybolur. Üstün ırkla basit ırkın 
birleşmesi ile ortaya çıkan melez ırk, istediği kadar üstün ırkın dilini konuşsun, o melez ırkta 
medeniyet yapıcı enerjilere rastlanamaz. Bir süre çeşitli ruhlar arasında bir mücadele olur. 
Çaresiz bir çöküşe hedef olan millet, son bir silkinişle hayretle karşılanan bazı medeniyet 
eserleri ortaya koyabilir. Fakat bunları yaratanlar, ancak üstün ırkın münferit temsilcileridir 
veyahut da ilk melezleşme sırasında meydana gelen kimselerdir. Bu gibi kimselerde en iyi 
kan, diğerine üstün gelmiştir. Bu gibi kimselerin melezleşme işinin en son fertleri olmasına 
asla imkân yoktur. Çünkü melezleşme daima medeniyetin gerilemesi ile yan yanadır. 

ikinci Joseph'in düşündüğü şekilde bir Cermenleştirmenin Avusturya'da başarıya ulaşmamış 
olması, bugün için büyük bahtiyarlıktır. Bu girişimin başarısı Avusturya Devleti'ni ayakta 
tutmaktan ibaret olacaktı. Fakat dil birliği ile Alman milletinin ırki seviyesi düşecekti. Bu 
sırada bir sürü halinde bir arada toplanma içgüdüsü ortaya çıkacaktı. Fakat sürünün arasındaki 
asıl topluluğun değeri düşecekti. Belki bir devlet birliğinden vücut bulmuş bir topluluk 
olacaktı, fakat bir kültür birliğinden meydana gelen bir millete rastlanmayacaktı. Alman 
milleti melezleşmeden kurtulmuş ise bunda yüksek sebepler aranmamalıdır. Bu 
Habsbourgların fikir itibarı ile sınırlı hükümdarlar olmalarından dolayıdır. Eğer başka bir şey 
olsa idi, bugün Alman milletine medeniyet yapıcı sıfatını vermek çok zorlaşacaktı. 

Fakat yalnız Avusturya'da değil, Almanya'da da milli adı verilen çevreler yanlış 
düşünmüşlerdi ve bugün de aynı hatayı işliyorlardı. Birçok Alman'ın savunduğu Lehistan 
siyaseti, Doğunun Cermenleş-tirilmesinden yanadır. İşte bu siyasi görüş de maalesef böyle bir 
safsataya dayanıyordu. Lehlere yalnız Alman dilini kabul ettirmekle, onları 
Cermenleştirmenin mümkün olacağı sanılıyordu. Sonuç feci oldu. Yabancı ırka mensup bir 
millet kendi fikirlerimi Alman dili ile ifade edecek ve basit kabiliyetleri ile, milletimizin 
asaletine, şerefine ve onuruna zarar verecekti. Amerikalıların aptallıkları dolayısıyla, 
memleketlerine gelen adi Yahudileri, berbat bir şekilde konuştukları Almancalarına bakarak, 
onları Alman ırkından sanmaları, ırkımıza büyük zararlar vermedi mi? işte bunu düşünmek 
insanı dehşet içinde bırakmıyor mu? Oysa Doğudan gelen bu bitlerin içindeki pis göçmenlerin 
Almanca konuşmaları sayesinde, onların Alman kaynağından çıkmadıkları ve milletimizden 
olmadıkları kimsenin aklına gelmeyecektir. 


Tarihte Cermenleştirilmiş olan şey, atalarımızın kılıçla ele geçirdikten sonra, Alman köylüleri 
ile koloni haline getirebildikleri topraklardır. Atalarımız, aynı zamanda milletimizin vücuduna 
yabancı bir kan kattıkları oranda ırki vasıflarımızda kötü parçalanmalar meydana çıkmıştır, 
işte bu sonuç, Almanlara has olan, o zaafa uğramış "ferdiyetçilik" ile kendim göstermektedir. 
Esefle belirteyim ki, çoğu zaman bunu övenler dahi vardır. 

Bu üçüncü ekole göre, devlet bir noktada bir gayedir ve devletin devamlılığı insanın birinci 
görevidir. 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Devlet hakkındaki bütün bu görüşler, medeniyet yapıcı 
kuvvetlerin ve değerlerin esasının ırk olduğunu ve devletin mantıken bu ırkın varlığını ve 
ıslâhını sağlamayı en önemli görev sayması gerektiğini takdir ederek, köklerini bu noktaya 
daldırmaktadırlar. Oysa bu gerçek, bütün insanların geliş melerinin en önemli temel şartıdır. 
Devletin yapısı ve varlığı hakkındaki bu hatalı düşünce ve görüşler Kail Marks tarafından 
ortaya çıkarıldı. Böylece burjuva, devlei anlayışını ırka karşı olan görevlerinden uzak tuttuğu 
gibi, aynı de ğerde bir başka tarif yapamadığından, gerçekte onu inkâr eden bı doktrine 
imkân hazırladı, işte bundan dolayı burjuvaların Mark sizm'e karşı giriştiği mücadele kesin bir 
başarısızlığa doğru yol al maktadır. Evet, burjuva çok eskiden beri, kendi siyasi sisteminin 
vazgeçemeyeceği temelleri ihmal etmiştir. Öte yandan usta rakibi ise onun yaptığı binanın 
zayıf noktalarını bularak, burjuvaların iradeleri dışında kendisine verdiği silâhlarla saldırıya 
geçmiştir. Demek olu yor ki ırkçı görüşlerin kapladığı alan üzerinde kurulan yeni partinin 
birinci görevi devletin mahiyeti ve varlığı hakkında beslenmesi gere ken düşünceyi açık bir 
şekilde ortaya koymalı ve ilân etmelidir. 

Bence esaslı mefhum şudur: Devlet, bir gaye değil, bir vasıtada Devlet büyük bir medeniyetin 
kurulması için en önde gelen şartlar dan biridir. Fakat, bu yüksek medeniyetin direkt olarak 
ilk şanı değildir. Çünkü medeniyet, medeniyet kurmaya kabiliyetli bu ırkın mevcudiyetinde 
hazırdır. Dünyada birçok numune devlet mevcut olsa bile, medeniyetin esas kaynağı olan 
üstün ırk ortadan kalkacak olursa, manevi sahada üstün ırkın ulaştığı seviyeye ulaşa bilecek 
bir medeniyete tesadüf edilemeyecektir. Medeniyet veren ırkların temsilcilerinin ortadan 
kaldırılması, zekânın yüksek muka vemet ve intibak melekelerinin kaybı neticesini 
doğuracaktır. Eğt-ı korkunç bir zelzele dünyanın altını üstüne getirse ve mevcut hel şey yok 
olsa, medeniyet bu felâketten mahvolur. Artık hiçbu devlet kalmaz, asayiş bozulur, binlerce 
senelik medeniyetin yarattığı şeyleri çamur kaplar. Fakat bu durumda dahi medeniyet verici 
ırk.ı mensup birkaç insanın, bu korkunç kargaşalık sırasında hayatı.ı kalmış olması, süküna 
kavuşan dünya üzerinde tekrar yüksek bu medeniyetin meydana gelmesine imkân hazırlar ve 
isterse bin sene sonra olsun, yine üstün ırkın eseri yeryüzünde yükselir. Ancak ü.s fün ırkın 
tamamen yok olması dünyayı çöle çevirir. 

Zamanımızda görülen örnekler açıktır. Temelleri siyasi kabili yet ve ehliyetten mahrum 
ırkların temsilcileri tarafından atılmış olan devletler, hükümetlerce alınan bütün ciddi 
tedbirlere rağmen mah yolmaktan kurtulamamışlardır. Tarih öncesi devirlerin büyük hayvan 
nevileri nasıl yerlerini başka canlılara terk etmeye ve yok olmaya mecbur kalmışlarsa, belirli 
bir fikri kuvvetten mahrum ırklar da geri çekilmeye mahkümdurlar. Ancak bu ırklara bekaları 
için lüzumlu olan silâhları fikri kuvvet verebilir. 

Muayyen bir kültür seviyesini meydana getiren kuvvet, devlet değildir. Devlet bu kültür 
seviyesinin yükselmesinin ilk sebebi ola-| rak, ırkı koruyabilir. Aksi halde devlet değişiklik 
olmadan da devamlılığını sağlayabilir. Halbuki engel olmadığı ırklar ihtilâfından dolayı bir 
milletin medeniyet kurma kabiliyetinin pırıltısı, tarihi çok | eski yıllardan beri büyük 
değişikliklere uğratmaya başlamıştır. Me-| selâ şimdi boşa işleyen bir makineden ibaret olan 
devletimiz, bir süre yanlış bir fikre sebep olarak yaşıyormuş gibi görünebilir. Oysa 
milletimizin vücudunun yakalandığı ırk zehirlenmesi, medeniyetimizin çöküşüne yol açar. 
Esasen bu durum da şimdiden pek korkunç bir şekilde kendini göstermektedir. Demek oluyor 
ki, üstün !,bir insanlığın hayatının devamı için mevcut ilk şart devlet değil, gerekli melekelere 


sahip bulunan ırktır. Bu melekeler dajma mevcuttur. Bu melekelerin kendilerini göstermeleri 
için, melekelerin dış | şartlar ve haller tarafından uyandırılması kâfidir. Medeniyet verici ırklar 
bu melekelere, dış şartlar ve durumlar uygun olmayıp, etki yapmasa da sahiptirler. Meselâ, 
Hıristiyanlıktan önceki Germenlerin durumlarını ele alalım. Germenlere ikâmet ettikleri 
kuzeydeki iklimin sertliği, yaratıcı, medeniyet verici kuvvetlerinin gelişmesine 'mani bir hayat 
tarzını yüklemiştir. Eğer Cermenler güneyde müsait bir yere ulaşsalar ve orada basit ırkların 
temin ettikleri malze-I, meyi ve ilk teknik vasıtaları bulsalardı, ruhlarında uyuklayan mede-I 
niyet verici melekeler, Elenlerdeki kadar parlak ve büyük bir tezahür husule getirirdi. 
Medeniyeti doğuran bu ilk kuvvet, yalnız kuzey ikliminde yaşamaları ile izah edilmelidir. 
Güneye getirilen bir | Japon, medeniyetin gelişmesine bir Eskimo kadar az yardımda bu-|' 
lunabilir. Bu bakımdan Hıristiyanlıktan önceki Germenlere barbar demek, medeniyetsiz 
adamlar demek hata olur. 

Hayır hayır!... O ihtişam dolu yaratma ve şekil verme melekesi yalnız üstün ırka verilmiştir. 
Bazen müsait hal ve şartlar bu melekeyi kullanma imkânını verir, bazen da aksi bir tabiat 
bundan kendisini men eder. işe bundan ortaya çıkan mefhum şudur: Devlet bir gayeye 
ulaşmanın vasıtasıdır. Gayesi, gerek fizik ve gerek ahlâk bakımından bu olan insanların 
gelişmesi ve bu gelişmenin devamlılığın; sağlamak tır. Önce ırkın yok edici melekelerinin 
gelişmesinin şartı olan esaslı vasıfları devam ettirmeğe mecburdur. Bu melekelerin bir kısmı 
daima fizik hayatın devamlılığına hizmet edecek ve diğer bir kısmı, fikri gelişmeleri 
kolaylaştıracaktır. Fakat gerçekte birinci, daim:ı ikincinin en lüzumlu şartıdır. Bu gayeye 
dikkatlerini vermeyen devletler, kusurlu organlardır. Yahut başka bir 'ifadeyle cenin halinde 
kalmış mahlüklardır. Bu gibi devletlerin mevcut olmaları işin. rengi ni asla değiştirmez. 

Biz Nasyonal Sosyalistler, yepyeni bir dünya görüşü için sava sırken, aslında karanlık ve 
belirsiz olan o ünlü "olaylar alanı" üzerinde yer almıyoruz. Eğer böyle davranmasaydık, yeni 
fikrin şampı yonlan sayılmazdık ve günümüzde hüküm süren yalanın peşinden git mis 
olurduk. Biz Nasyonal Sosyalistler bir örtü olan devlet ile, o örtünün içine konan ırk arasında 
gayet keskin ve açık bir fark gözetmek zorundayız. Bu örtü, ancak dikkati çekmek ve himaye 
etmek hususunda olursa, bir hikmeti ve mânâsı olduğu kabul edilir. Aksı takdirde hiçbir 
değeri olamaz. 

Demek ki, ırkçı devletin en büyük gayesi, medeniyet veren ipti dai ırkın temsilcilerinin 
bekasını saglamak olmalıdır. Bir milletin meydana getirdiği canlı bir organ, o milletin sadece 
varlığını sağla mak ile kalmaz, onun ahlâki ve fikri melekelerini de geliştirerek dev leti 
bağımsızlığın en üst derecesine yükseltir. Bize bugün devlet diye zorla kabul ettirilmek 
istenen şey tabiatın yanlış bir ürününden ibarettir. Bu hatalı şeyin arkasından, bir sürü 
ıstıraplar alayı gelmektedir 

Nasyonal Sosyalistler olarak biz biliyoruz ki, dünya bizim felse femizı devrimci kabul edecek 
ve. bu ad altında bize hakaret edecek tir. Fakat hiçbir zaman bizim fikir, mütalâa ve 
hareketlerimiz, devri mizin beğenilmesi veya kötülenmesinden ileri gelmemektedir. Bı zim 
genç hareketimiz, şuuruna sahip olduğumuz hakikate hizmei etmek yolundaki mecburi 
görevden doğmaktadır. Gelecek nesille rin, teşebbüsümüzün yaptığı hizmeti takdir eMekle 
kalmayacağına faydasını da teslim edeceğine ve bizim davranışımızı saygıyla karşı layacağına 
emin olabiliriz. 

insanlık, bu yolu takip ederken, bugün pek çok rastlanan ba rışseverlerin ağlayıp, sızlamaları 
ve dırlanmaları ile ümit ettikleri gayeye ulaşacak mıydı, yoksa ulaşamayacak mıydı, bunu 
kimse önceden, kestiremez. Aslında ulaşılacak gaye şudur: Gözyaşı döken barışseverlerin 
salladıkları "zeytin dalları" ile sağlanmış bir barış değil, bütün dünyayı yüksek bir 
medeniyetin hizmetinde bulunduran bir hâkim milletin üstün kılıcı ile sağlanmış bir barış. 
Milletimizin saflığının korunması ve müşterek bir kanın verdiği tutarlılıktan yoksun 
bulunması durumu, bize tarifi imkânsız fenalıklar yapmıştır. Meselâ birçok Alman 
hükümdarlarına egemenlik verildi, fakat Alman milleti hükümdarlık haklarından yoksun bıra- 


kıldı. Bugün bile Alman milleti bu samimi tutarlılık yokluğundan zarar görmektedir. Fakat, 
gerek geçmişte ve gerek günümüzde felâketimize sebep olan şey, gelecekte bizim için bir 
nimet kaynağı olabilir. Çünkü, başlangıçta ırkımızı meydana getiren unsurlar arasın-h da 
kesin bir kaynaşmanın yokluğu ve bunun sonucu olarak kaynaşmış bir millet teşkil edebilmek 
hususunda karşılaştığımız imkânsızlık ne kadar korkunç olursa olsun, kammızdaki en iyi 
şeyin hiç ol-emazsa bir bölümünün saf kalması ve ırkımızın geri kalan kısmını ezen 
çöküntüden kurtulmuş olması pek sevinilecek bir olaydır. 

Hiç şüphe yok ki, ırkımızın ilkel unsurlarının tam bir alaşımı, dört başı mamur bir organ 
meydana getiren bir milletin doğmasını sağlayacaktı. Fakat her melez ırk gibi, başlangıçta en 
asil unsurların j,sahip oldukları medeniyeti geliştirme kabiliyetine pek az bir nispete sahip 
olacaktı. Yâni bu tam ve kesin karışmanın yokluğu bir nimet !'olmuştur. Bugün elan Alman 
milletinin içinde Kuzey Cermen ırkına mensup kimselerden meydana gelen bir "ihtiyat 
hazinesi" vardır ki, bunların kanları bozulmadan korunmuştur. Bu kimseleri geleceğimiz için 
pek değerli bir hazine olarak kabul edebiliriz. Irk kanunlarının bilinmediği ve her şahsın 
hemcinslerine eşit sayıldığı üzücü devrelerde, çeşitli ilkel unsurlar arasında mevcut değer 
farkları görülüp, takdir edilemiyordu. Bugün ise biliyoruz ki, milletimizin yapısını teşkil eden 
unsurların tam bir alaşımı ve bunlardan meydana çıkacak olan birlik bizi kuvvetli bir duruma 
getirecekti. Fakat, insanlığın göz koyması gereken yüksek gaye elin erişemeyeceği bir 
noktada kalacaktı, işi olumlu sonuca ulaştırmak için, kaderin seçtiği Ve açıkça görülebilen 
insan çeşidi, kendi meydana getirmiş olduğu bir milletin ortaya çıkardığı ırk çorbası içinde 
boğulup gidecekti. Bizim hiç rolümüz olmadan hayırsever kader tarafından önlenmiş şeyi, 
bugün yeni kazanılmış bir mefhumun kuvvetine dayanarak büyük bir dikkatle incelemeli ve 
faydalanmalıyız. Alman milletine verilmiş kutsal bir görevden söz eden kimse, bu işin sadece 
milletimizin, hatta bütün insanlığın bozulmadan kalmış asil unsurlarını korumayı kendisi için 
en büyük gaye kabul edecek bir devlet kurmaktan ibaret olduğunu bilmelidir. Böylece devlet 
ilk defa olarak, büyük bir gaye tanımış olur. Kendisine vatandaşların birbirlerini karşılıklı 
olarak rahatça aldatabilmelerine fırsat vermek için, asayişin korunmasına bakmak rolünü 
veren gülünç parolaya karşılık, Allah'ın lütfü ile bu dünyaya bağışladığı üstün bir insan 
nevinin korunmasından ibaret bir iş, gerçekten kutsal bir görev olur. Varlığını kendisinin 
içinde bulmalı iddiasına kalkan ruhsuz mekanizma, en büyük gayesi yüksek bir fikre hizmet 
etmekten ibaret olan canlı bir uzviyete döndürülmelidir. Reich, devlet olmak itibariyle, sadece 
Almanları bünyesine almalı ve bu ırkın ilkel unsurlarına sahip olan değerli yedekleri bir araya 
toplamalı ve korumalıdır. Aynı zamanda Reich bunları ağır ağır ve emin bir şekilde hâkim bir 
duruma çıkarmayı da kendine görev saymalıdır. 

Eğer meselenin derinine inilecek olunursa, tembellikten ibaret olan bir devreyi, bir mücadele 
devresi takip edecektir. Fakat burada da "işleyen demir paslanmaz" sözünü uygulamaya 
imkân vardır. Aynı anda, zaferin sadece hücum ile kazanılacağı görüşü de unutulmamalıdır. 
Kavgamızın gayesi ne kadar büyük ve toplum, bunu anlamaktan ne kadar uzak ise, tarih 
göstermiştir ki, başarı ve başarının önemi de o kadar büyük olacaktır. Hedef alacağımız 
gayeyi açıkça görmek ve kavgaya sarsılmaz bir sebatla devam etmek bizim için yeterlidir. 
Bugün devletimizi idare eden memurlardan çoğu, yarın vukua gelecek olay için mücadele 
etmek ve çalışmak yerine, mevcut durumunu muhafaza ettirmeyi daha uygun bulmaktadır. Bu 
gibiler, devleti bir mekanizma sayarlar ve mevcudiyetlerinin tek sebebi hayatta kalabilmekten 
ibaret olduğuna hükmederler. Hayatları daima söyledikleri gibi devlete aittir. Devlet 
otoritesini, bir milletin beka içgüdüsünün egemenlik hakkına sahip saymaktansa, bu organın 
sırf otomatik bir mekanizması kabul etmek bu kimseler için tabii olduğu kadar daha kolay ve 
rahattır. Gerçekte devlet ve devletin otoritesi, bu gibiler için bir amaçtır. Yahut, hayat uğrunda 
girişilen büyük ve ebedi kavgada kullanılan kudreti büyük silahtır. Başka bir ifadeyle, 
yaşamak isteyen topluluğun müşterek bir idaresinden ibarettir, işte bundan dolayı, biz 
Nasyonal Sosyalistler kavgamız için, fizik, zekâ ve cesaret bakımından köhnemiş bir topluluk 


içinde pek az mücadele arkadaşı bulabileceğiz. Bu topluluk içinde bulacağımız taraftarlar, 
kalpleri ve düşünme güçleri gençliğini muhafaza eden ihtiyarlar olacaklardır. Hiçbir zaman, 
mevcut durumlarını muhafaza etmeyi hayatlarının tek gayesi edinmiş kimseler bize 
katılamayacaklardır. Karşımıza, kötü kalpli olanlardan ziyade, fikren tembel olanlar ve 
mevcut devletin bekasında menfaatleri olan kimseler daha çok çıkacaktır, işte, bu korkunç 
mücadelenin ümitsiz bir şey gibi görünmesi, atıldığımız işe büyüklük vermekte ve yücelik 
kazandırmaktadır. Bu da biz Nasyonal Sosyalistlerin başarı ihtimalini teşkil etmektedir. Daha 
başlangıçta zayıf ruhluları korkutan veya çok geçmeden onların cesaretlerim kıran savaş 
naraları, gerçekten kavga seven nesillerin bir araya toplanması için bir işaret hizmetini 
görecektir. 

Şu husus bilhassa bilinmelidir: Bir milletin tek bir gaye peşinde koşması için, enerji ve faal 
kuvvetle teçhiz edilmiş kimseler birleşerek milleti içine dalmış olduğu ataletten kurtarırlarsa, 
bu kimseler milletin tamamının hâkimi olurlar. Bugün birkaç kişiye zor gibi görünen şey, 
gerçekte zaferimizin en lüzumlu şartıdır. "Kavga" büyük ve zahmetli olduğundan en 
kuvvetlileri bulmak gerekmektedir. Bu seçkin zümre, fikir savaşımızda biz Nasyonal 
Sosyalistlere başarıyı garanti eder. Irkların saflığım bozan birleşmelerin tesirini, tabiat basit 
olaylarla düzeltir. Tabiat bu konuda ise melezlere pek az tolerans tanır. Bu çeşit faaliyetlerin 
ilk ürünleri, dördüncü ve beşinci batına kadar büyük zorluklarla karşılaşır. Kandaki birliğin 
azlığı, o şahısların iradeleri ve hayati enerjiler arasında birçok farklar doğurur. Halis ırka 
mensup bir kimse akla uygun ve düzgün kararlar alırken, karışık bir kan bütün müşkül 
anlarında şaşırır yahut yarım kararlar verir. Sonunda karışık kanlı kimse, temiz kanlı kimsenin 
hâkimiyeti altına girer. Böylece fiiliyatta daha çabuk mahvolmaya müsait bulunur. Bu 
hâdiselerin misalleri çoktur. Tabiat işte bu noktalarda düzeltmeler yapar. Hatta tabiat, çok 
kere daha ileri gider ve nesil verme faaliyetine bir sınır çeker. 

Belirli bir ırka mensup bir fert, aşağı bir ırkın temsilcisi ile bir leşirse, birleşmenin sonucu 
seviyenin düşmesi olacaktır. Ayrıca, aralarında yaşadıkları halis ırk mensuplarına kıyasla 
daha zayıf zürriyet meydana getirecektir. Üstün ırktan yeni kan karışmasına engel olunduğu 
hallerde devam eden birleşmeler, ortaya öyle çeşitli fıkır-ler koyacaklardır ki, tabiat tarafından 
ustaca azaltılan mukavemet kuvvetleri, kendilerini kısa bir zaman içinde yok olmaya mahküm 
edecektir veya binlerce yıl sonunda yeni bir karışım ortaya çıkacaktır. Bunlarda ise çeşitli 
birleşmelerden dolayı kökle birlikte karışmış olan ilkel unsurlar artık tanınmaz hale 
gelecektir. Böylece çeşitli karşı koyma kuvvetlerine sahip yeni bir millet meydana gelecektir. 
Fakat bu yeni milletin fikir ve güzel sanatlar yönünden değeri, ilk birleşmeye katılmış olan 
yüksek ırkın kabiliyetlerinden çok aşağı olacaktır. Aynı zamanda bu verimsiz yaratık, kanı 
temiz kalmış yüksek bir ırka yenilecektir. Binlerce yıl zarfında gelişen ve bu yeni milletin 
aynı cinsten olmasını sağlayan "sürü birliği" ne kadar büyük olursa olsun, ırkın seviyesinin 
düşmesi ve yaratıcı meziyetlerinin azalmasından dolayı, fikri gelişme ve medeniyet yönünden 
üstün olan saf bir ırkın saldırılarına karşı koyamayacaktır. Demek ki şu ilke ortaya konabilir: 
Her ırk birleşmesi, er geç zaruri olarak ortaya çıkan melezlerin birleşmeye katılmış ve katı 
temizliğinin verdiği birliği korumuş üstün unsurların yüzleşmesinde yapıldığı takdirde ortadan 
kalkması sonucunu verir. Melez için tehlike ancak üstün ırka mensup sorı fert unsurunun da 
melezleşmesi ile son bulur. 

işte ırkların bozulmaları ile ortaya çıkan yaratıkların, saf bir ırk tabakasının bulunması ve yeni 
melezleşmelerin olmaması şartı ile, yavaş yavaş ortadan kaldırılması tabiatın sağladığı tedrici 
yenileşmenin ve tekrar hayat bulmanın kaynağı olur. Bu olay, kudretli bir ırk içgüdüsüne 
sahip olan ve özel şartlarda veya bazı özel zorlamalar sonucunda ırkın temizliğini koruyan ve 
devam ettiren tabii çoğalma yolundan uzaklaştırılmış insanlarda kendiliğinden ortaya 
çıkabilir. Zorlama son bulur bulmaz, saf kanlı unsur, hemen kendine eş olanlar arasında 
çiftleşmeye başlar ve bu davranış sonunda her çeşit birleşme yoluyla bozulmalara engel olur. 
Böylece melezleşmeden ortaya çıkan yaratıklar, kendiliklerinden arka plâna çekilirler. 


içgüdünün telâkkilerine arkasını dönmüş, tabiatın ortaya koyduğu varsayımları idrak etmeyen 
bir kimse, tabiatın yaptığı düzeltmelere itimat etmemelidir. Demek oluyor ki, yenileşme işini 
yapma görevi, zekâya düşmektedir. Fakat, gözleri körleşen bir kimse, ırkları birbirinden 
ayıran setleri yıkmakta devam edecektir. En sonunda bir gün içinde bulunan en iyi şey 
mahvolacaktır, işte o vakit orada "birlik" isteyen bir çorbadan başka bir şey görülmeyecektir. 
Bugün sözleri kulaklarımızı tahriş eden meşhur reformcuların idealleri budur. Fakat, şu 
bilinmelidir ki, bu şekilsiz alaşım, dünyada her türlü idealin ölümünü ifade etmektedir. Belki 
bu şekilde "büyük bir sürü" meydana getirile bilinir. Böylece bu karışım sayesinde sürü 
hayatına düşkün bir hayvan yaratılabilir. Fakat bu alaşımdan, hiçbir zaman medeniyet yapıcı 
saf bir kimse çıkmayacaktır. İşte o zaman beşeriyetin görevinde kusur etmiş olduğuna 
hükmedile bilinir. 

Dünyanın böyle bir duruma düşmemesi istenirse, o zaman Cermen ırkı dostlarımın kutsal 
görevleri, yeni melezleşmeleri önlemek olmalıdır. Çağdaşlarımızın dikkatlerini çekmiş olan 
süprüntü herifler bu fikri duyunca, haykıracaklar ve şikâyette bulunacaklardır. En kutsal 
haklarına tecavüz ettiğimi iddia edeceklerdir. Halbuki insanın sadece bir tane kutsal görevi 
vardır. Yani beşeriyette mevcut en iyi şeyini korumasına, bu imtiyazlı kimselerin 
gelişmelerini daha mükemmel hale sokması için kanının saf bir halde kalmasına dikkat 
etmektir. 

Irkçı bir devlet, evlenmeleri daimi bir ırk değişmesine sebep olmaktan kurtarmalıdır, insani 
sebeplerden dolayı, benim tezime karşı olanların itirazlarına, bütün ecza hanelerde ve seyyar 
satıcılarda en sağlam anne ve babanın çocuk yapmaması için ilâçların satıldığı şu sırada hak 
verilemez. Günümüzün devletinde frengililerin, veremlilerin veya sakat ve aptalların nesil 
verme haklarını ellerinden almak, cinayet olarak telâkki edilmektedir. Diğer taraftan, sağlam 
milyonlarca insandan nesil verme hakkını çekip almak, hiç de fena bir hareket kabul 
edilmemektedir. Bu durum, ikiyüzlü cemiyetin ahlâk anlayışına aykırı gelmemekte, bilâkis 
fikri tembelliğini okşamaktadır. Çünkü aksi olsa idi, ırkımızın saflığını koruyabilmesi için 
kafalarını çalıştırmaları ve yorulmaları gerekirdi. 

Bugünkü sistem idealden ve asaletten mahrumdur. Bizden sonra gelecek nesillerin menfaati 
ve en iyi şekilde yetişmeleri işine hiç kimse önem vermemektedir. Kiliselerin hali de böyledir. 
Bu kiliseler, Tanrı'nın en büyük eseri olan insanlara karşı gösterilmesi gereken saygıyı 
göstermemektedirler. Ruhtan bahsederler, fakat ruhun bir örtüsü olan insanın "proleter" 
durumuna düşmesine göz yumup, seslerim çıkarmazlar. Sonra kalkarlar, Hıristiyan inancının 
kendi memleketlerinde tesirini kaybettiğine ve fizik olarak çökmüş, ahlâkı da dış görünüşüyle 
mütenasip bir şekilde bozulmuş, sefil güruhun "dinsiz" oluşuna hayret ederler. Bunun acısını 
çıkarmak için de Otantolara ve Cafreslere Hıristiyanlığı yaymağa kalkışırlar. Bu arada bizim 
Avrupa devletleri, sofu misyonerlerini Orta Afrika'ya göndererek zenciler için misyonlar 
kurarlar. 

iki Hıristiyan mezhebi, zencileri rahatsız edeceği yerde, bugün felâketlere ve üzüntülere yol 
açacak hastalıklı bir çocuğa hayat bahse tmektense, gürbüz fakat zavallı bir küçük yetime 
merhamet gösterip, ona ana-baba hizmetinde bulunsaydı, Tann'nın daha çok hoşuna gidecek 
bir şey yapmış olurdu 

Irkçı devlet, bugün bu konuda yapılması ihmal edilmiş veya bilhassa yerine getirilmemiş olan 
şeylerin tamamını tamir etmelidir. Irkçı devlet, ırki toplum hayatının merkezi durumuna 
getirmeli ve ırkın halis kalmasına nezaret etmelidir. Aynı zamanda, bir milletin en değerli 
malının "çocuk" olduğunu kabul ve ilân etmelidir. Yalnız, sağlam olanların çocuk 
yetiştirmelerini sağlamalıdır. Irkçı devlet şunu söylemelidir: Bir hastalığa tutulmuş iken ve 
birtakım büyük eksiklikleri haiz iken, çocuk yapmak en ayıp bir harekettir. Bu durumda en 
şerefli hareketin çocuk yapmaktan vazgeçmenin olacağı anlatılmalıdır. Devletin bu müdahale 
hakkı vardır. Çünkü devlete, bir milletin binlerce senelik bir geleceği teslim edilmiştir. Bu 
durum karşısında ferdin arzulan bir hiçten ibarettir. Ferde boyun eğmekten başka yapacak 


bir iş düşmez. Devlet, fikrini aydınlatmak için modern tıp ilminden istifade etmelidir, irsi bir 
sakatlığı bulunan ve bu hali zürriyetine intikal edecek olanlara nesil yetiştirmek hakkına 
sahip olmadıkları anlatılmalıdır. Aynı zamanda devlet, sağlam bir kadının çok evlât 
yetiştirmek gibi Tann'nın bir lütfü olan kabiliyetinin, hükümet sisteminin mali siyasetiyle tah- 
dit edilmemesine dikkat etmekle görevlidir. Devlet, çok evlât yetiştiren ailelerin teşekkülüne 
imkân hazırlayacak sosyal şartlara karşı gösterilmekte olan tembel tutuma ve lâkayilığa son 
vermelidir. Devlet kendini, değeri takdir edilemeyecek kadar yüksek bir milletin en büyük 
koruyucusu bilmelidir. Devletin dikkati orta yaşlılardan ziyade çocukların üstünde olmalıdır. 
Fizik ve ahlâkça sağlam olmayan bir kimse çocuklarının vücudunda kendi sakatlığını devam 
ettirmemelidir. Devletin terbiye yönünden yerine getireceği büyük bir görevi vardır. Irkçı 
devlet, millete terbiye yoluyla, hastalıklı ve zayıf olmanın utanılacak bir hal olmadığını, 
aksine açınılacak bir felâket olduğunu ve bencillik şevkiyle bu felâketi, masum bir çocuğa 
intikal ettirmenin ise cinayet olduğunu öğretmelidir. Devlet bu ilkelere göre hareket etmek 
için gayesinin anlaşılıp anlaşılmadığını, uygun veya uygunsuz bulunduğunu tahkik ile vakit 
geçirmemelidir. Herhangi bir kimse, sorumlu olmadığı bir hastalıktan mustarip olup da, 
çocuk yetiştirmekten vazgeçer ve sevgisi ile şefkatini, milletinin ilerde canlı ve gürbüz olacağı 
tahmin edilen fakir bir çocuğuna tahsis ederse, gerçekten asil bir harekette bulunmuş ve 
insani hissiyat göstermiş olur. Fizik bakımından soysuzlaşan veya akıl hastalıklarından 
mustarip olan kimseler, altı yüz sene çocuk yetiştirmekten men edilmiş olsalardı, bugün 
insanlık birçok vahim dertlerden kurtulmuş olurdu. Öyle sıhhatli bir nesilden faydalanılır ki, 
bunun olumlu sonuçlarını tahmin etmek bile zordur. Milletimizin en sağlam ve kuvvetli 
unsurlarının nesil vermelerini şuurlu ve sistemli bir şekilde teşvik etmek ve kolaylaştırmakla 
öyle bir ırk meydana gelir ki, bu ırkın rolü, hiç olmazsa daha işin başlarında bugün acısını 
çektiğimiz fizik ve ahlâk yönünden çöküntülere sebep olan tohumları saf dışı etmek olur. 
Çünkü bir millet ve bir devlet bu doğru yolu tutunca, pek normal olarak ırkın değerini 
geliştirmeye ve verimliliğini artırmaya önem verilecektir. 

Bunda başanlı olmak için, bir devletin her şeyden önce yeni elde edilmiş bölgeyi kolonize 
etme işini tesadüfe bırakmaması ve bu kolonizasyonu belirli kurallara tabi tutması gerekir. 
Bilhassa, teşkil edilen "ırk komisyonları" şahıslara kolonizasyon izni vermelidir. Bu izni 
almak için konacak şart muayyen bir ölçüde ırk saflığı ve bunu ispat etmek olmalıdır. Böylece 
vatan etrafındaki koloniler yavaş yavaş bu şekilde kurulmuş olur. Bu koloniler millet için 
değerli bir hazine olacaktır. Kolonilerin gelişmeleri milletin her ferdini gurur ve neşeyle 
dolduracaktır. Çünkü bu koloniler, bizzat milletin ve insanlığın, mesut geleceğinin tohumlannı 
ihtiva etmektedir. Bu daha iyi dönemi meydana getirmek, ırkçı devletçe fiile konmuş ırkçı dü- 
şüncelerin işidir. Böylece insanlar, artık köpek, kedi ve at gibi hayvan nesillerinin ıslahıyla 
uğraşmaktan ziyade, ırkların ıslahıyla meş gül olacaklardır, insanlık tarihi bu durum 
karşısında, gerçeği görmüş ve nesil vermelerinin mahzurlu olacağını anlamış kimselerin 
süküt içinde feragat göstermelerine ve kendilerini feda etmelerine şahit olacaktır. Bu ruhi 
davranışı mümkün olacağı, yüz binlerce insanın dini bir kanunla zorlanmadıkları halde 
kendiliklerinden bekârlığa mahküm oldukları bu dünyada inkâr edilemez. 

Eğer kilise tarafından insanlara, Tanrının başlangıçta yaratmış olduğu insanları çağıran bir 
ihtar yapılırsa, böyle bir feragat neden e mümkün' olmasın? Hiç şüphe yok ki bugünkü o 
değersiz burjuvalar bunu hiç anlamayacaklardır. Gülecek ve o biçimsiz omuzlarını silkecekler 
ve şöyle diyeceklerdir: "ilke olarak güzel ama, imkânı yok!'" Gerçekten bu iş onlara göre 
değildir. Onların dünyası bu iş için yapılmış değildir. Burjuvaların tek endişeleri kendi 
hayatlarıdır. Yukarıda açıkladığım düşünceler, biz Nasyonal-Sosyalistlere göre devlet 
değerinin ölçüsünü ortaya koyabilir. Ancak bu değer her milletin kendi özelliklerine göre 
değişebilir. Gerçekte ise bu değer, insanlığın seviyesine yükseltilirse "mutlak" duruma" 
gelecektir. Yâni bir devletin medeniyet alanına ulaştığı seviye ölçü olarak kabul edilmekle, o 


devletin faydası hakkında bir hüküm verilemez. Bu hüküm, özellikle bu canlı organın her 
millet için ortaya koyduğu faydaya göre verilebilir. 

Devlet, temsil ettiği milletin hayat şartlarına tekabül etmekle "ideal devlet" niteliğini 
kazanmaz. Devletin varlığı, temsil ettiği milletin hayatını tatbiki surette sağlarsa "ideal devlet" 
olarak kabul edilebilir. Devletin dünyada kültür bakımından ne kadar önemi olursa olsun, bu 
önemin millete hiçbir faydası yoktur. Çünkü bir devletin vazifesi, yaratmak değildir. Devletin 
vazifesi mevcut kuvvetlere yol açmaktır. Demek ki bir devlet, kendi medeniyetini, en yüksek 
medeniyetin temsilcilerinin ırk derecesine ulaştırırken çökerse, o devlet hatalı yola girmiş 
olur. Çünkü o zaman bu kültürün varlığını korumak yolundaki ilk önemli şarta saygı 
göstermez. Kültür devletin işi değildir. Bu kültür, devletin canlı organı tarafından takviye 
edilmiş olan medeniyet kurucu bir milletin eseridir. Devlet, bir cevher temsil etmez. Devlet, 
bir şekil ifade eder. Bir milletin ulaştığı medeniyet seviyesi, o milletin içinde yaşadığı devletin 
taydaşını ölçmek imkânını vermez. Meselâ, medeniyet verici bir millet, bir zenci kabilesi gibi 
yaşayabilir. Hatta bu milletin devlet olarak meydana getirdiği teşkilât, zenci topluluğunun 
meydana getirdiği kabileden daha da fena olabilir. İşte devletin rolü burada belli olur. Kötü 
bir devlet bir milletin başlangıçta sahip olduğu yaratıcı melekelerin kaybına sebep olur. 

Bir devletin değeri hakkında verilecek hüküm, dünya tarihinde oynayacağı rolün önemi ile 
değil, milletine sağlayacağı faydayla meydana çıkar. 

Devletin mutlak değerleri hakkında bir hükme varmak zordur. Böyle kati bir hüküm, yalnız 
devletin kendisine değil, daha çok milletin kıymet ve seviyesine bağlıdır. Demek ki, devletin 
yüksek görevi, esas itibariyle millete düşer. Devletin tek fonksiyonu, mevcudiyetinin 
iktidarıyla, milletin her husustaki gelişmesini imkân dahiline sokmaktan ibarettir. 

Bu durumda, Almanlara gerekli olan devletin nasıl teşkil edilmesi hususunu düşünecek 
olursak, ilk önce iki noktayı açıkça tayin etmeliyiz: Bu devlet hangi adamları bünyesine 
almalı ve hangi gayeleri takip etmelidir? 

Maalesef Alman milleti bugün, kaynaşmış bir ırka sahip değildir, ilkel unsurların kaynaşması 
ile yeni bir ırk doğduğunu iddiaya imkân verecek şekilde bir gelişmeye yol açmamıştır. 
Gerçekte, "O-tuz Yıl Savaşı"ndan bu yana milletimizin kanını bozmuş olan ve birbirini takip 
eden buluşmalar, onu bozulmaya uğratmakla kalmayıp, ruhumuzun üzerinde de olumsuz tesir 
yaratmıştır. Vatanımızın açık sınırları, sınır boyları, Alman olmayan siyasi varlıklarla temas, 
bilhassa Reich'm içine yabancı kanın girmesi ve devamlı yenileşme tam bir kaynaşma için 
gerekli olan zamanı bırakmıyordu. İşte bu karmaşadan yeni bir ırk doğmadı. Bütün ırki 
unsurlar yan yana dizilmiş bir durumda kaldılar. Sonunda, bayağı bir sürünün toplandığı 
buhranlı günlerde, Alman milleti çeşitli yönlere dağıldı. Sadece ırkı meydana getiren 
maddelerin toprak üzerindeki dağılma şekli çeşitli çevreleri ilgilendirmekle kalmaz, bunlar 
aynı çevrenin içinde de bir arada mevcut bulunurlar. Kuzeyliler, güneylilerin yanındadırlar. 
Bunların civarında Almanlar ve her iki grubun yanında da batılılar vardır. Aynı zamanda 
"harita'lar da ayrı ayrıdır. Bu durumun bazı yönlerden büyük zararları vardır. Alınanlarda 
kanın bir olmasından ileri gelen o kuvvetli sürü içgüdüsü azdır. Oysa, tehlikeli anlarda 
bilhassa ön plânda yer alan bu içgüdü, milletlerde ki bütün farkları yok ederek, onları 
müşterek düşmana karşı saldırgan bir sürü gibi aynı cephede toplamak suretiyle, milletin 
çökmesine engel olur. Bizde fazla ferdiyetçilik denilen şey ırkımızın özel vasıflara sahip 
esaslı unsurlarının birbirlerine karışmadan birlikte yaşamalarından ileri gelmektedir. Bunun 
barış sırasında çoğu zaman güzel sonuçları olabilir. Fakat her şey hesap edilecek olursa, 
dünya hakimiyetinin elimizden kaçtığı görülür. Eğer Alman milleti de kendi tarihi boyunca 
başka milletlerin faydasını gördükleri bu sürü içgü-' düşüne sahip olsa idi, bugün Alman 
Reich'ım dünyaya hâkim bir mevkide görürdük. Hatta dünyanın tarihi kadar yoksul olanlara, 
hayatlarım bir kaide üstüne oturtarak kendilerini hükmeden gibi görmeyenlere ve başka 
inançla dolu olanların ordusuna sesleniyoruz. Her şeyden önce Alman gençliğinin kudret 
fışkıran ordusuna sesleniyoruz. Bu gençlik öyle bir devirde yetişmektedir ki, bu tarihin büyük 


bir dönüm noktasıdır. Babalarının tembel oluşları ve ilgisiz kalışları kendilerini mücadele 
etmeye zorluyor. Genç Almanlar günün birinde yeni bir ırkçı devletin mimarları veya tam bir 
yıkılıp çökmenin, yeni burjuva dünyasının ölümünün son görgü tanıkları olacaklardır. Çünkü 
bir nesil gördüğü ve anladığı fenalıklardan acı çeker de buna boyun eğerse ve bugünkü 
burjuva sınıfının yaptığı gibi bu derde çare bulmak için elden bir şeyin gelmeyeceği yolunda 
kolay bir mazeret ile yetinirse, böyle bir dünya yok olmaya mahkümdur, işte bizim burjuva 
sınıfımızın belirli vasfı artık bu eksiklikleri inkâr edememesidir. Onlar çürümüş ve kokuşmuş 
birçok şeylerin varlığını itiraf etmek zorundadırlar. Fakat bu sınıf, bu kusurlara karşı bir 
reaksiyon gösterememektedir. Artık burjuva sınıfının altmış-yetmiş milyonluk bir milleti 
tehlikeye karşı seferber etmek için gayret göstermeye kuvveti kalmamıştır. Eğer böyle bir mü- 
cadele başka bir memlekette meydana gelirse, bu teşebbüsün uygulamada başarılı 
olamayacağını ispata çalışmaktadır. Bu cüceler miskinliklerini, fikri ve ahlâki zaaflarını haklı 
göstermek için, ne kadar budalaca delil ve muhakeme varsa ileri sürerler. Meselâ bir devlet, 
milletinin alkol ile zehirlenmesine savaş açsa, bütün Avrupa burjuva âlemi, başını sallamakta 
ve insanlık için yapılan bu mücadeleyi gülünç bulmaktadır. 

Bu konuda hiçbirimiz boş bir sanıya kapılmamalıyız. Bizim burjuva sınıfımız insanlığa düşen 
asil görevlerin hiçbiri için kabili yetli değildir. Kendisinde zerre kadar bir temel mevcut 
değildir. Bu hal kötü kalplilikten ziyade tasavvur edilemeyecek derecede bir rehavetten ve 
tembellikten ileri gelmektedir. Bunun için, "burjuva partisi" adı altında miskin bir halde 
yaşayan bu siyasi kulüpler, bazı profesyonel kimseler tarafından meydana getirilmiş menfaat 
partileri durumuna düşmüşlerdir. Tek gayeleri bencil menfaatlerini en iyi şekilde korumaktır. 
Böyle bir "burjuva esnaf partisi" herhangi bir mücadeleyi idare etmeye ehliyetli değildir. 
Hele, kendisine karşı olanlar "altın babaları" arasından çıkmayıp, en büyük tahriklerle baş 
kaldırmış ve her şeyi göze almış proletarya toplulukları içinden, ortaya çıkarsa iş daha da 
zorlaşır. 

Halkın hizmetinde olan ve halkın menfaatini gaye edinen devlet birinci görevinin, ırkın en iyi 
unsurlarını muhafaza etmek, onlara ihtimam gösterip, gelişmelerini hazırlamak olduğunu 
idrak ederse, bu görevle işinin bitmediğini anlayacak ve ırka lâyık nesiller yetiştirdiği gibi, bu 
nesillerin eğitimiyle de meşgul olacaktır. 

Şahısların fikri yönden verimli olmaları, belirli bir insan malzemesinin ortaya koyacağı ırki 
kabiliyetlerin sonucu olacağına göre, herkesin eğitimi ilk önce fizik barışının devamına ve 
gelişmesine bağlıdır. Çünkü daima sağlam ve enerjik bir düşünce gücü, ancak sağlam ve 
kuvvetli bir bedende bulunur. Dâhilerin bazen zayıf bir bünyeye sahip olmaları bu prensibi 
bozmaz. Onların durumları istisnadır. Eğer bir millet soysuzlaşmış kimselerden meydana 
gelmişse, gerçekten böyle bir bataklıktan büyük bir dâhinin çıkması son derece nadirdir. Eğer 
çıkarsa bile bu dâhinin nüfuz ve tesirinden, soysuzlaşmış millet istifade edemeyecektir. Ya bu 
soysuzlaşmış topluluk dâhiyi anlayamayacak, ya da irade kuvvetlerinin zayıflaması sonucu o 
dâhinin arkasından yürüyemeyecektir. 

Bu gerçeği idrak etmiş olan ırkçı devlet eğitim alanındaki görevinin, ilimleri kafaları içine 
tulumba darbeleri ile sokmaktan ibaret olduğu zannına kapılmamalıdır. Başarılı ve uygun 
eğitim usulleri ile, tamamen sağlam bünyeli gençlerin yetiştirilmeleri için gayret sarf 
edecektir. Fakat bu iş yapılırken, gaye karakterin terbiyesi ve bilhassa irade kuvvetiyle 
kabiliyetinin gelişmesi olacaktır. Bu arada gençler, fiil ve hareketlerinin sorumluluğunu 
memnuniyetle kabul etmeye de alışacaklardır. Asıl öğretim en sonra gelecektir. 

Irkçı devlet şu prensibe göre hareket edecektir, ilmi bilgisi da ha başlangıç noktasında kalan, 
fakat vücudu sağlam, karakteri düğün, bir karar almasını seven ve irade kuvveti'ile donatılmış 
olan bi, kimse, müh toplum için, fikri verimliliği ne olursa olsun bir sakat tan daha faydalıdır. 
Fizik bakımından soysuzlaşmış, iradeleri zayıf korkakça bir barışçılık taraftarı olan 
bilginlerden kurulu bir millet' hiçbir zaman cennetlik olamaz. Hattâ bu dünyada da kendi 
hayatın, bile sağlayamaz. Kaderin bize karşı açtığı çetin savaşlarda en az bil gısı olanın 


yenildiği pek enderdir. Mağlüp, daima bildiği şeylerden e en az cesaretli karar çıkaran ve bunu 
da pek kötü bir şekilde uygu layan kimsedir. > 

Fizik ile maneviyat arasında bir ahenk olmalıdır. Kangren ol muş bir vücut, düşünme gücünün 
parlaklığı ile hiçbir zaman güzel hale gelemez. Enerjisi olmayan, kararsız, korkak ve kusurlu 
doğ muş, sakat kimselere, bir fikri eğitim vermek haksızlık olur Yunan darın düşündükleri 
güzellik fikrim ölmezleştiren şey, en gösterişi, ızık güzelliğinin, düşünce gücünün parlaklığı 
ve ruhun asaleti ile fevkalâde bir şekilde birleşmesinden ibarettir. 

Moltke'nin "Şans ancak yeteneğin arkası sıra yürür." şeklindeki sözü ne kadar doğru ise, 
düşünce gücü, genellikle ancak sağlam ve sıhhatli bir vücutta yerleşebilir. 

Vücudu sağlam yapmak ırkçı bir devlette fertlerin vazifesi değildir. Bu iş, ebeveynlere düşen 
bir mesele de değildir. Bu devletin temsil ettiği ve koruduğu milletin bekası için bir ihtiyaçtır 
Nasıl tahsile ait hususlarda devlet ferdin serbest hareket etme hakkına te cavuz eder ve 
çocuğu, anne ve babanın arzuları hilâfına mecburi öğretime tâbi tutarsa, ırkçı devlet de, daha 
geniş bir şekilde olmak üzere, milletin muhafazasını ılgÜendiren ana meselelerde, şahısların 
cehaletlerine veya anlayamamış "imalarına karşı", kendi otoritesini kullanmalı ve galip 
kılmalıdır. Terbiye alanındaki icraat, gençlerin vücutlarını küçük yaştan itibaren takip 
edilmekte olan gayeye doğru itmeli ve sonra muhtaç olacakları dayanıklılığı kazanacak 
şekilde onları tanzim ve teşkil etmelidir. Özellikle kış bahçelerinde büyütülmüş bir nesil 
yetiştirmekten kaçınılmalıdır. 

Bu terbiye ve sıhhat ışı, ilk önce genç anneler üzerinde tesir icra etmelidir. Beş on yıllık bir 
gayret, doğumları tamamen mikroptan arınmış duruma getirmek ıçm yeterli olmuş ve 
loğusalıkta ateşli hastalıklar azalmıştır. Hastabakıcıların ve bizzat annelerin bu konu daki 
eğitimleri esaslı bir şekilde sağlanırsa, çocuklara daha ilk yıllardan itibaren gelişmeleri için 
ihtimam ve itina göstermek mümkün olur. Irkçı bir devlet, okulda beden çalışmalarına, 
şimdikine nispetle daha çok zaman ayırmalıdır 

Genç dimağları gereksiz bir yükle ve faydasız bir bilgi ile doldurmak büyük hata olur. 
Tecrübeyle sabittir ki, gençler hafızalarında yalnız parça parça şeyleri saklarlar ve 
öğrendiklerinin esaslı taraflarını ise zihinlerinde tutamazlar. Onların zihinlerinde kalan, hiçbir 
zaman ifade edilmeyen ayrıntıdır. Zihni tıklım tıklım doldurulmuş genç bir çocuk, bu konular 
arasında akla uygun, karşılaştırmalı bir ayıklama ve temizleme yapmaktan âcizdir. Bugün 
ortaokullarda, haftada iki saat beden eğitimi dersi koymak ve bu dersi seçmeli kılmak, fikri 
bakımdan dahi ağır bir hata olur. Bir genç adamın, her gün hiç olmazsa sabah akşam birer 
saati beden çalışmalarıyla geçmelidir. Bilhassa boksu ihmal etmek olmaz. Bu konuda kültürlü 
çevrelerde büyük hatalar işlenir. Bu çevrelerin fikirlerine göre boks kaba bir spordur. Ama bir 
genç eskrim öğrensin ve değerli vakitlerini düello etmekle geçirsin, bu onlara göre hatalı 
değildir. Halbuki boks kadar, kavgacılık ruhunu geliştiren, şimşek gibi seri kararlar vermeğe 
alıştıran ve vücuda çelik sertliğini veren hiçbir spor yoktur. Gençler için bir fikir ihtilâfından 
çıkan kavgayı yumrukla halletmek, keskin bir kılıçla halletmekten daha vahşice sayılamaz. 
Tecavüze uğramış bir kimsenin, saldırgan yumruklarıyla uzaklaştırması, kaçıp polise 
sığınmasından daha adi değildir. 

Her şeyden evvel, genç ve vücutça hastalıklı bir adam, darbelere tahammül etmeyi 
öğrenmelidir. Bu ilke hiç şüphe yok ki, bizim fikir şampiyonlarına bir vahşiye lâyık gibi 
gelecektir. Fakat ırkçı devletin rolü "barışçı değerlerden ve fizik yönünden çökmüş insan- 
lardan meydana gelen bir topluluğu eğitmek değildir. Onun insanlık hakkında beslediği ideal, 
tip olarak sayın küçük burjuvayı, faziletli ihtiyar kızı kabul etmemiştir. 

Irkçı devletin fert tüpi mert, mağrur; enerji sahibi erkekler ve dünyaya gerçeği seven insanlar 
getirmeye kabiliyetli kadınlardır. 

işte bunun için spor bir kimseyi kuvvetli, usta ve cüretkâr yapmakla kalmaz, o kimseyi 
sertleştirir, üzüntü ve mağlübiyetlere tahammül etmeye alışkın bir hale de getirir. Eğer 
aydınlarımızın üstün sınıflarını teşkil edenler, vakti öldüren şeyleri öğrenmek yerine yalnız 


boks yapmayı bilselerdi, ahlâksız, asker kaçakları ve bunlara benzer ayaktakımları tarafından 
bir ihtilâl yapılamazdı. Keza, bu ihtilâl'başarısını, ihtilâl yapanların cesaretli ve cüretkâr 
oluşlarına borçlu değildir, ihtilâl, devleti idare edenlerin korkakça ve acınacak şekildeki 
kararsızlıkları sonucu başarıya ulaşmıştır. Çünkü bizi fikir yönünden idare edenler sadece 
"ırkçı bir eğitim" görmüşlerdi. Ama muhalifler fikri silâhlar yerine demir çubuklar ve sopalar 
kullandıkları zaman, bizim idarecilerimiz âciz durumda kaldılar. Bütün bunların olmasına 
sebep yüksek okullarımızın insan yetiştirmek yerine, memur, mühendis, teknik adam, 
hukukçu ve edebiyatçı yetiştirme yi ilke edinmesi ve bu zihniyetin ölmemesi için de 
profesörler yetiştirilmesidir. Bizleri idare edenler, fikri yönden göz boyayıcı sonuçlar elde 
ettiler, fakat idare eseri göstermeleri gerektiğinde çok aşağılarda kaldılar. 

Şurası bir gerçektir ki, eğitim esas itibariyle korkak olan bir kimseyi cesur yapamaz. Yine 
aynı kesinlikle ifade edeyim ki, tabiat tarafından cesaretle donatılmış bir kimse kusurlu eğitim 
sonucu bedenen zayıf kalmışsa, melekelerini geliştiremez. Manevi kabiliyetlerini anlamış bir 
kimsede, cesaretin ve hatta kavgacılık ruhunun ne kadar gelişeceği orduda görülür. Orduda 
sadece kahramanlar yoktur. Vasat kimselere orada çok sık rastlanır. Gerçekte ise, barış sıra- 
sında Alman ordusunun gördüğü başarılı talim, bu büyük müessesenin askerlerine öyle bir 
kendine güven telkin etmişti ki, düşmanlar bunun kuvvetini hiç akıllarına getirmemişlerdi. 
Alman ordularının 1914 yazı sonlarında ve sonbaharında cepheden cepheye ilerlerken, 
önlerine çıkan her şeyi ezip geçtikleri sırada ortaya koydukları eşsiz cesaret ve gayret delilleri, 
bıkıp usanmadan takip edilmiş olan bu eğitimin sonucu idi. O bitmek bilmeyen barış yılları 
boyunca, ordu çoğu zayıf bedenli olanları, en umulmaz başarılara alıştırmış ve bütün askeri 
kendine inanmış hale getirmişti ki en korkunç çarpışmaların vahşeti bile bu olumlu çalışmanın 
işaretlerini yok edemiyordu. İşte, şimdi yere serilmiş, kırık dökük bir halde bütün dünyanın 
tekmelerine savunmasız bir durumda maruz kalan Alman milletinin, kendi kendine telkinden 
doğan ve şahsa güven hissini veren bu kuvvete ihtiyacı vardır. Bu kendine güven hissi, 
milletimizin çocuklarına ilk küçüklük çağlarından itibaren eğitim yoluyla verilmelidir. Bütün 
eğitim ve kültür sistemi çocuklara, diğer milletler den kesin bir şekilde üstün olduğumuz 
kanaatini vermeyi hedef edinmelidir. Vücutça kazanacakları kuvvet, onlara mensup oldukları 
milletin yenilmez olduğu inancım telkin etmelidir. Eskiden Alman ordularını zaferden zafere 
koşturan şey, her askerin kendi şahsına ve komutanına karşı beslediği güvenin toplamı idi. 
Alman milletim tekrar diriltecek olan şey, hürriyetini tekrar ele geçirmek imkânına sahip 
bulunduğuna kanaat getirmesi olacaktır. Fakat bu kanaat, yalnız milyonlarca şahsın her 
birindeki aynı kanâatin toplamı olmalıdır. Bu noktada da boş hülyalara asla kapılmamalıdır. 
Milletimizin yıkılması pek muazzam olmuştur. Bir gün onun bu sıkıntısına son vermek için 
göstereceğimiz gayret de o kadar büyük olmalıdır. Bugün milletimizin üzerinde asayiş ve 
huzur gayesiyle uygulanan şimdiki burjuva eğitiminin, çökmemize sebep olan durumumuza 
bir son vermek ve düşmanlarımızın yüzüne bileklerimızdeki esaret zincirlerini atmak 
kuvvetini sağlayacağına inanan bir kimse, pek acı ve pek büyük bir hatanın içine düşüyor 
demektir. Elimizde olmayan her şeyi ancak milli enerji taşkınlığı, bağımsızlık aşkı ve ihtiras 
dolu bir gayretle kazanabiliriz. 

Gençlerimizin kıyafetleri de takip edilen gayeye uymalıdır. Gençlerin, "papazı papaz yapan 
elbisedir" darbımeselim kötü anlama çeviren aptalca bir modaya kapılmaları milletimiz için 
esef verici bir durumdur. Kıyafet, eğitime hizmet edecek ve yardımcı olacak bir vasıta kabul 
edilmelidir. 

Herkesin satın alamayacağı bir elbiseye sahip olmak için değil, herkesin sahip olamayacağı 
bir vücuda sahip olmak için çalışılmalıdır. Bu düşünce daha sonra rolünü oynayacaktır. Genç 
kız, erkek arkadaşını tanımalı ve bilmelidir. Eğer vücut güzelliği, zamanımızın moda 
budalalıkları yüzünden ikinci plâna atılmamış olsa idi, yüz binlerce Alman kızları çarpık, cılız 
Yahudi gençlerine kapılmazlardı. 


Bu noktaya dikkat etmek zorunludur. Bugün, barış sırasında askeri talim kalkmıştır. Yâni, 
eğitim usulümüzün ihmallerini kısmen de olsa telâfi eden müessese ortadan kaldırılmış 
bulunmaktadır. Bu müessesenin bir diğer faydası da, iki cins arasındaki münasebetler 
üzerinde mesut sonuçlar doğurması idi. Genç kız asker olanı, askere gitmemiş olana tercih 
ediyordu. 

Irkçı devlet, yalnız okul sıralarında vücut kuvvetinin gelişmesine nezaretle kalmayacaktır. 
Okuldan sonra da gençler, gelişmeleri nin iyi şartlar dahilinde meydana gelmesi için, bu 
çalışmalara devam edeceklerdir. Devletin gençlerin üzerindeki nezaret hakkının okulun sona 
ermesi ile biteceğini ve ancak askere alınmaları ile tekrar onlarla meşgul olmaya 
başlayacağını zannetmek hatadır. Bu hak, gerçek durumda devam edegelen bir görevdir. 
Şimdiki devlet, vatandaşların sıhhatleri ile meşgul olmayarak, bu vazifesini canice bir şekilde 
ihmal etmiştir. Bugün gençleri gürbüz ve sağlam yetiştirmek için çalışılacağı yerde, onların 
sokaklarda ve eğlence yerlerinde ahlâklarının bozulmasına göz yumulmaktadır. 

Okul sonrası gençlerle nasıl meşgul olunacağını bilmek, önemli bir mesele değildir. Esas olan 
şey devletin bu hususu, görevi olduğunu bilmesidir. Çare vasıtalarını devlet kendi arayıp 
bulmalıdır. Irkçı devlet, okul sonrası da gençlerin fiziki gelişmeleri ile meşgul olmayı, yetkisi 
dahilinde bulunduğunu bilmeli ve bunu kendi müesseseleri ile halletmeye çalışmalıdır. Fiziki 
eğitim, genci askerlik hizmetine bir hazırlama işi olmalıdır. Artık ordu eskiden olduğu gibi, 
gençlere manevranın hazırlanmasına ait mücadeleyi öğretmek zorunda kalmayacaktır. 
Böylece ordu artık acemi kimselerden teşekkül etmeyecektir. Ordunun mükemmel bir fiziki 
hazırlıktan geçmiş bir genci, asker yapmaktan başka bir işi kalmayacaktır. Demek oluyor ki 
ırkçı devlette ordu, gençlere yürümeyi ve silâh taşımayı öğretmek lüzumunu duymayacaktır. 
Ordu ırkçı devlette, yüksek bir "vatani eğitim okulu" olacaktır. Genç Alman askeri orduda, 
gerekli askeri eğitimi görecek, fakat aynı zamanda o, sivil hayatta ifa edeceği role hazır- 
lanmağa devam edecektir. Yani bu müessese genç çocuğu bir "adam" yapmalıdır. Ordu 
gençlere yalnız itaat etmeği öğretmekle kalmamalı, onlara bir gün kumanda etme kabiliyetini 
de bahsetmelidir. 

Nihayet, genç kendi kuvvetinden emin olarak, askerlik ruhunun tesiri altında, milletinin 
yenilmemiş olduğuna da kanaat getirmelidir. Askerlik hizmetini bitiren gence iki belge 
verilecektir. Bu belgelerden biri, bir vatandaşlık diploması olacaktır. Yâni, resmi bir görev 
alabileceğine ve bekasına izin verildiğine dair kanuni bir belge, ikinci belge ise fiziki 
bakımdan evlenmeğe müsait olduğunu bildiren bir nevi sıhhat raporu olacaktır. 

Irkçı devlet, erkek çocuklarla olduğu gibi kızlarla da meşgul olacaktır. Kızların da eğitimleri 
aynı ilkeler dahilinde idare edilecektir. Kızlar için en önemli nokta fiziki eğitim olmalıdır. 
Karakterin eğitimi daha sonra gelir. Nihayet fikri eğitimlerin gelişmesi meselesi ele alınır. Kız 
eğitiminin tek gayesinin, kızı, geleceğin annesi olarak hazırlamaktan ibaret olduğu hiçbir 
zaman unutulmamalid.it. 

Herkesin karakterinin esaslı vasıfları, önceden meydana gelir. Bir bencil her zaman bencildir 
ve daima öyle kalacaktır. Aynı zamanda bir idealist de daimi bir şekilde idealisttir. Bu arada 
bu iki zıt karakter arasında milyonlarca çeşit karakter vardır ve bunları ayırmak ve anlamak 
pek zordur. Anadan doğma bir katil daima katil kalır. Fakat, canice fiillere bir dereceye kadar 
eğilimli olan kimse, başarılı bir eğitim ile toplumun faydalı bir ferdi haline getirilebilir. Eğer 
müphem karakterlerde, terbiye eksik olursa bu gibi kimseler birer zararlı unsur olarak 
yetişebilirler. 

Savaş sırasında milletimizin, ağzının sıkı olmamasından bir hayli şikâyet edildi. Bu kusur 
yüzünden, pek çok zorluk çekildi. Fakat savaştan önce milletimize verilen eğitim onu ketum 
yapmamıştı. Önemli sırlar, düşmanın kulağına gidiyorsa sebebini bunda aramalıydık. Daha 
küçük yaştan itibaren söz taşıyan kimse, geveze olmayan arkadaşına tercih ediliyordu, ihbar 
bir açık kalplilik, ketumluk ise ayıplanan bir inat sayılıyordu. Bu durum bugün de devam et- 
mektedir. Çocuklara ketumluğun bir fazilet olduğu bir kere olsun söylenmemiştir. Çünkü, 


bizim modern pedagoglarımızca bunlar önemli şeyler değildir. Ama bu önemsenmeyen 
şeyler, bugün devlete adliye masrafı olarak milyonlara mal olmaktadır. Keza birbirini 
çekiştirmenin sebep olduğu dâvaların bir kısmı, bu ketumluk noksanlığından dolayı 
açılmaktadır. Sorumluluğu kavranmayan sözler, gayet kolaylıkla sarf edilmektedir. Meselâ, 
milletimizin iktisadi menfaatleri, daimi bir şekilde zararlı oluyor. Buna sebep, önemli yapım 
usullerinin akılsızca açıklanmasıdır. Meselâ, ülkemizin savunmasıyla ilgili gizli hazırlıklar, 
yine ketumluk noksanından dolayı boşa gitmektedir. Milletimiz susmasını bilmemektedir, 
işittiğini tekrar etmektedir. Bu gevezelik, savaşı kaybettirir. Hatta mücadelenin feci bir sonuca 
varmasının bütün yükünü taşıyabilir. Eğitim noksanlığı çocuk büyüdükten sonra telâfi 
edilemez. Bir öğretmen, en â-di ihbar itiyatlarını teşvik ederek öğrencilerinin haylazlıkları 
hakkında haber almayı ilke edinmemelidir. Çünkü gençlik ayrı bir devlet meydana getirir ve 
orta yaşlılara karşı cephe alır. Bu pek tabiidir. Çünkü on yaşındaki bir çocuğun, kendi yaşıtları 
ile kurduğu birlik, orta yaşlılar arasındaki birlikten daha kuvvetlidir. Bir arkadaşını ihbar eden 
çocuk, ilerde öyle fena bir istidat gösterir ki, vatana ait bir sırrı dahi ifşa edebilir. Böyle bir 
çocuk cesur ve namuslu kabul edilemez. Öğretmen için, sınıfta otorite kurmak üzere 
böylelerinden istifade etmek, rahat bir şey olabilir. Fakat bunu yaptığı takdirde genç kalplere, 
ilerde filizlenecek ve feci sonuçlar doğuracak olan tohumları bırakmış olur. Çok kere, 
küçükken böyle ihbarlara alışmış bir çocuğun büyüdüğü zaman, rezil bir kimse olduğu tespit 
edilmiştir. Bu birçok kimseye ibret dersi olmalıdır. Mertlik, feragat ve ketumluk, büyük bir 
millet için mutlaka gerekli olan faziletlerdir. Bunları geliştirmek ve okullarda verilen 
telkinlerle mükemmelleştirmek zamanımızın tahsil dâvasının en önemli konularıdır. 
Çocuklara ağlaya ağlaya şikâyet âdetini ve acıdan bağırmayı unutturmak da bu eğitimin 
programına dahil bir görevdir. Pedagoglar çocukları küçük yaştan itibaren, acıya sessizce 
tahammül etmeye alıştırmazlarsa, ilerde bu kimseler zor dakikalarda isyan ederler. 

Eğer ilkokullar gençliğin kafasına biraz bilgi doldurup, nefse daha çok hâkim olmayı 
aşılasalardı, 1914 yılından 1919'a kadar bunun büyük faydalarını görürdük. 

işte ırkçı devlet eğitimci rolünü yerine getirebilmesi için, karakterleri de eğitmeye büyük 
önem vermelidir. Böyle bir eğitim yolu ile milletimizin bugünkü kusurları tamamen yok 
edilemezse de, hiç olmazsa biraz hafifletilebilir. 

irade kuvvetini, çabuk karar vermek kabiliyetini ve sorumluluğu memnuniyetle kabul etmek 
alışkanlığını geliştirmek, son derece önemlidir. Eskiden orduda emir vermemek prensibi, 
rasgele bir ernir vermekten daha üstün tutulurdu. Gençler şunu öğrenmelidirler. Hiç cevap 
vermemektense herhangi bir şekilde cevap vermek daha iyidir. Yanlış cevap vermek korkusu, 
cevaptaki yanlışlıktan çok daha ayıptır. Gençleri hareketlerinde cesaretli kılabilmek için bu 
düsturdan istifade edilmelidir. 

İ918 yılının Kasım ve Aralık aylarında, bütün otoritelerin cesaretlerini yitirmiş olmalarından 
ve devlet başkanından en küçük rütbeli kumandana kadar hiç. kimsenin kendi teşebbüsü ile 
bir kara verme kuvvet ve cesaretini kendinde bulamamasından pek çok si kâyet edüdi, işte bu 
korkunç durum yeni eğitim sistemi için büyük bir ihtar olmalıdır. Bugün bizi ciddi bir 
mukavemetten âciz kılar; şey, silâh eksikliği olmayıp, irade noksanlığıdır. Bu enerji yokluğu 
milletimizin içine yayılmıştır. Bu durum, milletin riske katlanma ve herhangi bir hususta karar 
alma kabiliyetini körletmektedir. Halbuki şu iyice bilinmelidir ki, bir fiil ve hareketin 
büyüklüğünü meydana getiren şey, o fiil ve hareketin ihtiva ettiği risktir. Bir Alman generali, 
işin farkına varmadan, bu üzücü irade eksikliğim ifade için klâsik bir düstur ortaya koydu. 
"Başarılı olacağıma dair yüzde elli bir ihtimal bulunduğunu gördüğüm takdirde faaliyete 
geçtim." Ama ne yazıktır ki bu "yüzde elli bir", bize Büyük Almanya'nın o feci yıkılışım izah 
etmektedir. Bu Alman generali ve onun gibi hareket eden herkes, kaderden başarıyı kendisine 
garanti etmesini istediklerine göre, bunlar bu davranışlarıyla bir kahramanlık hareketi 
göstermekten vazgeçiyorlar demektir. Herhangi bir durumun öldürücü bir tehlike arz ettiği 
bilindiği sırada, başarıyı sağlayacak teşebbüs ancak bir kahramanlık hareketidir. Örnek mi 


isteniyor? Verelim: Ölüm döşeğinde yatan bir kanserli ameliyat olmayı göze almak için yüzde 
elli bir başarı ihtimaline muhtaç değildir. Ameliyat, yüzde elli bir değil, yüzde yarımdan fazla 
bir başarı vaat etmese bile, cesur ve irade sahibi bir kimse riski göze almalı, ameliyata 
muvafakat etmelidir. Yoksa yakında öleceğinden dolayı çevresine yanıp yakılmaya hiç hakkı 
yoktur. 

Etraflıca düşünülecek olursa, zamanımızın belâsı olan bu istemek ve karar almak 
kabiliyetsizliğinin bilhassa gençlerimize eskiden beri zorla verilen eğitimin sonucu olduğu 
anlaşılır ve görülür. Bu a-di alışkanlığın olumsuz tesiri gelecek nesillerde de devam eder. Mil- 
letimizi zaafa sürükleyen bu kabıliyetsizlığin tesiri, hükümet mevkiim işgal eden. devlet 
adamlarında görülen medeni cesaretin yokluğu ile en yüksek noktasına erişir. 

Bu arada sorumluluk korkusu hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Sorumluluk korkusu, 
gençlere verilen eğitimin eksik ve sakal: oluşundan dolayı bir rezalet halim almaktadır. Bu 
rezalet, gençlerin bütün resmi hayatları boyunca kendini göstermekte ve ölmez mertebesine 
de parlamenter rejimde ulaşmaktadır. 

Irkçı devlet, bütün dikkat ve çalışmasının iradenin ve karar verme kabiliyetinin eğitimine 
hasrettiği gibi, gençlerin çocukluklarından itibaren sorumluluk zevkini ve ifa ettikleri 
hareketlerin gereken cesaretini hakketmelerine özellikle önem vermelidir. Irkçı devlet, ancak 
bu görevin lüzum ve önemini kavradığı ve yüzyıllar boyunca bu eğitime devam ettiği 
takdirde, bizim çöküşümüze korkunç bir şekilde tesir etmiş, fakat bugün zaaftan kurtulmuş 
olan bir millet meydana getirmeye muvaffak olabilir. 

Bizim ırkçı devletimiz, bugün hükümet tarafından milletimizin eğitimi konusunda tatbik 
edilen tedrisatta, büyük bir değişiklik yapmak ihtiyacını duymaktadır. Bu yenilik şu üç 
hususta olacaktır. 

ilk önce, Alman gençlerinin hafızaları yüzde doksan beş nispette, kendileri için faydasız, 
gereksiz ve bunun sonucu olarak kısa bir zaman sonra unutulmaya mahküm bilgi ile 
doldurulmayacaktır. Zamanımızda, bilhassa ilk ve orta okullarda uygulanan program, mânâsız 
bir kuru kalabalıktan ibarettir. Bazı kere öğrencilere öğretilen konuların gürültüsü o kadar 
büyüktür ki, gençler ancak birer parçasını akıllarında tutmaktadırlar. Öğretilen bilginin ancak 
çok az bir kısmı, ilerde gençler için faydalı olmaktadır. Aynı zamanda, bir işe giren ve 
hayatını kazanmak zorunda kalan gençlerimiz için bu bilgi yetmemektedir. 

Meselâ bir memuru ele alalım. Bu memur otuz, otuz beş yaşlarında ve lise sınavını vermiş 
olsun. Okulların binbir zahmetle bu memurun zihnine doldurduğu bilgilerden hangilerini 
bugüne kadar muhafaza ettiğini kontrol edelim. Kontrol sonunda eskiden öğretilenlerden pek 
azının şimdi onun hafızasında kaldığını görürüz. Belki bu durum karşısında bize şöyle 
denebilir. O zamanlar gösterilen derslerin tamamının gayesi, öğrenciyi yalnız geniş ve çeşitli 
konularda bilgi sahibi yapmak değildir. Bu yola gidilmesinin sebebi, öğrencide düşünme, 
bilhassa tetkik ve gözlem kabiliyetini geliştirmektir. 

işte bu hâlde de, genç bir dimağı bir sürü intibalar arasında boğmak belirir. Genç dimağ, bu 
intihalara ender olarak hâkim olabilir, onları ayıklayabilir ve sonunda âz çok önemlerine göre 
bir tasnife tabi tutabilir. Bu durum karşısında çok kere esaslı nokta arızi konulara feda 
edilerek tamamen unutulacaktır. Neticede bu kitle halindeki öğretimin esaslı amacı elde 
edilemeyecektir. Gaye dimağı, birtakım mefhumlarla tıka basa doldurarak öğrenmeğe 
kabiliyetli bir hale getirmek olmamalıdır. Bilâkis gaye bir şahsa, sonradan kendisi için faydalı 
olacak ve çevresi bundan istifade edecek bilgi hazinesini sağlamaktan ibaret olmalıdır. Fakat 
genç dimağa zorla sokuş turulan mefhumların bolluğu, bunları tamamen kendisine unuttu- 
rursa veya esaslı noktaları buldurtmazsa teşebbüs ve eğitim boşa gitmiş demektir. Örneğin, 
neden milyonlarca insanın yıllarca çalışarak iki üç yabancı dil öğrendiklerine akıl sır ermez. 
Çünkü bu milyonlarca insanın arasında yalnız küçük bir kısmı öğrendikleri bu yabancı 
dillerden istifade edebilir. Fransızca'yı öğrenmiş olan yüz bin kişiden yalnız iki bini ilerde 
bundan istifade edebilecek, geri kalan doksan sekiz bin kişi, hayatları boyunca hiçbir zaman 


gençliklerinde öğrenmiş oldukları Fransızca'yı fiiliyatta kullanmayacaktır. Dil eğitiminin 
genel kültüre hizmet ettiği yolundaki delilin, bizim iddiamız üzerinde bir değeri yoktur. Eğer 
insanlar bütün hayatları devamında, okul sıralarında okuduklarından ve öğrendiklerinden 
istüfadede devam etselerdi o zaman bütün öğrenilenlerin bir değeri olurdu. Demek oluyor ki, 
bu öğretilen Fransızca'nın iki bin kişiye faydası olurken, geriye kalan doksan sekiz bin kişi de, 
bir hiç için gençliklerinde zahmet çekmiş zamanlarını heba etmiştir. 

Bundan çıkan sonuç şudur: Gençlere bu dilin yalnız haz verecek taraflarını öğretmelidir. 
Öğrencilere o dilin dahili mekanizmasının bir şemasını göstermek yerinde bir hareket olur. 
Dilin grameri hakkında bir bilgi verilir. Tipik misaller göstermek suretiyle yabancı dilin 
telâffuzu ve yapısı ile kaideleri öğretilir. Bu yöntem, öğrencinin büyük bir kısmı için kâfi 
gelecek ve akılda tutulması daha kolay, daha basit olacağı için, bugüne kadar uygulanan 
tarzdan daha faydalı olacaktır. Bugünkü öğretim usulü yabancı dili öğrencinin kafasına zorla 
sokmaktadır. Halbuki gençler hiçbir zaman o lisanı öğrenememekte ve öğrendiğini de ilerde 
unutmaktadır. Bu ezici bilgi bolluğu hafızada tutarsız, rastgele tutulan parça parça şeyler 
bırakmak tehlikesini de doğurur. Yani gençler, ancak en gerekli olan şeyleri öğrenmeli ve esas 
ile ayrıntı gençlerin lehine olarak, daha önceden tespit edilmelidir. 

Bu genel ilkeler üzerine kurulan bir öğretim gençlerin büyük bir kısmına bütün hayatları 
boyunca yetecektir. Zamanla Fransızca'yı kullanacak olanlar yeterli bir bilgiye sahip 
bulunacaklar ve derin bir tetkik ve okuma amacıyla bu bilgilerini genişletmeye vakitleri 
olacaktır. Öğretim, zamandan da tasarruf sağlayacak, fizik çalışmalarına ve yukarda 
bahsettiğimiz karakteri geliştirme gayesine daha kolaylıkla bir vakit ayıracaktır. Bugünkü 
tarih öğretim yöntemleri, bilhassa reform gerektiren bir durumdadır. Tarihin verdiği derslere, 
Alman milleti kadar muhtaç durumda olan millet pek azdır. Fakat hemen şunu belirtelim ki, 
tarihten Alman milletinden daha az istifade etmiş pek az millet vardır. Eğer siyaset gelecek 
tarihin konusu ise, bize tarihte okutulan şey, siyasetimizin yönetimimiz tarafından mahküm 
edilmesi demektir. Bugün okutulan tarih derslerinin yüzde doksanı gülünçtür. Okutulan 
derslerden ancak binde biri gençlerin kafasında kalmaktadır, bu da birkaç tarih ve birkaç 
isimden ibarettir. Yani büyük ve önemli olan hatlar tamamen eksik kalmaktadır. İşirı esasını 
teşkil eden başlıca fikirler açıklanmamaktadır. Vakaların birbiri ardından gelmesindeki derin 
sebeplerin ortaya çıkarılması işi öğrencinin az çok gelişmiş zekâsına bırakılmaktadır. Bu 
duruma karşı istenildiği kadar isyan edilebilir. Bir toplantı sırasında parlamenterlerin iç ve dış 
siyaset hakkında verdikleri nutuklar, bir parça dikkatle okunsun, her şey bütün çıplaklığı ile 
ortaya çıkacaktır. Her halde bu siyasetçilerin bütün bir kısmı, ortaokul hattâ fakültelerde 
paltolarım eskitmişlerdir. İşte o zaman, bu kimselerin tarihteki bilgilerinin yetersiz olduğu 
görülür. Eğer bu siyasetçiler tarihi hiç okumamış olsalardı ve yalnız doğru bir içgüdüye sahip 
bulunsalardı, milletimiz için daha hayırlı olurlardı. 

Bilhassa tarih öğretiminde dogmaları hafifletmek gereklidir. Tarih dersinde bu şekil öğretimin 
en büyük faydası vakaların cereyanına hâkim ve sebep olan kanunları görebilme, seçme ve 
iyiyi kötüden ayırma olmalıdır. Öğretim yalnız bu işle uğraşırsa, her öğrencinin öğrenmiş 
olduğu şeylerden ilerde faydalanacağı ümit edilebilir. Çünkü tarih, geçmişte neler olup 
bittiğini bilmek için okutulmaz. Tarih öğrencinin gelecekte, kendi milletinin hayatını 
sağlamak için takıp ede bileceği yolu öğrenmesi için öğretilir. Esas gaye budur. Tarih, bir 
gaye ye ulaşma vasıtalarından biridir. Tarihin derin bir incelenmesi mum kün olduğu, belirli 
tarihlerin tespit edilmesine ihtiyaç gösterdiği, çünkü büyük hataların ancak bu vakaların 
tarihleri ile çizilebildigı iddiasına kalkışılmamalıdır. Bu bilginlerin işidir. Basit bir kimse bir 
profesörle eşit tutulamaz. Tarihin ferde, tarihi vakaları bildir mekten başka bir hizmeti yoktur. 
Bu bilgi, o ferde milletini alâkada 1 eden siyasi meseleler hakkında bir fikir edinme imkânını 
sağlayn çaktır. Tarih profesörü olmak isteyen daha sonra bu konuya kendi ni derin bir biçimde 
verebilir. Artık o kimse tabii olarak bütün ay rmtıyla, hatta hatta en önemsiz olaylarla dahi 


meşgul olacaktır. Bugünkü şekliyle verilen tarih dersleri esasen bu tarz çalışmaya yetmez. 
Çünkü bu şekil eğitim, öğrenci için çok geniş olurken, uzmanları için de pek dar kalmaktadır. 
Irkçı devletin görevi, ırk meselelerini ön plâna alan bir dünya tarihinin titizlikle yazılmasına 
nezaret etmektir. 

Irkçı devlet, genel kültür eğitimine en esaslı noktaları ihtiva e-den bir şekil vermelidir. Bu 
eğitim öğrenciye, daha ileri gitmek, herhangi bir alanda ihtisas yapabilme imkânını sağlamak 
olmalıdır. Ferdin genel bilgileri ve ana hatları okuyup öğrenmesi yeterlidir. Bu eğitim ferdin 
fikri faaliyetine temel teşkil edecektir. Genel kültür bütün ilimlerde zorunludur. Özel kültür 
ise, kişinin seçimine bırakılacaktır. 

Böylece, programlar hafifletilmiş olacak ve zamandan istifade edilecektir, istifade edilen, 
zaman, gençlerin karakterlerinin terbiyesine, iradeyi kuvvetlendirmeye, karar verme 
kabiliyetini geliştirmeye mahsus çalışmalara harcanacaktır. 

Şurası acı bir gerçektir ki, bugün okullarımızda verilen dersler, ilerde meslek bakımından 
gençlerimize bir fayda sağlamamaktadır. Bu faydasız eğitim üç okulda da devam etmektedir. 
Çünkü üç okulun herhangi birinden çıkmış kimseler bugün aynı işte ve aynı mevkide, aynı 
başarıyı gösterememektedirler. Demek ki, ilkokuldan sonra ortaokulu okumuş bir kimse 
ortaokuldaki zamanını boşa harcamış oluyor. Gerekli olan şey genel kültürdür. Bir dimağa 
tıkılan özel bilgiler bir değer ifade etmez. Eğer özel bilgiye ihtiyaç varsa bu İhtiyaç da bizim 
ortaokullarımızın verdikleri bilgi ile giderilemez. Ortaokullarımız, özel bilgi vermek 
bakımından çok âcizdir. 

Irkçı devletin, bu yarım tedbirlere en kısa zamanda son vermesi en önemli görevidir. Irkçı 
devlet tarafından eğitim alanında yapılması gerekli olan ikinci değişiklik de şudur: Materyalist 
devrimizin farklı ve sıvrilmiş bir vasfı da, eğitimde daima faydalı ilimlere doğru eğilim 
göstermesidir. Bu faydalı ilimler matematik, fizik, kimya ve diğerleridir. Şüphesiz ki, günlük 
hayatımızın ihtiyaçları tekniğin ve kimyanın faydalı bilgiler olduğunu açıkça göstermektedir. 
Fakat, bir milletin genel kültürünün hemen daima bu ilimler üzerine oturtulması çok tehlikeli 
olur. Dikkat edilecek husus şudur: Bu kültür daima bir ideali göz önünde tutmalıdır. Temel 
"insan haklan" olmalıdır ve ilerde daha da geliştirilecek olan meslek kültürü için gerekli olan 
başlangıç noktaları sağlanmalıdır. Milletin hayatı için teknik bilgilerden daha gerekli olan 
şeyler feda edilmemelidir. Bilhassa tarih eğitimi ihmal edilmemeli, eski zamanlara ait 
incelemelere devam olunmalıdır. Roma tarihi, büyük hatları ile incelenecek olursa, zamanımız 
ve gelecek için iyi bir kılavuzdur. Eski Yunana ait medeniyet ideali de, daima bütün güzelliği 
ile saklanmalıdır. 

Milletler arasındaki farklar, onları birleştiren ve önemi çok büyük plan "ırk birliği"ni 
görmekten bizi alıkoymamalıdır. Bugün bütün şiddeti ile hüküm süren mücadelenin büyük 
hedefleri vardır. Bir medeniyet kendi hayatı uğrunda savaşmaktadır; Bu medeniyet de 
binlerce yıl devam etmiştir ve Hellenisme'i, Germanisme'i çevrelemektedir. 

Genel kültür ile meslek bilgileri arasında gayet açık olarak bir fark gözetilmemelidir. Meslek 
bilgileri günümüzde tek bir Man-mon'un hizmetine girmektedir. Genel kültür, daha idealist 
mahiyeti ile meslek bilgilerine karşı bir merkez teşkil etmek için muhafaza edilmelidir. 
Sanayi ile teknik, ticaret ile sanat, ancak bir büyük idealden yardım gören ve kuvvet alan milli 
bir topluluğun, bu dört şeyin gelişmesi için gerekli olan ilk şartların sağlanması ile ileri 
gidebilir. Bu şartlar ise maddeye bağlı bencilliğe dayanmaz. Bu şartlar feragatten memnun 
olan bir fedakârlık ruhuna bağlıdırlar, bu bilhassa en küçük hükümdarları bile gayet adi ve 
akılsızca olsa da Tanrı derecesine çıkarmaktan ibaretti. Bu adi hükümdarlığın çokluğu, 
milletimizin önemini asıl değeri ile takdir etmekten bizi alıkoyuyordu, işte bu durum da 
halkın Alman tarihi hakkında ancak pek yetersiz bilgi sahibi olması sonucunu doğurdu. 
Gerçek milli şevk ve heyecan bu biçimde meydana getirilemezdi. Bugünkü eğitim sistemimiz 
milletimizin tarihinden seçilmiş göze çarptıracak bir mevkiye çıkarmak ve onları bütün 
Almanların müşterek malı yapmak hünerinden yoksun bulunmaktadır. Oysa, bütün millet için 


bu "müşterek bilgi", şevk ve heyecan milletin çocukları arasında çözülmez bir bağ meydana 
getirecektir. Bugünkü neslin nazarı dikkatlerine, gerçek büyük adamları birer kahraman 
olarak arz etmek yolu bir türlü bulunamamıştır. Herkesin dikkatini bu bü yük kahramanların 
üzerlerine çevirmek ve böylece tamamen "ikiyüzlü bir milli ruh" meydana getirmek imkânı 
sağlanamamıştır. Öğretimin muhtelif dallarında, gençler, milletimiz için iftihar vesilesi olan 
şeyleri tanımaktan uzak kalmışlardır. Olaylar soğuk bir şekilde İzahtan öteye gidilememiş, 
sonunda bu parlak örnekler anlatılmak ve öğretilmek suretiyle milli gurur kabartılamamıştır. 
Eğer böyle yapılsaydı, bu harekete "şovenizm" denilecekti ve halk tarafından rağbet 
görmeyecekti. Hanedanla ilgili olan o küçük burjuvazi vatanperverliği her nedense en yüksek 
milli kibir ve gururun semeresi olan ateşli ihtirastan daha kabule şayan ve daha kolay 
görülüyordu. Birincisi daima itaat etmeye hazırdı. Diğeri ise bir gün hükmetmek isteyebilirdi. 
Monarşiye bağlı vatanperverlik, emektarların ve eskilerin katılmaları ile son bulurdu. Milli 
ihtirası bu yoldan yürütmek zordu. Milli ihtiras, safkan ata benzer. Herhangi bir eğeri kabul 
etmez. Onların bu tehlikeden çekinmelerine şaşmamak lâzımdır. Bir gün savaş çıkacağına, 
bombardıman ve zehirli gaz dalgalarının vatanperverliğin sağlamlığını sınayacağına hiç kimse 
ihtimal vermiyordu. Fakat savaş çıktığı zaman bu ateşli vatanperverliğin değişikliğinin 
cezasını fazlasıyla çektik. Artık insanlarda imparatorları ve kralları için ölmek kaygısı 
kalmamıştı. Zaten savaşan bu insanların büyük bir kısmı da milletin ne olduğunu bilmiyordu, 
inkılâp olduktan ve sonunda monarşiye bağlı vatanperverlik ateşi kendi kendine söndüğünden 
bu yana, tarih eğitiminin gayesi, artık sadece bilgi öğrenmekten ibaret kaldı. Bu devletin 
vatanperverce şevk ve heyecan ihtiyacı yoktu ve elde etmek istediği şeyi, hiçbir zaman 
kazanamayacaktı. Çünkü, hanedana bağlı vatanperverlik, milliyet prensibinin hâkim olduğu 
bir sırada askere sonuna kadar dayanmak kuvvetini veremezse, cumhuriyetçi şevk ve heyecan 
da bu hususta âciz kalır. Hiç şüphe yok ki, "cumhuriyet uğrunda" parolası, Alman milletini 
dört buçuk yıl savaş alanlarında tutamayacaktır. Bu harika serabı icat edenler dahi, savaş 
alanlarında çok daha az kalmışlardır. 

Gerçek ise şudur: Düşmanlarımız bu cumhuriyeti, kendisine yüklenen vergileri ödemeğe ve 
arazi isteklerini dalma imzalamaya hazır bulunduğu için rahat bırakmışlardır. Bu hali ile 
dünyanın sevgisini kazanmıştır. Bu durum şu örnekle gayet iyi anlatılır: Her zayıf mahlük, 
kendisinden istifade eden kimseler tarafından daima çetin karakterli bir kimseye tercih edilir. 
Fakat düşmanlarımız tarafından bu hükümet şekline karşı gös terilen sempati, hükümetimizin 
mutlak bir mahkümiyeti anlamına geliyordu. Alman Cumhuriyeti seviliyor ve yaşamasına 
müsaade ediliyordu. Çünkü milletimizi esaret altında tutabilmek için, Alman 
Cumhurıyeti'nden daha iyi bir müttefik bulmak kabil değildir, işte bundan dolayı bu 
muhteşem (!) eserin yaşaması için iç ve dış düşmanlarımız ellerinden geleni yapmaktadırlar. 
Dolayısıyla onlar için milli olan her çeşit eğitim sisteminden vazgeçebilir. Fakat onlar bu 
bayrak için kan dökmek gerekse, savaş alanlarından tavşanlar gibi kaçarlardı. 

Irkçı devlet kendi hayatı için büyük bir mücadeleye girişmek zorundadır. Hayatını Davves 
Plânı ile kurtaramaz. Devlet yaşamak ve emniyetini sağlamak için bir kenara ittiği şeylere 
bugün ihtiyaç duymaktadır. Devletin alacağı şekil, besleyeceği ruh ne kadar de gerli olursa ve 
bu şekil ile beslenen ruh üstünlüklerini ne kadar çok ortaya koyar ve ispat edebilirse, o 
devletin muarızları ve muhalifleri de o kadar çok olacaktır. İşte o zaman devlet, en iyi 
savunma araçlarını silâhlarında değil, kendi milletinde bulacaktır. Devleti saldırıdan 
koruyacak şeyler, kalelerin su doldurulmuş hendekleri olmayacaktır. Devleti, en ateşli 
vatanperverlik ve müteassıp bir milli şevk, şuur ve heyecanla dolu oları erkek ve kadınların 
meydana getirecekleri canlı duvar koruyacaktır. 

Eğitim konusu üzerinde dikkatle durulacak bir başka husus da şudur: 

Öğretim, ırkçı devlete milli gururu geliştirmek imkânım sağlamalıdır. Bu bakımdan bütün 
tarih öğretimi bu noktayı dikkate alarak, medeniyetin genel tarihinden başlamalıdır. Bir mucit, 
yalnız bir mucit sıfatı ile büyüklük taslamamalıdır. Milletin temsilcisi sıfatıyla çok daha 


büyük görünmelidir. Her büyük harekete karşı beslenen hayranlık, onu meydana getiren ırkın 
bahtiyar çocuğu için gurur ve iftihar haline dönüşmelidir. Alman tarihinin en büyük adları 
arasında en ünlü olanlarını tespit ederek, bu milli kişileri, bilhassa halkın gözü önüne sermeli 
ve yıkılmaz bir milli duygunun direkleri durumuna gelmeleri için gençliğin dikkatini bunların 
üzerine ısrarla çekmelidir. 

Eğitim, bu hususları dikkate alan bir sistem dahilinde teşkilâta tabi tutulmalıdır. Gençliğin 
eğitilmesi de bu şekilde yapılmalıdır. Bu işlem o şekilde yapılmalıdır ki, bir genç, okulunu 
bitirdikten sonra ya rım bir barışçı veya yarım bir demokrat veyahut bunlara benzer herhangi 
bir yaratık olmamalı, tam bir Alman olarak yetişmelidir. 

Bu milli hissin, işin başından itibaren samimi ve ciddi olması ve sahte bir gösterişten ibaret 
kalmaması için gençlere şu "tunç ilke" bilhassa öğretilmelidir. Milletini seven bir kimse, bu 
sevgisini ancak milleti için göze almaya ve katlanmaya hazır olduğu fedakârlık ve feragatle 
ispat edebilir. Yalnız menfaati göz önünde tutan bir milli his, söz konusu olamaz. Yalnız, 
sosyal sınıfları kucaklayan bir nasyonalizm de mevcut değildir. "Hurraa..." diye bağırmak 
hiçbir şey ifade etmez ve "vatanperverim" demeğe hak vermez. Bütün milletin varlığı ve 
halisliğini korumak için asil ve ihtisas derecesine varmış bir düşünce de gereklidir. Bir 
kimsenin, milleti ile iftihar edebilmesi için, o kimse milletin sınıflarından utanmamalıdır. 
Fakat milletin yarısı sefil , bir hayat sürüyorsa ve birtakım endişeler içinde ise veyahut 
ahlâkça düş-t kün bulunuyorsa, o kimse böyle bir milletin ferdi olmaktan iftihar duyamaz. 
Ancak bir millet bütün fertleri ile, sağlam bir dimağa sahip olursa, o millete dahil olmak her 
vatandaşta milli gurur vesilesi olabilir. Fakat bu yüksek gurur ve iftihar kaynağını, ancak 
milletin büyüklüğünü anlayabilen bir kimse duyabilir ve sezebilir, p Gençlerin kalplerine 
nasyonalizm ile sosyal adalet hissinin sa-/ mimi bir sentezi yerleştirilmelidir, işte o zaman, 
birleşmiş bir aşk, müşterek bir gurur, iftihar ve prestijle dolu bulunan ve hiçbir zaman 
yıkılamayacak ve sarsılamayacak olan bir vatandaşlar topluluğu meydana gelecektir. 
Günümüzde şovenizmin halka telkin ettiği korku, onun aciz oluşunun bir delilidir. 
Şovenizmde taşkın ve seçkin hiçbir enerji mevcut değildir. Hattâ hattâ şovenizm için böyle, 
bir enerji, sıkıcı bir şeydir. Artık kader onu büyük görevler yapmaya çağır mayacaktvr. Çünkü 
dünyada meydana gelmiş olan bütün değişikliklerin hareketlerini sağlayan zemberek, taassup 
dolu ve hatta isterik ihtiraslardır. Eğer bu hareketi sağlayacak zemberek sessizliğe ve asayişe 
bağlı burjuva meziyetlerinden ibaret olsa idi, dünyayı altüst eden değişikliklerin hiçbiri 
meydana gelmezdi. 

Bugün, dünyamızın radikal bir devrim yolunda olduğu ortadadır. Bütün mesele bu radikal 
devrimin insanlığın üstün ırkları grubu için mi, yoksa "ebedi Yahudi menfaati" için mi 
meydana geleceğini anlamak ve kestirebilmektedir. Irkçı devlet, gençliği uygun bir surette 
eğiterek, ırkın bekasını sağlamaya çalışmalıdır. Irk, bu zor ve kesin imtihana dayanabilmek 
için daima yetişmiş ve hazır bir halde tutulmalıdır. Şu unutulmamalıdır ki, zafer bu yola ilk 
önce giren millete gülecektir. 

Irkçı devlet, kendi eline teslim edilen gençliğin kalbine "ırk ruhunu" ve "ırk hissini" 
sokabildiği gün öğretmen ve eğitimci olarak, üstüne düşen görevi yerine getirmiş ve en büyük 
gayelerinden birine ulaşmış demektir. Hiçbir genç, kanın halisliğini ve bunun milletimizin 
bekası için gerekli ve zaruri olduğunu tam manasıyla anlamadan okuldan çıkmamalıdır. Böyle 
hareket edildiği takdirde ilk büyük şart sağlanmış olur. Irkın bekası, milletimizin temeli 
demektir. Bu temel de, daha sonra medeniyetin gelişmesini sağlayacak, en büyük unsurdur. 
Bugün, bütün bu feci felâketin sebebi anlaşılmadığı takdirde, genel biçimde şikâyet ettiğimiz 
husus meydana gelir. Yani, biz yine gelecekte "medeniyetin gübresi" olarak kalırız. Bu 
kelimeyi burjuvazinin görüş tarzının verdiği dar ve basit manâsı ile kullanmıyorum. 
Burjuvazi, bir ırkdaşımızın kaybını, ancak bir hemşehrisinin kaybı olarak telâkki eder. Eğer 
biz daima başka ırklarla birleşmeye devam edersek, o ırkları medeniyet alanında yüksek bir 
noktaya çıkarmış, fakat biz ulaşmış olduğumuz şahikadan ebediyen düşmüş oluruz. 


Nihayet, eğitim ırk hususundaki kesin mükemmeliyetini askerlik hizmetinde temin 
edebilecektir. Bu hizmet zamanı, her Alman'a verilen normal eğitimin en son aşaması 
sayılmalıdır. Irkçı devlette fizik ve fikri eğitim sistemi ne kadar önemli olursa olsun, bir 
seçkin zümrenin teşekkülü bu devlet içinde esaslı bir rol oynar. Bugün ise, bu noktada akla 
nasıl gelirse öyle hareket edilmektedir. Genellikle, yüksek bir eğitim gören veya büyük bir 
mevki sahibi olan anne ve babanın çocukları da yüksek tahsil görmeye lâyık addolunuyor. Bu 
arada şahsi istidat meselesi daha sonra dikkate alınıyor. Oysa, küçük ve basit bir köylü 
çocuğu, yüksek bir sosyal mevkie sahip olan bir ailenin çocuğundan çok daha üstün kabiliyete 
malik bulunabilir. Hattâ bu misalimizdeki köylü çocuğunun genel bilgisi, burjuva çocuğunun 
bilgisinden çok daha aşağı olabilir. Burjuva çocuğunun bu üstünlüğü, tabii istidatları ile ilgili 
değildir. Bu gibilerin üstünlükleri, daha gelişmiş ve modem tahsil sayesinde ve devamlı bir 
şekilde aldıkları intihaların tamamının çokluğundandır. En üstün yetenek lerle donanmış 
küçük köylü çocuğu ilk yıllardan itibaren böyle bir çevre içinde yetişmiş olsaydı, fikri 
melekeleri de pek tabii bambaşka 

olurdu. 

Sanat alanında, yalnız öğrenmek söz konusu değildir. Her şey daha çocuk dünyaya geldiği 
zaman, onda gizli ve saklı bir halde mevcuttur. Bu Tanrı vergisi, tabii istidatların 
geliştirilmesi nispetinde daha da çok artabilir. Ana ile babanın mevkilerinin ve servetlerinin 
bu hususta hiç rolü yoktur. Yani dehâ sosyal durumda, hattâ servetle ilgili değildir. En büyük 
ve en ünlü sanatkârların, fakir ailelerden yetişmiş olmaları ender bir şey değildir. Küçük köylü 
çocuklarının çoğu, ünlü birer dâhi olmuştur. 

Fikri hayatın tamamı üzerinde bu çeşit örneklerin olumlu etki yapmamış olmaları, günümüzün 
muhakeme kabiliyeti lehinde pek esaslı bir delil sayılamaz. 

Bugün sanat alanında inkâr kabul etmez iddiamızın artık tatbiki ilimler için de doğru olmadığı 
söylenmektedir. Hiç şüphe yok ki 

* bir adama eğitim yolu ile oldukça mekanik bir hareket verilebilir. Tıpkı, usta bir hayvan 
eğitimcisinin itaatli bir köpeğe tasavvur edilemeyecek birtakım marifetler yapmayı öğretmesi 
gibi... Fakat bu eğitim usulü hayvanı, zekâsını kullanmak yoluyla kendisine öğretilenleri 
yapmaya yöneltememektedir. Bu durum, insan için de aynıdır. Bir adamın özel istidatlarına 
hiç önem vermeden, ona bazı ilmi alanda usta olma ve marifetler yapma yeteneği 
kazandırabilir. Fakat bu kimsenin hareket biçimi, tıpkı, köpekte olduğu gibi, sadece mi- 
hanikidir ve fikri faaliyetten yoksundur. 

Belirli bir fikri eğitim sayesinde, orta bir kimsenin kafasına vasatın üstünde birtakım bilgi 
doldurmak mümkündür. Fakat bu, cansız bir ilimden ibarettir. Hattâ her şey dikkâte alınırsa, 
bunun sonuçsuz bir şey olduğu anlaşılır. Bu eğitim sonunda, öyle bir kim- 

. se meydana çıkmaktadır ki, bu kimseye canlı bir diksiyoner denebilir. Oysa bu kimseler, 
zor durumlarda veya seri karar verilmesi gereken hallerde pek âciz kalırlar. Bu şekilde 
eğitilen kimseye, ilerde karşılaşabileceği her hal ve şartta, hattâ en basit hususlarda dahi, ne 
şekilde mukabelede bulunacağını öğretmek gerekir, işte böyle bir kimse, kendi enerji ve 
kuvveti ile insanlığın gelişmesine yardım etmekten âciz kalır. 

Hayvan terbiyesi tarzı ile tahsil edilmiş olan böyle bir mekanik ilim, bir kimseyi yapsa yapsa, 
zamanımızda olduğu ve kullanıldığı gibi, devlet vazifelerini görmeye müsait memur haline 
getirebilir. 

Bir milleti meydana getiren fertler arasında, günlük hayatta ve her alanda gerekli olan 
yeteneğe sahip kimseleri bulmak mümkün ve tabiidir. Kişinin yeteneği, aslında cansız bir 
maddeden ibaret olan şeye ne kadar çok hayat vermeğe kadir olursa, bilginin değeri de o 
kadar büyük olur. icatlar, yetenek ile bilginin birleşmesinden meydana gelen eserlerdir. 
Meselâ, ara sıra gazetelerde bir zencinin resmi yayınlanır. Bu zenci, herhangi bir alanda 
büyük bir başarı göstermiştir. Meselâ, avukat veya profesör veyahut başrolü oynayan bir aktör 
olmuştur. Bizim aptal burjuvalarımız bu hayvani eğitimin yetiştirmesine hay ran hayran 


baktıkları ve modern pedagojinin elde ettiği sonuçlara saygı besledikleri sırada kurnaz 
Yahudi, halkın zihnine sokmak istediği, millete aşılamayı tasarladığı insanların eşitliği 
nazariyesini doğ rulayacak yeni bir delil (!) bulur. Çökmekte olan bu burjuva sınıfı bu suretle 
akla karşı işlenen günahın zerre kadar farkına varmaz. Kaynağı itibariyle yarı maymun olan 
bir yaratığı, bir avukat olacak diye hayvani bir eğitime tabi tutmak bir deliliktir. Çünkü, bir 
tarafta medeniyet yapabilecek vasfa sahip ırkın milyonlarca mensubu, kendilerine lâyık 
olmayan bir durumda sürüklenip dururken ve en üs tün kabiliyetlere sahip insanlar proletarya 
bataklığı içinde boğulur larken, Hotantoları liberal meslek sahibi yapmaya müsait bir hale 
getirmek için hayvan eğitimi usullerine başvurmak, Tanrı'nm iradesine karşı büyük günah 
işlemek demektir. Çünkü bu eğitim, bir kö peği terbiyeden farksızdır. Aynı gayret ve aynı 
ihtimam, zekâ ile do nanımlı olan ırklara ayrılsa idi, o ırkın temsilcilerinden herhangi biri de 
aynı sonuçları elde etmekte bin kere daha fazla bir kabiliyet gösterebilirdi. Bu tezimiz 
tahammül edilmez bir şey olarak vasıflan dırılırsa da şimdiki durum da aynı derecede 
tahammül edilmez bu şeydir. Bugün yüksek öğretim yapacak bir kimsenin istidatlı olup 
olmadığı araştırılmamaktadır. Her yıl yetenekten tamamen yoksun yüz binlerce kimse, yüksek 
bir kültür almaya müstahak sayılmakta dır. Öte yandan Tanrı tarafından kabiliyetli olarak 
dünyaya salıveril mis olan yüz binlerce insan böyle bir öğretimden yoksun bırakıl maktadır, 
işte bu yüzden insanda sabır ve tahammül kalmamakta dır. Milletimizin bundan dolayı 
kaybettiği şey, hesaba sığdırılamaz. Eğer son on yılda, önemli icatların sayısı özellikle Kuzey 
Amerika'da arttı ise, bunun sebebi açıktır. Kuzey Amerika'da aşağı tabakalardan yetişmiş 
kimseler, Allah vergileri ile yüklü olmak şartı ile, orada Av-rupa'dakinden çok daha kolay bir 
şekilde yüksek öğrenim yapmak imkânını bulmuşlardır. Tek sebep budur. 

Yeni yeni icatlar meydana getirmek, sadece hafızaya üst üste bilgi yığmakla mümkün olmaz. 
Bu bilgileri tabii istidatların ortaya çıkarması gereklidir. İşte bu hususa bizde hiç değer 
verilmemiştir. Yalnızca okulda alınan iyi bir numara duruma hâkim olmaktadır. 

Burada da ırkçı devletin eğitim sistemine müdahalesi gereklidir. Irkçı devlet, sosyal sınıfı, 
bugüne kadar kullandığı nüfuz ve çerçeve etki hakkına sahip bir durumda tutmakla görevli 
değildir. Irkçı devletin görevi, topluluğu meydana getirenler arasında "kafa"ları aramak, 
bulmak ve devlet, memuriyetlerim, rütbe ve mevkileri onlara vermektir. Yoksa işi yalnız 
ilkokullarda çocuklara okuma yazma öğretmek değildir. Irkçı devlete bu hususta düşen ikinci 
bir görev de, kabiliyet sahiplerini, kendilerine uygun olan yola yönlendirmektedir. Bizim 
devletimiz bilhassa bu görevi en yüksek iş, olarak kabul etmelidir. Irkçı devlet, memleketteki 
yüksek öğretim müesseselerinin kapılarını, menşeleri ne olursa olsun, kabiliyetli ve olumlu 
bilgi sahibi kimselerin tamamına açmalıdır. Bu durum, çok önemli ve gereklidir. Keza, ölü 
ilmin temsilcileri olan bir sosyal sınıfın içinden milletin dâhi liderleri ancak bu şekilde ortaya 
çıkar. 

Irkçı devletin bu hususta tedbirler almasını gerektirecek başka bir sebep daha vardır. Bizde, 
"fikri muhitler" kapalı ve taş gibi kalmışlardır. Bundan dolayı aşağı sınıflarla bağlantıları 
yoktur. Sonra bu çevreleri meydana getirenler, halk topluluklarına can ve hareket veren fikir 
ve hislere tamamen yabancı kalmışlardır. Bundan dolayı, artık halkın psikolojisini 
anlayamazlar. Halka karşı tamamen yabancı kalırlar. Fikri cephesi yüksek olan bu sınıflarda, 
gerekli olan irade kuvveti de yoktur. 

Biz Almanların ilmi kültürleri tam olmuştur. Fakat bu hal, bizi bir karar vermek 
kabiliyetinden yoksun bir duruma getirmiştir. Meselâ devlet adamlarımız fikri kabiliyetleri ile 
ne kadar çok parlamış-larsa da fiili hareketleri ile de o kadar basit ve önemsiz kalmışlardır. 
Dünya savaşı (burada "Birinci Dünya Savaşı" kastedilmektedir) sıra sında, siyasi hazırlıklar 
ve teknik bakımdan cihazlaşmak, yetersiz olmuştur. Bunun sebebi, biz Almanları idare eden 
devlet adamlarının ve liderlerin, pek az kültürlü olmaları değildi. Bilâkis, devlet adamları ve 
liderler, fazla kültür, bilgi ve zekâ ile tıklım tıklım dolu idiler. Fakat, "sağlam bir içgüdü"den 
yoksundular. Her türlü enerji ve cüretten uzak kalmış kimselerdi. Tam Reich'ın şansölyesi bir 


filozof ve işe yaramaz bir adam olduğu sırada, milletimizin hayatı söz konusu olan bir 
kavgaya atılmanın gerekmesi korkunç bir kader teşkil etti. Eğer bir Bethmann Holivveg'in 
yerine lider olarak daha enerjik bir halk adamına sahip bulunsaydık aşağılanan Grenadi-ye 
askerinin asil kanı boş yere akmayacaktı. Ayrıca liderlerimizin sadece müfrit ve fikircilikten 
ibaret bulunan yüksek öğrenimleri, Kasım Ihtilâli'ni yapan rezil kimselerin en iyi müttefiki 
oldu. Bu aydınlar, kendi iradelerine teslim edilen milli hazineyi harekete getiremediler. 
Bilâkis, ayıplanacak bir şekilde, bu milli hazineyi saklayarak, başkalarının zaferi için gerekli 
olan şartları hazırladılar. 

Bu hususlarda Katolik Kilisesi örnek olmuş ve model görevi görmüştür. Papazların bekâr 
oluşları, ruhban heyetini kendi üyeleri arasından toplamaya olanak bırakmadığı için, devamlı 
olarak halktan yeni yeni üyeler almaya zorladı. Birçok kimse bu konuda bekâr oluşun önemini 
takdir edemiyordu. Halbuki bu eski müessesenin o inanılmaz canlılığının kaynağı bundan ileri 
geliyordu. Çünkü kilise, adamlarının o büyük ordusunu devamlı olarak halkın en aşağı sınıf- 
ları arasından seçtiği takdirde, yalnız halkın hislerini yakından bilen içgüdüsü ile bir bağlantı 
kurmakla kalmaz, aynı zamanda halkta mevcut bulunan canlılık ve enerjiyi de din adamlarının 
şahsında toplardı. Bu büyük müessesenin o hayret verici gençliği, fikri uysallığı ve çelik gibi 
sağlam olan iradesi sadece bundan ileri gelir. 

Irkçı devletin uygulayacağı öğretim usulünde kültürlü sınıfların, aşağı sınıflardan gelen yeni 
kan paylan ile devamlı bir şekilde yenileşmelerine dikkat edilmelidir. Irkçı devlet, halkın 
tamamının arasından Tanrı tarafından verilen en iyi vergilerle donanımlı olan insan 
malzemesini çekip almak ve onları bütün bir milletin üstünde kullanmak üzere, büyük bir 
itina ile kılı kırk yararcasma ayıklamakla vazifelidir. Devletin ve devlet makamlarının mevcut 
oluşlarının sebebi, bazı sosyal sınıflara gelir kaynağı sağlamak değildir. Devletin görevi, 
kendine düşen işleri görmektir. Fakat bu görev ancak devletin bu işleri yapabilecek iktidar ve 
enerjisine sahip kimseleri bir sistem dairesinde yetiştirmesi ile olabilir ve hedefe varılır. Bu 
vazettiğimiz ilke yalnız, kamu hizmetleri için değildir, aynı zamanda millete verilmesi 
gereken ahlâki yönü içerir. 

Bir milletin büyüklüğü şu plânın tam manasıyla uygulanmasının sonucudur, insan faaliyetinin 
her alanında "en kabiliyetli dimağları" yetiştirmek ve onları topluluğun hizmetinde 
bulundurmak şarttır. Eğer fikri kabiliyetler eşit olan iki millet birbiri ile rakip bir hale gelecek 
olursa, o zaman en üstün kabiliyetlerle donanmış olan kimselerin, genel ve ahlâki alanda 
idareyi ellerinde bulundurdukları millet galip gelecektir. Hükümeti bazı sınıflar için bir 
yemlikten ibaret bulunan, halkın kabiliyetlerine önem verilmeyen millet ise, mağlup olacaktır. 
Şüphesiz, böyle bir ıslah hareketine girişmek şimdiki cemiyetimiz için imkânsız görünür. Bize 
itiraz makamında şöyle denecektir: "Yüksek bir memurunun sevgili oğlundan, âdi bir işçi 
olması istenemez. Çünkü ana ve babası işçi olan bir başka genç, yüksek memurun oğluna 
kıyasla işçi olmaya daha çok müsaittir". Bu itiraz, şimdi el işlerinin değeri hakkında beslenen 
fikir bakımından haklı olabilir. Bundan dolayı, ırkçı devlet çalışma fikrini takdir için bütün 
bütün başka bir ilkeden hareket etmelidir. Irkçı devlet girişeceği terbiye işine asırlarca zaman 
ayırması gerekse dahi, bedenen çalışmayı hakir görmekten ibaret olan haksızlığa derhal son 
vermelidir. Irkçı devlet, ferdin çalışması hakkında işin türüne göre değil, meydana getirdiği 
maddenin keyfiyet ve cinsine göre hüküm vermeyi ilke olarak ele almalıdır. Satır hesabı yazı 
yazan en aptal yazarın sadece kalemi ile çalıştığından dolayı, en zeki ve işinde ihtisas sahibi 
olmuş teknisyen bir işçiden çok daha değerli görüldüğü şu devirde, bizim bu prensibimiz 
imkânsız sanılır. Bu yanlış hüküm, eşyanın niteliğinden meydana gelmemektedir. Bu eskiden 
mevcut olmayan bir eğitimin suni bir meyvesidir ve bugün hâlâ içinde bulunduğumuz tabiatın 
hilâfına, zamanımızın materyalist çöküşüne sıfat teşkil eden genel olaylardan biridir. 

Her çalışmanın değeri, özü itibariyle ikidir. Bunlardan biri "maddi" diğeri de "ideal"dir. 
Maddi değer bir çalışmanın toplumsal hayat için haiz olabileceği öneme bağlıdır. Herhangi bir 
mesainin meydana getireceği hasıla dan, doğrudan doğruya veya dolayısıyla faydalanabilecek 


vatandaş sayısı ne kadar çok olursa, o mesainin maddi kıymeti de o kadar çok ehemmiyetli 
olur. Bunun takdirinin en açık ifadesi kişinin çalışmasına karşılık aldığı ücrettir. Bir de maddi 
kıymete karşılık, "ideal bir kıymet" mevcuttur, ideal kıymet mesainin ortaya koyduğu 
hasılatın maddi bakımdan takdir edilmiş önemine bağlı olmayıp, haddizatında lüzumuna 
tâbidir. Meselâ bir icadın, maddi faydasının, bir işçinin günlük işinin ortaya koyduğu 
faydadan üstün olduğu aşikârdır. Fakat, aynı derecede açıktır ki, işçi tarafından topluluğa 
yapılan hakir hizmetler de, bir icadın topluluğa getirdiği ve göze çarpan hizmetleri kadar 
gereklidir. Maddi bakımdan, topluluk için bir ferdin çalışmasının temsil ettiği kıymet arasında 
bir fark gözetilebüir ve bu fark da ücret nispeti ile ifade olunabilir. Ancak ideal bakımdan me- 
sai yapan kimselerden her birinin meslekleri ne olursa olsun, mümkün olduğu kadar, 
yaptıkları iş mükemmel bir şekilde aynı plân üzerinde toplanmalıdır. Bir kimsenin kıymeti, 
aldığı ücrete göre takdir edilmelidir. 

Sağduyunun hâkim olduğu devlette, kişide iktidar ve yeteneğine uygun bir çalışma biçimi 
tahsis etmek, ya da değişik yeteneklere sahip olanlara kendilerini bekleyen işlere uyacak bir 
eğitim şekli uygulamak gereklidir. 

iktidar ve yetenek, eğitimin bir ürünü değildir. İktidar ve yetenek, kişide fikri bir halde 
bulunur. Yanı Tanrının bir lütfü ve ihsanıdır. Binaenaleyh iktidar yeteneğe sahip olmak bir 
meziyet teşkil etmez., Demek oluyor ki, burjuvazinin, genellikle çalışma kıymeti hakkında 
verdiği hüküm bir dereceye kadar ferde zorla yüklenilmiş gibi olan işin mahiyetine istinat 
ettirilemez. Çünkü, bu iş o kimsenin doğuşuna ve buna göre aldığı terbiyeye bağlıdır. Bu 
terbiye ve bir kimsenin kıymetinin takdiri topluluğun o kimseye verdiği işi, o şahsın ifa ediş 
tarzına istinat etmelidir. Keza, ferdin gösterdiği faaliyet, hayatını temin etmenin vasıtasıdır. 
Aynı zamanda fert, değerini geliştirmeye ve şahsiyetini asilleştirmeye devam etmelidir, işte 
fert bu işi ancak, kendi kültür topluluğunun çerçevesi dahilinde icra edebilir. Bu faaliyet de 
zaruri olarak bir devlet temeli üzerine istinat etmek mecburiyetindedir. 

Fert, bu temeli devam ettirmeye hizmette bulunmalı ve iştirak etmelidir. Tabiat, bu hizmet ve 
iştirakin şeklini tayin eder. Bir ferdin vazifesi, milletinden aldığı şeyi kendi çabası ve kendi 
namusluluğu ile yine milletine iadedir. Bu şekilde hareket eden en büyük takdire ve en büyük 
saygıya lâyık olur. Kişiye verilen maddi ücret onun çalışmasının topluluk için ortaya çıkardığı 
faydaya tekabül edebilir. Fakat, "ideal ücret" tabiatın ferde verdiği ve topluluğun tamamen 
geliştirdiği kabiliyetleri milletinin hizmetine tahsis eden her şahsın kazanmak isteyeceği saygı 
ve takdir olmalıdır, işte o zaman, iyi bir işçi olmakta hicap duyulmasına mahal yoktur. Hemen 
şunu belirtelim ki, Tanrı'mn zamanını ve halkın günlük ekmeğini çalan kabiliyetsiz bir memur 
olmak çok ayıptır. Böyle olunca ilke yönünden yapamayacağı bir işin, o âciz kimseye 
verilmemesi pek doğaldır. 

Söz konusu olan faaliyete benzeyen bir çalışma, bir kimsenin, diğer vatandaşlarla birlikte 
toplumun hayatına katılma hakkı olup olmadığını tespit etmek için tek ölçü teşkil eder. 
Devrimiz kendi kendini tahrip ediyor. Devlete geneli oy yöntemi sokuluyor, hakların eşit 
okluğuna dair bir sürü budalaca lâflar söylenmektedir. Fakat bütün bu söylenenlerin neye 
istinat ettirileceği, bütün bunları saçmalayanlar tarafından bir türlü bulunamıyor. Maddi ücret 
bir kimsenin kıymetinin ifadesi addedilerek, mevcut olabilecek en asil eşitlik kökünden 
yıkılmaktadır. Keza eşitliğin temeli, ferdin kıymetine göre tahmin ve takdir edilmiş 
çalışmasının sonucu değildir ve olamaz. Bu ancak her vatandaşın özel görevlerini ne biçimde 
yaptığı dikkate alınmışsa imkân dahiline girer, işte bunun içindir ki, bir kimsenin kıymeti 
hakkında bir hüküm verilmesi istenildiği ve fert içtimai ehemmiyetinin bizzat müsebbibi 
olduğu zaman, kendi kabiliyetlerinin temsil ettiği tesadüf payı, bir kenara itilmiş olabilir, 
insan gruplarının birbirlerine karşı olan kıymetlerinin, ancak kendilerini muhtelif içtimai 
sınıflara ayıran ücret nispetine göre takdir edildikleri bir devirde, yukarıda söylenen ilkelere 
akıl erdirilemez. Hatta, içinden vurulmuş yaralı ve çürük bir devri tedavi etmek isteyen bir 
adam, önce fenalığın sebebini teşhis etmek cesaretine sahip olmalıdır. 


Nasyonal Sosyalist hareketin ilk işi bütün o küçük, minik burjuvaların başları üzerinden 
geçerek ve halk topluluklarından kuvvet alarak, "yeni bir dünya telakkisi" yolunda mücadele 
etmeye kabiliyetli bütün "enerjileri" bir araya toplamak ve tanzim etmek olmalıdır. Genellikle 
maddi değerle ideal değeri birbirinden ayırt etmek zor olacaktır. Maddi mesaiye az değer 
veriliyorsa, biz; muhaliflerimizin, işçilerin az ücret almalarından dolayı bu halin ileri geldiği 
şeklindeki bir iddiasıyla karşılaşacağız. Bu arada, ücretlerin azalmasının herkesin medeniyetin 
nimetlerinden istifade ettiği hissesinin eksilmesine sebep teşkil ettiği de iddia olunacaktır. 
Hatta hatta, bu sınıfın, insanların ahlâk ve kültürüne zarar verdiği, kültürün onun asıl olan 
faaliyeti ile hiçbir alâkası olmadığı, maddi çalışmanın telkin ettiği korkunun sebebi bu olduğu, 
sebep olarak da daha az ücret aldığı, işçinin kültür derecesinin az ücret almasından dolayı düş- 
tüğü ve bütün bunların işçinin daha az takdir ve hürmete müstahak addedilmesini icap 
ettirdiği ileri sürülecektir. 

Belki bu itirazlarda doğru olan hususlar vardır. Bundan dolayıdır ki, gelecekte ücretlerin 
nispeti arasındaki hissedilecek farklardan kaçınılmasına lüzum görülecektir. Bu şekilde 
çalışmanın mahsülü azalacak denemez, insanların fikri melekelerini geliştirmeye sevk edecek 
yegâne düşünce yüksek ücretlerden ibaret ise, bu bir devir aleyhinde en acıklı çöküş 
işaretlerinden birini teşkil eder. 

Bu düşünce bugüne kadar bu dünyada daimi olarak gelip geçmiş olsaydı, insanlık hiçbir 
zaman ilme ve medeniyete borçlu olduğu bu paha biçilmez nimetlerden faydalanamazdı. 
Çünkü en büyük icatlar, en büyük keşifler, ilimlere en derin bir şekilde yenilikler getiren 
çalışmalar ve medeniyetin en muhteşem abideleri maddi kâr peşinde koşmanın dünyaya ve 
insanlığa getirdiği hediyeler değildir. Tam tersine bütün bunlar meydana geldi ise bunların 
sebepleri netice alındıktan sonra sahiplerinin servet tarafından bahşedilen maddi saadette 
gözleri olmayışlarıdır. 

"Altının bütün hayata tamamen ve özellikle hâkim bulunması kabildir. Fakat bir gün gelecek 
ki insanlar daha asil şeylere saygı ve hürmetle bağlanacaklardır. 

Hareketimizin göreceği işlerden biri de daha bugünden itibaren ferdin yaşamak için muhtaç 
olduğu şeyi bulacağı ve alacağı zamanın meydana geleceğini müjdelemektir. Bu arada 
insanın, yalnız maddi hususlar için yaşamadığı prensibini de muhafaza etmemiz lüzumludur. 
Bir gün bu ilke kendi ifadesini, ücretlerin adaletli bir düzen ve tanzimi keyfiyetinde 
bulacaktır. 

Hiç şüphe yok ki, ücretlerin derece derece tanzim ve tertibi, namuslu işçilerin en hakirine, 
halk topluluğuna mensup bir fert ve bir insan olması nedeniyle hakkı olan şerefli ve itibarlı bir 
hayatı ya-Şamak imkânını sağlayacaktır. Acı hakikat, bizim fetih hareketimize pek çok 
engeller çıkaracaktır. Fakat işte bundan dolayıdır ki, insan son amaca doğru yürümeğe 
teşebbüs etmelidir. Başarısızlıklar, insanları teşebbüslerinden vazgeçirmemelidir. Keza, bazen 
hata yaptıkları için mahkemeler kaldırılamaz ve her zaman hastalık olur diye, hekimler hiçbir 
zaman kabahatli görülemez. 

Bir idealin kıymetini, hedef tutmaktan çekinilmelidir. Bugün bu hususa cesaretsizlik 
gösterecek bir kimseye, vaktiyle askerlik yapmışsa öyle bir hadise hatırlatacağım ki, bu hatıra 
kahramanlığı bir ideal tarafından ilham edilmiş bir hareket olup hareketin sebebı- 

., hin idealden ne kadar kuvvet aldığı gayet açık bir şekilde belli ola- 

; çaktır, "insanlar kendilerini ölüme atıyorlardı. Bu hareketlerinin sebebi günlük ekmekleri 
değildi. Vatan aşkı için ölüme koşuyorlardı. Ölmeleri vatanın büyüklüğüne ettikleri inançtan 
dolayı idi. Savaşta 

çekinmeden ölümün kucağına atılmanın sebebi, milletin şeref ve namusu söz konusu 
edildiği içindi. Ancak Alman milleti bu ideali terk ederek, inkılâbın verdiği maddi saadet 
vaatlerine kapıldığı, torbasını 


lele almak için silâhını bıraktığı zaman, dünya cennetine girecek yerde, bütün dünyanın 
tahrik ettiği ve bütün dünyanın felâketinden meydana gelmiş cennetle cehennem arası bir yere 
gömüldü." 

Bundan dolayıdır ki, realist cumhuriyet hesaplarına dalmış kimselerin yersiz iddialarına, 
idealist bir Reich'ın yükseleceğine olan inanç karşı çıkmalıdır. 


BÖLÜM 14 
Devlet adı verilen siyası teşekkül, bugün yanlış olarak iki türlü insan tanımaktadır. Bunlar, 
vatandaşlar ve yabancılardır. Vatandaş grubuna dahil olanlar, doğuşları itibariyle yahut bir 
natüralizasyon kâğıdı dolayısıyla sivil hukuka sahip olan kimselerdir. 
Yabancılar grubuna dahil olanlar da, aynı haklara sahiptirler. Bu iki sabit grup arasında, 
memleketin sağına soluna dağılmış, HE-İMATLOS denilen kimseler bulunmaktadır. 
Bugün hâlâ, bu gruba dahil olanlar mevcut devletlerden birine mensup olmak şerefinden 
mahrum bulunan ve neticede hiçbir yerde sivil hukuka malik olmayan kimselerdir. Bu haklara 
sahip olabilmek için, her şeyden evvel bir devletin hudutları dahilinde dünyaya gelmek şarttır. 
Bu hususta ırk ve ırk bakımından akrabalık bir rol oynamaz. Eskiden bir Almanın 
himayesindeki topraklarda yaşayan ve şimdi Almanya'da oturan bir zencinin dünyaya 
getireceği bir çocuk bir "Alman Vatandaşı" olacaktır. Aynı şekilde her Yahudi, Afrikalı, 
Asyalı veyahut Avrupa'nın diğer milletlerinden birinin çocuğu başka herhangi bir muameleye 
lüzum kalmadan, Alman vatandaşı kabul edilebilir. 
Bir de, doğum yeri itibariyle bahşedilen "naturalizasyon"dan başka, sonradan meydana 
getirilen bir "natüralizasyon" mevcuttur. Bunun için de meselâ aday, hırsız olmamalıdır. 
Aday, siyasi bakımdan da mahzurlu bulunmamalıdır. Daha doğrusu siyası bakımdan zararsız 
bir aptal olmalıdır. Uzun lâfın kısası, vatandaşı olacağı devleti ianesine muhtaç olmamalıdır. 
Bizim realist devrimizde bunun manası yeni vatanına nakdi birtakım fedâkârlıklar getirmesi 
demek tir. Hattâ vatandaş namzedi "âlâ bir mükellef olabilecek ise, bu vasfı onun için gayet 
faydalı ve olumlu bir meziyet teşkil eder, "natu-ralizasyon"u çok daha kolay elde etmesini 
sağlar. 
Bütün bu işlerde ırk meselesinin hiçbir rolü yoktur ve nedense nazarı itibaren alınmaz. Bir 
devlete dahil olmak için vatandaşlık hakkım kazanmak yolunda gösterilen gayret, meselâ bir 
kulübe kabul edilmek için takip edilmesi icap eden hattı hareketten farksızdır. Vatandaş 
namzedi dilekçesini verir. Bu dilekçe incelenir. Sonunda vatandaş adayının hakkında olumlu 
oy kullanılır. Sonra bir gün dilekçe sahibine, "vatandaş" olduğuna dair bir ihbarname tebliğ 
edilir. Bu varaka, vatandaş namzedine pek mizahı bir şekilde sunulur. O zamana kadar bir 
CAERE olan vatandaş namzedine "işte bu vesikaya istinaden bundan böyle ALMANSINIZ" 
denir. 
Bu tılsımlı değnek darbesini devlet reisi yapmaktadır. Bir ilâhın icradan aciz kalacağı bu 
değişiklik, bir memur tarafından bir anda yapıverilmektedir. Sefil bir Slav, bir kalem 
oynatılmasıyla hakiki (!) "Alman"a çevrilmektedir. 
Bu yeni Alman vatandaşının hangi ırka mensup olduğu tetkikine ehemmiyet verilmediği gibi, 
sıhhi vaziyetinin de ne olduğunu anlamak zahmetine katlanılmaz. Bu kimse, frenginin 
tahribatına uğramış olsun, bu hiç mühim değildir. Yeter ki, malı bakımdan bir yük veya siyasi 
kanaatleri itibarıyla büyük bir tehlike teşkil etmesin, Bu durumda olan bir kimse, modern bir 
devlette bir vatandaş sıfatıyla kabul görebilir. 
işe devlet adını taşıyan bu siyasi teşekküller, daha sonra üstesinden gelemedikleri, alt 
edemedikleri bu zehirleri kendi bedenlerine, kendi istekleriyle bu biçimde zerk ederler. 
Bir vatandaşı, bir yabancıdan ayıran husus, vatandaşın her türlü kamu vazifelerine serbestçe 
girebilmesi, askerlik hizmetini yapması, seçimlere faal veya yalnızca seçmen olarak 
katılabilmesidır. Bunlar birer imtiyazdır. Çünkü ferdi hukuk ve şahsi hürriyetler mevzuunda, 
yabancı olanlar da aynı haklardan faydalanırlar. Hatta, yabancıların bu haklardan 


yararlanmaları çok zaman daha etkili bir koruma biçimini alır. Bugün "Alman 
Cumhuriyeti"ndeki vaziyet işte budur. 

Bugün, çağımızda devletin rolünü anlamış, devlet görüşünü gayet iyi biliyorum. Fakat, bizim 
mevcut kanunlarımız kadar mantık tan uzak, hatta bu kadar saçma ve çılgınca bir şey 
bulabilmek kadar zor bir iş yoktur. 

Bugün, çağımızda devletin rolünü anlamış, devlet telâkkiden bir şeyler kapabilmiş tek bir 
memleket vardır. Bu memleket, pek tabii bizim model Alman Cumhuriyetimiz değildir. 
Burası Amerika Birleşik Devletleri'dir. Amerika Birleşik Devletleri, hiç olmazsa kısmen, 
devlet mefhumunu anlayabilmiştir. Bu devlet sıhhatleri bozuk olan göçmenlerin, kendi 
memleketine girmelerine müsaade etmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri bazı ırklara 
mensup olanları "naturalizasyon" hakkından mahrum bırakmakla, devletin ırkçı telâkkisine 
bir parça olsun yaklaşmaktadır. 

Irkçı devlet nüfusunu üç kısma ayırır. Bu kısımlar şöyledir: 

1) Vatandaşlar. 

2) Devlet tebaaları 

3) Yabancılar. 

Devlet tebaaları kısmına mensup olanlar “ressortissant" olarak da tavsif edilebilirler. Esas 
olarak, doğum ancak "ressortissant" vasfını bahşeder. Bir kimseye bu vasıf, tek başına bir 
kamu hizmetine girebilmek, siyasi faaliyete, meselâ seçme veya seçilmeye katılmak hakkını 
hiçbir zaman vermez. Her "ressortissant" için, ırkını ve milletini doğru ve açık bir şekilde 
beyan etmek şarttır. Her zaman "ressortissant" vasfından cayarak, nüfusu kendi milletinden 
olan memlekette vatandaş olmak, "ressortissant" kısmına dahil olan herkesin şahsi arzusuna 
bağlıdır, işte bir yabancıyla bir "ressortissant" arasındaki tek fark, ilkinin diğer bir devlet 
tebaası olmasından ibarettir 

Alman milletine dahil olan her "genç ressortissant"m, her Alman gencinin görmekle mükellef 
olduğu tahsil ve terbiye devresinden tamamen geçmesi gereklidir. Bu biçimde "genç 
ressortissant" kendim, topluluğun ırkını idrak etmiş, milli ruh ile dolu bir üyesi haline 
getirecek tahsil ve terbiyeye boyun eğmiş olur. Bu yollardan geçtikten sonra "genç 
ressortissant" fiziki çalışmalarına ait olan hususlarda devletin bütün emirlerini yerine getirir. 
Daha sonra orduya alınır. Ordu tarafından verilen terbiye "genel terbiye"dir. Bu terbiye, bütün 
Almanlara verilen ve onların her birini, ordu içinde fizik ve fikri kabiliyetleri itibariyle, 
muvaffak olacakları mevkilere hazırlar, işte "vatandaş" unvanı ve bu unvanın bahşettiği 
haklar, ancak sıhhati yerinde, sağlam yapılı, şöhreti olumlu, ahlâkı düzgün olan kim şeye, 
askerlik vazifesini de yaptıktan sonra, parlak bir şekilde lütfe-dilecektir. 

Böyle bir kimseye bu hususta verilecek berat, hayatının en kıymetli bir vesikası olacaktır. Bu 
kıymetli berat o kimseye bütün vatandaşlık haklarını kullanmasına ve bu unvana bağlı bütün 
imtiyazlardan istifade etmesine imkân verecektir. 

Vatandaşlık beratının verilmesi, aleni bir hak olacaktır. Yeni vatandaş, topluluğa ve devlete 
sadık kalacağına dair yemin edecektir. Bu berat, topluluğun bütün üyelerini birleştiren bir 
rabıta rolü oynar. Yâni, çeşitli içtimai sınıfları ayıran hendeği doldurur. Şurası hiçbir zaman 
unutulmamalıdır: Namussuz, ahlâksız ve şahsiyetsiz bir kimse, âdi, cani, memleketine 
kasteden katil ve bunun gibiler her zaman vatandaşlıktan, yâni bu büyük şereften yoksun 
bırakılır. O zaman bu kimseler "ressortissant'lar derecesine inerler. Mamafih, hemen şunu da 
belirtelim ki, ırk bakımından Alman olup, hayatını çalışarak kazanıyorsa, o genç kadına 
"vatandaşlık hakkı" bahis olunur. 


BÖLÜM 15 
Nasyonal Sosyalist Irkçı Devlet'in, en esaslı ve en büyük gayesi, devletin temeli olanların 
terbiye, tahsil ve muhafazasından ibaret olmamalı ve aynı zamanda da ırkın unsurlarını sadece 
ırk unsuru olduklarından dolayı teşvik, terbiye ve tatbiki hayat için hazırlamakla 


yetinmemelidir. Nasyonal Sosyalist Irkçı Devlet'in teşkilâtını bu iş ile ahenkli bir hale 
getirmesi de çok lüzumludur, insanların kıy metlerini, mensup oldukları ırklarına göre takdir 
etmek ve sonunda Marksıstlerin "Bir kimse diğer bir kimseye aittir." yolundaki düşün çelerine 
savaş açıp, bu mücadeleyi son neticelerine kadar devam ettirmek lâzımdır. Irkın ehemmiyetini 
kabul etmek, ırk prensibini bütün uluslararasılığı ile teslim etmek, mantıken ferdin kendine 
has kıymetini de göz önünde tutmayı icap ettirir. Nasıl ki, insanlara da hil oldukları ırklara 
göre ayrı ayrı kıymet veriliyorsa, topluluk için deki kimselere de, aynı şekilde muamele etmek 
lâzım' dır. Teşek küllerindeki kan aynıdır. Ancak, ayrıntıda bin türlü ince farklaı ihtiva 
ederler. Bu aksiyonu kabul etmek, önce birtakım inceliklere girişmeden, topluluk içinde 
yüksek diye tanınan unsurları teşvik et mek ve bunların sayılarını çoğaltmak lâzımdır. Bu 
kolaydır. Keza hemen hemen mekanik bir biçimde vazgeçilmiş ve çözümlenmiş tir. 
Gerçekten, kalabalık içinde büyük bir değere sahip "kafa'lan tespit etmek ve diğerlerinden 
ayırmaktan, bilhassa millet için en faydalı olan kimseyi bulmak daha zordur. Kıymet ve 
ehliyetlerin tespiti, artık bu mekanik vasıtalarla meydana gelmez. Her gün, de vamlı bir gayret 
sarf etmeden, bunu ifa etmeğe imkân yoktur. 

Kütle halindeki demokratik fikri bir kenara iterek bu dünyayı en iyi millete, yâni yüksek 
kimselere vermeye eğilimli olan bir doktrinin, mantıken bu milletin içinde aynı aristokratik 
ilke hareketlerini uyandırması ve emir ile kumandayı, nüfuz ve tesiri en iyi "ka-fa'lara vermesi 
gerekir. Bu doktrin, ekseriyet fikrini temel olarak almaz. O, şahsiyet üzerine bina kurar. 
Bugün Nasyonal Sosyalist Irkçı Devlet'in, diğer devletlere karşı servet ve fukaralık arasında 
daha adil bir denge temini suretiyle aşağı sınıflara daha geniş bir hak tanıması yahut iyi 
paylaştırılmış ücret kabul etmekle daha üstün bir iktisadi teşkilâta sahip olması gibi, sadece 
maddi bir farktan başka hemen hemen hiçbir fark ve üstünlük göstermemesi lâzım geleceğini 
zanneden bir kimse, çok gerilerde kalmış bir adamdır ve bizim doktrinimiz hakkında zerre 
kadar bir fikre sahip değildir. Bu bahsettiğimiz şeylerin hiçbiri bir devamlılık veya büyüklük 
vasfı taşımaz. Zaten, bu kadar sathi ve basit bir vasfa sahip bir ıslâhat hareketi ile yetinen bir 
millet, milletler arasındaki mücadelelerde zafere ulaşabilmesi için ufacık dahi olsa bir şansa 
sahip değildir. Esasen ifa ettiği mukaddes vazifede, insafa uyan bir eşitçilik açısından 
yapılacak ıslâhattan başka bir şey tasavvur edemeyen bir "hareket", bir çevreyi esaslı bir 
şekilde ıslâh etmek söz konusu olduğu zaman, artık tesir kabiliyetine ve kudretine sahip 
olamaz. Bu "hareket'in bütün uygulaması, sonunda yüzeysel şeylere özgü kalır ve halk bugün 
mustarip olduğumuz zaaflara karşı (çok istek duymasına karşılık) zaferi sağlayacak teşkilâtı 
kuramaz, insanı daha iyi anlamak için, kültürün gelişmesine ait menşelere ve hakiki sebeplere 
tekrar bir göz atmak faydalı olacaktır, insanı, hayvandan ayıran ilk husus, insanın icada doğru 
attığı ilk adımdır. Bu hamle başlangıçta hayat mücadelesini daha rahat ve kolay yahut sadece 
mümkün hale getirecek hile ve kurnazlıkların bulunmasından ibaret kalmıştır. Gayet ilkel olan 
bu icatlar insanın hissini açık olarak ortaya koyamaz. Çünkü, gelecek nesillerin nazarlarında 
ve ilk insanla her günkü insanın nazarında bu icatlar ancak müşterek zekânın tezahürleri gibi 
görünür. 

insan, hayvanın gözlemlenebileceği yâni sezebileceği hile ve kurnazlıkları o hayvanların 
kazanılmış vakaları gibi kabul eder. Bu hadiselerin esas sebeplerini tespit edemediği için, 
bunlara içgüdüye dayanan usuller vasfını takmakla yetinir. 

Halbuki, bizim vakamızda bu "içgüdü" kelimesinin hiçbir mânâ sı yoktur(Her kim canlıları 
ehlileştiren bir gelişmeye inanırsa onların faaliyetlerinin bütün şekil ve tezahürlerinin daima 
şimdiki şekil altında mevcut olmadığını teslim etmek zorundadır. Belirli bir kimse ilk hareketi 
yaptı ve daha sonra bu hareket birçok kimse tarafından tek rar ve taklit edildi. Neticede bu 
hareket insanların her birinin şuuru altına girdi ve artık bir içgüdü gibi kendini göstermeğe 
başladı. 

Bu mekanizma insanda daha kolaylıkla anlaşılır ve kabul edilir Hayvanlara karşı mücadelede 
ilk hile ve kurnazlıklar hiç şüphe edilmesin ki, başlangıçta özellikle kabiliyetli kimselerin işi 


olmuştur. Şahsiyet burada da, muhakkak ki kararların ve icraatın temelini teşkil etmiştir. 
Sonra bu karar ve icraat bütün bir insanlık tarafından ispata ve şahide lüzum kalmayacak 
şekilde kabul edildi. Bugün bizim için bütün stratejinin esasını teşkil eden bazı açık askeri 
ilkeler de, başlangıçta zorunlu olarak, azim ve karara sahip bir "kafa"da tasavvur edilmişlerdi. 
Ancak aradan seneler, binlerce sene geçtikten sonra, kamu tarafından kabulüne şahit icap 
ettirmeyecek bir açıklıkla kabul olundu.Her insan zamanla birinci buluşa bir ikincisini ekledi, 
veya ilk buluşunu geliştirdi. Bir eşyayı, bir yaratığı kendi hizmetinde kullanmayı öğrendi. O 
zaman, insanın asil yaratıcı faaliyeti, bugün de gözlemlediğimiz şekilde kendini göstermeğe 
başladı. Yontulmuş taşın kullanılması, vahşi hayvanların ehlileştirilmesi, ateşin keşfedilmesi 
vs. gibi icatların her biri ve zamanımızda bizi hayret içinde bırakan bütün icatlara ulaşıncaya 
kadar yapılan hareketler, esasında açık bir şekilde ferdin yaratıcı çalışmasına ilişkindir. Bu 
buluşlar ne kadar yeni, ne kadar mühim veya ne kadar çok hayret verici bir vasfa sahip iseler, 
bütün bu buluşların ferdin yaratıcı mesaisine taallük ettiği hakikati de daha aşikâr olarak 
gözümüze çarpar, işte bundan dolayı kesin esaslara dayanarak biliyoruz ki, çevremizdeki 
buluşların tamamı tek başlarına fertlerin yaratıcı kuvvetlerinin ve doğuştan gelen yeteneklerin 
sonucudur. Bütün bu buluşlar neticede insanı, hayvanın üstüne çıkarır ve kati bir şekilde 
insanı hayvandan ayırır. 

Tarihten evvelki zamanların orman içinde yasayan insanına hayatını korumak imkânım veren 
kurnazlık bugün hâlâ en harika ilmi zafer şekli altında, insanlara hayatları boyunca yardımcı 
olmaktadır. Ve insanlara gelecekteki mücadeleleri için zırhlar yapmak imkânını temin 
etmektedir. insanın bütün emel ve düşünceleri, bütün icatları bu dünya lüzerinde 
yaşayan insanların mücadelelerini kolaylaştırır. Hatta, bir adın, bir keşfin veya büyük bir ilmi 
mütalâanın tatbiki faydasının crhal anlaşılması bile, insanın diğer canlıların üstüne çıkmasına 
ardıma olur ve insanı her bakımdan bu dünyada hâkim bir mahlük yapacak derecede takviye 
ve tahkim eder. 

Bütün icatların münferit birer yaratıcı kudretin neticesi olduğu görülür. Bu müstakil fertler 
ister kendileri arzulamış olsunlar, ister İrzulamamış olsunlar, bir noktaya kadar insanlığın 
velinimetidirler. Bu gibi kimselerin hareketleri, milyonlarca insanın eline hayat 

I mücadelelerini kolaylaştıracak birçok vasıtaları vermektedir. Günü-Rlüzdeki medeniyetin 
başlangıcında, daima birtakım mucitlerin jahsiyederini görmekteyiz. Bu mucitler olumlu 
hareketleri ile bir-İirlerini tamamlarlar ve karşılıklı olarak birbirlerini tahdit ederler. İCatların 
ve keşiflerin gerçekleşmeleri ve tatbiki surette uygulamaya taşlamaları zamanında da, 
tamamen bu böyledir. Çünkü açıklama sılalarının tamamı, icat sorununa ve bundan dolayı 
kişiye ilişkin-lir. 

Nihayet her türlü ölçüden uzak bulunan, fakat sonraki her tür-llü teknik icadın şartım 
meydana getiren sadece yaradılışa ilişkin ça-I lişma, kendine özgü şahsiyetin sonucu gibi 
görünür. 

Meydana getiren kuvvet, topluluk değildir. Teşkilât kuran ya Jda düşünen çoğunluk değildir, 
daima her yerde, tek başına kişidir. 

Bir topluluk sadece, bu yaratıcı kuvvetlerin çalışmalarını en Iyüksek dereceye yükselttiği ve 
bu çalışmaları topluluğun menfaati-Ifte uygun bir şekilde tanzim ettiği zaman, "iyi bir 
teşkilâta" sahip fcgörünür, ister maddi aleme, ister manevi aleme ait olsun, bir buluş ficin en 
çok değerli olan şey, önce mucidin şahsıdır. Bir toplulu-I gün teşkilât içindeki en büyük ve en 
yüksek vazifesi, o teşkilâttan '>e kamunun menfaatine uygun bir şekilde faydalanmaktır. 
Hakikatte ise, teşkilât bizzat bu prensibin uygulamasını bir an Uçin bile gözden ve akıldan 
uzak tutmamalıdır. Ancak bu şekilde, ' teşkilât, makineciliğin felâketlerinden kurtulacak ve 
canlı bir organ i haline gelecektir. Teşkilât, iyi "kafa'ları topluluğun üstüne çıkarmak ve 
topluluğu da bu "kafa'ların emirleri altına koymak eğilimini or-taya çıkarmalıdır. 

Teşkilât, insanlığın nail olduğu lütfün hiçbir zaman kütleden gelmediğini, yaratıcı 
dimağlardan çıktığım bilmeli ve ırkın hakiki velinimetlerinin onlar olduğunu kendine ilke 


edinmelidir. Aynı zamanda teşkilât bu ilkeyle hareket etmelidir. Teşkilâtın bu seçkin şahıslara 
hâkim bir nüfuz ve tesir ederek, hareket ve nüfuzlarını kolaylaştırması, kamunun 
menfaatinedir. Çünkü bu genel menfaatleri, hiç şüphe yok ki ne aptalların veya ehliyetsiz 
olanların hâkimiyeti ne halk topluluklarının çoğunluğu temin edecektir. Mutlaka yüksek 
kabiliyetlere sahip kimseler işleri ele almalıdırlar . 

"tktidarlı Kafa" aranması, daha önce de söylediğimiz gibi hayat mücadelesinin haşin 
seleksiyonuyla meydana gelir. Birçoğu parçalanır ve yok olur. Böylece o işte ehil 
olmadıklarını gösterirler. Sonunda seçkin sıfatıyla seçilenlerin ve diğerlerinden ayrılanların 
sayıca pek az oldukları görülür. Tefekkür, güzel sanatlar ve iktisat âleminde bu seleksiyon işi 
hâlâ bugün kendini göstermektedir. Fakat, bugün iktisat âleminde "'iKTIDARLI KAFA"yı 
seçme uygulaması birtakım ağır yükler altında kalmaktadır. 

Devletin idaresi ve askeri teşkilâtın şekillendirdiği kudret de bu kişilik fikrinin aynı derecede 
egemenliği altındadır. Bunu her yerde, astlar üzerinde mutlak otorite, liderlere karşı tam 
mesuliyet şekliyle görmek mümkündür. Yalnız siyasi hayat, bu tabii ekseninden bugün 
tamamen kurtulmuştur. Bütün medeniyet ferdin yaratıcı faaliyetinin neticesidir. Halbuki 
ekseriyet prensibi her hükümetin özellikle en yüksek akıllılarında bulunmakta ve oradan da 
yavaş yavaş memleketin bütün hayatım zehirlemektedir. 

Esas itibarıyla, Yahudiliğin yıkıcı tesirini kendisi kabul etmiş olan milletlerde, şahsiyetin 
nüfuzunu yıkmak ve yerine kütlenin nüfuzunu ikame etmek için devamlı bir şekilde gösterilen 
gayretlen bilmek ve anlamak lâzımdır. Üstün ırklardaki yapıcılık prensibi, yerini Yahudilerin 
yıkıcılık prensibine terk etmektedir. Yahudiler, milletlerin ve ırkların bozulma mayaları 
olmaktadır. Bir başka ifadeyle Yahudiler, medeniyeti çöküntüye sürüklemektedir. 
Marksizm'e gelince, bu doktrin Yahudi'nin medeniyet sahasında bütün faaliyet şekilleri 
içinden şahsiyetin üstünlüğünü hariç bırakarak, yerine adedin üstünlüğünü getirmek için 
gösterdiği gayreti temsil eder. Siyasal bakımdan parlamenter biçim bu doktrine karşılık gelir. 
Komünün en küçük hücresinden uygarlığın doruğuna kadar, her yanda bu parlamento 
biçiminin uğursuz etkileri görülür. iktisadi sahada sendikalist tahriklere yol açılmaktadır. Bu 
sendi-kalist tahriklerin işçilerin menfaatlerine olacağı düşünülemez. Yalnız, uluslararası 
Yahudiliğin yıkıcı emelleri bu tahriklerden faydalanır. 

iktisadi hareket, şahsiyet prensibinden ne kadar uzaklaştırılırsa ve iktisadi hareketin faaliyeti 
topluluğun nüfuz ve tesirine teslim edilirse, ekonomik hareketin yaratıcılık niteliği de o kadar 
zayıflar. Neticede kaçınılması imkânsız bir çöküş arz eder. 

Çeşitli mesleklerdeki danışma bürolarının hepsi kullandıkları kimselerin menfaatlerini 
hakikaten takip edecekleri yerde, bizzat üretim üzerinde bir nüfuz ve tesir yapmaya 
çalışırlarsa, aynı yıkıcı gayeye bilmeyerek hizmet etmiş olurlar. Bunun neticesi şu olur. Bu 
hareketten genel üretim ve bu surette fert zarar görür. 

Keza, bir milletin mensuplarının ihtiyaçları, kâğıt üzerinde sözle ve nazariyatla tatmin 
edilemez. Topluluğun genel çalışması neticesinde, ferdin menfaatlerine hizmet edecek olan 
nimetlerin her gün herkesin hissesine düşen miktarının çoğaltılması ile bir milletin 
mensuplarının ihtiyaçları giderebilinir. 

Mesele, Marksizm'in topluluklar hakkındaki nazariyesine dayanarak, şimdiki iktisadiyatın 
vazifesini ele alıp, bu iktisadiyatın devamlı olup olmayacağını münakaşa etmek değildir. 
Kaldı ki, bu prensibin doğru veya yanlış olduğu hakkındaki münakaşa, bugün mevcut durumu 
gelecekte yönetmeye ehil olduğunu ispat etmesiyle çözümlenemez. Şayet, bir uygarlık 
yaratmaya ehil olduğunu ispat ederse, ancak o zaman sorun çözümlenmiş olur. 

Bu faaliyetin başarıyla münasebeti ne olursa olsun, bu başarı, Marksizm'in miras bıraktığı şeyi 
hiçbir zaman kendi ilkelerini uygulama suretiyle meydana getiremeyeceği yolundaki olumlu 
iddiamız ve olumlu hadiseler karşısında ehemmiyetli bir durum arz etmez. Çünkü, Marksizm 
füliyatta bunun açık delilini bizzat vermiştir. 


Marksizm işte bundan dolayı kısa bir zaman sonra "şahsiyet" prensibine boyun eğmiştir. Bu 
durum Marksizm'in kendi teşkilâtının bu teoriden azade kalamayacağını açıkça 
göstermektedir. Bunlar "ırkçı felsefe"nin en esaslı eylemleridir. 

Eğer, bugün Nasyonal Sosyalist Hareket yukarıda izah ettiğimiz esaslı konunun önemini 
tesadüfen kavramamış olsaydı ve mevcut vaziyeti az çok değiştirerek Marksistlerin işine 
gelen şekilde çoğunluğun egemenliği sistemini kabul etseydi, sonuçta Marksistlerle aynı 
paralele düşecek ve böylece birbirlerine rakip iki siyasi oluşumdan ibaret kalacaklardı. 
Hareketimizin toplumsal programı, şahsiyeti bir kenara itip ve yerine çoğunluğu koymayı ilke 
edinse idi, işte o zaman "Nasyonal Sosyalizm" de mevcut burjuva partileri gibi Marksizm 
zehri ile zehirlenmiş bir halde olacaktı. Irkçı devlet bütün bu iktisadi ve siyasi çevreleri 
parlamenter çoğunluk ilkesinden, yani topluluğun vereceği karardan tamamen kurtarmalıdır. 
Bunun yerine, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan, "bireyin"in hukukunu koymalıdır. Bütün bu 
anlattıklarımızdan çıkan sonuç ve dünyayı tehdit eden Marksizm'e karşı alınacak tedbir şudur: 
En 172 anayasa ve en güzel devlet kuruluşu, topluluğun en seçkin unsurlarına rehberin 
önemini, âmir ve hâkim olanın nüfuzunu tabii bir şekilde temin edecek olan siyasi teşkilât 
şeklidir, iktisadı sahada kabiliyetli olan kimseler ifa edecekleri işlerin başlarına yukardan 
yapılan atamalarla getirilemezler. Bu yetenekli kimseler dikkatleri kendi üzerlerine 
çekmelidirler. 

Tahsil, en basit dükkânda çalışırken en muazzam teşebbüse gelinceye kadar her kademede 
temin edilir: Yalnız, fertler "hayat imtihanları" geçirmekte devam ederler. 

Siyasi liderlerin de, bir gün içinde kalabalık arasında bulunamayacakları aşikârdır. Fevkalâde 
kabiliyete sahip olanlar, basit insanlar gibi aynı kaidelere bağlı değildirler. 

Devletin bütün teşkilâtında "komün'"ü teşkil eden en küçük hücreden, bütün bir memleketin 
en yüksek mertebesine varıncaya kadar "şahsiyet prensibi" esas alınmalıdır. 

Eskiden Prusya ordusunu, Alman milletinin hayran kalman bir organı haline getiren ilkenin 
temelini bu siyasi sistem teşkil etmiştir. Her liderin, emrindeki kimseler üzerinde tam bir oto- 
rite"si ve üstlerine karşı da tam bir "sorumluluğu" olmalıdır. 

Bugün dahi parlamentolar denen esnaf localarından vazgeçilmez. Yalnız bu parlamentoların 
bütün müzakereleri birer danışma mahiyetindedir. Parlamentolar esasta lüzumludur. Çünkü 
öyle bir çevre meydana getirirler ki, bugün kendilerine büyük sorumluluklar verilecek olan 
liderler, bu parlamentolarda yavaş yavaş terbiye görerek pişerler. 


BÖLÜM 16 
Bütün bu söylediklerimizden sonra şu tabloyu çizebiliriz: Irkçı devlet, komünden, Reich'ın 
hükümetine varıncaya kadar, ekseriyet yolu ile bir şeye karar verebilecek hiçbir temsili 
topluluğa gerek göstermeyecektir. Irkçı devletin yalnız danışma mahiyetinde heyetleri 
olacaktır. Bu danışma heyetleri, devamlı bir şekilde, liderin yanında olacak ve görevlerini 
liderlerden alacaklardır. Hatta, bazı hallerde ve bazı sahalarda tam sorumluluk ortaya 
çıkacaktır. Bu durum esnaf birliklerinin başkanları için de daima böyle olmuştur, işte bu 
benzerlik bu yolda yürümeye hak verdiren sebeplerden biridir. 
Irkçı devlet, özel konular hakkında, meselâ iktisadi konularda yetişmeleri ve gösterecekleri 
faaliyetleri itibariyle tamamen ehliyetsiz olan kimselerden fikir ve öneri almayacaktır. Demek 
ki, ırkçı devlet temsili heyetlerini, siyasi meclisler ve korporatif kanunlar diye iki kısma 
ayıracaktır. 
Bu iki kısmın elbirliğiyle ve ortaklaşa çalışabilmesinin sonuca varır hâle gelmesi için, 
bunların üstünde devamlı bir şekilde seçimle gelmiş bir heyet bulunacak ve bu iki kısım için 
statü konacaktır. 
Ne meclislerde, ne de senatolarda hiçbir vakit oy verilmeyecektir. Bu heyetler, çalışma 
organlarıdır. Hiçbir vakit "oy makineleri" değildirler. Bu iki heyetin üyeleri danışma 


mahiyetinde oya sahiptirler, fakat karar almak mevzuunda hiçbir yetkileri yoktur. Bu karar 
verme yetki ve hakkı yalnız lidere aittir. Sorumluluğu lider ortaya koymaktadır. 

Bizim parlamenter mesuliyetsizlik devrimiz bizi, mutlak so rumluluk ve mutlak otoriteden 
kurulu olan bir seçkin şefler grubu teşkil etmeye zorlamaktadır. 

işte bu şekilde devletin anayasası, iktisat ve medeniyet sahasında azametini borçlu olduğu 
şahsiyet ilkesi ile ahenkli bir hale getirilecektir. 

Bu görüşleri gerçekleştirmek olanağına gelince, tarih bize şunu göstermektedir ki, 
parlamentoların çoğunluk tarafından karar verilmesi yolundaki ilkeleri dünyaya çok eski 
tarihlerden, daha açık ifade edelim, ezelden beri hâkim olmamıştır. Tam aksine, tarihte ekse- 
riyet usulüne gayet kısa devrelerde rastlanır. Tarih ise, bu devrelerin daima milletleri Ve 
devletlerin harap oldukları zamanlara tesadüf ettiğini açıkça yazmaktadır. 

Bu anlattığım kuramsal tedbirlerin, devletin yalnız anayasasına sahip olmakla kalmayarak, 
yasama faaliyetini de ilgilendireceğine ve herkesi bütün resmi hayatında etkileyeceğine 
ihtimal verilmelidir. 

Bizim yapmak istediğimiz böyle bir inkılâp hareketi, ancak bu fikirlerle yoğrulmuş ve içinde 
gelecekteki ırkçı devletin çekirdeğini taşıyan bir partinin faaliyeti ile meydana gelecektir. 
Bundan dolayıdır ki Nasyonal Sosyalist Parti bütün bu fikirlerle yoğrulmuş bir duruma 
gelmelidir. 

Bu duruma gelmesi devlete sadece emirler vermesi için değil, devlete kendi teşkilâtlı heyetini 
temin edecek olan dahili teşkilâtım ameli icraata doğru çevirmesi bakımından da lüzumludur. 


BÖLÜM 17 
Irkçı Devlet, hayatının lüzumlu şartları bilinmekle eyleme geçi-I rilemez. Irkçı bir devletin 
nasıl olacağını bilmek de yeterli değildir. önce, ırkçı devleti meydana getirmek 
gerekmektedir. 
Her şeyden önce, bugünkü durumlarıyla devletten faydalanan partilerin bu durumlarında bir 
değişiklik yapmalarına teşebbüs etmeleri ve bu adi tavır ve hareketlerini kendiliklerinden 
değiştirmeleri beklenemez. Kaldı ki bu partileri idare edenler daima Yahudi-lerdir ve 
Yahudiler olacaktır. Hedef olduğumuz olumsuz değişiklik eğer önlenemezse bir gün Yahudi, 
milletleri ezecek ve onların efendisi olacaktır. Korkaklık, tembellik ya da ahmaklık yüzünden 
yok ve harap olmaya son sürat koşan milyonlarca Alman burjuvası ve proleteri karşısında 
takip âdi gayeyi gayet iyi idrak eden Yahudi, bu âdi gayeye ulaşmak için yolunda hiçbir 
mukavemete tesadüf etmeden ilerlemektedir. Yahudi tarafından sevk ve idare edilen bir siyasi 
parti Yahudi menfaatlerinden başka bir şey için mücadele etmez. Bu menfaatlerin ise üstün 
ırkların esaslı emelleri ile ortak bir tarafı yoktur. Eğer ırkçı devlet, ideal sahasından, realite 
sahasına nakledilmek isteniyorsa, her şeyden önce, kamu hayatının mevcut bütün kuvvetleri 
haricinde, böyle bir ideal uğrunda kavgayı göze almak iradesine ve vasıtasına sahip yeni bir 
parti aramalıdır. Çünkü burada, hakikaten bir kavga bahis mevzuudur. 
Tarihin ortaya koyduğu bir hakikat vardır: En büyük zorluk, yeni bir vaziyet meydana 
getirmek değil, ona yeri serbest bulundurabilmektir. 
Batıl fikirlerle menfaatler birleşince bu vaziyet karşısında mevki alıyorlar, her türlü çareye 
başvurarak, kendilerinin hesaplarına uygun düşmeyen veya onları tehdit eden bir fikrin 
zaferini yasaklamaya kalkıyorlar. Bundan dolayıdır ki, bizim hareketimizin mücahitleri, bütün 
olumlu zevk ve heyecanına rağmen önce mevcut olan vaziyetten kurtulmak için olumsuz bir 
mücadeleye atılmalıdırlar. 
Yeni ilkeli genç ve asil doktrin, her ne kadar nahoş görünürse de, başlangıçta merhamet 
göstermeden eleştiri silâhını kullanmalıdır. Bugün, sözümona ırkçı olanların her vesile ile 
olumsuz bir eleştiriye girişmekten çekindiklerini ve bütün faaliyetlerini yapıcı bir işe 


hasrettiklerini tekrar tekrar söylemelerine tanık oluyoruz. Bu da böylelerinin tarihi 
konulardaki görüşlerinin de pek az derin olduğunu ispat eder. 

Bu çocukça ve aptalca bir düşünüştür. Bu gibi "kafa'larda tarih zerre kadar bir iz bırakmadan 
gelip geçmiştir. Marksizm'in, bir gayesi vardır. Bu gaye, yapıcı bir işi eleştirmekten ibarettir. 
Marksist-lerin yaptıkları, yıkıcı ve ayırıcı bir eleştiridir. Onlar için ancak uluslararası 
Yahudiliğin ve kozmopolit maliyecilerin istibdadını ihya etmek söz konusudur. Hep ve daima 
eleştirdiler. Neticede bu kemiriciler, devleti parçaladılar ve onu tamamen yıkılmaya hazır bir 
hale getirdiler, işte bundan sonra o mahut söz, "yapıcılık" sözü edilmeğe başlandı. 

Bu açık ve mantığa uygun bir harekettir. Mevcut bir vaziyet, gelecekteki vaziyetin 
peygamberleri ve avukatları önünde kendiliğinden yıkılıp gitmez. Mevcut vaziyetin 
taraftarlarının veya mevcut vaziyetle sadece biraz ilgili olanların, sadece gerekli görülmesi 
üzerine yeni bir rejim fikrine kapılacaklarına ve bunu tamamıyla kabul edeceklerine ihtimal 
verilemez. Bilâkis iki rejim aynı zamanda mevcut olmakta devam edecektir. Yalnızca sözde 
kalan felsefi doktrin bir partinin dar çerçevesi dahilinde ebediyen kapalı kalacaktır. Çünkü 
herhangi bir doktrin hiçbir zaman hoşgörülü olamaz. Şiddetle kendi telkinlerinin ve 
fikirlerinin tanınmasını arzu eder. Çünkü bu inanışlar, bütün kamu hayatını değiştirecektir. Bir 
doktrin eski rejimin hiçbir bakiyesine tahammül edemez. Dinler için de durum aynıdır. 
Hıristiyanlık da yalnız kendi tapınaklarını kurmakla yetinemezdi. Tanrı'ya ortak koşanların 
tapınaklarını da yıkması icap ediyordu. Yalnız bu tutucu ve hoşgörüden yoksun davranış 
havarilik inancını yaratabilirdi. Bu iki tarihi örnek pek haklı olarak itiraz edilebilir, ve bu tarz 
, hoşgörüsüzlük ve taassup esas itibariyle Yahudi'ye yaraşır, denebilir. Bu söz bin kere doğru 
olabilir. Ancak bundan esef duyulabilir. Pek haklı bir endişe ile denilebilir ki insanlığın 
tarihinde bu dinin meydana çıkışı, o yere, o güne kadar mevcut olmayan yeni bir şey 
getirmiştir. 

Fakat bunun hiçbir faydası yoktur. Bugün bir emrivaki söz konusudur. Alman milletini 
bugünkü vaziyetten kurtarmak isteyenler, şu veya bu mevcut olmasaydı ne kadar güzel olurdu 
diye kafa patlatacak durumda değildirler. Bu kimseler, esasta mevcut olan şeyin nasıl yok 
edileceğim araştırmak ve tayin etmek durumundadırlar. 

En şiddetli müsamahasızlıkla dolu bir doktrin (Marksizm), ancak o doktrine karşı aynı ruhu 
taşıyan, aynı kuvvetli irade ile mücadele eden ve aynı zamanda hakikate mutlak surette uygun 
bir fikir taşıyan doktrin (Nasyonal Sosyalizm) tarafından parçalanacaktır. 

Bugün herkes tarihi inceleyecek olursa zamanımızdakine nispetle çok daha hür olan eski 
devirlerde Hıristiyanlığın ilk manevi terörü ortaya koymuş olduğunu pekâlâ görebilir, işte o 
devirden bu yana, dünyanın bu terörün hükmü altında yaşaması keyfiyetine karşı kimse bir 
şey yapamazdı. Bundan çıkacak sonuç şudur: Zorlama ancak zorlama ile, terör, ancak terör ile 
yokedüebilir. işte ancak o zaman yeni bir rejim kurmak mümkün olur. 

Siyasi partiler "karşılıklı menfaatler" ile anlaşmaya meyyaldirler. Felsefi doktrinler ise asla 
anlaşamazlar.Hattâ siyasi partiler karşı çıkanları ile de anlaşmaya varırlar. Felsefi doktrinler 
kendilerini "hata işlemez" ilân ederler. 

Siyasi partiler başlangıçta hemen daima zorba bir dayatmaya erişmek niyetindedirler. Bu 
partiler, bir iki felsefi doktrine karşı bir dereceye kadar bir eğilim gösterirler. Fakat 
programlarının darlığı siyasi partileri, hakiki bir felsefi doktrinin müdafaasının gerektirdiği 
kahramanlıktan mahrum bırakır. Siyasi partilerin uzlaştırıcı iradeleri etraflarına küçük ve 
zayıf ruhları toplar. Bu gibi kimselerle, örneğin bir haçlılar seferine çıkılamaz. Bundan dolayı, 
çoğu zaman pek erken olarak o acınacak küçüklükleri içinde mahsur kalırlar. 

işin aslı tetkik edilecek olursa şu manzara ile karşılaşırız. Siyasi partiler, çoğu zaman 
mücadeleyi bir sistem için terk ederek, güya "olumlu bir elbirliğiyle çalışmak" gayesinde, 
fakat mümkün olduğu kadar süratle mevcut müesseselerden birinde, küçük bir makam ka 
zanmaya ve bu yerde mümkün olduğu kadar, uzun zaman kalmağa gayret ederler. Siyasi 
partiler, bütün dikkatlerini bu nokta üzerinde toplarlar. 


Eğer biraz sert bakışlı bir rakip bu gibi siyasi partileri "yem-lik"ten uzaklaştıracak olursa, bu 
partilerin yandaşları kafalarında yalnız bir fikir beslerler: Zorla veya hile ile tekrar açların ilk 
sınıflarına dahil olarak, hattâ en mukaddes saydıkları kanaatlerini de çiğneme pahasına, bu 
kıymetli kudret levhasına iştirak etmek... işte, besledikleri fikir budur! AH BU SİYASET 
ÇAKALLARI!.. 

Hiçbir zaman bir siyasi doktrin, diğer bir siyasi doktrinle uzlaşmaya hazır bir halde 
bulunamaz. Önceden kötülediği bir vaziyete, hiçbir zaman iştirak etmeye razı olmaz. Tersine, 
bir siyasi doktrin, mevcut rejim ile ve muhalif manevi âlem ile mücadeleye ve onların yok 
olmalarını hazırlamaya kendini mecbur hisseder ve vazifeli sayar. 

Tamamen tahripkâr olan, kuvveti diğer siyasi doktrinler tarafından derhal anlaşılan ve bunun 
sonucu olarak birbirleri ile anlamış siyasi doktrinlerin meydana getirdikleri dayanıklılık 
cephesi ile karşılaşan bu "hareket" dünya hakkındaki yeni idealin başarısı uğrunda girişilen 
mücadelede azimli savaşçılara ihtiyaç duyar. 

Demek oluyor ki bir siyasi doktrin, ancak devrinin ve milletinin en cesaret sahibi ve faal 
unsurlarını kudretli ve kuvvetli bir mücadele teşkilâtı halinde bir araya getirmek şartı ile 
fikirlerinin galip gelmesini sağlayabilir. Ayrıca, siyasi doktrinin, bu değerli unsurları göz 
önünde tutarak, felsefenin tamamının içinden birtakım fikirleri seçmesi ve onlara yeni bir 
insan grubuna "iman maddesi" hizmetini görebilecek, gayet açık ve kahredici bir şekil ve ruh 
vermesi de gereklidir. 

Bir siyasi partinin programı, sadece yakın bir gelecekte yapılacak seçimlerde partinin 
başarısını sağlayacak bir ciladan başka bir şey değildir. Fakat felsefi bir doktrinin programı, 
kurulu nizama karşı, mevcut bir vaziyete karşı ve hayat hakkında tatbiki bir tehlikeye karşı bir 
savaş ilânı mahiyetine ve kıymetine sahip bulunmaktadır. 

Hemen şunu da belirtelim ki, doktrin uğrunda mücadele edenlerin hepsinin, tamamen yapılan 
işten haberdar edilmelerine veya hareket liderinin düşüncelerinin tamamına doğru bir şekilde 
olma-|Yorına lüzum yoktur. Esas lüzumlu olan şey, mücadele edenlerin f Ittiktarca az, fakat 
ehemmiyetleri itibariyle çok kıymetli birkaç esaslı 

prensibi gayet açık bir şekilde öğrenmeleridir. Böyle olunca bu mü-!'him ilkelerle ilelebet 
tanışık bir hale gelirler. Ayrıca partilerinin ve 

doktrinlerinin başarı kazanmasının gerekli olduğuna kanaat getirir- 

ler 

Bir er, yüksek rütbeli bir subayın plânlarına karışamaz. As-. keri sert bir disipline, davasının 
haklı ve bu yolda üstün gelmesinin f lüzumlu olduğu, nefsini tamamen bu amaca vakfetmesi 
icap ettiği kanaatine alıştırmak ne kadar lüzumlu ve doğru ise, bir "hareket''in ! taraftarlarının 
da bu şekilde hazırlanmaları aynı büyüklükte önemli- 

-Bütün erleri, general kabiliyetine sahip olan bir ordu ne işe ya- 

far? Her halde hiçbir işe... Bunun gibi, sadece seçkin kimselerden 'bir fayda görülemez. Siyasi 
partilerde alelade kimselere de ihtiyaç h vardır. Böyle olmazsa parti dahilinde bir disiplin 
temin etmek tnümkün olamaz. 

Bir teşkilat, mahiyeti itibariyle, ancak zeki ve yüksek amirlerin, | emirleri ve idareleri ile 
payidar olabilir. Bu teşkilata, rehberi hissiyat olan bir topluluk hizmet eder. 

Zeki oldukları kadar iktidar sahibi olan iki yüz kişiden kurulu bir heyetin sevk ve idaresi, yüz 
doksan tane daha az kabiliyetli ve on tane de yüksek tahsil ve terbiye görmüş kimselerden 
teşekkül e-den bir heyetin sevk ve idaresinden daha zordur. 

Sosyal demokrasi bu husustan büyük bir fayda sağlamıştır. Sosyal demokrasi teşkilâtında da 
er ve subaylar vardır. Bunlar şunlardır. Alman işçisi askerlik vazifesini bitirip, sivil hayata 
döndüğü vakit er, aydın olan Yahudi ise subay olmuştur. Sendika idarecileri, hemen hemen 
küçük rütbeli subaylara denk bir hayat meydana getirmiştir. Burjuvazinin her zaman baş 
silkerek karşıladığı cahil toplulukların Marksizm'i tercih etmeleri keyfiyeti, hakikatte Mark- 
sizm'in muvaffakiyetinin ilk şartını teşkil ediyordu. 


Burjuva partileri, değişmez aydınları ile, disiplinsiz ve bir fiil ve harekete geçmekten âciz bir 
topluluk meydana getirdikleri halde, Marksizm daha az aydın bir kadro ile, çarpışan ve 
mücadele eden bir ordu kuruyordu, işte bu ordu vaktiyle nasıl Alman subaylarına itaat 
etmişse, şimdi de Yahudi liderlerine körü körüne itaatte bulu nuyordu. Alman burjuvazisi 
psikoloji sorunları ile hiçbir zaman meşgul olmadı. Alman burjuvazisi, kendini dajma bu 
sorunların üstünde gördü. Bu fiili vaziyetin derin nüansını ve açıkça görülen tehlikesini 
anlamak için bu olay üzerine etraflıca düşünmedi ve bil tartışmada bulunmayı lüzumlu 
görmedi. 

Bilâkis Alman burjuvazisi, siyasi bir hareketle sadece aydınlar dan kurulu bir kadro ile iktidar 
mevkiine ulaşacağına ve bu başarıya kültürsüz bir toplulukla erişilemeyeceğine inandı. Alman 
burjuva partileri hiçbir zaman şu gerçeği göremediler. Bir siyasi partinin kuvveti hiçbir zaman 
ve yalnızca üyelerinin her birindeki zekâ ve fikri yetenek sayesinde meydana gelmez. Kuvvet 
ve başarı ancak da ha ziyâde, üyelerin manevi kumandayı takip hususunda gösterdikleri itaat 
ve disiplin ruhundadır. 

Kesin ve etki yapıcı olan şey bizzat liderlerdir, iki kuvvetli ordu çarpıştıkları zaman, zafer, 
orduyu teşkil eden askerlerin her birindeki strateji tahsili üstün olan tarafın lehine oluşmaz. 
Bu çarpışmadan, en üstün kumandanı, en çok disiplinli, en körü körüne itaatli ve en çok 
temkinli olanlardan teşekkül eden ordu galip çıkar. 

Felsefi bir sistemi de realite sahasına çıkarmak istediğimiz zaman, bu esaslı mefhumu gözden 
uzak tutmamalıyız. 

Bugün için karanlık ve bilinmeyen bir tasavvur ve istekten ibaret bulunan ırkçılık fikri parlak 
bir başarı elde etmek arzusunda ise, bütün ideal sisteminin içinden birtakım etraflıca 
düşünülmüş ve tedbiri alınmış ilkeler ortaya koymalı ve bunları gerek şekil ve gerek esas 
bakımından büyük bir topluluğa kabul ettirilebilecek durumda bulunmalıdır. Bu topluluk, yani 
Alman işçi sınıfı, bu fikir ve doktrin uğrundaki mücadelenin, tek başarı garantisidir. 

işte bundan dolayıdır ki yeni partinin programı birkaç esaslı ilkede toplandı. Bu ilkeler, yirmi 
beş maddeden ibaretti. Bu ilkeler halka önce ırkının emelleri hususunda kaba bir şekilde bir 
fikir ve hayal vermeğe hizmet edecektir. Program, bir dereceye kadar "Siyasi bir iman 
beyannamesi vücuda getirecektir. Bu durum herkesi davamıza çeker. Ayrıca ortak vazifeler 
ortaya çıkarılarak yeni taraflarla eskiler kaynaştırılır. 

Bütün bunlar hiçbir vakit gözden uzak tutulmamalıdır. Hedeflerinde kati bir isabet bulunan 
parti programı kaleme alınırken, önemli olan bazı psikolojik tartışmaları da hesaba katmak 
mecburiyeti vardır. 

Zamanla kanaatler değişebilir ve etraflıca düşünülerek hazırlanan ilkelerden bir kısmı ilerde 
başka bir şekilde tartışılabilir ve daha j başarılı olarak kâğıt üzerine geçirilebilir, işte bu 
yoldaki herhangi bir teşebbüs fena bir netice verir. Tamamen sarsılmaz ve değişmez 'bir halde 
kalması lüzumlu olan bir ilke, münakaşanın kucağına atılmış olur. Halbuki münferit bir nokta 
inançtan ayrı ve uzak kalır kalmaz, münakaşa yalnız daha iyi bir şekilde ve bilhassa inancı 
takviye eden bir yolda son bulmazsa, işte o vakit bu çekişmenin sonu gelmez. 

Münakaşalar bizi, genel bir belirsizliğe sürükler. Bu gibi du-I' rumlarda daima en iyi olan şeyi 
itina ile düşünmek şarttır. Akla şu iki soru gelebilir: "Hareketin içinde bir ikiliğe sebep olan 
yeni bir yazı şekli mi, yahut o an için şüphesiz hepsinin en iyisi olmayan, fakat bağımsız, 
sağlam ve mükemmel bir iç birlik sağlayan bir şekil mi?" 

Değişiklik yalnız dış şekil hakkında düşünülebileceği için dalma buna benzer değişiklik hoş 
karşılanır. Fakat bunda büyük tehlike vardır. O da insanların yüzeysel hareketlerinin 
kendilerine, "ha-rekef'in esaslı vazifesinin, sadece bir programın yapılmasına âit bir 
meseleden ibaret olduğu zannını verir, işte bu durumda, bir fikir uğrunda mücadele etmek 
iradesi ve kuvveti kaybolur. 

Dışarıya çevrilmesi gereken faaliyet, içeriye doğru döner ve program, iç münakaşalar içinde 
yıpranır gider. 


Büyük hatalarındaki isabeti hiçbir zaman şüphe davet etmeyen bir doktrin için realiteye 
tamamen uymayan bir ifade biçimini muhafaza etmek, o zamana kadar granit kadar sert 
kalmış olan parti inancını genel bir münakaşaya mevzu yapmaktan ve bunu ıslaha teşebbüs 
etmekten daha az zararlıdır. 

Parti henüz galip gelmek için mücadele ederken, inancı genel bir münakaşaya tâbi tutmak 
bilhassa imkânsızdır. Çünkü bir doktrinin dış bünyesinin devamlı değişikliklere tâbi 
tutulması, çevrede şüphe ve kararsızlık uyandırır. Bu durumda insanlara bir doktrinin isabetli 
olduğu hakkında inanç ve kanaat kazandınlamaz. ' Demek oluyor ki, esas nokta hiçbir zaman 
dış şekilde aranma-> malıdır. Esas nokta yalnız derin mânada aranmalıdır. Bu anlam ise hiç 
değişmez. Ben, hareketin büyük çıkarı adına şu temennide bulunurum: "Hareket bütün 
tereddüt ve nifak sebeplerim bir kena ra iterek, kendini başarıya ulaştırmak için, gereken 
kudreti muhafaza etmelidir." 

Bu hususta da Katolik Kilisesi'nden ders almamız gereklidir. 

Katolik mezhebi birçok noktalarda ve çok defa pek açık şekilde olumlu ilme, teknik ve 
müşahedeye mukavemet göstermesine rağmen, inançlarının tâbirlerinden bir basit cümleyi 
dahi feda etmemiştir. 

Kilise pek doğru olarak takdir ve kabul etmiştir ki, kendisinin mukavemet kuvveti, zamanın 
ilmi neticeleri ile uyuşamaz. Esasen bu ilmi neticeler de hiçbir zaman kati addolunamaz. Bu 
mukavemet kuvveti de kati surette inançlara bağlılıktan doğmaktadır. Tamamı bir iman 
vasfım ifade eden şey bu bağlılıktır. Onun için bugün, bu kilise her zamankinden çok daha 
kuvvetle ayakta durmaktadır. 

Hattâ bir kehanet halinde temin edilebilir ki, elle tutulması ve gözle görülmesi imkânsız 
olayların devamlı değişikliğe uğrayan bilimsel kanunlara meydan okumaları oranında, Katolik 
Kilisesi de bir "sükünet kutbu" haline girecektir. Hadsiz hesapsız insanların körü körüne 
bağlılıkları da bu "kutba" doğru olacaktır. 

Kim ırkçılık fikirlerinin zaferini hakikaten ve ciddi bir şekilde arzu ederse, işte yukarıdaki 
fikri zihnine iyice sokmalıdır. 

Ayrıca böyle bir parti, programının meydana getirdiği sarsılmaz temele sahip olmadan 
devamlı ayakta kalamaz. Böyle mukaddes bir mücadeleye atılmış olan bir parti için emniyetin 
ve sağlamlığın şartı bu programdır. 

Parti bu programın yazılması işinde zamanın ruhu ile birlikte yürümek hakkına sahip değildir. 
Tam aksine olarak, program bir kere gayet iyi bir şekle bağlandıktan sonra, ona ebediyen 
değilse de, sarf edilen gayretler başarıya ulaşana kadar mutlaka bağlı kalınmah-dır. 

Gayeye varılmadan önce, programın herhangi bir noktasının uygun olup olmadığı hususunda 
münakaşaya girişilmesi parti içindeki birliği bozar. Aynı zamanda bu münakaşaya katılan 
tarafların da mücadele ruhunu zayıflatır. 

Fakat, hemen şunu belirtelim ki, böyle bir "ıslahat" hareketi, yapılırsa, yarın yeni bir eleştiri 
konusu açılacağı ve daha sonra daha iyi şekle yerini terk etmeyeceği mânası çıkmaz. Burada 
yükselen engelleri kim devirir ve ortadan kaldırılsa öyle bir çığır açılır ki, başlangıçta pekâlâ 
görüldüğü halde, akıbet sonsuzluğun içinde gözden kaybolur, teşhis ve tahmin edilemez. 
Nasyonal Sosyalist işçi Partisi'nin, yirmi beş maddeden ibaret programı ile attığı temelin, hiç 
değişmez bir halde kalması icap eder. Bu partinin mevcut ve gelecekteki üyelerinin bu yirmi 
beş maddeyi eleştirmek veya değiştirmek hakkı ve yetkisi yoktur. 'Mevcut ve gelecekteki 
üyelere vazifelerini gösterecek, ışık tutacak bu maddelerdir. Eğer bu böyle olmaz ve kabul 
edilmezse, gelecek nesil partiye yeni taraftarlardan kurulu yeni bir kuvvet getirecek yerde, 
kuvvet ve enerjisini parti dahilinde sadece şekil meselesine ait bir çalışma uğrunda israf 
etmekle kalır. 

Sonuç olarak, partinin üyelerinin çoğunluğu nazarında hareketin esaslı hedefi, bizim etraflıca 
düşünerek ortaya koyduğumuz ilkelerimizin metnini öğretmekten ziyade, bu parti 
taraftarlarına vereceğimiz ruh olmalıdır. Genç hareketimiz, ismini ve daha sonra programını 


yukarıdaki tartışmalara borçludur. Bizim şimdiki programdaki tarzımız da bu tartışmalara 
dayanmaktadır. 

Irkçılık fikirlerinin galip gelmesine yardım etmek için bir halk partisi kurmak gereği duyuldu. 
Bu parti yalnız aydınlardan teşekkül etmiş bir kurmay heyetine sahip değildi, aynı zamanda 
partide kol işçileri de vardı. 

Bu biçimdeki bir teşkilâtsız mücadele, ırkçılık nazariyelerine bir vücut vermek, teşebbüslerin 
tamamını eskiden olduğu gibi bugün ve gelecekte de sonuçsuz bırakırdı. Bundan dolayı, 
Nasyonal Sosyalist Hareketin, kendini ırkçılık fikirlerinin bir şampiyonu ve temsilcisi gibi 
sayması sadece bir hak değil, aynı zamanda bir de vazifesidir. Nasyonal Sosyalist Hareketin 
temelinde bulunan fikirler ne kadar ırkçı olursa ırkçılık fikirleri de Nasyonal Sosyalizm'e o 
kadar ait bulunur. 

Nasyonal Sosyalizm, zafere ulaşmak isterse bu hususu kayıtsız, şartsız bir şekilde kabul 
etmesi lâzımdır. Nasyonal Sosyalist hareketin ırkçılık fikirlerini temsil eden teşebbüslerin 
tamamının kendi hareketinin dışında kalması halinde bir sonuç vermeyeceğini de belirtmesi 
görevidir. Esasen birçok durumda bu gibi girişimlerde içtenlik yoktur. Bizim genç 
hareketimize, ırkçılık fikirlerim sözleşme ile kabullenmiş yolunda bir iddiada bulunursa, buna 
verilecek cevap şudur: 

"Bu fikri yalnız sözleşme ile kabul etmiş değiliz. Bu fikri istifade edilecek hale de soktuk." 
Çünkü eskiden bu ırkçılık kavramından çıkan mâna, milletimizin kaderi üzerinde olumlu bir 
tesir yapmağa zerre kadar kabiliyetli olmadığı şeklinde idi. Bu fikirlerde açıklık yoktu, bir 
biçim birliğine rastlanmıyordu. Çok kere birbirleri ile ilgisi bulunmayan ayrı ayrı birtakım 
konular söz konusu ediliyordu. Bunlar az çok doğru idi. Fakat bazen birbirleri ile çelişiyor- 
lardı. Birbirleri ile tam bir bağlantı yoktu. Bu durum karşısında bu esaslar üzerine bir parti 
kurmak imkânsızdı. Bunu ise, yalnız Nasyonal Sosyalist Partisi başardı. 

Eğer bugün, irili ufaklı bütün cemiyetler ve partiler, "ırkçı" vasfını haiz olduklarım iddia 
ediyorlarsa bu Nasyonal Sosyalist Parti-si'nin icraatının bir neticesidir. Bizim partimizin 
çalışmaları olmasaydı, ırkçı kelimesini sadece telâffuz etmek bile, bu partilerden hiçbirinin 
akıllarının kenarına dahi gelmezdi. Bu kelime, bu siyasi teşekküller için bir mâna ifade 
etmeye çekti, işte, sadece Nasyonal Sosyalist Alman işçi Partisi bu kelimeye esaslı bir mâna 
vermiş ve onu herkesin dilinin ucuna getirmiştir. 

Partinin kendi propagandasının başarısı ırkçılık fikrinin kuvvetini göstermiş ve diğerlerini 
kazanç hırsı ile veya hiç olmazsa söz ile, ırkçılıkla aynı derecede taraftar görünmeye sevk 
etmiştir. 

Bu partiler bugüne kadar her şeyi seçimlerin hizmetinde kullanmışlardır. Şimdi de bu partiler, 
ırkçılık kelimesinde boş ve kıymetsiz bir düsturdan başka bir şey görmüyorlar. Nasyonal 
Sosyalist Partisi'nin kendi yandaşları üzerinde yaptığı cazibeyi, bu partiler bu hareketleri ile 
hükümsüz hale getirmek için çalışıyorlar. Bu partilerin bu ırkçılık kelimesini ağızlarına 
almalarına sebep, kendi mevcudiyetlerini düşünmeleri ve Nasyonal Sosyalist Partisi'nin ortaya 
koyduğu doktrinin, bu yolda gösterdiği başarılar karşısında duydukları endişelerdir. 

Bu particikler, başarımızın kendileri için tehlikeli olan kaynağını, his ve takdir ettiler. Bu 
siyasi oluşumlar ırkçı kelimesini sekiz sene önce hiç bilmiyorlardı. Yedi sene evvel bununla 
alay ediyorlardı. Altı sene önce de aleyhinde idiler. Daha sonra bu kelimeyi kendile rine ithal 
ederek kullandıkları diğer kelimelerle birlikte ırkçı sözün- 

. den bir savaş narası gibi istifade etmeye başladılar. 

Bütün bu partilerde Alman milleti için bir gereksinim oluşturan husus hakkında küçücük bir 
fikir veya fikir kırıntısı mevcut değildir. Bunu anlamak için ırkçı kelimesinin ağızlarına 
yakışmadı- 

"gını ve ne kadar hafiflikle telâffuz ettiklerini görmek yeter. 


Sözde ırkçı olanların, çoğu zaman sabit bir fikirden başka bir jey üzerine dayanmayan 
birtakım kapalı plânlar kurmaları tehlikeli bir hal değildir. Bu plânlar belki esasta doğrudur. 
Fakat bu plânlar, 

"sadece göz önünde tutulacak olursa, bir mücadele teşkilâtının kurulması hususunda zerre 
kadar bir kıymet ifade etmezler. 

h Ancak, yarısı kendi düşünceleri ve diğer yarısı da okudukları 

( «serlerden aktarılan bilgilerle meydana getirilen bir programa sahip 

"olan bu gibi kimselerin zararları açıkça ırkçılık fikirlerinin üzerine saldıran düşmanlardan 
daha çok olur. Bunların ortaya koydukları, 

, Sonuçsuz kalan birtakım kuramlardan ibarettir. Çoğu zaman da palavracı olurlar. O kocaman 
sakalları ile faaliyetlerinin boşluğunu örtmeye çalışırlar. 

i Bundan dolayı bütün bu âciz teşebbüslere karşı genç, Nasyonal Sosyalist hareketin 
mücadele sahasına girmiş olduğu devrelerin hatıralarını anlatmak yerinde olacaktır. 


BÖLÜM 18 
Siyasi hâdiseleri takip ederken propaganda faaliyeti ile ciddi biı şekilde daima ilgili oldum. 
Ben propagandayı Marksist Sosyalist teşkilâtın esaslı surette vakıf olduğu ve gayet ustaca 
kullandığı bir silâh olarak kabul ediyorum. Bunun bir sanat olduğunu anladım Bu sanatın 
burjuva partileri tarafından bilinmediğini de gördüm Yalnız, bu silâhtan Hıristiyan Sosyal 
hareketi ve özellikle Lueger za manında istifade edildiğini ve başarı sağlandığını teşhis ettim. 
Fakat ilk defa, savaş sırasındaki başarı ile idare edilen bir propagandanın ne olağanüstü 
sonuçlar sağladığını gördüm. Esasen burada her şeyi karşİNtarafın gözünde incelemek 
gerekiyordu. Çünkü maalesef, bizim tarafımızdaki faaliyet çok geri idi. Almanlarda önemli 
nispette propaganda yokluğu, her askerin gözüne açıkça batıyordu. Propaganda ile esaslı 
surette meşgul olmamın sebebi işte budur. Fiiliyata gelince düşman bize pek parlak örnekler 
veriyordu. Bizde eksik olan bir konu, düşman tarafından dahiyane bir şekilde ve tam 
zamanında ortaya konuyordu, Bu, "düşman savaş propagandasından gayet iyi faydalandım. 
Fakat zaman geçtiği halde, bu derslerden yararlanmaları gerekenlerin, kafalarında küçük bir 
parça veya küçük bir iz kalmıyordu. Bazıları, başkalarının verdiği dersleri kabul edemeyecek 
kadar kendilerini akıllı sanıyorlardı ve bazıları ise gereken iyi niyetten yoksundular. Sonuçta 
bizde bir propaganda yoktu. Bu sahada gösterilen faaliyetin tamamı yanlış ve eksikti. O kadar 
yanlış ve eksikti ki, zararlı olmasa dahi tamamen beyhude bulunuyordu. Esaslı bir tetkikten 
geçirildiğinde Alman propagandasının şekil yönünden yetersiz ve psikoloji bakımından da 
hatalı olduğu görülüyordu. 
Söz konusu edilen şeyin ne olduğu anlaşılamıyordu. Yani, propaganda bir araç mıydı, yoksa 
bir amaç mıydı? Bunun cevabı şudur: Propaganda bir araçtır, bunun için amacı yönünden 
hakkında bir yargıya varılmalıdır. Bundan dolayı, şeklin, hizmet ettiği amaca yardımcı olması 
için uygun bir surette intibak ettirilmesi gerekir. Genel menfaat bakımından önemleri çeşitli 
olan birçok amaç mevcut olabilir. Sonuç olarak propagandanın önemim çeşitli şekilde takdir 
etmek mümkündür. Savaş sırasında, uğrunda can verilen amaç insanın hayal edebileceği 
amaçların en soylusu ve en büyüğüdür. Amaç milletimizin, hürriyeti, bağımsızlığı ve 
güvenliği idi, gelecek için ekmek idi, şeref ve namus idi. Muhalif fikirlere rağmen böyle bir 
şeyler mevcuttu ve mevcut olması gerekirdi. Çünkü şeref ve namustan yoksun milletler 
genellikle er geç hürriyet ve istiklâllerini kaybederler. Bu da yüksek bir adalete uygundur. 
Çünkü şerefsiz bir sürünün nesilleri hiçbir hürriyete lâyık değildir. Köle olmak isteyen bir 
kimse şeref ve namusa sahip olamaz. Eğer olmaya kalkarsa, böyle bir namus ve şeref kısa bir 
zaman sonunda hafife alınır. Almanlar, hayat ve insani şartlar için savaşıyorlardı. Bu 
bakımdan savaş propagandasının amacının, savaşçılık ruhuna faydalı olması gerekirdi. Amaç 
Alman milletinin başarısına yardım etmek olmalıydı. 


Milletlerin, dünya üzerinde hayatları uğrunda mücadeleye giriştiklerinde ve "var" yahut "yok 
olmak" konusu ortaya çıktığında, bütün insaniyet ve estetik tartışmalar hiçe iner. Çünkü bütün 
bu inanışlar boşlukta kanat açıp durmazlar, insanın hayal gücünde oluşur ve daima ona bağlı 
kalırlar, insanın dünyadan gitmesi bu düşünceleri sıfıra indirir. Çünkü, tabiat bunları bilmez. 
Bu arada şunu da belirtelim ki bu düşünceler, ancak bazı milletlerde pek az bulunur ve onların 
hissiyatlarında vücut bulduğu nispet dahilindedir. Insaniyetçilik ve estetik, bu fikirlerin 
yaratıcı ve koruyucusu bulunan milletlerin ortadan kalktıkları nispette yok olmaya mahkum- 
dur. Bundan dolayı bütün düşünceler bir ırkın kendi hayatı uğruna giriştiği mücadelede ancak 
ikinci derecede kalacaktır. Fakat bu düşünceler, mücadeleye atılan ırkın bekasım felce uğratır 
uğratmaz, kavganın şeklini de tespit hususuna hâkim olurlar. Esasen göze çarpan sonuç da 
budur. 

Insaniyetçilik meselesine gelelim. Moltke de bu konuda fikrini söylemiştir. O savaşta 
insaniyetin, kavgayı imkân nispetinde süratle idare etmekten ibaret olduğu ve böylece daha 
sert mücadele usullerinin insaniyete daha çok hizmet etmiş olacağı kanaatinde idi. Fakat böyle 
bir muhakemeye estetik ve diğer konulardaki gevezeliklerle girişilecek olunursa bu 
saçmalıklara verilecek tek bir cevap vardır: Hayat mücadelesi gibi yıkıcı bir konu her çeşit 
estetik düşünceleri bir yana iter. insanın hayatında en çirkin şey; esaret zinciridir. Acaba 
Schvvabing'e benzeyen sembolistler Alman milletinin şimdiki akıbetini estetik diye mi kabul 
ediyorlar? Bu çeşit kültür kepazeliklerinin modem yaratıcısı olan Yahudilerle bu hususta 
münakaşaya girişilmez. Onların bütün hayatları, isa'nın hayalinde sembolünü bulmuş estetiğin 
açıkça ret ve inkârından ibarettir. Fakat, kavga söz konuşu edildiğinde, madem güzellik ve 
insaniyet hususları bir tarafa bırakılıyor, o halde propaganda hakkında bir hüküm vermek için 
de bunlardan istifade edemezler. 

Propaganda savaş sırasında, bir amaca ulaşmak için kullanılan araç idi. Yani, Alman 
milletinin hayatı uğrunda yapılan mücadele söz konusu idi. Bundan dolayı propaganda, bu 
amaç için değeri olan ilkelerden ha-eket etmek suretiyle muhakeme edilmeliydi. En öldürücü 
silâhlar, en insancıl silâh durumuna giriyordu. Propaganda daha seri bir zaferin şartı idi ve 
millete hürriyet, şeref ve haysiyetini sağlamasına yardım ediyordu. Yaşamak için yapılan bu 
mücadelede "savaş propagandası" hakkında aldığım vaziyet buydu. Hükümetçe bu husus 
açıkça anlaşılmış olsa idi, bu silâhın kullanılması şekli hakkında hiçbir zaman tereddüde 
düşülmeyecekti. Çünkü kullanmasını bilenin elinde, bu silâh gerçekten korkunç ve dehşet 
verici bir şey oluyordu. Propagandada ikinci bir mesele vardır: Propaganda kime hitap etmeli 
idi? Aydınlara mı yoksa halkın az öğrenim görmüş kitlesine mi? Bunun cevabı şudur: 
Propaganda daima, özellikle topluluğa hitap etmelidir. 

Düşünenler için propaganda, sadece bilimsel açıklama olabilir Esas propaganda onun içerdiği 
husus ile bilim arasındaki ilintidir, yani duvar ilânları ile sanat arasındaki ilgiden ibarettir. 
Duvar ilânı, gelip geçenlere arz edildiği şekilde sanatı haiz değildir, ilâncılık sa natı ressamın 
şekil ve renkler vasıtasıyla gelip geçenlerin dikkatleri ni çekebilmesindedir. Bir sanat 
sergisine ait duvar ilânı yalnız sergi deki sanatı, göze çarptırmak maksadını güder. Bu işte ne 
kadar çok başarıya ulaşılırsa, ilâncılık sanatı da o kadar büyük olur. Ayrıca, duvar ilânı gelip 
geçen halka serginin mânâsı hakkında bir fikir vermek içindir. Yoksa, bu sergideki büyük 
sanatın yerine geçmek için değildir. Yani bütün bütün başka bir şeydir. Sanatı tetkik etmek is- 
teyen bir kimse duvar ilânından başka bir şeyi tetkik etmek zorundadır. Ayrıca, sergiyi de 
üstünkörü dolaşmakla yetinemez. O kimsenin, her şey için ayrı ayrı derin bir tetkike dalması 
ve sonra bir hükme varması gerekir. Propaganda kelimesiyle ifade ettiğimiz amaç da bunun 
aynıdır. 

Propagandanın amacı, tek tek ve ilmi surette fertleri bilgi sahibi kılmak değildir. Vazifesi, 
kütleleri" dikkatini belirli olaylar, zaruret ve yaptırımlar üzerine çekmektir. Bu hususun önemi 
ise halka ancak bu araç ile anlatılabilinir. 


Propaganda esasen, lüzum ve zaruret teşkil etmediği konuda duvar ilânında olduğu gibi, 
çoğunluğun dikkatini çekmekten ibaret olup, ilim sahibi olanlara yahut sadece bilgi toplamak 
niyetinde olanlara ders vermekten ibaret kalmadıkça duygusallığa ve pek az da akla hitap 
etmelidir. Her propaganda halkın anlayacağı sahada yapılmalıdır. Manevi seviyesini hitap 
ettiği topluluğun içindeki kafaları en dar olanların anlayabileceği biçimde tutmalıdır, 'şartlar 
dahilinde, taraftar kazanılmak istenilen kimseler ne kadar çoksa propagandanın manevi sevi- 
yesi de o kadar aşağıda olmalıdır. Propagandanın ilmi bakımdan İçeriği ne kadar alçakgönüllü 
ise ve toplumun duygularına ne kadar müracaat ederse başarısı da o kadar kesin olur. Basan 
bir propagandanın değeri hakkında en büyük delildir. Birkaç okumuş kimse veya |, bir iki 
genç "estet'in tasvip ve takdiri bunun yanında hiç kalır. Propagandada sanat düşünce gücünün 
çalıştığı hallerde, içgüdünün hakimiyeti altındaki büyük toplulukların anlayabileceği bir 
noktaya gelerek, psikolojik yönden uygun bir şekil alıp çevrenin kalbine girecek yolu 
bulmaktır. Bu hususun bir de, akıl ve hikmetin en yüksek noktasına çıkmış sanılan kimselerce 
anlaşılmaması, onların zihinlerinde gururdan başka bir şey olmadığım ispat eder. Fakat pro-: 
pagandanın taraftar toplamaya müsait silâhları büyük halk toplu-..,, luklarının üzerlerine 
çevrilirse, bu hareketten şu ders ortaya çıkar: ; Büyük toplulukların temsil melekesi sınırlıdır, 
idraki ise küçüktür. Ayrıca hafızadan yoksun oluşu pek büyüktür. Bunun için etkili propa- 
ganda pek az noktalara sahip olmalıdır. Bunlar değişmez bir kalıpta ve düsturlar içinde, 
gerektiği nispette ileri sürülmelidir. Ta ki, hal km en son ferdi bile bu fikri anlayabüsin. Bu 
ilke terk edilerek, dünya boyunca olmak istenirse elde edilecek sonuç küçülür. Çünkü toplu- 
luk kendisine sunulan şeyi ne anlayabilecek, ne de aklında tutabilecektir. Bundan dolayı basan 
zayıflayacak ve sonunda da yok olacaktır, işte bu bakımdan izahat ne kadar geniş tutulursa, 
taktiğin tayininde de psikolojik yönden isabet o kadar gereklidir. Meselâ Almanya ve 
Avusturya'da çıkan mizah gazetelerinde düşmanı gülünç hale getirmek tamamen saçma bir 
işti. Çünkü bu propaganda ile beslenen okuyucu üzerinde, bir gün karşılaştığı düşman 
bambaşka bir etki bırakacaktı. Alman askeri, düşmanın dayanıklılığı karşısında o güne kadar 
düşman hakkında kendisine verilen bilgilerin ne kadar yanlış olduğunu ve aldatıldığını anladı. 
Böylece askerde dövüşme arzusu artacağı yerde, onun dayanıklılığı kırılmış oldu. Asker 
kendisini ümitsizliğe terk etti. 

Halbuki ingilizlerin ve Amerikalıların savaş propagandaları psikolojik yönden akla uygundu. 
Kendi milletlerine Almanları barbar olarak gösteriyorlardı. Bu arada her askeri, savaşın 
dehşetlerine karşı koymaya hazırlıyorlardı. Böylece onlar cephede hayal kırıklığına 
uğramaktan korunuyorlardı, Kendisine karşı kullanılan ölüm saçan silâh, onun ilk aldığı 
bilgileri doğruluyor ve böylece hükümetinin verdiği teminatın da doğru olduğu kanaatine 
varıyordu. Böyle düşünen asker, hasmına büyük bir hırsla saldırıyordu, işte böylece hiçbir 
ingiliz eri, savaştan önce memlekette kendisine yanlış bilgi verilmiş diye düşünmüyordu. 
Halbuki Alman askeri için bunun aksi oldu. Öyle ki Alman askeri, sonunda bütün resmi 
bilgileri aldatma ve kafa'şişirme olarak kabul etmeye başladı. Buna sebep, ilk rastlanan eşekle 
propaganda işini yöneltmenin mümkün olacağına inanılmasıydı. Böyle bir görevi, insan 
ruhunu en iyi biçimde anlayan usta kimselerin yapabileceğini anlamamışlardır. Alman propa- 
gandası kültürü seçkin bir zümrenin işlediği üzücü bir hataya en canlı örneği oluşturur. Bu 
kimselerin çalışmaları, gerekli psikolojik düşüncelerden uzak kaldığı için istenilenin tam aksi 
yönünde etki yapmıştır. Gözleri bağlı, kulakları tıkalı olmayanlar için, dört buçuk yıl düşman 
propagandasından öğrenilecek çok şey vardı. Özellikle, meşgul olunan ve hedef alınan bir 
konu hakkında sistemli şekilde tek taraflı bir vaziyet almak gerekir. Bu propagandanın en 
önemli ilk şartıdır, işte bu en önemli ilk şart hiç anlaşılmamış ve gözden uzak tutulmuştu. Bu 
yolda öyle hatalar işlendi ki, savaşın başlangı-e: çından itibaren yapılan saçmalıkları ancak 
ahmaklığa hamletmek | gerekirdi. Örneğin bir sabunu öven bir duvar ilâm, aynı zamanda i 
başka sabunların da iyi olduğunu anlatırsa bu garabete ne denir? | Herhalde sadece baş 
sallanır, işte bizim siyasi propagandalarımız da | tamamen buna benzedi. Propagandanın 


gayesi çeşitli partilerin hak-,. larını güzelce tayin ve takdir etmek değildir. Propagandanın 
gayesi ; temsil edilen partinin üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktır. Propaganda, eğer gerçek 
başka tarafta ise, bunu objektif bir şekilde araştırmaya ve halka dinin adaleti ile açıklamaya 
kalkışmamalıdır. Propaganda sadece kendisine uygun düşen gerçekleri aramakla ve onları 
tanıtmakla görevlidir. Savaşın getirdiği felâketin sorumluluğunu yalnız Almanya'ya 
yüklemenin doğru olmayacağını söyleyerek savaş sorumluluğu konusunu tartışmak çok büyük 
bir hata idi. Bu sorumluluğu hiç yorulmadan devamlı bir şekilde hasımlarımıza yüklemek 
gerekirdi. Bu yarım tedbirin sonucu ne oldu? 

Bir milletin büyük topluluğu politikacılardan, kamu hukuku profesörlerinden ve hatta yalnız 
hüküm vermeğe kabiliyetli kimselerden meydana gelmez. Şüphe ve kararsızlık içinde yüzen 
kimselerden oluşur. Bizim kendi propagandamız karşı tarafa küçükte olsa bir hak verecek 
olursa, kendi hakkımızdan şüphe etmek için bir adım atılmış olur. Böylece topluluk, hasmın 
haksızlığının nerede son bulduğunu ve bizim hakkımızın nerede başladığını tespitte zorluk 
çeker ve endişe içinde kalır. Eğer bir de hasım böyle hatalar işlemez de bütün kabahati 
istisnasız karşı tarafa atarsa, bu durum daha da fenalıklar doğurarak ortaya çıkar. Böylece 
halkımız, daha akla uygun ve devamlı bir şekilde idare edilen düşman propagandasına 
inanmaya başlar, işte bu iş objektiflik illetine yakalanmış bir millette oldu. Çünkü herkes, 
Alman milleti ve devleti yok edilme tehdidi altında iken düşmana karşı haksızlık 
yapılmamasına çalışıyordu. 

Halkın büyük bir çoğunluğu tıpkı bir kadın ruh halı içindedir. Bunlar, fikir ve düşünceleri, fiil 
ve hareketlerden ziyade duyguların doğurduğu düşüncelerden çıkarırlar. Bu izlenimler karışık 
olmayıp, gayet basit ve sınırlıdır. Bunların arasında birtakım ince farklar yoktur, sadece sevgi 
veya kin, hak veya haksızlık, gerçek veya yalan, olumlu veya olumsuz konular vardır. Hiçbir 
zaman yarım hissiyata tesadüf edilmez, işte ingiltere'nin propagandasını idare edenler 
özellikle bu hususları gayet iyi anlamışlardır, ingiliz propagandasında şüphe doğuracak yarım 
tedbirlere rastlanmazdı. 

Düşmanın halk psikolojisini gayet iyi bildiğini gösteren delil, o mezalim propagandası idi. 
Düşman bu propaganda sayesinde, cephede bozguna uğrasa bile manevi kuvveti korumak için 
gerekli malzemeyi buluyordu. Savaşın tek suçlusu olarak Alman milletim ilân ve teşhir 
etmekteki başarı da bu hususu doğruluyordu. Bu büyük yalan, küstahça ve taraf tutarak ileri 
sürülerek halk topluluklarının anlayabilecekleri bir şekle sokuluyordu. Topluluklar duygulan 
ile harekete geçerler ve daima aşırıya kaçarlar. Bundan dolayı da o koca yalanlara inanırlar. 
Bu propagandanın başarısı yalnız, dört yıl süren savaş boyunca düşmanın karşı koymaya 
devam etmesi ile değil, aynı zamanda milletimizin üzerinde yaptığı etki ile de ortaya çık- 
mıştır. Böyle bir başarının bizim propagandamıza nasip olmamasına şaşılmamalıdır. 
Propagandamız içerdeki karışıklıklar esnasında te-sirsizlik tohumu saçıyordu. Ayrıca içeriği 
itibariyle de halkın üzerinde gerekli tesiri yapmaktan çok uzaktı. Bizim o ipe sapa gelmez 
devlet adamlarımız, insanları ölüme sevk edebilmek için, o mânâsız barışçılık sözleri ile 
sarhoş etmenin ve coşturmanın mümkün olacağını sanmışlardı. Bir propagandada esaslı bir 
prensibe her zaman kesin bir şekilde uyulmazsa, teşkilât içinde gösterilen faaliyetler bir başarı 
sağlamaz. Propaganda gayet sınırlı konulara temas etmeli ve bunları devamlı bir şekilde 
tekrarlanmalıdır. Dünyadaki diğer işlerde de olduğu gibi, bunda da sebat ve ısrar başarının en 
önde gelen şartıdır. Propaganda her şeye kanıksamış kimselerin peşine düşmemeli ve estetlere 
kapılmamalıdır. Aksi halde propagandanın muhteviyatı, şekli ve ifadesi halkın üzerinde 
faaliyet gösterecek yerde, yalnız edebi salonlara devam eden kimselere tesir eder. işte 
bunlardan vebadan kaçar gibi kaçmak gerekir. Bunlar güzel hisler duymaktaki yetersizlikleri 
dolayısıyla daima kendilerine yeni terbiyeciler ararlar. Bu adamlar kısa zaman içinde her 
şeyden bıkarlar, daima değişiklik ararlar. Hiçbir zaman kusursuz bir durumda olan 
çağdaşlannın seviyesine gelemezler, hatta bunlan anlayamazlar. Propagandayı veya içeriğini 


pek eskimiş buldukları için eleştirirler. Onlara daima yeni şeyler gerekir. Bu herifler, halkın 
nezdinde siyasi başarının en öldürücü düşmanı olurlar. 

Halbuki propaganda her şeye kanıkmış küçük beylere devamlı vakit geçirecekleri meraklı 
vasıtaları sağlamak için yapılan bir şey değildir. Propaganda kanaat ve telkin içindir, ikna 
edilmesi söz konusu olan kuvvet de topluluktur. Topluluğun ise daima o ağırlığı içinde bir 
fikri anlayabilecek duruma gelmesi için bir zamana ihtiyacı vardır. En basit mefhumlar 
defalarca tekrar edilmeden hafızasını onlara açmaz. Hedef çeşitli yönlerden aydınlatılabilir. 
Fakat her açıklamanın gayesi daima aynı düstura ulaşmalıdır. Ancak bu böyle olursa, 
propaganda düzgün bir etki yapabilir. Hiçbir zaman bir tarafa sapmadan üstünde yürünen bu 
yol, daima eşit ve metin bir çalışma sayesinde başarıya ermenin imkânını sağlar, işte o zaman 
böylesine sebat ve gayretle nasıl akla, hayale gelmez büyük sonuçlara kavuşulacağı hayretle 
görülür. Her reklâm ister iş hususunda, ister siyasi alanda yapılsın, başarısı devamlı çalışma 
ve daimi surette fikri takip etmekle elde edilir. Düşman propagandasını örnek almak ge- 
rekirdi. Bu propaganda özellikle belirli halk topluluğu için hazırlanmış birtakım hususlar 
içeriyor ve bunlar devamlı bir şekilde ısrarla idare edilip savunuluyordu. Esaslı fikirlerin ve 
bu fikirleri yayış usullerinin bir kere başarısı görülünce, savaş boyunca bunlar, bir değişiklik 
yapılmadan kullanıldı, ilk önceleri cüretli iddiaları yüzünden bu propaganda saçma gibi 
geliyordu. Daha sonra nahoş kabul edildi. En sonra ise inanıldı. Dört buçuk yıl sonra 
Almanya'da bir devrim çıktı ki, devrimin parolası düşman propagandasından alınmıştı, 
ingilizlerden bu silâhın başarısının devamlı kullanılması ile sağlanacağı ve bu başarının 
yapılan bütün masrafları karşılayacağını da öğrendim, ingilizler propagandayı birinci silâh 
kabul ediyorlardı. Halbuki bizde, propaganda bir sandalye kapamamış politikacıların son 
ekmek parçalan veya gazetelerde işletilen küçücük bir damar sayılıyordu. 


BÖLÜM 19 
Üç sene, (1919-20 ve 21'de) burjuva partilerinin toplantılarına devam ettim. Takip ettiğim bu 
toplantılar benim üzerimde, gençliğimde içtiğim bir kaşık balık yağının yaptığı tesiri meydana 
getirdi. Tıpkı bir kaşık balık yağım yutmak gibi bir şey... Belki de pek iyi bir şey, fakat tadı 
çok korkunç. Eğer milletimizi kurtarmak istiyorsak, milletimin elini kolunu bağlayıp bu 
burjuva partilerinin toplantılarına götürmek ve dışarı kaçmaması için salonun kapısını kapalı 
tutmak ve toplantının bitimine kadar kimsenin dışarı çıkmasına izin vermemek mümkün 
olursa, belki bu takdirde bir iki yüzyıl sonra bir başarı kazanılabilir. 
Fakat hemen şunu itiraf edeyim ki, o zaman hayatın benim için bir değeri kalmayacak ve 
belki de Alman olmamayı tercih edeceğim. Ama ne var ki, Tanrı'ya şükürler olsun, sağlam ve 
ahlâkı henüz bozulmamış olan halkımızın bu burjuva toplantılarından şeytanın kutsal sudan 
kaçması gibi nefret etmesi, beni teselli etmektedir. Burjuva düşüncesini ve bu düşüncelerin 
hayranlarım yakından tanıdım. Artık bu pis burjuvaların neden hitabetin kıymetini 
anlamadıklarına şaşmıyorum. Bu üç sene zarfında Nasyonal Almanların, Alman Halk 
Partisi'nin, Bavyera Halk Partisi'nin ve Bavyera Merkez Partisi'nin hemen hemen bütün 
toplantılarını takip ettim, işte, bu toplantılarda saptadığım durum şuydu: Toplantılara 
katılanlar bir cinsten ve yeknesak kimselerdi. Yani toplantılara gelenlerin büyük bir çoğunlu- 
Şu esasen partinin üyeleri idiler. 
Hiçbir disiplin işaretine rastlanmayan bu toplantılardaki genel hava, devrimlerin gerçekleştiği 
toplantıları andırmaktan çok, kâğıt oynanan bir kahvehanenin dumanlı pis havasına 
benziyordu. Öte yandan, konferans veren hatip de, bu ağır havanın bozulmaması İçin elinden 
geleni yapıyordu. Konferans verenler bağırıyorlar di, nutuklarını çok yüksek sesle 
veriyorlardı. Fakat aslında yaptıkları iş, nutuklarını okumaktan ibaretti. Bu nutukçuklar, bir 
gazete üslübu ile veya ilmi bir yazı şeklinde kaleme alınmıştı. Nedense kuvvetli ifadelere 
rastlanmıyordu. Ara sıra ustaca, fakat faydasız nutuklar verildiği de oluyordu. Bu nutuklar, 


parti idare heyetlerine dahil olan zevatın lütufkâr bir gülüşmelerine hedef oluyordu. Kahkaha 
ile gülmüyorlardı. Bu onlar için münasebetsizlik olurdu. Gizlice kibar bir şekilde gülücükler 
yapıyorlardı. Bir gün, Münih'te bir toplantıya şahit oldum. Leipzig'de harbin yıldönümü 
dolayısıyla bir miting yapılıyordu. Daha önceden hazırlanan nutuk bir üniversitenin profesörü 
tarafından okundu. Yönetim kurulu üyeleri en güzel yerde oturuyorlardı. Üç kişi idiler. Sağ ve 
soldakiler gözlüklü, ortada duran ise gözlüksüzdü. Üçü de redingot giymişti .Bu durumları in- 
sanda, idam kararına hükmetmiş bir mahkeme kurulunun veyahut tantanalı bir vaftiz 
merasimine katılanların intibaını uyandırıyordu. Güzel sayılabilecek sözde nutuk pek kötü bir 
tesir oluşturdu. Daha 45 dakika dolmadan mitinge katılanların hepsi, hipnotize edilmiş gibi bir 
uykuya daldı. Mitinge bir sessizlik hâkim olmuştu. Bu sessizliği sadece dışarı çıkan bir 
kimsenin ayak gürültüsü ve dinleyicilerin gittikçe çoğalan esnemeleri bozuyordu. Toplantıda, 
belki merak ederek, belki de delege olarak hazır bulunan üç işçi, ara sıra saklayamadıkları 
alaylı gülümsemelerle bakışıp duruyorlardı. Bu üç kişi, nihayet birbirini dirsekleriyle 
dürterek, sessizce toplantıyı terk etti. Dikkatimi çeken tarafları, toplantıyı ne pahasına olursa 
olsun, ihlâl etmek istemedikleri oldu. Hakikaten böyle bir yerde münakaşa etmenin hiçbir 
faydası yoktu. 

Nihayet sesi gittikçe kısılan profesör konferansını bitirdi. Toplantının başkanı olan gözlüksüz 
zat ayağa kalkarak, âdeta öter gibi profesörün gayet güzel bir şekilde konferans verdiğini 
söyleyerek toplantıya katılan hemşire ve kardeşlerine minnettarlığını açıkladı. Ona göre 
konferans münakaşaya yer bırakmayacak şekilde geçmişti. Sonuç olarak, herhangi bir 
tartışmanın olması, kıymetli vakitlerinin kutsallığını ihlâl etmek olacaktı. Bundan dolayı, 
bütün dinleyicileri hislerine tercüman olarak, bir münakaşa yolu açmaktan çekiniyordu. 
Toplantıyı kapatarak hep bir ağızdan "Biz hepimiz bir vücut olmuş kardeş milletiz" marşını 
söylemeyi teklif etti. Marş söylendi. 

En sonunda başkan Alman marşını söylemek teklifinde bulundu. Bu marş da söylendi. Bende, 
ikinci marş söylenirken seslerin eksilmiş olduğu kanaati oluştu. Yalnız marşın nakarat 
kısımlarında sesler çoğalıyor ve yükseliyordu. Demek ki herkes, marşın güftesini tam olarak 
bilmiyordu. 

Toplantı dağıldı. Daha doğrusu herkes mümkün olduğu kadar çabuk dışarı çıkmak için 
kapılara hücum etti. Bunlardan bir kısmı dışarıda bira içecek, bir kısmı kahve içecekti ve bir 
kısmı da serbest ve temiz havaya kavuşmaktan memnun kalacaktı. 

Ben üçüncü kısma dahil olanlardandım. Serbest havaya kavuşmak istiyordum. Acaba, yüz 
binlerce Prusyalı ve Almanın kahramanca mücadelesi bu gibi toplantılarla mı kutlanacaktı? 
Hiç şüphe yok ki hükümet bu hali hoş karşılar ve beğenir. Çünkü bu bir barışseverlik 
toplantısıdır. Burada bir bakan için asayiş ve emniyet bakımından endişe duyulacak bir hal 
yoktur. Şevk ve heyecan, hiçbir zaman burjuva adabına tecavüz etmeyecek ve idari hudutları 
hiçbir zaman aşmayacaktır. 

Toplantıya gelenler, toplantıdan sonra kendilerini bir birahane veya kahvehaneye atacak, şevk 
ve heyecan içinde grup grup sokaklarda dolaşarak "Almanya çok yaşasın" diye bağırmayacak 
ve böylece istirahat ihtiyacı olan zabıta kuvvetinin de canının sıkılmasından endişe 
edilmeyecektir. 

işte bundan dolayı bu halkın durumundan ve davranışlarından memnuniyet duyabilirler. 

Biz Nasyonal Sosyalistlerin yaptıkları mitingler ise tam aksine sakirt-geçen toplantılardan 
değildi. Onlarınki ile bizim yaptığımız toplantılarda iki hayat görüşünün dalgaları 
çarpışıyordu. Toplantılarımız, hiçbir zaman vatanperverce şarkıların tatsız terennümleri ile 
değil, tersine ırkçı ve milli ihtirasların ortaya çıkmasıyla sona eriyordu. 

Daha işin başından itibaren, toplantılarımızda, kati bir disiplin kurduk, idare heyetine mutlak 
bir otorite sağlamak gereğini anladık. Keza, bizim verdiğimiz nutuklar burjuva 
konferanslarmdaki â-ciz hatiplerin gevezelikleri şeklinde değildi. Toplantılarımızda sarf 


edilen sözler fikir ve kanaatler, mevzu ve şekil itibariyle rakiplerimizin karşı koymalarım 
davet edecek içerikte idiler. 

Toplantılarımıza birçok rakiplerimiz de katıldılar. Bazı kere toplantılarımıza rakiplerimiz 
kesif bir kalabalık halinde katılıyorlardı. Bu kalabalık birkaç demagogu da arasına almayı 
ihmal etmiyordu. Yüzlerinden daima şu ifade okunuyordu: "Bugün sizlerle kozlarımızı 
paylaşacağız, hesabınızı göreceğiz." 

Her gelişlerinde bunlara, her tarafı parçalamak ve bu işe artık bir son vermek yolunda talimat 
veriliyordu. Birçok kere bu talimatın icrasına kıl payı kaldı, işte bu sıralarda, bizim idare 
heyetimizin sonsuz enerjisi ve kendi zabıta teşkilâtımızın sert mücadele kabiliyeti, âdi 
rakiplerimizin emel ve tasavvurlarına set çekti. Bizlere karşı galeyana gelmeleri için birçok 
sebep vardı. Bizim duvar ilânlarımızın kırmızı rengi, onları toplantılarımıza çekiyordu. 
Komünistlerin kızıl renklerinden istifade ettiğimiz zaman burjuvalar dehşet içinde kaldılar ve 
bu davranışımızı pek şüpheli bir şey olarak kabul ettiler. Nasyonal Almanlar, bizlerin esas 
itibariyle bir nevi Marksizm'i müdafaa ettiğimizi, çekirdek halinde birer sosyalist olduğumuzu 
yayıyorlardı. Çünkü bu kalın kafalılar bugüne kadar hakiki Nasyonal Sosyalizm" ile 
"Marksizm'in arasındaki büyük farkı anlayamamışlardı. Rakiplerimiz toplantılarımızda 
"Baylar ve Bayanlara hitap etmeyip, sadece vatandaşımıza hitapta bulunmamızı ve 
birbirimize bir parti arkadaşı muamelesi ettiğimizi görünce bizi "Marksist" zannettiler. 
Bizler çoğu zaman tavşan postuna girmiş bu ahmak burjuvaların paniğe kapılışlarına 
kahkahalarla gülüyorduk. Bu rakiplerimizin, bizim kaynak, niyet ve gayemiz hakkında sanki 
büyük bir bilinmez ile karşı karşıya kalmış gibi kafa patlatmalarına gülmemek elde değildi. 
Duvar ilânlarımızda kırmızı rengi tercih edişimizin sebebi şuydu: Solcuları hiddetlerinden 
köpürtmek, onların nefret ve galeyanlarını tahrik etmek, böylece hiç olmazsa sabotaj 
yapmaları için toplantılarımıza gelmeye onları mecbur bırakmak. Çünkü fikriyatımızı bu 
kimselere duyurmanın yegâne şekli bu idi. Bu taktiğe, uzun uzadıya düşündükten sonra 
başvurduk, işte o vakitler, düşmanlarımızın kendilerini şaşırmış ve âciz kalmış hissettiklerini 
anladıkça devamlı bir şekilde taktik değişmelerini görmek ve bu hallerini takip etmek bizlere 
keyif veriyordu. Önceleri, kendi tarafla rina bizim toplantılarımızı önemsememeleri ve 
katılmamaları en 1 Mni verdiler. Bu yasağa genellikle uyuldu. Fakat, yavaş yavaş içlerin den 
bazıları bu yasağa rağmen toplantılarımıza geldi. Gitgide sayı 1.1 n çoğalmaya başladı. Artık 
doktrinimiz onlara tesir etmeye başl.ı mıştı. işte bu sırada rakip liderler yavaş yavaş 
sinirlendiler ve endi şeye düştüler. 

Endişeye kapılan ve sinirlenen rakip liderler, bu gelişmeye kaı sı seyirci kalmanın mümkün 
olamayacağını kabul ederek, teren usulleri ile bu vaziyete bir son vermek icap ettiğine kanaat 
getirdi ler. işte bundan sonra kızıl liderler, eğitim görmüş, bilinçli proleteı lere başvurdular. 
Artık salonlar toplantılarımız başlamadan 45 dakı ka kadar önce işçilerle doluyordu. 
Toplantılarımız, fitilleri tutuştu rulmuş olduğu için her an havaya fırlayacak barut dolu 
fıçılar.ı benziyordu. Fakat hiçbir zaman bu patlama meydana gelmedi. 

Bu işçiler, toplantılarımıza bize düşman olarak geldiler, belki taraftar olarak değil ama, hiç 
olmazsa kendi öğretilerinin kıymetsi: bir şey olduğuna kanaat getirerek döndüler. 

Ben, üç saat kadar süren nutuklarımdan sonra, taraftarlarımız la, rakiplerimizi kaynaştırıp, 
heyecanlı tek bir kütle haline getirme ye muvaffak oluyordum. Artık toplantılarımızı bozmak 
ve dağıtmak için verilen işaretler ve emirler hükümsüz kalıyordu, işte bu durum karşısında 
rakip liderler büyük bir korkuya düştüler. Yapabilecekle ri tek işe başvurdular. Tekrar, 
işçilerin toplantılarımıza gelmelerine mâni oldular. 

Toplantılarımıza, bu ikinci yasaktan sonra gelenler azaldı. Fakat, aradan çok zaman geçmeden 
aynı hareket ve aynı faaliyet tekrar başladı. 

Yasağa uyulmuyordu. Yoldaşların sayısı gittikçe arttı. Sonunda, radikal taktik taraftarları yine 
üstün geldiler. Tekrar şu karara varıldı: Bizim toplantılarımızı takip edilmesi olanaksız 
duruma getirmek. | 


Yaptığımız iki, üç... sekiz, ya da on toplantıdan sonra anlaşıldı ki, bizim toplantılarımızı 
basmak tasarısı, uygulama alanına koymaktan daha çok teoride kolay bir iş olarak kalıyordu. 
Her toplantı sonunda komünistlerin kayba uğradıkları anlaşılıyordu. Tekrar işçi sınıfına şu 
anons yapıldı: "Yoldaşlar kadın ve erkek işçiler, Nasyonal Sosyalistlerin toplantılarından 
sakınınız!..." Komünistlerin bizimle olan mücadelelerindeki değişiklik kendi basınlarının 
yayınlarından anlaşılıyordu. Çok kere bizleri sessizliğin içine gömmek arzusunu gösterdiler. 
Daha sonra bu usulün de tesirsiz kaldığını görerek, tekrar terör hareketlerine lüzum duydular. 
Gün geçtikçe bizden şu veya bu sebeple bahsediliyordu. Kendi 

aralarında, işçilere bizim genç hareketimizin çok gülünç olduğu 

hakkında birtakım zırvalar anlatılıyordu. Fakat bu zavallı efendiler, 

taktiklerinin hiçbir faydasını görmediklerini yavaş yavaş anlamaya 

jJ başladılar. Bu âdi hareketlerinin bize zararı değil, faydası dahi olu- 

i yordu. 

Çünkü bu efendilerin dedikleri gibi, bizim genç hareketimiz gülünç idiyse, neden bu kadar bu 
hareketle meşgul olunuyordu. 

işte böyle düşünenlerde merak uyanıyordu. Bunun üzerine bir yarı geri çekilme taktiğine 
başvurdular. Bir müddet de bizleri, insanlığa kastetmek isteyen korkunç caniler olarak 
göstermeye başladılar. Makale üstüne makale yazdılar. Yalan uyduruyordular. Devamlı bir 
şekilde bize yakıştırdıkları cinayetleri ballandıra ballandıra anlattılar, yazdılar. 

Aradan çok geçmeden bu hücumun da bizim genç hareketimize zerre kadar bir tesiri 
olmadığını gördüler. Zavallıların başvurdukları bu yalanla saldırgan hücum taktiği hakikatte 
bütün dikkatleri bizim üstümüze çekti ve bundan kızıllar değil, biz faydalandık. 

Bunun üzerine ben şu biçimde hareket etmeye karar verdim. Faaliyetimizde bir değişiklik 
yapmayacaktık. Komünistler, istedikleri kadar bizi hafife alsınlar, bizimle eğlensinler ve 
bizlere sövüp saysınlar, hareketimizin istikametini hiçbir surette değiştirmeyecektik. Bu âdi 
iftiraların hiç ehemmiyeti yoktu, isterlerse bizi birer maskara veyahut birer cani olarak teşhir 
etsinler. Bizim için hiç mühim değildi. Esas olan bizden bahsetmeleri, bizlerle meşgul 
olmaları, kendi aralarında bizleri konuşmaları idi ve en mühimi, yavaş yavaş işçinin 
nazarında, bizim ile mücadele edilmesi icap eden bir kuvvet gibi görünmemizde idi. 
Hakikatte ne olduğumuzu, ne istediğimizi maksadımızın esasını günün birinde basının bu 
köpek sürülerini andıran Yahudilerine gösterecektik. Toplantılarımızın tam anlamıyla sabote 
edilememesinin tek sebebi kızıl liderlerin korkuları idi. Bu korkaklıkları akla hayale 
sığmayacak kadar büyüktü. Bütün müşkül anlarda bu kızıl liderler, ileri saflara astları sür- 
düler. Kendileri ise daima, kavganın meydana geldiği salonların dışında kalıp, sonucu 
beklediler. 

Bunların niyetleri hakkında, gayet sağlıklı bilgiler alabiliyorduk. Bu sıhhatli bilgileri, yalnız 
bazı taraftarlarımızı kızıl teşkilât içinde bırakmakla temin etmiyorduk, aynı zamanda kızıl 
propagandacıların gevezeliklerine kulak kabartmamız da çok iyi bilgi toplamamıza yardım 
ediyordu. Bu gevezelerden çok faydalandık. Şunu * esef ederek söyleyeyim ki, Alman 
milletinde bu denli gevezeliğe çok tesadüf edilir. Bir plân hazırlanınca, nedense Almanlar 
ağızlarını tutamazlar. Çoğu zaman yumurtlamadan gıdaklarlar. 

Biz birçok defa, aleyhimizde hazırlanan geniş suikast plânlarım bu sayede öğrendik. Böylece 
komünist sabotaj ekipleri, hiçbir zaman kapı dışarı edileceklerini akıllarına getirmedikleri bir 
anda kendilerini salonun dışında buldular. 

O günlerde toplantılarımızın emniyet ve asayişini bizzat temin etmeye mecburdum. 
Hükümetin himayesine hiçbir zaman itimat edilemezdi. Hattâ hükümet tam aksine olarak 
toplantılarımızda gürültü çıkaranları himaye ediyordu. Çünkü hükümet kuvvetlerinin tek 
müdahalesinin esas neticesi, toplantıyı dağıtmaktan ibaretti. Kızılların da tek istekleri ve 
amaçları bu değil miydi? 


işe bu hususta emniyet kuvvetlerince bir usul meydana getirilmiştir. Bu usul hukuka aykırı ve 
sonucu en kötü bir harekettir. Hükümet erkânı, bir toplantıyı yarıda bırakmak için teşebbüsün 
olduğunu haber aldığında, emniyet ve asayişi bozanları tutuklamak yerine, biz masumları 
toplantımıza devam etmekten alıkoyuyordu. Bir emniyet memuru bu usulü büyük bir aklın ve 
hikmetin eseri (!) ve kanuna aykırı bir faaliyete meydan vermemek için başvurulan bir tedbir 
() olarak vasıflandırıyordu. 

Bundan çıkacak sonuç şudur: Azmetmiş bir haydut, namuslu bir adatnı, her türlü siyasal 
hareket ve faaliyetten daima alıkoymak imkânına sahiptir. Devlet ise emniyet ve asayiş adına, 
bu azılı haydudun önünde eğilir ve böylece masumane bir şekilde haydudu tahrik ve teşvik 
eder. 

işte biz Nasyonal Sosyalistler, herhangi bir yerde bir toplantı yapmak için faaliyete geçsek 
sendikalar kendi üyeleri ile bizim bu toplantımızı dağıtacaklarını söyleseler, polis bu durum 
karşısında şantajcı kızılları hapse tıkmadığı için, bizi toplantı yapmaktan men eder. Hattâ bu 
kanun adamları, birçok kere, toplantı yasağım bize , yazılı olarak tebliğ etmek suretiyle bu 
mantığa sığmayan hareketlerini yüzsüzce uyguladılar. 

Toplantılarda bu gibi hareketlere karşı müdafaa tedbiri alınmak İsteniyorsa, yapılacak şey 
asayişi ihlâl edecek olan teşebbüsleri daha İşin başından itibaren zararsız hale getirecek 
çareler aranmalıdır. 

Ayrıca şu husus da akıldan uzak tutulmamalıdır. Toplantının sadece emniyet kuvvetlerinin 
himayesi altında cereyan etmesi, toplantıyı tertip eden liderlerin halk nazarındaki itibarını 
sarsar. Büyük bir polis kuvvetinin himayesine ihtiyaç gösteren toplantılar, halkın nazarında 
hiçbir ehemmiyet ve cazibeye haiz olamazlar. Keza, milletinin aşağı tabakalarının nazarında 
başarının ilk önemli şartı bir kuvvet gösterisinde bulunmaktır. 

Cesur bir adamın, bir korkağa kıyasla kadınların kalplerini kolaylıkla fethettiği gibi, 
kahramanca bir hareket de, bir milletin hassas kalbini, korkakça ve polis kuvvetinin himayesi 
sayesinde yapılabilen bir toplantıdan çok daha kolay elde eder. 

işte bütün bu sebeplerden dolayı, bizim partimiz hayatını koruması ve devam ettirebilmesi 
için, kızıl teröristlere karşı bizzat tedbir almalı ve rakiplerinin hareketlerini kendi 
kuvvetleriyle bizzat ezmelidir. 

Bizim toplantılarımızda asayiş, mitinglerimizi emin bir psikoloji ruhu ve enerji ile idare etmek 
ve aynı zamanda süküneti korumakla vazifeli arkadaşlardan kurulu bir teşkilât sayesinde 
temin edildi. 

Bir toplantı tertip ettiğimiz zaman, bu toplantının hâkimi bizden başkası değildi. 

Kızıl rakiplerimiz şunu pek iyi biliyorlardı: Bizi tahrik edecek, toplantımızda gürültü 
çıkaracak grup, bize oranla kalabalık da olsa, örneğin beş yüz kişiye karşı bir düzine kadar 
olsak bile kapı dışarı edilecektir, işte bu sıralardaki ve özellikle Münih dışındaki toplantı- 
larımızda yüzlerce rakibimizin karşısında on beş on altı Nasyonal Sosyalistin bulunduğu oldu. 
Bu orantısız duruma rağmen biz herhangi bir tahrik hareketine müsaade etmedik. 
Toplantılarımızda hazır bulunanlar mağlübiyeti kabul etmektense, dayak yemeği göze 
aldığımızı pek iyi biliyorlardı. Çok defa, öyle anlar oldu ki, biz bir avuç arkadaşla, köpekler 
gibi uluyan, patırdı gürültü eden büyük kızıl topluluğun, kahramanca üstesinden geldik. Biraz 
korkak olmasalardı, on, on beş kişiye karşı en sonunda galip gelebileceklerini anlayabilirlerdi. 
Fakat bu galibiyeti elde edebilmeleri için kendi arkadaşlarından birkaçının kafasının patlaması 
icap edecekti, işte bunu göze almak cesaretini göste-remiyorlardı. 

Marksçıların ve burjuvaların toplantılarmdaki stratejiyi uyguladık. Bu uygulamalardan gayet 
iyi sonuçlar aldık. Marksçılar kendi toplantılarına burjuvalar tarafından bir sabotaj 
yapılmayacağını bildikleri halde, toplantılarda körü körüne bir disiplin kurmuşlardı Halbuki 
Marksçılarda toplantı dağıtmak emeli pek şiddetli bir şekil de kendim gösteriyordu. Hattâ, 
kendilerine rakip olanların toplantı larında gürültü çıkarmakta çok yetenekliydiler. Ayrıca, 


birçok ilde yalnızca Marksist olmayan bir toplantı yapmanın bile proletarya aleyhinde bir 
hareket olduğu fikrim yaymışlardı. 

Hele hele, Marksçılar işlerine gelmeyen bu toplantılarda işçileri birer kukla gibi 
oynattıklarının ve yaptıkları hıyanetlerin listelerinin açıklanacağı ve halkı aldatmak için 
uydurdukları yalanların ortaya döküleceğini tahmin ederlerse büsbütün azarlar. Böyle bir 
toplantı mn yapılacağı ilân edilince, bütün kızıl basın korkunç bir gürültü çıkarır. Çoğu 
zaman, kanun aleyhtarlığını kendileri için bir sistem kabul eden bu alçaklar, önce hükümete 
başvurarak, proletarya aley hindeki bu tahripkâr toplantının, birtakım sonucu vahim olayla 1a 
gebe olduğu gerekçesi ile derhal yasak edilmesini rica ederler, hatta tehdit yolu ile isterler. 
Marksistler, dillerini yönetimin aptallıkların,ı uydururlar ve isteklerine kavuşurlar. 

Eğer, tesadüfen, bulunduğu mevkie lâyık olmayan bir maymu na rastlamazlar ve hakiki bir 
Alman memuru ile karşılaşırlarsa, işi ro vakit proletaryaya karşı bir tahrik hareketine fırsat 
verilmeyeceği ne dair beyanname yayınlayarak, sefil burjuvaların suratlarını proletaryanın 
kemikli yumruğu ile parçalamak için proleterlerin toplan tıya gelmelerini ilân ederler. 

“Bu burjuva toplantıları bir âlemdir, idare heyeti endişe ve kol ku içindedir. Çoğu zaman 
böyle bir tehditle karşılaşınca toplanı ı yapmaktan vazgeçerler. Bazen korku, bu pis 
burjuvaları o kad.u şaşkına çevirirdi ki, toplantı saat sekizde başlayacağı yerde, saat sekiz kırk 
beşe veya dokuza kalırdı. Toplantının başkanı salonda bu lunan muhalif gruba bin türlü 
şaklabanlık yapar ve kendilerinin kanaat ve fikirlerine iştirak etmeyenlerin de toplantıya 
yetişebilmeleri için, başlama saatini geciktirdiklerine dair bin türlü yalan söyler. Başkan, bu 
toplantının maksadı arasında, hiçbir kimseyi fikir ve kanaatlerinden ayırmanın bulunmadığım 
beyan eder. Toplantı başkanının sözlerinden anlaşılacağı üzere ancak fikir münakaşası sonun- 
da bir anlaşmaya varılır ve bu fikirler arasında bir köprü kurulabilir. 

Bakın burjuvaların iddiaları nasıldı? Herkes cennete kendi bildiği tarzda ulaşabilirdi. Sonuç 
olarak herkese fikir ve kanaat hürriyeti verilmeli idi. Bu esasa göre konferans veren hatip 
sözlerine başlamak için müsaade rica eder. Hemen ilâve ederler, bu nutuk zaten uzun 
sürmeyecektir. Hiç olmazsa bu toplantıda işçi kardeşler ara-sında bir anlaşmazlık 
bulunmamasını isterler. 

işte, bu toplantılarda sol tarafta oturan Alman kardeşler hiç alicenap davranmazlar. Konferansı 
veren hatip daha sözlerine başlamadan, gayet şiddetli bir şekilde küfürlere muhatap olur. 
Neticede pis burjuvalar piliyi pırtıyı toplamak mecburiyetinde kalırlar. Korku yüzünden 
çektikleri acı kısa sürdüğünden dolayı, onları şanslı saymak pek yanlış olmaz. 

Bu burjuva toplantılarının serçe pehlivanları sahneyi küfür, tezyif ve tahkir altında terk 
ederler, çoğu zaman da kafa ve gözleri şişmiş bir vaziyette merdivenin basamaklarım ikişer 
üçer atlayarak sokağa kaçarlar. 

Biz Nasyonal Sosyalistlerin tertip ettiği toplantılar, Marksistler için bir yenilik oldu. Bizim 
toplantılarımıza bu kızıllar birçok defa oynamış oldukları komediyi yine sahneye 
koyacaklarından emin olarak geliyorlardı. 

Ağızlarında hep şu cümle vardı: "Bugün şu adamların işlerim göreceğiz!" Bazı kere, bu 
kızıllardan birinin arkadaşına, salona girerken yüksek sesle böyle söylediği olurdu. Fakat bu 
kızıl, ikinci bir cümle söylemeye fırsat bulamadan sokakta kendine gelirdi. 

Toplantılarımızı idare etmek için bizim kendimize has usullerimiz vardı. Biz Nasyonal 
Sosyalistler, halktan konferansı lütfen dinlemesini talep ve rica etmezdik. Hiçbir zaman 
toplantılarımızda bitip tükenmez bir münakaşa vaat etmezdik. Dinleyiciye toplantının sahibi 
ve hâkimi olduğumuzu önceden açıklar ve ilân ederdik. Bir kere dahi olsun, hatibin sözünü 
kesmeye cüret edecek bir kimsenin gözünün yaşına bakılmadan kapı dışarı edileceği haber 
verilirdi. Bu denli bir küstahlıkta bulunacak kimsenin başına geleceklerden sorumlu 
olamayacağımızı önceden söylerdik. Vakit olur da, canımız isterse belki bir münakaşa kabul 
ederdik. Yoksa, toplantılarımızda hiçbir münakaşanın cereyan etmesine fırsat vermezdik. 


Bütün bunları toplantıyı takibe gelenlerin kafalarına soktuktan sonra, "şimdi söz hatip falan 
kimsenindir" diyerek toplantıyı açardık. 

işte bu şekil davranışımız dahi, kızılları hayretten hayrete düşürüyordu. 

Bir kere, bizim partimizde bu toplantılarda asayişi sağlamakla görevli olan ve bu iş için pek 
iyi hazırlanmış bir salon güvenlik teşkilâtımız vardı. Burjuva toplantılarında asayişi 
sağlayacak kimseler, itaat ve saygı görebilsinler diye yaşlı kimselerden olurdu. Kızıllar ise 
yaşa, saygıya ve otoriteye kulak asmadıkları için burjuva toplantılarında asayişi sağlayacak 
ekip âdeta yok gibiydi. Bizim mücadelemizin daha başından itibaren bu asayiş işini 
sağlayacak ekiplere daima genç arkadaşları aldım. Bunlann çoğu askerlik arkadaşlarım idi. 
Bazıları ise partimize yeni kaydolmuş gençlerdi. Bunlara daima şunu söyledim: Terör ancak 
terör ile yokedüir, dünyada yalnız cüretkar ve aziroh kimse her zaroan galip getir. Biz, 
kudretli, asil ve yüksek bir Sikir uğranda mücadele ediyoruz. Bu Bkir kanımızın son 
damlasına kadar müdaafa edilmeye değer bir fikirdir. 

Genç arkadaşlarım şu kanaat ile dolu idiler: Aklın bingi yerde, son karar cebir ve şiddete 
aittir. En iyi müdaafa silahı ise, saldırıya geçmek-tir.Güvenlik teşkilâtımızın çalçene 
heriflerin kulüplerine benzemediğini, enerji dolu bir mücadele topluluğu olduğunu her yana 
yaymak gerekiyordu. Bu gençlik böyle bir parolaya susamıştı. 

Bizim mücadeleyi başlatıp, hedefine vardıracak olan neslimiz bir hayal kırıklığı içinde idi, 
derin bir nefret ve isyan duyuyor ve korkak burjuvaları hakir görüyor, bunlardan âdeta 
tiksiniyordu. 

Memleketteki bu değişikliğin, burjuva hükümetin milletimizin canlı kuvvetlerinin imhasına 
fırsat verdiği için meydana geldiği ortada idi. Alman milletini himaye edecek yumruklar hâlâ 
vardı. Fakat bu yumrukları sevk ve idare edecek başlar eksikti. 

Ben, bu gençlereAvazifelerinin önem ve gerekliliğini anlattığım, dünyanın en büyük akıl ve 
hikmeti, eğer kendisine hizmet edecek bir kuvvet ve idareden mahrum ise; her büyük sulh 
esefinin ancak kuvvetle himaye edilmesi lâzım geleceği için yok olacağına izah ettiğim 
zaman, gençlerin gözleri pırıl pırıl ışıldıyordu. 

Konuşmalarım sayesinde gençler, mecburi askerlik hizmetlerini bambaşka bir biçimde 
görmeye başladı. Benim anlattığım askerlik vazifesi ölü bir devletin otoritesi altında, kaskatı 
olmuş yaşı geçkin bir memurun tasavvur ettiği mânada bir askerlik hizmeti değildi. Ben, ferdi 
hayatı feda ederek, her zaman ve her yerde, bütün bir milletin hayatını korumak için canlı bir 
şuurun idrak ettiği bir askerlik hizmetinden bahsediyordum. 

Bu gençler, kavganın içine büyük bir heyecanla, şevkle atılıyorlardı. Toplantılarımızda 
gürültü eden kızılların üstlerine, sayıca üstün olduklarına bakmaksızın ve buna hiç önem 
vermeksizin, eşekarısım andıran bir şekilde saldırıyorlardı. Hiçbir zaman yaralanmaktan ve 
kanlarım dökmekten çekinmiyorlardı. Onların ruhlarına, yalnız hareketimizin kutsal görevine 
yol açmak düşüncesi dolmuştu. 

Partimizin emniyet teşkilâtı, 1920 senesinin yaz aylarında açık nizamnameler ile kayıt altına 
alındı. 1921 senesinin yazına doğru teşkilâtımızı muhtelif gruplara ayırdık. Bunu yapmamız 
özellikle gerekliydi. Çünkü, gün geçtikçe faaliyetimiz büyük bir hızla artıyordu. 

Münih'teki, Hofbrauhaus düğün salonundaki toplantılarımıza devam ettiğimiz gibi, yine bu 
şehirdeki diğer büyük salonlarda da çoğu zaman toplantı tertip ediyorduk. 

Münih'te burjuvaların devam ettiği büyük bir birahane olan Bürgerbrau ve yine büyük bir 
birahane olan Kindkeller'de 1920 ve 1921 yıllarının sonbahar ve kış aylarında gittikçe büyük 
bir alâka gören görkemli toplantılar yaptık. 

Bu arada değişmeyen bir oyun her toplantımızda oynanıyordu. Alman Nasyonal Sosyalist işçi 
Partisi'nin toplantılarının yapıldığı salonun kapısı, toplantı başlamadan önce polis tarafından 
kapatılmak isteniyordu. Çünkü salon "ağzına kadar" dolmuş oluyordu. 

Bu sıralarda güvenlik teşkilâtımız, bizi pek önemli bir sorunu çözümlemeye zorladı. Bugüne 
kadar hareketimizi temsil eden bir işaret, bir bayrak yoktu. Bu türlü sembollerin bulunmayışı 


yalnız o günler için birtakım sorunlar ortaya koymakla kalmaz, gelecek için de zararlı olurdu. 
Partimizin bir sembolü olmayışının sıkıntısı, özellikle partililerin birlik olduklarına dair hiçbir 
harici alâmete sahip olmadıklarını göstermesidir. Aynı zamanda uluslararası işarete 
(Marksizm'in işaretine) karşı koyacak bir sembolden partinin mahrum bulunması gelecek için 
de parti hesabına zarar teşkil ederdi. 

Ben, gençliğimden bugüne kadar, bu gibi sembollerin psikolojik önemlerini yakından tespit 
etmiş ve görmüştüm. Bu fırsat elime sık sık geçmişti. 

Savaştan (Birinci Dünya Savaşı kastedilmektedir) sonra sarayın önünde ve Lugarten'de 
Marksçılarm tertip ettikleri mitingleri takip ettim. Bu mitinglerde kırmızı bayraklar, kırmızı 
pazubandlılardan, kırmızı çiçeklerden oluşmuş tahminen yüz binin üstündeki "Kızıl toplu- 
luğun dış görünüşü hakikaten tesirli olmuştu. Halktan bir kimse olarak bu kadar düzgün ve 
tesirli bir manzara arz eden mitingin kasvetli telkinine mağlüp olmayı bizzat gördüm, 
hissettim ve anladım. 

Burjuva partisi, siyasi bir parti sıfatıyla hayat hakkında hiçbir felsefi düşünceye sahip 
olmadığı gibi, kendi faaliyetini ifade eden bir bayrağa da nulik bulunmuyordu. 
Vatanperverlerden kurulu burjuvazi, Reich'm renkleri ile süslü idi. Partinin başında olanlar, 
bu sembol benzerliği yüzünden, kendi faaliyetlerini, devlet ve Reich'm faaliyetleri ile 
birleştiriyorlar di. Fakat, hakikat burjuvaların düşündükleri gibi değildi. Reich'm temeli, 
Alman burjuvazisinin bir yardımı olmadan atılmıştı ve Reich'm bayrağı savaşın bünyesinden 
doğmuştu. Demek oluyor ki, bu bayrak bir devleti temsil etmekte i-di ve özel bir felsefi 
mânaya sahip bulunmuyordu. 

Alman Avusturya'sında, Avusturyalı Nasyonal Burjuvazi kendi partisinin bayrağı olarak 1848 
renklerini tercih etmişti. Bu renkler, siyah, kırmızı ve sarı idi. Avusturyalı Nasyonal Burjuva 
Partisi bu renkleri kendi bayrağına alarak öyle bir sembol yarattı ki, bununla ideolojik bir 
mânası olmayan, fakat devlet bakımından dev rimci bir vasfı bulunan bir sembol meydana 
getifdi. Bu, siyah-kır mızı-sarı renklerden meydana gelen bayrağın en azgın yandaşları, 
Sosyal Demokratlar ve Sosyal Hıristiyanlar oldu. işte, bu husus hiç unutulmamalıdır. Bu 
renklere söven ve aşağılayanlar bunlardı. 1918 yılında bu renkleriMşöp kutularına atmışlardı. 
Kuşkusuz eski Avus turya'daki Alman partilerinin siyah-kırmızı-sarı renkleri, 1848 yılı nın 
renklerinden başka bir şey değildi. Yani, Yahudi topluluğunda gizli kalmasına rağmen en 
şerefli Almanların ruhları tarafından temsil edilen dönemin renkleri idiler. 

' 1920 senesine kadar Marksizm'e karşı, fiiliyatta kızülarınkine tam manasıyla zıt bir hayat 
oluşumu meydana getiren ve ifade eden 

"bir bayrak ortaya çıkmamıştı. Alman burjuvazisinin en sağlam partileri, 1918 senesinden 
sonra Reich'm birdenbire bulunmuş olan siyah- 

'ı kvrmızı-sarı renklerin meydana getirdiği bayrağım kabul etmeye ya- 

* naşmamışlarsa da, yeni eğilimlere karşı koymak üzere ve mahvolmuş imparatorluğun tekrar 
kurulması fikrinden başka geleceğe ait bir programa da sahip değillerdi, işte, Reich'm siyah- 
kırrmzı ve sarı renklerin meydana getirdiği, eski bayrağının tekrar ortaya çıkmasının sebebi 
buydu. 

i Fakat hiçbir zaman şu unutulmamalıdır ki, bu bayrak altında dövüşmüş ve bütün 
kurbanların yere serilmiş olduğunu gören bir 

ı- Almana, o eşi bulunmaz eski renkler, pek kutsal ve yüce görünmek- 

"le beraber, gelecek uğrunda bir mücadelenin sembolü olamazdı. Demek ki, Marksizm'i yok 
etmek için girişilen harekete böyle bir bayrak pek az uygun düşerdi. 

Alman milleti için eski bayrağını kaybetmiş olmak hakikaten bir saadetti. Ben, bu hususu 
müdafaa ediyor ve işte bu noktada bur- 

, jJuva politikacılarından ayrılıyordum. Biz, cumhuriyetin kendi bayrağı altında yaptığı şeyi 
lakaydine telâkki ediyorduk. Fakat hayatımızın her anında en şerefli varlığımız olan savaş 
bayrağını, bir fuhuş için yatak çarşafı hizmetini görmesine meydan vermemiş olmasından 


dolayı cumhuriyet yönetimine teşekkür etmemiz gerekir. Kendini ve vatandaşlarını satan 
bugünkü Reich o, şeref ve kahramanlık bayrağı olan siyahbeyaz ve kırmızı renklerini hiçbir 
zaman kullanmamalı idi. 

Şimdiki rejim, Kasım harekâtından utanma devam ettiği müddetçe, bu utanılacak harekâtın 
nişanını taşımalıdır. Çünkü, bugünkü rejimin daha şerefli bir mazinin sembolünü çalmaya 
hakkı yoktur. Burjuva politikacılar şunu bilmelidirler: Kim, siyah, kırmızı ve beyazlı bayrağı 
bugünkü devlet için isterse mazimize karşı bir hırsızlık yapmış olur. Eskinin bayrağı ancak 
eski zamanın imparatorluğuna uygun düşerdi. Tanrı'ya şükürler olsun ki, bugün cumhuriyet 
idaresi, kendine en uygun düşeni seçmiş ve siyah-sarı-kımızı renklerini almıştır. Biz Nasyonal 
Sosyalistler olarak, eski bayrağın kullanılmasını, hareketimizin manalı bir sembolü gibi kabul 
etmiyoruz. Çünkü eski hataları, tekrar canlandırmak niyetinde değiliz. Biz Nasyonal Sosya- 
listler yeni bir devlet kurmak istiyoruz, işte bugün bu yolda Marks-çılığa karşı mücadele eden 
hareketin bayrağı da yeni devletin sembolü olmalıdır. 

Yeni bayrak işi, yani bayrağın renk ve şeklinin tespiti bizi bir hayli meşgul etti. Her taraftan 
iyi niyetlerle dolu tavsiye ve teklifler geliyordu. Fakat bütün bu teklif ve tavsiyelerde bir 
kıymet yoktu. 

Yeni bayrak, aynı zamanda biz Nasyonal Sosyalistlerin mücadelesini ifade etmeli ve bir fikri, 
bir görüşü telkin edici biçimde olmalıydı. Görünüşte bu konu önemsiz gibi gelir. Fakat halkla 
teması olanlar bilirler ki, bu ayrıntının önemi pek büyüktür. Tesir yapıcı bir işaret yüz 
binlerin, hareketimize karşı ilk ilgisini uyandırabilir. 

Bu hususu bildiğimiz için sağdan soldan gelen beyaz zemin üzerine bir sembol konması 
şeklindeki teklifleri reddettik. Çünkü böyle bir şey, eski devleti veya amacı ortadan kalkmış 
bir vaziyeti tekrar ortaya etmek olan zayıf partileri hatırlatmaktadır. Ayrıca şu da bilinmelidir 
ki, beyaz sürükleyici renk değildir. Ancak bu renk sadece namuslu genç kızların kuracağı 
cemiyetlerin flamalarına uygun düşer. Fakat hiçbir zaman bir devrim devrinin infilâk edici ha- 
reketlerine uygun düşmez. 

Bize teklif edilen renkler arasında siyah da vardı. Bu renk de zamanımıza uyuyordu. Siyah 
renkte hareketimizin gayelerine dair belirli bir işaret bulamadık. Bizim üstümüzde siyah renk 
de sürükleyici bir tesir yapmadı. 

Beyaz-mavi. Bu iki rengin fevkalâde estetik tesiri vardır. Fakat, bu da derhal bertaraf edilmeli 
idi. Çünkü bu renkler bir Alman Devleti olan Bavyera'nın renkleri idi. 

Aynı sebeplerden dolayı siyah-beyazı da kabul edemezdik. Keza bu iki renk de Prusya'nın 
renkleriydi. Taşıdığı özellik ve ayrılıp tek başına kalma yanlısı oluşu sebebi ile kuşkulu bir 
siyasal eğilimi ifade ederdi. 

Bu arada siyah-sarı-kırmızı bahis mevzuu dahi edilmiyordu. Sı yah-beyaz-san-kırmızı renkler 
de şimdiki tertipleri ile beğenilmı yordu. Fakat bu renklerin diğerlerine oranla bir üstünlüğü 
vardı Bu renkler oaha tesirli idi. Ben, her zaman eski renkleri müdafaa ettim. Bu hareketimin 
sebebi, eski bir asker sıfatı ile yalnız bu renklerin benim için en kutsal bir şey olmalarından 
değildi. Bu hareketimde bu üç rengin estetik olarak birbirleri ile uygun düşmelerinin de rolü 
vardı. 

Genç hareketimizin sinesinden, lider olmam sıfatıyla bana gelen ve çoğu eski bayrağın zemini 
üzerine gamalı haçı çizen sayısız projeleri de reddettim. Ben lider olarak kendi projemi zorla 
kabul ettirmek istemiyordum. Çünkü herhangi bir kimse daha uygun, daha iyi bir bayrak 
meydana getirebilirdi. Hakikaten Starnberg'li bir işçinin bana verdiği taslak hiç fena değildi. 
Esasen benim düşündüğüme de yaklaşmıştı. Yalnız bana gelen bu teklifin bir kusuru vardı, 
yuvarlak bir beyaz zemin üstüne kırık kollu gamalı haç çizilmişti. Ben nihayet muhtelif 
tecrübelerden sonra, şu şekil üzerine kafi karar kıldım: Kırmızı bir zemin üstüne beyaz bir 
yuvarlak ve bu beyaz yuvarlak parçanın içinde siyah bir gamalı haç. Yine uzun tecrübelerden 
sonra bayrağın ve beyaz yuvarlağın büyüklüğü ile gamalı haçın şekil ve kalınlığı arasında 
belirli bir oran saptadım. 


Böylece, bayrağımız ortaya çıkmış oldu ve bu şekilde kaldı. Aynı görüşle hareket ederek 
hemen güvenlik teşkilâtımızın üyeleri için pazubandlar sipariş ettik. Bunlarda geniş bir 
kırmızı şerit üzerine beyaz bir yuvarlak ve yuvarlağın içinde de siyah gamalı haç vardı. 
Partimizin rozeti de aynı şekilde çizildi, ilk rozeti Münihli bir kuyumcu olan Füss yaptı ve bu 
rozet daha sonra saklandı. 

Yeni bayrağımız halka 1920 senesinin yaz sonunda takdim edildi. Bu bayrak bizim genç 
hareketimize tamamen uyum gösteriyordu. Bayrağımız da fikirlerimiz gibi genç ve yeni idi. 
Hiç kimse bugüne kadar böyle bir bayrak görmemişti. Halkın üstünde bir meşale gibi etki 
yaptı. Bayrağın plânı bir arkadaş tarafından yapılıp getirildiği vakit, biz bile heyecana 
kapılmış, adeta çocuklar gibi sevincimizden çılgına dönmüştük. 

Birkaç ay sonra Münih'te altıya yakın bayrağımız vardı. Ayrıca sayısı gün geçtikçe büyümeye 
devam eden emniyet teşkilâtımız üyelerinin kollarında taşıdığı pazubandlar da bayrağımızın 
yayılmasına yardımcı oldu. Çünkü bu gerçekten bir semboldü. 

Bu şekilde bayrağın taraftarlarımızdan bu kadar alâka görmesinin sebebi, Alman milletine 
hizmet eden bu renklerin maziye dair bir hatırlatma vazifesi görmesinden ziyade, genç 
hareketimizin amaçlarım en iyi biçimde sembolize etmesi idi. Biz Nasyonal Sosyalistler 
bayrağımızda partimizin programını görüyorduk. Kırmızı, hareketimizin sosyal fikrini ifade 
ediyordu. Beyaz renkte Nasyonalist fikri görüyorduk. "Gamalı haç"ta, üstün ırkların zaferi 
uğrunda savaşmak gibi kutsal görevi ve yine yararlı çalışma fikrinin başarısı için mücadele 
etmenin gerekli olduğunu teşhis ediyorduk. Bu fikir, Yahudi aleyhtarı idi ve ilelebet böyle 
kalacaktır. 

.iki sene sonra emniyet teşkilâtımız bir mücadele kuvveti yahut kelimenin tam manâsı ile bir 
ordu haline gelerek binlerce üyeyi ihtiva ettiği zaman bu teşkilâtımıza özel bir zafer sembolü 
vermek gerektiğini gördük. Bir sancağa ihtiyacımız vardı. Bunu bizzat ben çizdim. Bunun 
yapılmasını da partimizin eski ve sadık üyesi kuyumcu ustası Gahr'a teklif ettim. Artık o 
günden beri sancak, nasyonal sosyalist mücadelenin işareti oldu. 

Şöhretimiz devamlı bir şekilde artmaya başladı. Bu durum haftada iki defa toplantı 
yapmamıza fırsat verdi. Böylece 1920 senesinde faaliyetimiz bir hayli gelişmiş bulunuyordu. 
Duvarlara yapıştırılan ilânlarımızın önünde büyük bir kalabalık toplanıyordu. Yaptığımız bir 
toplantıda şehrin en büyük salonları ağzına kadar doluyordu. 

Neticede, yolunu şaşırıp Marksizm'in kucağına düşmüş olan on binlerce Marksist, milletin 
ortak duygulanna kavuşarak ve eski benliğini tekrar kazanarak gelecekteki hür Reich'm birer 
mücahitleri oldu. Artık Münih halkı bizleri tanıyordu. Her yerde bizden bahsediliyordu. 
Nasyonal Sosyalist kelimesi dillerden düşmez oldu. Bütün bunlar esasta birer propaganda 
demekti. Partimize üye olanların ve sevgi besleyenlerin sayıları gün geçtikçe artmaya başladı. 
Artık, öyle bir duruma gelmiştik ki, 1920 - 1921 senelerinin kış aylarında, Münih şehrinde 
kuvveti ve kudreti kabul eden bir parti olmuştuk. 

Marksçı parti, gözardı edilirse, bütün partiler, hattâ hiçbir milli parti, bizim partimizin 
toplantıları kadar, gösterişli ve kalabalık mitingler tertip edemiyordu. 

Bizim toplantılarımızda Münih'in Kindkeller salonu çoğu zaman yıkılacak kadar doluyordu. 
Bu salon beş bin kişi alabiliyordu. Bizim için toplantı yapmaya cesaret edemediğimiz bir yer 
vardı ki, oda Krone Sirki idi. 

Almanya'nın ufukları 1921 yılının ocak ayı sonlarında tekrar kara bulutlarla kaplandı. Bu 
sırada, Almanya'nın yüz milyar altın mark vermek için çılgınca bir taahhüt altına girmesine 
sebep olan Paris Antlaşması, Londra ültimatomu şeklinde ortaya çıkıyordu. İşte bu durum 
karşısında, Münih'te mevcut olan ve ırkçı adını taşıyan cemiyetler müştereken büyük bir 
protesto mitingi yapmak istediler. Zaman pek az kalmıştı. Alınan kararın uygulama mevkiine 
konması hususunda gösterilen ve sonu gelmeyen tereddütlerden sinirleniyordum. İlk önce 
Konigsplatz'da bir miting yapılacağı söylendi. Fakat, daha sonra bu mitingden vazgeçildi. 
Çünkü komünistlerin hücumuna uğramaktan ve mitingin dağıtılmasından korkuyorlardı. 


Feldherrn önünde bir protesto mitingi yapılması düşünüldü, fakat bundan da vazgeçildi. 
Sonunda Kindkeller'de ortak bir toplantı yapılması teklifi ortaya atıldı. Bütün bu teklif ortaya 
atılıp reddedilirken günler de uçup gidiyordu. Bu arada büyük partiler, hadisenin 
ehemmiyetini göz önüne almıyorlardı. 

Merkez idare heyeti, yapılması istenilen protesto mitingi için bir gün tespit etmek hususunda 
bir türlü karara varamadı. 

Ben | Şubat 1921 Salı günü, pek acele olarak kati bir karar alınması teklifini yaptım. 
Teklifimin görüşülmesini çarşamba gününe bıraktılar. Çarşamba günü, katiyen açık bir cevap 
almak için bir ısrarda bulunmadım. Neticede toplantı yapılacak mıydı? Yapılacaksa ne zaman 
olacaktı? gibi kaçamaklı cevaplara muhatap oldum. Fakat en sonunda da partinin, protesto 
mitingini gelecek çarşamba günü, yani bir hafta sonra tertip etmek niyetinde olduğu açıklandı. 
Sabrım kalmamıştı. Protesto mitingini tek başına organize etmeye karar verdim. Çarşamba 
günü, öğle üzeri, duvar hânının metnini makinede on dakika içinde bastırdım. Bu arada 
hemen 3 Şubat 1921 Perşembe günü için Krone Sirki'ni kiraladım. 

Benim bu teşebbüsüm o günlerde son derece cüret isteyen bir işti. Pek büyük olan salonu 
doldurmamak ihtimalimiz bir yana, hepimizin parça parça edilmesi tehlikesi de mevcuttu. 
Emniyet teşkilâtımız, henüz böyle bir teşebbüs için yeterli kuvvetini bulamamıştı. Ayrıca, 
toplantıya karşı herhangi bir sabotaj hareketi yapılacak olursa, bu durum karşısında takip 
edeceğimiz yolu da henüz çizmemiştim. Ben bir sirkin amfilerinde vuku bulacak tepkinin, 
herhangi bir salondakinden çok daha zor olacağını düşünüyordum. Fakat, Tanrı'ya şükürler 
olsun, düşündüklerimin aksi çıktı. Ki zıllardan oluşan sabotaj sürüsünü bir sirkin geniş 
meydanında alt etmek, bir salonda tepelemekten çok daha kolay oldu. Şunu aklımızdan 
çıkarmıyorduk: Basit bir başarısızlık bizleri uzun müddet gölgede bırakırdı. Keza toplantımıza 
karşı girişilen bir sabotaj teşebbüsü başarı ile neticelenecek olursa, o güne kadar kazandığımız 
şöhret ve şeref bir anda yok olurdu. Ayrıca düşmanımız olan kızıllar, bir kere başardıkları işe 
her zaman teşebbüse kalkarlardı. Bu da, bizim toplantı ve faaliyetlerimizin sabote edilmesi 
sonucunu doğurdu. Eski kuvvetimize, ancak gayet şiddetli mücadele sonunda ve aylar 
geçtikten sonra kavuşabilirdik. 

ilanları duvarlara yapıştırmak için tek bir günümüz vardı. Perşembe günü de maalesef hava 
bozdu ve sabah yağmur yağdı. Bu durumda, halkın yağmur altında dayak yemek ihtimalinin 
mevcut olduğu bir toplantıya koşmak yerine, evinde oturmayı tercih etmesinden pek haklı 
olarak korktuk. 

Öğle üzeri salonun dolmayacağından ben de birden korktum. Çünkü, salon dolmazsa, merkez 
idare heyetinin nazarında itibarım bir hayli sarsılacaktı. Bundan dolayı pek acele olarak el 
ilânları yazıp, bastırdım ve bunları öğleden evvel dağıttırdım. 

Bu el ilânları, halkın toplantıda hazır bulunması için bir davetiye niteliği taşıyordu. İki 
kamyon kiralattım. Bu iki "kamyonu mümkün olduğu kadar kırmızı renkte süslettim. 
Kamyonlara birkaç bayrak kondu ve içlerine parti arkadaşlarımdan on beş yirmi kişi bindi. 
Bunlara hiç durmadan şehir içinde dolaşıp el ilânlarını dağıtmaları emrini verdim. Böylece 
perşembe günü akşamı yapılacak toplantı için propaganda faaliyetlerine süratli bir şekilde 
devam ettiler. 

ilk defa olarak bayraklarımızla süslenmiş iki kamyon caddelerde dolaştı ve Marksistlerin 
herhangi bir saldırısına maruz kalmadı. 

Ağzı bir karış açık kalan burjuvalar, kırmızı renkle donanmış ve rüzgârda dalgalanan gamalı 
bayraklarımızı taşıyan kamyonları hayretler içinde seyrettiler. 

Şehrin dış mahallelerinde yumruklar sallandı. Bu yumruk sahipleri proletaryaya karşı bu yeni 
tahrik (!) yüzünden son derece kızıp küplere binenlerdi. Keza onlara göre toplantı tertip etmek 
ve şehir içinde kamyon dolaştırmak yalnız Marksçıların hakkı (!) idi. 


Akşam saat yedide, sirkin amfileri pek az işgal edilmişti. Her on dakikada bir, telefonla bilgi 
veriliyordu. Biraz endişelendim. Çünkü bugüne kadar, her toplantımızda salonlar en geç yedi 
veya yediyi çeyrek geçe, yan yarıya dolardı. 

Fakat amfilerin birden dolmamış olmasının sebebini biraz geç anladım. Keza bu yeni yerin 
pek fazla büyük olduğunu göz önüne almamıştım. Hofbrauhaus salonu bin kişi 
doldurmaya-Icâfi gelirken, aynı sayıda insan Krone Sirki'nin amfilerinde kayboluyor ve 
hemen hemen göze çarpmıyordu. Aradan biraz zaman geçtikten sonra daha olumlu haberler 
almağa başladım. Saat sekize çeyrek kala sirkin amfilerinin dörtte üçünün dolduğu ve 
gişelerin önünde hâlâ büyük bir kalabalığın bulunduğu bildirildi. Bu haber üzerine yola 
çıktım. 

Saat sekizi iki geçe sirkin önündeydim. Binanın önü hâlâ kalabalıktı. Bunların bir kısmı 
meraklılardı, içeri girdiğim sırada, bir sene evvel Hofbrauhaus düğün salonunda yaptığımız 
ilk toplantıda hissetmiş olduğum, şevk heyecan ve neşeyi tekrar aynen duydum, insanlardan 
teşekkül eden duvarı aşıp, yüksekçe yere geldikten sonra, başarımın büyüklüğünü o vakit 
daha iyi gördüm. 

Sirk binası karşımda binlerce Alman ile dolu "büyük bir kavga" gibi açılıyordu. Hattâ pist bile 
insanlarla dolmuş, kapkara şekilde görülüyordu. Beşbin altıyüzden fazla bilet satılmıştı. Bu 
miktara iş-' sizler, fakir talebeler ve emniyet teşkilâtımız dahil değildi. Bunları da hesaba 
katacak olursak içerde altıbin beşyüz kişi bulunuyordu. Konferansın ismi şuydu: 

"YA GELECEĞİ BiNA ETMEK VEYA MAHVOLMAK." Geleceğin, burada, gözlerimin 
önünde olduğunu görmekten kalbim sevinçle doluyordu. 

' Nutkum iki buçuk saate yakın sürdü. Nutkumun ilk yarım sa-* atinden sonra bu büyük 
toplantının başarı sağladığını hissettim. Artık bu binlerce kafa ile benim aramda bir rabıta ve 
bir temas kurulmuştu. Bu ilk yarım saatten sonra içten gelen alkış ve lehte tezahürat sözlerimi 
sık sık kesmeye başladı. 

iki saat sonra alkışlar yerlerini, bu aynı binada daha sonra yaptığımız toplantılarda da olduğu 
gibi içime nüfuz eden ve bu hali yaşamış olanlar için, unutulmaz bir durumda kalan uhrevi bir 
sessizliğe terk ettiler. 

Bu büyük kalabalığın doldurduğu sirk binasında adeta küçük bir nefes almanın dahi 
işiülebileceği kadar bir sessizlik hakim oldu. Son sözlerimi bitirdiğim vakit, bir alkış dalgası 
kabardı. Daha sonra bu büyük kalabalık Kurtuluş Şarkısını şevk ve heyecanla terennüm etti: 
DEUTSCHLAND ÜBER ALLES. 

Sirkin ortasındaki büyük geçitten akıp giden insan nehrini yır mi dakika kadar takip ettim. 
Koskoca salon, ağır ağır boşalıyordu Ancak bundan sonra, sevinçten coşkun bir halde yerimi 
terk ederek evime döndüm. 

Bu büyük toplantılarımızdan, gazeteler için fotoğraflar aldılar. Burjuva gazetelerinde 
yayınlanan bu fotoğraflar, mitingin vasfım kelimelerden çok daha iyi bir şekilde anlatıyordu. 
Fakat bu gazeteler, mitingin "milli bir miting" olduğunu bir defa olsun yazmadılar. Hattâ, 
mitingi tertip edenlerin isimlerini dahi açıklamadılar. 

Bu toplantı ile, biz önemsiz partiler arasından sıyrıldık. Artık bizim partimizin mevcudiyetini 
bilmezlik edemezlerdi. 

Bu büyük başarımızın geçici ve tesadüf? bir başarı olduğu kanaati uyanmaması ve olumlu 
kanaatin yerleşmesi için, derhal gelecek hafta aynı yerde ikinci bir toplantı yapacağımızı ilân 
ettirdim. Bu ikinci toplantıda da aynı neticeyi elde ettik. Sirk binası tekrar binlerce insanla 
yıkılacak kadar hıncahınç doldu. Bu durum karşısında da üçüncü bir toplantı tertiplemeye 
karar verdim. Netice yine aynı oldu. 

1921 senesi içinde toplantılarımızı daha da sık yapmaya başladık. Haftada bir toplantı ile 
yetinmiyor, bazen haftada iki toplantı yaptığımız oluyordu. Hattâ, bu sene içinde, yaz ve 
sonbahar aylarında dahi, bu sıkı faaliyette bir gevşeme olmadı. Bazen yedi gün içinde üç 
toplantı yaptığımız oluyordu. Artık devamlı olarak sirk binasında toplanıyorduk. Bütün 


konferanslarımızın halkın üstündeki tesirleri müthiş oluyordu. Bu ciddi faaliyetlerimizin 
olumlu neticeleri olarak, partimize karşı gösterilen sevgi arttı ve partiye kaydolanların sayısı 
gün geçtikçe çoğaldı. 

Böyle bir başarı karşısında kızıl rakiplerimiz pek tabii olarak boş durmayacaklardı. Terör ile 
sessizlik arasındaki taktiklerinde tereddüt etmeleri, gelişmemize mani olamadı, işte bu durum 
karşısında, son bir gayret sarf etmek lüzumunu duydular. Bu teşebbüsler tam bir terör hareketi 
idi. Hedef toplantılarımıza devam etmek imkânım kati bir şekilde ortadan kaldırmaktı. 

Tedhiş hareketine başlamak için yoktan bir sebep buldular. Bir gün Sosyalist 
milletvekillerinden birine, pek esrarlı bir suikast(!) hazırlandı. Bir akşam bu Bavyeralı 
Sosyalist'e bir meçhul şahıs kurşun atmıştı. Daha doğrusu Sosyalist Erhard Auer'a kurşun 
sıkılmamış da, sıkılabilirmiş. Güya, Sosyal Demokrat Parti'nin lideri olan bu milletvekilinin 
eşine rastlanmayan cesareti bu korkunç suikastı(l) sonuçsuz bırakmış. Suikastçı o kadar hızlı 
ve piân” kaçmış ki Alman polisi ufak bir iz dahi tespit edememiş. 

işte bu esrarlı suikast(!) hareketi, Münih'te yayınlanan ve Sosyalistlerin yayın organı olan 
gazete tarafından istismar edildi. Bize karşı, azgınca bir tahrik hücumuna geçtiler. Sosyalist 
gazete, malüm lâf ebeliği ile olayı büyülterek okuyucularına duyurdu. Bu âdi neşriyattan, 
bizim gelişimimize fırsat vermemek üzere korkunç tedbirlere başvurulacağı anlaşılıyordu. Ne 
olursa olsun ağaçlarımızın gökyüzüne kadar ulaşmasını engellemek istiyorlardı. Proleterya'nın 
kolları ağaçlarımızı yıkmalıydı. 

Aradan bir iki gün geçtikten sonra işin kokusu çıkmaya başladı. Hofbrauhaus düğün 
salonunda bir toplantı yapacaktık. Bu toplantıda ben konuşacaktım. Kızıllar kati bir şekilde 
hesabımızı görmek için bu toplantıyı seçmişlerdi. 

4 Kasım 1921. Saat, 18-19'da toplantımızın insafsızca sabote edileceğine dair ilk haberleri 
almaya başladık. Gelen ilk haberlere göre kızıl partilere dahil büyük işçi grupları, toplantımızı 
basarak bize en son ve kesin darbeyi indireceklerdi. 

Bu haberlerin bize daha erken ulaşmaması bir aksi tesadüftü. Aynı gün içinde, Münih'te 
Sterneckgasse'deki bizim için itibarı büyük olan büro binamızı boşaltmış, ama yeni binaya 
henüz taşınama-mıştık. Çünkü yeni yerimizde hâlâ yapı işçileri çalışıyordu. Daha doğrusu, 
eski yerimizden telefon kaldırıldığı halde yeni binamıza telefon getirilememişti. Bu bakımdan 
sabotaj haberlerinin bize zamanında ulaştırılması mümkün olmadı. Bundan dolayı 
toplantımızda ancak zayıf bir emniyet kuvveti bulundurabildik. Emniyet teşkilâtımıza mensup 
olanların sayıları altmışa yaklaşıyordu. 

Ayrıca alarm vermek için kullanılan alet de, bir saat zarfında bize yeter derecede imdat 
kuvveti toplayacak şekle getirilememişti. Bir de şu vardı. Bundan önce de, böyle telâş verici 
birçok sabotaj haberleri almış, fakat kızıllar bu haberlerdeki sabote hareketlerine 
girişememişlerdi. Bir örnek anlatım: Önceden haber verilen devrimlerin daha yumurta halinde 
iken öldüğü söylenir, işte bu örnek bizim bütün işlerimizde bugüne kadar hep doğru çıkmıştı. 
Bütün bunlar, bir sabote hareketine mani olmak için tam anlamıyla alınacak tedbirlerin 
hepsine başvurmamamıza sebep oldu. Ayrıca, Hofbrauhaus düğün salonunun bir sabotaj 
hareketinin en az başarı gösterebileceği bir yer olduğunu zannediyorduk. Biz en korkunç 
sabotajları toplantılarımızı en büyük salonlarda yaptığımız zamanlarda beklemiştik. 

işte bütün bu hatalı düşüncelerimiz bize esaslı bir ders oldu. Daha sonra bütün bunları bilimsel 
yollardan inceledik. Araştırmamız sonunda, önemli sonuçlara vardık. Bu neticeler, ilerde 
emniyet teşkilâtımızın çalışmalarına çok faydalı oldu. 

Hofbrauhaus'un koridoruna girdiğim zaman saat sekizi çeyrek geçiyordu, işte bu sırada göze 
çarpan şey sabotaj teşebbüsünün şüphe götürmez bir durumda oluşu idi. Bundan dolayı, bizim 
emniyet teşkilâtımız ilk tedbir olarak binanın dış kapısını kapatmıştı. Fakat erken saatlerde 
gelen kızıllar içerde idiler. Buna karşılık, bizim partinin taraftarları dışarıda kalmışlardı. 
Küçük emniyet teşkilâtımız beni koridorda bekliyordu. Hemen salonun kapısını kapattırdım. 
Kırk beş kadar taraftarımıza dikkatli olmalarını tembih ederek, bu delikanlıların belki de ilk 


defa milli kuvvetimize sadakatle bağlı bulunduklarını büyük tehlikeye rağmen ispat edecek 
durumda olduklarına dikkatlerini çektim. Hiçbirimiz bir ceset haline gelmedikçe mücadeleyi 
bırakmayacaktık. Bu delikanlılara, içlerinden birinin beni terk etmeyeceğinden emin 
bulunduğumu da bildirdim. Eğer herhangi birinin korkakça bir hareketini yakalayacak 
olursam ben, bizzat o kimsenin pazıbandını koparacak, üstünde taşıdığı partimizin bütün 
işaretlerini söküp alacaktım. Daha sonra, herhangi bir sabotaj hareketine karşı derhal 
reaksiyon göstermelerini, müdafaanın en iyi şekli hücum olduğunu hiçbir zaman akıllarından 
çıkarmamalarını sıkı sıkı tembihledim. 

Sözlerimi bitirdiğim vakit, bu delikanlılar bana, alışılmıştan çok daha keskin, çok daha gür bir 
şekilde üç defa "Heil" diye bağırarak cevap verdiler. 

Bunun üzerine toplantı salonuna sert adımlarla girdim. Vaziyeti kendi gözlerimle gördüm. 
Durum şöyle idi: Salon dolmuştu. Sayısız kalabalık intikam ve kin dolu gözlerle bana 
yıldırımlar yağdırıyordu. Bunların bir kısmı da alaylı sözler söyleyip yüzlerim 
buruşturuyorlardı. Şimdi her zamankinden daha kuvvetli olduklarından emindiler. Bütün 
bunlara rağmen toplantıyı açtım ve konuşmaya başladım. Hofbrauhaus düğün salonunda 
yaptığımız bütün toplantılarda ben ""daima salonun yan taraflarından birinde durur 
konuşurdum. Bana kürsü vazifesini bir bira masası görüyordu. Yani salonda bulunanların tam 
aralarında idim. Bu şekilde davranışım, kindar bakışlarla donu salonda, bir daha hiçbir yerde 
eşi görülmemiş bir ruh hali meydana getirdi. Önümde ve bilhassa sol tarafımda kızıllar 
bulunuyordu. 'Hepsi ayakta idiler. Bu Marksistlerin çoğu gürbüz kimselerdi. Diğerleri de, 
salonun duvan boyunca kürsüye kadar sıralanmışlardı. Devamlı bir şekilde bira getiriyorlar ve 
önlerindeki masalara boş bar-vdakları diziyorlardı. Bu boş bardaklar onların cephanesi idi. 
Toplantının patırtısız ve gürültüsüz geçmesine imkân olmadığını anladım. 

Söz kesmelere rağmen bir buçuk saat konuşmama devam ettim. 

Vaziyete hâkim olduğuma hükmedilebilinirdi. Bu durumu sabotaj 

lekiplerinin başları hissettiler. Bundan dolayı endişelenmeye başladı- 

Jar. Devamlı bir şekilde dışarı çıkıp, tekrar salona dönüyorlardı, 

Nadamları ile sinirli bir şekilde konuşuyorlardı. 

Bir söz kesmeye cevap verdim. Bu psikolojik hatanın derhal i' farkına vardım. Fakat bu 
hareketim üzerine fırtınanın kopması emri ; verildi. 

Birkaç protesto mahiyetindeki şiddetli bağırmalardan sonra, bir Ikızıl iskemlenin üstüne 
fırlayarak, avazı çıktığı kadar bağırdı. Hürri-Lyet... Bu bir işaretti, işaret alan hürriyet 
şampiyonları derhal işlerine koyuldular. Kısa bir zaman sonra salon köpekler gibi uluyan kızıl 
ı güruh ile doldu. Bu sırada birer top gibi bardak ve sürahiler uçmaya Vbaşladı. Bir anda 
salona iskemlelerin çatırdaması, cam eşyanın kırıl-;Jması, hayvanlar gibi uluma ve 
böğürmeler, keskin ve acı feryatlar 'hakim oldu. Salon cehennem? bir kargaşalık içinde kaldı. 
f oOYerimde ve ayakta idim. Bizim, gençlerimizin üstlerine düşen ;j'kutsal vazifelerini nasıl 
yaptıklarını takip ediyordum. Her şey bir J-yana bir burjuva toplantısının böyle bir durumda 
kalmasını çok arzu ederdim. 

Büyük gürültü henüz şiddetlenmeden önce güvenlik teşkilâtımız (ki bugünden itibaren bu 
teşkilâtımıza "Hücum Kıtası" adı verildi) derhal faaliyete geçip, karşı tarafa saldırdı. 
Gençlerimiz kurtlar gibi, sekizer onarlık grup olmuşlar, kızıl rakiplerinin üstlerine canavar 
gibi atılıyorlardı. Davamıza inanmış olan gençlerimiz kızılları sille tokat, yumruk, tekme ata 
ata dışarı çıkardı. Beş dakika içinde gençlerin hepsi kan revan içinde kalmışlardı. Böylece 
birer dâva adamı olduklarını ispat etmiş bulunuyorlardı. 

Bunların başında benim sadık Maurice'im de bulunuyordu. Şimdi özel sekreterim olan Hess 
ve diğerleri ağır yaralı olmalarına rağmen ayakta durabildikleri müddetçe, pis kızıllara 
saldırmaktan geri kalmıyorlardı. Cehennemi gürültü, tam yirmi dakika devam etti. Bu süre 
içinde yedi veya sekiz yüz kişi kadar olan rakiplerimiz, sayıları ancak ellinin üstünde olan 
gençlerimiz tarafından salondan çıkarılmış ve merdivenlerden aşağı yuvarlanmıştı. 


Fakat salonun en sonunda, büyükçe bir grup durumunu hâlâ koruyor ve azgınca direniyordu, 
işte tam bu sırada salonun giriş tarafında, iki el tabanca sesi işitildi. Bunun üzerine müthiş ve 
korkunç bir yaylım ateşi başladı. Bu sesler, savaş hatıralarımızı canlandırdı ve kalbimiz 
sevinç ve neşe ile doldu. 

Benim bulunduğum yerden, kimin ateş ettiğini görmeme imkân yoktu. Yalnız bu sıra bir şeyi 
teşhis ettim. Kan içinde bulunan gençlerimizin, bu andan itibaren hiddet ve gazapları son 
dereceyi buldu. 

Yirmi beş dakikalık mücadele sonunda bu son grup da kapı dışarı edildi. Sanki salonda, 
bomba patlamış gibi bir hâl vardı. Taraftarlarımızdan çoğunun yaraları sarılıyordu. Bir 
kısmını ise araba ile götürmek icap etti. Fakat vaziyete hâkimdik. Bu toplantıya, başkanlık 
eden Hermann Esser ilân etti: "Toplantı devam ediyor, söz hatibindir!" Ben derhal nutkuma 
devam ettim. 

Toplantımız bittikten sonra, koşa koşa ve heyecan içinde bir ko miser geldi. Sanki bir deli gibi 
şöyle bağırdı: "Toplantı dağılmıştır." 

Savaş bitip sessizlik sağlandıktan sonra yetişen bu adamcağızın bu garip halini görünce 
gülmekten kendimi alamadım, işte polisin durumu bu idi. Ne kadar küçük olurlarsa o kadar 
büyük, ne kadar a çiz olurlarsa o kadar güçlü görünmek istiyorlardı. O akşam çok şeylel 
öğrendik. Bu arada kızıllar da aldıkları dersi bir daha unutamadılar. 

Münih'te yayınlanan ve Sosyalistlerin yayın organı olan Münc hene Post bizi 1923 yılının 
sonbaharına kadar "proleteryanın yum ruğu" ile tehdit edemedi. 


BÖLÜM 20 
Alman ırkçı cemiyetleri bir çalışma birliği yapıyorlardı. Birtakım cemiyetler birbirlerinin 
işlerini hafifletmek için karşılıklı münasebetlere girişmişlerdi. Bundan dolayı ortak bir 
yönetim kurulu seçmekte ve ortak bir hattı harekât takip etmekteydiler. Maksatları basitti. 
Böyle yapmakla usulleri birbirinden pek farklı olmayan oluşum ve partilerden başka bir şeyin 
söz konusu edilmesini önlemek istemekteydiler. Herhangi bir Alman vatandaşının, cemiyetin, 
diğer bir cemiyetle bir çalışma birliği yaparak, kendilerini birleştiren şeyleri ortaya 
çıkardıklarını ve kendilerini birbirlerinden ayıran şeyleri de yok ettiklerini öğrenmesi hoşuna 
gider. Bundan dolayı, böyle bir gruplaşmanın faydalı olacağı tesir ve yapıcı kuvvetinin 
mühim bir şekilde artacağı zannedilir. Fakat bu tahmin çok hatalıdır. Kanaatimce, meseleyi 
iyice anlamak için aynı maksadı takip etmek iddiasında olan cemiyetlerin, bu düşünce 
sonunda ne gibi bir vaziyet meydana getireceklerini iyice tetkik etmek lâzımdır. Şu unutulma- 
malıdır ki, tek bir amaç, ancak Jek bir cemiyet tarafından takip edilmelidir. Diğer 
cemiyetlerin bu amaca katılmaları pek akla uygun gelmez. Gaye yahut hedef, ilk önce tek bir 
grup tarafından tespit edilir. Bir şahıs, bir hakikati meydana çıkarır, belirli bir meselenin 
halini uygun görür, bir hedef ortaya koyar ve hedefinin gerçekleşmesini sağlayacak bir 
hareket meydana getirir, işte böylece bir cemiyet veya partinin programı mevcut hatalı gidişi 
düzeltmekten veya gelecekte bazı yenilikler yapmaktan ibarettir. Hareket bu şekilde meydana 
gelince, hareketi meydana getirenin bir kıdem hakkı bulunur. Tarih nazarı itibaren alınacak 
olursa, bu hareketin, diğer aynı karakterdeki hareketler tarafından takıp edilmesi icap eder. 
Diğer hareketler, ilk hareketin arkası sıra yürüyerek, o hareketin kuvvetlenmesine yardımcı 
olurlar. Bu tabiidir ve mantık bunu icap ettirir. Böyle yapılırsa ortak hedefin gayenin lehine 
olur. 
Özellikle aydın kafaların yeni partiye dahil olmaları ile ortak hedef zafere daha kolay ulaşır, 
ilerde, tek bir maksat takip eden bir hareket meydana getirmek akla uygun ve mertçe bir 
davranış olur. 
Fakat bu söylediklerim bu biçimde olmuyorsa bunun sebebi iki tanedir. Birincisine "feci" 
demek zorunda kalıyorum, ikincisi, üzülerek söyleyeyim insanın kışiliğindeki zaaftır. 


Beni feci demeğe sevkeden durum, şöyledir: insanlar çoğu zaman ortak bir dâvanın peşinde 
oldukları halde, bir küme durumuna gelip, soruna dört elle sarılmazlar. Bu feci sonucun 
sebebi şudur. Büyük çapta her türlü hareket, ancak uzun zamandan beri insanların kalplerinde 
mevcut olan bir temenninin ve o kalplerde süküt içinde uyuyan ateşli bir arzunun tespit 
edilip,gerçekleştirilmesidir. Asırlar boyunca, insanlarla belirli bir dâvanın hallini arzu ederler, 
tahammül edilemez devamlı bir vaziyetten acı çekerler de, kendileri için kutsal olan eylemin 
gerçekleşmesine yardımcı olmazlar. Böyle sıkıntı içinde bulunup, acı çeken ve bu duruma bir 
hal çaresi bulmak için icap eden harekete girişmek cesaretini göstermeyen milletlere ancak 
âciz vasfı verilir. 

Bir milletin yaşamsal kuvvetini ve bu kuvvet tarafından teminat altına alınan hayat hakkını, 
günün birinde, Allah'ın lütfuyla, yapılması icap eden işi başarabilecek kabiliyete sahip bir 
kimse çıkarsa bundan daha iyi ve daha hayırlı bir tesadüf olamaz. Binlerce insanın, büyük 
çaptaki sorunlardan bir bölümünü çözümlemek için dünyaya getirildiklerini sanmaları 
mümkündür ve olağandır. Bazen Tan-rı'nın aynı zaman içinde, bir davanın halli için çeşitli 
insanlar ortaya çıkardığı ve nihai zaferi, kuvvetlerin serbest bir faaliyet içinde bulunduğu 
sırada en kuvvetliye, en çok lâyık olana kazandırdığı ve böylece o kimseye davayı halletme 
vazifesini verdiği de görülmüştür. Asırlar boyunca, dini hayatlarından memnun olmayanlar, 
kendi dinlerinin şeklini değiştirmek istemişlerdi. Bu manevi hareketi" neticesi olarak 
toplulukların içinden, fikir ve bilgileri itibariyle, bu dini buhrana iyi bir reçete yazmaya aday 
olduklarına inanan, yeni bir görüşün peygamberleri veya hiç olmama, mevcut inanışın 
karşısında olan birkaç insan çıkmıştır. Bu işte de Tanrı, en kuvvetliyi, 1 n büyük görevi 
yapmaya memur etmiştir. Kritik nokta buradadır. I >ı ger insanlar, Tanrı'nın lütfuna erişmiş 
böyle bir kimseye pek geç teslim olurlar. Hattâ birçok kimse, kendini en az onun kadar hak 
sahibi sanır ve sorunu çözümlemeye en az onun kadar kendini yet kili ve yetenekli kabul eder. 
Günümüzdeki insanlar ise, büyük davanın ancak büyük liderlerin çözümlemeye ehil 
olduklarını ve ken dilerinin bu kimseye yardımcı olabileceklerini anlamayacak kadar 
âcizdirler. 

Şundan dolayı, hemen hemen her devirde çeşitli kimseler tarih sahnesine çıkar, birbirlerine 
benzeyen birtakım hareketler meydana getirirler. Bu durum karşısında halk açık bir temenni 
göstermekten uzak kalır. Halkta dâvaların tamamına dair bir fikir vardır. Fakat, halk, ideal ve 
temennilerin özü hakkında açık ve net bir fikir üretmekten mahrumdur. 

Bu işte feci olan taraf, iki ayrı kimsenin aynı maksada doğru tamamen farklı yollardan ve 
birbirlerinden habersiz olarak gayret göstermeleridir. Bu gibi kimseler, kişisel görevlerine 
karşı en temiz bir imanla ve canlı bir şekilde, diğer kimseleri nazarı itibara almadan, kendi 
yollarında yürümeyi mecbur hissederler. Feci olarak görünen bir başka durum da, böyle 
siyasal hareketler ya da böyle dinsel gruplaşmalar, bir devrin genel eğilimlerinden doğdukları 
için, çalışmalarını aynı yönde yürüttükleri halde, birbirlerine karşı bağımsız olarak 
örgütlenmeleridir. 

Pek açıktır ki, çeşitli yollar üzerinde dağılan bu kuvvetler tek bir kuvvet halinde bir noktada 
birleşecek olursa başarı ihtimali çok daha çabuk ve muhakkaktır. Fakat bugüne kadar yapılan 
iş böyle olmamıştır. 

Tanrı, yanılmaz mantıkla ve kesin olarak hareket eder. Çeşitli kümeleri birbirleri ile rekabet 
etmede serbest bırakır ve onlara zafer uğrunda mücadele etmelerine izin verir. Fakat en 
sonunda, kısa ve emin yolu seçmiş olan hareketi amacına ulaştırır. 

Birbiri ile karşı karşıya gelen kuvvetler serbest bir şekilde rekabete girişmezlerse ve en büyük 
karar, mağrur kimselerin doktrinler hükümlerinden kurtarılıp, açık bir başarının sağladığı 
itiraz kabul etmez delil ve ispatla verilmezse, iyi ve başarıya giden en kısa yolun hangisi 
olduğu dışardan tespit edilemez. Keza bir hareketin zirveye çıktığı ve faydalı olduğu ancak 
başarısı ile ölçülebilir. Sonuç olarak, çeşitli gruplar, çeşitli yollardan aynı amaca doğru 
yürürlerse, çevrelerinde gerçekleştirilmiş olan eş çalışmalara tanık ve vâkıf olduktan sonra, 


kendi yollarının değerinin ne olduğunu incelemeksizin bu yolu mümkün olduğu kadar kısalt- 
maktan ve enerjilerini en yüksek dereceye çıkararak amaçlarına en kısa zamanda ulaşmaktan 
geri kalmayacaklardır. 

Bu rekabet sonunda her mücahidin seviyesi yükselir, insanlık birçok gelişmesini neticesiz 
kalmış, birkaç teşebbüsten çıkan derslere borçludur. Nihayet takip edilecek en iyi yolun 
tespiti, önceleri bize feci gibi görünen ve ferdi, şuursuz ve sorumlu olmayan unsurların ilk 
dağınıklıklarından ibaret olan bir vaziyetin neticesi olduğuna varılır. 

Almanya'nın meselesini halletmek için mümkün olan bütün vasıtaları tetkik ettikten sonra, 
tarih bunlardan aynı anda istifade edilmesi icap eden iki tanesini muhafaza etmiştir. Bu iki 
esaslı eylem ve iki çözüm çaresinin önderleri Avusturya ile Prusya idi. Yani Habsbourglar ve 
Hohenzollemler. 

Aynı zamanda bu yollardan birinin ya da ötekinin bütün kuvvetlerle birleştirilerek takip 
edilmesi gerektiğine hükmediliyordu. O zaman, Avusturya'nın takip etmekte olduğu yoldan 
gidilecekti. Keza o günlerde en büyük kuvveti Avusturya teşkil ediyordu. Fakat, 
Avusturya'nın takip ettiği maksat ise bir Alman Reich'i meydana getirmek değildi. Kuvvetli 
bir Alman birliğinin kurulmasına imkân verecek hâdise milyonlarca Almanın, kalpleri 
kanayarak, üzüntü duydukları bir şekilde meydana geldi. Bu hâdise, kardeşler arasındaki 
kavgamızın en yeni ve en korkunç belirtileri olarak değerlendiriliyordu. Çünkü, gerçekte 
Alman imparatorluğunun tacı, daha sonraki günlerde sanıldığı gibi Paris civarında değil, daha 
sonra tahmin edildiği gibi Königgratr'da ezildi. Alman Reich'ının kurulması müşterek yollara 
uygulanan bir müşterek iradenin meyvesi olmadı. Bu gaye daha ziyade hegemonya uğrunda 
şuurlu, çoğu zaman da şuursuz bir mücadelenin neticesi oldu. Nihayet, bu mücadeleden 
Prusya galip çıktı. Bu neticeyi, iki yüz sene önce bir gün Habsbourgların değil de, 
Hohenzollernlerin, yani Prusya'nın yeni Alman Reich'nın çekirdeği, kurucusu ve hamisi 
olacağını kim tahmin edebilirdi? Fakat, kaderin böyle olmasıyla daha iyi netice alındığını da 
kim inkâr edebilir? Veyahut bugün çürümüş, kokmuş, ahlâkı bozulmuş bir hanedan temeli 
üzerine kurulan bir Alman Reich'ını kim düşünebilir? 

Biz burada "hayır" diyeceğiz ve sözümüze şöyle devam edece-giz.. 

Durumun tabü gelişmesinin yüzyıllarca süren mücadeleden sonra kendisine ait olan yere en 
uygun olanını oturtmuş olduğunu kabul ve teslim etmek gerekir. 

Her zaman nasıl böyle olmuşsa, bundan böyle de hep aynı olmaya devam edecektir. Bundan 
dolayı, çeşitli insanların aynı maksat için ortaya çıkıp yola koyulmuş olmalarına üzülmemek 
lâzımdır. Aynı maksat için ortaya çıkanların en canlı ve en çevik olanı koşuyu kazanacaktır. 
Çoğu zaman milletleri hayatlarında, görünüşte birbirine benzer hareketlerin, hep bir gibi 
görünen bir maksada çeşitli yollardan ulaşmak istemelerine zorlayan ikinci bir sebep daha 
vardır. Bu sebepte feci bir fesat yoktur. Yalnız bu sebepten üzüntü duyulur. 

Üzüntü duyacağımız husus, insanlarda çoğu zaman bir arada toplanmış bir halde rastlanan 
haset, gıpta ve namussuzluk haritasıdır. Milletinin çektiği acı ve içinde bulunduğu buhran 
hakkında esaslı bilgi sahibi bir kimse çıkar, neden acı çekildiğini ve buhran içinde 
olunduğunu bilir bunları yok etmeğe yöneltilmiş teşebbüse girişir ve varılması icap eden 
hedefi ve bu hedefe götürecek yolu tespit ederse, dar kafalı kimseler, halkın dikkatini 
çekmeye muvaffak olan bu kimsenin hareketlerini dikkatli bir şekilde takibe başlarlar. Ben bu 
dar kafalı kimseleri, küçük bir ekmek parçası bulmuş olan ve arkadaşlarını, uzun uzun ve 
büyük bir dikkat ile tetkik eden serçelere benzetirim. Beklemediği bir zamanda, ani olarak o 
serçenin gagasından, o küçük ekmek parçasını da alırlar. 

işte bir kimse yeni bir yol tespit ederse, derhal bu yolun nihayetinde ümit ettikleri bir 
ganimete ve nimete ulaşmak isteyen birtakım işsiz güçsüz kimseler meydana çıkarırlar. Bu 
gibi kimseler kendilerini kabilse, hedefe daha çabuk ulaştırabilecek bir adam aramaya büyük 
bir arzu ile teşebbüs ederler. 


Eğer bu yeni hareket esaslı bir şey ise ve belirli bir program çiz-mişse o zaman aynı maksat 
uğrunda mücadele ettiklerini söyleyen başka kimseler ortaya çıkarlar. Fakat, neyse ki bu tip 
kimseler yeni hareketin safları arasına mertçe katılmaktan çekinirler. Tam tersine bu yeni 
harekettenmiş gibi görünüp onun programını çalarlar ve bu çaldıkları program üstüne kendi 
hesaplarına uygun bir parti kurarlar. 

Aynı zamanda, tam bilgi sahibi olmayan kimselere de, kendilerinin diğer parti gibi aynı 
maksada, o partiden daha önce sahip olduklarını iddia edecek kadar da yüzsüzlük ederler. 
Böylece hakir görülecekleri ve ezilip gidecekleri yerde, tam tersine kendilerini uygun bir ışık 
altında haklı ve büyük göstermeyi başarırlar. 

Kendi bayrağına, daha önce başka bir kimsenin yazdıklarını aktarmak, başka bir partinin 
programını kopya etmek, sonra bütün milletlerin yaratıcısı imiş gibi ayrı bir kurul meydana 
getirmek büyük bir yüzsüzlük değil de nedir? 

Asıl yüzsüzlük belki de bunlar değildir. Asıl yüzsüzlük, yem bir parti kurmak suretiyle, esas 
partiden ayrılan bu kimselerin daha sonra birlikten ve birliğin ehemmiyetinden 
bahsetmelerindedir. Hem bunu arkalarından yetişmenin mümkün olmadığı zamanlarda 
yaparlar. Bu tecrübelerimizle sabittir. 

Irkçıların dağılması, çeşitli gruplara ayrılmaları işte böyle meydana geliyordu. 1918 ve 1919 
yıllarında ırkçı adını taşıyan birtakım teşekküller ve partiler birbirinin peşi sıra kurulmuşlardı. 
Fakat bu teşekküllerin ve partilerin kurulmalarında kurucuların hiçbir sorumluluğu yoktu ve 
olmamıştı. Sadece olaylar bu teşekkülleri ortaya çıkarmıştı. Bu teşekküllerden yalnız biri 
diğerlerine nispetle daha çok meydana çıktı. 1920 senesinden itibaren başarılar elde etti. Bu 
teşekkül Nasyonal Sosyalist Demokratik işçi Partisi idi. 

Bu arada bir başka partinin kurucularının mertçe verdikleri karar hayran kalınacak bir 
hareketti. Çünkü bu mert insanlar, diğer harekete nispetle kendi hareketlerinin daha az başarı 
ihtimali arz ettiğini gördüklerinde, partilerini feshederek, bir kayıt ve şart ortaya atmadan 
diğer hareketle birleştiler. Bizim bu sözlerimiz bilhassa Julius Streicher hakkındadır. Bu 
kimse partinin en yaşlı dâva adamlarından biridir. O sırada Nurenberg'de bulunan Alman 
Sosyalist Partisinin, Nasyonal Sosyalist Demokratik işçi Partisi ile bir alâkası yoktu ve 
tamamen müstakil bir şekilde kurulmuştu. Fakat bu i-ki partinin de amaçları ortaktı. Alman 
Sosyalist Partisi'nin en yaşlı lideri, biraz önce de belirttiğim gibi profesör Julius Streicher idi. 
Başlangıçta profesör de görevinin kutsallığına ve hareketin geleceğine inanmıştı. Fakat daha 
sonra Nasyonal Sosyalist Demokratik işçi Partisi'nin aynı sahadaki üstünlüğünü tespit ettiği 
vakit, kendi partisi ve işçi cemiyeti lehlerine gösterdiği faaliyetlerden vazgeçti. Partisinin 
taraftarlarını Nasyonal Sosyalist Demokratik işçi Partisı'ne girmeye zorladı. Çünkü kendisine 
karşı mücadelede bu parti galip gelmişti. Ortak hedef uğrunda tek cephede mücadele 
edilmesini arzu ediyordu. Bu karar hakikaten mühimdi ve zamanında alınmış bir karardı. 
Parti olarak gösterdiğimiz faaliyet sırasında bir dağılma ve parçalanma gibi krizlere tesadüf 
etmedik, ilk günlerdeki arkadaşların mertçe idareleri sayesinde her şey yine aynı şekilde 
doğru ve mutlu bir sonuca bağlandı. 

Önceleri, ne kendilerine özgü fikirleri ve ne de kendilerinin başarılarının artık su götürmez bir 
durum aldığını görünce, kendilerine özgü amaçları olmayan bir sürü ihtiraslı kişiler birdenbire 
kendilerinde bir yetenek olduğunu hissediyorlardı. 

Bu arada birdenbire, birtakım programlar meydana çıktı. Bu programlar tamamen bizim 
partinin programından kopya edilmişti. Bizim partiden kopya edilen fikirlerin savunması 
yapılıyordu. Bu kimseler, yıllarca uğrunda mücadele etmiş olduğumuz fikirlerden söz 
ediyorlardı. 

Nasyonal Sosyalist Demokratik işçi Partisi'nin eskiden ben takip etmekte olduğu yollar, bu 
kimseler tarafından takip ediliyordu. Bu yeni oluşum partiler Nasyonal Sosyalist Demokratik 
işçi Partisi'nin eskiden beri mevcudiyetini bildikleri için bu partileri neden kurduklarım izafi 


etmeye kendilerini mecbur hissediyorlardı. Belki ileri sürülen sebepler ne kadar asil olursa 
olsun, çeviri maksadı ile verilen beyanlar da o kadar sahte idi. 

Bütün bunlara eğilim gösterilmesinin tek sebebi, ne pahasına olursa olsun bu işte bir rol 
oynamak isteyen parti kurucularının şahsi hırsları idi. Bu gibi kimselerin gösterdikleri cüret, 
sadece başkalarına ait fikirlere sahip çıkmak suretiyle meydana atılmalarından ibarettir. Fakat 
böyle bir cürete, ancak hırsızlık denir. 

O sıralarda, bu parti kleptomanlarının kendi işleri için ortaya atacakları bir görüş veya fikir 
yoktu. Fakat, daha sonra ırkçı devletin parçalanmasını da yaşlı gözlerle takip edenler ve acı 
duyanlar yine bu parti kleptomanları oldu. Başkalarının sesini başarabileceklerini sanarak ya 
da bunu ümit ederek, sürekli bir biçimde birlikten söz ediyorlardı. Bütün yaptıkları iş, 
feryatları ve bitip tükenmez şikâyetleri ile başkalarını yormak, yalnız eskiden ortaya atılan 
fikirleri aşırmakta kalmamak ve aynı zamanda bu fikirlere yardımcı ve destek olan eski 
hareketleri de çalmaktı. 

Bu yeni teşebbüsler, başta bulunanların fikri değerleri olmaması yüzünden ümit edileni 
vermediği için, hemen hemen hepsinin, önceleri hafife aldıkları işçi cemiyetlerinden birine 
girmekten memnun kaldıkları görülüyordu. O günlerde ayakta duramayan bütün teşekküller, 
işçi cemiyetlerinden birine iltihak ediyorlardı. Bunlar, birbirlerine asılmış sekiz-dokuz 
felçlinin bir gladyatör kuvvetine denk bir kuvvet meydana getireceğini zannedenlerdendi. 
Belki bu sekiz dokuz felçli arasında bir sağlam kimse bulunabilirdi. Fakat, bu sağlam 
kimsenin de diğer felçlileri ayakta tutmasına kuvveti yetmez ve ilerde bu sağlam da diğerleri 
gibi felçli duruma gelirdi. Biz işçi cemiyetleri ile bu tip birleşmeleri daima bir manevra 
saydık. 

Şu görüşü hiçbir zaman unutmamak gerekir, işçi cemiyetleri şeklinde meydana gelen yeni 
teşekkül hiçbir zaman zayıf grupları, kuvvetli grup haline getiremez. Tam tersine, önceden 
kuvvetli olan grup, böyle bir birleşme karşısında zayıf düşer. Zayıf grupları bir araya getirip 
kuvvetli bir teşekkül meydana getirmek fikri tamamen yanlıştır. 

Esasen, çoğunluk hangi şartlar altında meydana getirilmiş olursa olsun, aptallık ve 
korkaklıktan başka bir şey ortaya çıkaramaz. Bu tecrübe ile sabittir. Bundan çıkarılacak sonuç 
şudur: Çeşitli zayıf grupların her türlü birleşmeleri ile meydana getirilecek yeni cemiyet 
muhtelif hatalarla teşekkül etmiş bir idare heyeti tarafından sevk ve idare edileceği için 
korkaklık ve zaafa teslim edilmiş olur. Ayrıca, böyle bir teşekkülde kuvvetlerin serbestçe 
faaliyet göstermelerine engel olunmakla, en yararlı ve en iyi liderin seçilmesi uğrunda yapı- 
lacak mücadeleye de fırsat verilmeyecektir. Bunun neticesi olarak en sağlam ve en kati 
fikirlerin galip gelmeleri de tehlikeye girmiş oluyor. Bu tip cemiyetler, mevcut durumun ve 
olayların doğal gelişimine de karşıdırlar. Çünkü bunlar, uğrunda mücadele verilen sorunun 
çözümünü çabuklaştırmak yerine geciktirirler. Belki, bazı grupların birleşmeleri ve müşterek 
teşebbüslere girişmeleri yararlı olabilir. Ancak bu teşebbüs, pek kısa bir müddet için ve pek 
belirli sorunlarla meşgul olmak için yapılmalıdır. Bu durum hiçbir zaman devam etmemelidir. 
Çünkü böyle bir durum hareketin kurtarıcı vazifesinden vazgeçmesine sebep olur. Çünkü ha- 
reket, yukarıda anlatılan bir birleşmenin içine saplanıp kalırsa kendi istikametinde gelişme 
imkânını da elinden kaçırır. 

Demek oluyor ki, rakip partilere hakim olmakla, önceden tespit edilmiş hedefe muzaffer bir 
sıfatla ulaşmak ihtimali de ortadan kalkmaktadır. 

Dünyada büyük olan her şey, birleşmeler tarafından meydana getirilen hararetli mücadeleler 
sonunda elde edilememiştir. Büyük olan her şey daima tek ve galip tarafından fethedilmiştir. 
itüfaklar, kaynakları dolayısıyla, gelecekteki ufalanma tohumlarını, hattâ o güne kadar elde 
edilmiş olumlu sonuçların tamamen kaybedilmesi sebeplerim kendi içlerinde taşırlar. Büyük 
ve dünyanın altını üstüne getiren manevi mahiyetteki devrimci hareketler ancak bağımsız ve 
tek başına olan grup tarafından yapılan dev mücadele sonunda olumlu sonucu ulaşmıştır ve 


ulaşabilir. Dünyayı saran böyle bir hareket hiçbir zaman, grupların birleşmeleri ile temin 
edilemez. 

Irkçı devlet bir halk işçi meclisinin anlaşmalardan meydana getirilmiş idaresi ile ortaya 
çıkarılamaz. Ancak ırkçı devlet diğer hareketler arasından kendine yol açmış ve kuvvetini 
kabul ettirmiş tek bir hareketin faal iradesi sayesinde kurulur. 


BÖLÜM 21 
Eski Alman Devleti kuvvetini, dayandığı başlıca üç sütundan alıyordu. Bu üç esas şunlardır: 
Monarşik şekil, yüksek dereceli memurlar ve ordu. 1918 devrimi devletin monarşik olan 
şeklini kaldırdı, orduyu tamamen dağıttı ve memurları partilerin pençelerine teslim etti. 
Neticede devletin otoritesi olan esaslar kökünden yıkılmış oldu. Devlet otoritesinin dayandığı 
birinci esas, halkın gözündeki rağbetidir. Yalnız bu rağbete dayanan otorite ise son derece 
zayıftır. Böyle bir otoritenin güvenliği ve istikrarı yoktur. Bundan dolayı hükümet, tabanı 
genişletmek, nüfuz ve kudretini kuvvetli bir şekilde kurmak zorundadır. 
Demek ki, her otoritenin ikinci temel taşı iktidarın nüfuz ve kudretindedir. Bu ikinci otorite, 
ilkine nispetle daha istikrarlı ve daha emindir. Fakat hemen şunu söyleyelim ki, hiç de gürbüz 
değildir. Eğer, halkın nezdinde sevgi ile kuvvet birleşirse ve bu birleşme bir müddet devam 
ettirebilinirse, işte o zaman daha sağlam temeller üzerinde yeni bir otorite teşekkül etmiş olur. 
Nihayet halkın nezdinde, sevgi, kuvvet ve anane birleştiği takdirde bunlardan meydana gelen 
otorite sarsılmaz kabul edilir, işte 1918 devrimi bu üç direği yıktı. Gelenekten her türlü 
otoriteyi çekip aldı. Eski imparatorluğun yıkılması, eski hükümet şeklinin bir tarafa itilmesi, 
eski hakimiyet işaretlerinin ve imparatorluğun sembollerinin imha edilmesiyle gelenek 
birdenbire yok edildi. Bunun neticesi olarak devlet otoritesi şiddetli bir şekilde sarsıldı. Hatta, 
bugün devlet otoritesinin ikinci direği dahi ortada yoktur, devrimi yapabilmek için devletin 
teşkilâtlı kuvvetinin en büyüğü olan ordunun dağıtılmasına mecburiyet duyulmuştu. Ordunun 
kemirilmiş enkazı dahi devrimci mücadeleler unsuru olarak kullanıldı. 
Cephedeki ordular, hiçbir zaman suçlu bir mevkie düşmediler. Fakat dört buçuk sene 
kahramanca savaştıkları mevkilerden geri çekilince, bu orduları, çöküş sahnelerini görmek 
daha çok yıktı. Nihayet terhis edilecek yerlere ulaşınca, itaat tanımaz oldular. 
Hiç şüphe yok ki, askerlik hizmetini günde sekiz saatlik bir hizmet sayan bu asilere dayanarak 
ve güvenerek hiçbir otorite kurulamazdı. Artık, otoritenin sağlamlığım temin eden ikinci direk 
de böylece bir kenara atılmış oluyordu. 
Devrim, ilk unsuru, yani halk nezdindeki sevgiyi muhafaza edebildi ve otoritesini bu sevgi 
üzerine inşa etti. Halbuki otoritesini inşa ettiği bu emel pek fazla çürüktü. Devrim hiç şüphe 
yok ki, bir kalemde eski devlet binasını yıkmağa muvaffak oldu. Fakat bu muvaffakiyette rol 
oynayan şey, milletimizin normal bünyesinin, devrimden önce savaş tarafından kemirilmiş 
olması idi. 
Bir bütün olarak göz önüne alınacak olursa, her millet üç büyük sınıf halinde bir varlık arz 
eder. 
Bu üç büyük sınıftan biri, seçkin vatandaşlardan meydana gelir. Bu sınıfa dahil olanlar fazilet 
sahibidirler ve cesaret ve fedakârlık ruhu ile dikkati çekerler. Bu sınıfa karşı olarak, diğer bir 
grup vardır. Bu sınıf en kötü kimselerden oluşmuştur. Bu grubun bencil ve nefret uyandıran 
bir vasfı vardır. Bu iki kutup arasında bir orta sınıf vardır ki, diğerlerine nispetle en geniş 
olanıdır. Bu sınıfa mensup kimseler, ne birinci sınıftakiler gibi seçkin ve cesaret sahibidirler, 
ne de diğer sınıf gibi bencil ve canice bir zihniyetleri vardır. 
Bir toplumun yükselme devreleri, özellikle en iyi vatandaşlardan oluşan sınıfın gayretli ve 
olumlu çalışmaları ile meydana gelir. 


Normal ve düzenli bir gelişmenin orta sınıf mensuplarına hâkim olunduğu zaman meydana 
geldiği ve devam ettiği görülür. Bu sırada aşırı sınıflar yerlerinden kımıldamazlar ya da 
yüksel-mezler. 

Bir toplumun yıkılması, ancak en kötü unsurların hükümeti eline geçirmesi ile olur. işte bu 
bakımdan büyük kütle olan orta sınıf, birbirine zıt olan bu iki sınıfın çarpıştıkları sırada 
kendini gösterir. Bu büyük sınıfın, her zaman rakip partilerden birinin zaferinden sonra, üstün 
gelen tarafa bir armağan olarak boyun eğmesi dikkate değer bir durumdur. Eğer bu sınıf, en 
iyiler galip gelmişlerse onların icraatına engel olamaz. 

Halbuki uzun süren savaş, bu üç sınıfın dengesini altüst etmiştir. Savaşın, milletin seçkin 
sınıfının kanını, hemen hemen son damlasına kadar akıttığını görüyoruz. Buna karşılık savaş, 
orta sınıf üzerinde öyle büyük bir tahribat yapmamıştır. 

Şurası bir gerçektir ki, binlerce ve binlerce defa fedailere başvuruldu. Cephe için fedai arandı. 
Fedai devriyeler çıkarıldı. Fedai emirerleri, fedai telefoncular bulundu. Uçaklar için fedailer, 
nehirler aşmak için fedailer, denizaltılar için fedailer, hücum kıtaları için fedailer... 

Savaş boyunca devamlı bir şekilde gönüllü bulmak icap etti. Bu bitip tükenmek bilmeyen 
talepler karşısında, aynı jest görülüyordu. Sakalları çıkmamış bir delikanlı veya yaşını almış 
bir adam, vatanseverlikten tutuşan ruh ve şahsi cesaret ile, en yüksek bir vazife şuuru ile dolu 
olarak cepheye atılıyordu. 

Böyle on bin, yüz bin teklif geldi. Neticede bu "iman ihtiyat hazinesi" kurudu. Ateşler içine 
atılıp da ölmeyenler, yaralı olarak sayıları pek az kalmış olan inançlı arkadaşlarının yanlarına 
dönüyorlardı. Oysa fedailer denilen bu kimselerden koca koca ordular meydana getirilirdi. 
Fakat bu ordular bizim hiçbir işe yaramayan parlâ-mentocularımızın canice şuursuzlukları 
neticesinde sulh sırasında küçük bir talim dahi görmemişti. Bundan dolayı savaş sırasında ne 
yapabilirlerdi. Cephede yaptık için zayıf bir garanti olan halkın sevgisini kuvvetlendirecek 
silahlı bir teşkilât bulundurmak çarelerim aradılar. 

işte ne kadar gariptir ki, "militarizm aleyhtarı" olan Cumhuriyetin askerlere ihtiyacı vardı. 
Cumhuriyetin ilk ve tek temeli olan halkın sevgisi ancak, p...ler, hırsızlar, yankesiciler, asker 
kaçakları, karaborsacılar, anarşistler topluluğunda kök salabilmişti. Biz bu güruha kötülerin 
nefret uyandıran sınıfı adını vermiştik. Bu durum ve şart altında, böyle bir çevrede, hiç 
çekinmeden hayatını yeni bir idealin uğruna vakfedecek bir kimsenin bulunabileceğini 
düşünmek bile boş bir şeydi. 

Devrimi yapmış olan toplumsal tabaka, yaptığı bu devrimi koruyabilecek askeri temin etmeye 
kabiliyetli olmadığı gibi, kendisi de, kendi korkunç eserini müdafaadan âcizdi. Aynı zamanda 
bu grup hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bir cumhuriyet idaresine taraftar değildi. Bu haydut 
topluluğu, kendi arzusunun tahakkuk etmesi için cumhuriyetten evvelki devletin teşkilâtının 
lâğvedilmesini istiyordu. Bunların parolası hiçbir zaman "Düzen, asayiş ve Alman 
Cumhuriyeti'nih sağlam binası" olmadı. Bu âdi heriflerin tek emeli "cumhuriyetin yağma 
edilmesi" idi. 

işte bundan dolayı, halk temsilcilerinin endişe ve ıstırap içinde çıkardıkları müthiş alarm 
feryatları bu güruh üzerinde bir tesir yapmadı. Tam tersine haydutların halka karşı olan 
mukavemet ve sert davranışlarını arttırdı. 

Gerçekten devrimin ilk günlerinde bir güven ve inanç yokluğu tespit ediliyordu. Halkın, 
devrimin otoritesinin kaynağını kendi sevgisinden almadığını ve başka unsurlara dayandığını 
görünce bir direnişe geçeceği tahmin ediliyordu. Bu mücadele, hırsızlığa ve hak iddiasına, 
hırsızlar ve yağmacılar çetesinin ve hapishanelerden zincirini koparıp kaçmış bir sürü rezil 
heriflerin, işledikleri zulüm ve istibdada karşı olacaktı. 

işte bu sırada, bir kere daha, asker elbisesini sırtına geçiren, tüfeğini kaptığı gibi, sükünet ve 
asayişi hâkim kılan, vatandaşlarını tahrip edenlere karşı başlarında miğferleri olduğu halde 
mücadeleye hazır olan Alman gençleri bulundu. 


Bu kahramanlar serbest fedailer sıfatı ile bir araya geldiler. Devrime kin beslemekle beraber, 
onu korumaya ve takviye etmeye giriştiler. Bu hareketler ile dünyanın en iyi ve en sağlam 
imanına sahip olduklarım gösterdiler. 

Devrimin gerçek tertipçisi ve devrimin dizginlerini elinde tutan kimse uluslararası Yahudi idi. 
Bu uluslararası Yahudi, o günlerde durumu pek iyi takdir etmişti. Alman milletinin, Rusya'da 
olduğu gibi komünizm bataklığının kanlı çamurlarına itilmeye hazır bulunduğunu biliyordu. 
Alman aydınları ile işçilerini birbirlerine yaklaştıran güç, ırk birliği idi. Bunda halk tabakaları 
ile kültürlü unsurların birbirlerine büyük oranda nüfuz etmiş olmalarının da etkisi 
bulunuyordu. Bu durum Avrupa'nın bütün batı memleketlerinde mevcut iken, Rusya'da bu 
şartlar yoktu. Rusya'da aydınların çoğu Rus milletinden değildi. Yahut bu aydınlar Rus olsalar 
bile artık Slavlıklarını kaybetmişlerdi. Savaştan önce Rusya'da aydın tabaka, kendini halka 
bağlayacak bir aracı tabakanın mevcut bulunmamasından dolayı, halk tarafından her an yok 
edilebilirdi. Fakat Rus halkı fikri ve ahlâki seviye bakımından sıfırdı, işte bu cahiller 
topluluğu olan Rus halkı, aydınlara karşı tahrik edilince, Rusya'nın kaderi birden değişti ve 
inkılâp başarı kazandı. Neticede, Komünist ihtilâli galip çıkınca, cahil Rus halkı Yahudi 
diktatörlerin, müdafaadan mahrum birer kölesi haline geldi. Yahudi diktatörler ise, bu 
istibdada, "halk cumhuriyeti" adını verecek kadar sahte ve ustaca hareket ettiler. 

Şimdi Almanya'da cereyan eden olayı da anlatalım. Almanya'daki devrim, ancak ordunun iç 
idaresinin bozulması ile mümkün oldu. Bu arada hemen şunu belirtelim ki, devrimin casusları 
ve orduyu içten yıkan âdi herifler, cephedeki, askerler değildi. Bu âdi işi, iktisadi bir unvan ile 
bu memlekette lüzumlu bir mütehassıs gibi hayat süren zalim alçaklar yaptı. Gerçi Alman 
ordusunu takviye eden on binlerce asker kaçağı da vardı. Fakat bunlar kendilerini büyük bir 
tehlikeye atmadılar ve cepheye arkalarını döndüler. 

Hakiki bir korkak, en çok ölümden çekinir. Cephedeki korkağa ölümün karanlık yüzü, bir gün 
içinde çeşitli şekillerde görünür. Zayıf, korkak, tereddüt içinde olan tabansız kimseler, bu 
durumlarına rağmen, vazife yerinde tutulmak isteniyorlarsa. Onlara şunu öğretmelidir: 
Kaçanın başına korktuğu şey muhakkak gelecektir. Cephede ölmek ihtimal dahilindedir. 
Fakat, kaçarken ölmek muhakkaktır. 

işte askeri kanunun bütün maksat ve mânası bu olmalıdır. 

Münhasıran, bir kimsenin doğuştan kazandığı cesaret ve fedakârlıklarla bir milletin hayatı 
uğrundaki büyük "kavga"yı nihayete kadar idare edebilmek imkânına inanmak gayet güzel bir 
şeydi. Vazifenin, ihtiyari bir şekilde ve kendi arzusu ile ifa edilmesi vatandaşların haklı 
hareketlerine dalma hâkim olmuştur. Fakat vasat kabiliyette ve karakterde olan kimseler için 
bu artık bir hakikat değildir. 

Bundan dolayı, böyle kanunlara sahip olmak şart ve böyle kanunların tam manasıyla tatbik 
edilmesi çok lüzumludur. 

Gönüllü kahramanlar hakkında askeri kanun pek tabii olarak elzemdir. Fakat bu kanun daha 
ziyade, millet sıkıntı içinde bulundüğü bir sırada kendi hayatını, topluluğun hayatına tercih 
eden korkak ve bencil olana karşı tesirli ve lüzumludur. 

Bu zayıf karakterli korkak ve bencil kimselerin bu âdi hareketleri ancak, kendilerini korkutan 
şeyden çok daha şiddetli bir ceza ile korkutmakla önlenebilir, insanlara, cepheye davet 
edildikleri vakit, bu davete icabet etmedikleri zaman onları korkutmak için verilecek hapis 
cezası işi halletmez. Burada yalnızca, merhametsizce verilen ölüm cezası olumlu rol oynar. 
Çünkü tecrübe ile sabittir ki, hapishanedeki hücre, cephedeki bir siperden çok daha rahat bir 
yerdir. Keza bu âdi heriflerin kendilerince paha biçilmez kıymetli hayatları hapishanelerde 
garanti altındadır. 

Cephede verilen ölüm cezasının kaldırılması ve ırkı idare kanununun kaldırılması durumu alt 
üst etti. Neticede, bu kaçaklar ordusu memleket içine yayıldı. Böylece bu kaçaklar ordusu 7 
Kasım 1918'de ani olarak karşımıza çıktı ve devrimi yapan teşkilâtı meydana getirdi. 


işin doğrusu aranırsa, cephenin bu âdi teşkilâtı ile bir alâkası yoktu. Fakat cephedekilerin 
hepsinin içinde bir barış arzusu, inkılâp için en ciddi ve en büyük tehlike idi. 

Barış temin edildikten sonra, devrimcileri bir korku aldı. Çünkü cephedeki asker memleketine 
dönmeye başlamıştı ve bu askerler acaba inkılâba müsaade edecekler miydi? Yahudi zekâsı 
bunun da çaresini buldu: inkılâp birkaç gün ılımlı hareket edecekti. Aksi takdirde bir iki 
Alman alayı, bu âdi herifleri, silindir gibi ezer geçerdi. Eğer, o günlerde tek bir Alman 
generali, kendi sadık askerlerine o kızıl heriflerin hepsini kurşuna dizmek, muhtemel mukave- 
metleri top ateşi ile bertaraf etmek emrini verecek olsa idi, generalin bu küçük ordusu 
etrafında on binlerce Alman bir anda toplanabilirdi. 

ipleri elinde tutan Yahudileri, bilhassa bu ihtimal korkutuyordu. Bundan dolayı, bu âdi 
Yahudiler devrimi gayet ılımlı bir şekilde yürüttüler. Onlar devrimi bir komünist devrimi 
olarak göstermenin gerektiğini düşünüyorlardı. Bundan dolayı, savaş sonrası şartları için, 
riyakâr bir çehre ile, bir sükün ve asayiş rejimi tahakkuk ettirecekleri havasını yaydılar. 

Sık sık müsaade istemeleri, eski yüksek dereceli memurlara, eski ordu liderlerine 
başvurmaları bu korkulanndan ileri geliyordu. Hiç olmazsa bir müddet, bu şekilde hareket 
etmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Daha sonra her darbeye boyunlarım büküp, göğüs geren bu 
aldatılmış adamlara hakları olan tekmeyi indirmek cesareti gösterilebilir ve cumhuriyet, eski 
devleti yönetenlerin ellerinden alınarak, devrim akbabalarının pençelerine teslim edilebilirdi. 
işte ancak bu yolla, bu yeni durumu masum, sevimli ve ılımlı bir çehre altında gösterip, eski 
generalleri ve eski devlet memurlarım kandırarak, bu kimselerin taraftarlarının ihtimal 
dahilinde olan bir direnişlerini hükümsüz ve etkisiz bırakmak ümidi beslenebilirdi. 

Bu alçak Yahudiler, bu manevralarında muvaffak oldular. Devrim, asayiş ve sükün unsurları 
tarafından yapılmayıp, kıyam, hırsızlık ve yağma unsurları tarafından yapılmıştı. 

Sosyal Demokrat Parti gittikçe büyümesinden ve çoğalmasından dolayı, devrimci parti 
niteliğini yavaş yavaş kaybetti. Bunun sebebi, partinin devrimden başka bir amaç kabul 
etmesi veya liderlerin yine devrimden başka bir amaca saplanmaları değildi. 

Sebep, partide icraata geçecek kabiliyetli taraftarların kalmaması idi. On milyon üyesi 
bulunan bir parti ile bir devrim yapılamazdı. Bu kadar mühim bir inkılâp hareketi için, artık 
insanın önünde ve emrinde nefret uyandıran bir parti kalmamıştır. Böyle bir parti, devamlı bir 
şekilde şişmesi ile büyük merkezi bir topluluk haline gelmiş, tembel bir kalabalık olmuştur. 
Yahudi, bu durumdan da yararlanmasını bildi. Sosyal Demokrat topluluğun tembelleşmesi ile 
milli savunmamıza bir kurşun bloğu gibi yapışık kaldığı sırada Yahudiler, bu partinin 
bünyesinden faal unsurlar çıkardılar. Bunları hücum kıtaları halinde teşkilâtlandırdılar. 
Yahudi, bu kuvvetleri özellikle müthiş birer çatışma kuvveti haline getirdi. 

Böylece bağımsız parti, Spartakist Cemiyeti, Marksizm'in hücum birliklerini teşkil etti. 
Bunların vazifesi, senelerden beri bu maksat için hazırlanmış olan Sosyal Demokrat Parti'nin 
yerini almaktı. 

Marksizm, korkak burjuvaziyi tam manasıyla anladı. Marksistler, eskimiş ve yıpranmış bir 
nesilden kurulu olan bu siyasi partinin ayaklar altına düşmüş olan itibarının hiçbir zaman 
esaslı bir direniş gösteremeyeceğini biliyorlardı. Bundan dolayı kızıllar, burjuvaziyi pek 
önemsemiyorlardı. 

Daha önce de söylediğimiz gibi, kızılları endişeye sevk eden şey, cepheden dönenlerdi. 
Bundan dolayı, devrimin tabii gelişmesini bir parça kısmak lüzumunu duydular. 

Sosyal demokrasinin bütün gücü, duruma hâkim olmuştu. Bunun için gelecekteki hücum 
birlikleri ve Spartakistler bir tarafa itildiler. Gerçi bu hareket kavgasız olmadı. Kavgaya 
sebep, faal hücum birliklerinin ümitlerinin boşa çıkması ve yağmaya devam edememelerinden 
dolayı çıkardıkları patırdı ve gürültü idi ve bu hal devrimin dizginlerini elinde tutan 
Yahudileri ürküttü. Ancak bundan başka sebepler de vardı. Meselâ, alt üst olmanın neticesi iki 
tarafın teşekkülüne meydan vermişti. Yani, sükün ve asayiş partisi ile kanlı tedhiş grupları 
karşı karşıya gelmişlerdi. 


işte bu durum karşısında, burjuvazi bütün kuvvetleri ile sükün ve asayiş taraftarlarına teslim 
oldu. Böylece bu sefil ve içi geçmiş siyasi oluşum bir icraat yapmak fırsatını eline geçirmiş 
olacaktı. Hiç olmazsa, ayaklarını sağlam bir yere basacak, en çok nefret ettikleri, fakat nefret 
ettikleri kadar da korktukları bir kuvvet ile denk duruma gelmek imkânına kavuşacaklardı. 
inkılâbı en adi unsurlardan kurulu bir azınlık yapmıştı. Aralık 1918 ve Ocak 1919'daki durum 
buydu. Bu âdi hareketin arkasından bütün Marksçı unsurlar geliyordu, inkılâp ılımlı bir 
manzara arz ediyordu. Bu hâl ise, inkılâbın korkunç müritlerinin husumetini çekiyordu. 
Bunlar, silâh kullanarak, terör hareketlerine başvurarak, resmi daireleri işgale ve ılımlı 
devrimcileri tehdide başladılar. Bu tehlike karşısında, yeni idare taraftarları arasında aşırı 
devrimcilere karşı mücadeleyi ortaklaşa yürütmek üzere bir anlaşma yapıldı. 

Sonuç şu oldu: Cumhuriyetin düşmanlan gerçekte cumhuriyete karşı mücadele etmek üzere 
teşkilât kuruyorlar, fakat bambaşka sebeplerden dolayı cumhuriyetin lehinde bulunan 
kimselerin üstün gelmelerine yardımcı oluyorlardı. Diğer bir sonuç da, bu teşkilâtın, eski 
devlet taraftarları ile, yeni devlet taraftarları arasında, her çeşit kavga tehlikesini önler gibi 
görünmesi idi. 

işte bu sonuçlar hiçbir zaman dikkate alınmadı. Yalnız bu durumu görebilenler, onda dokuzu 
devrime katılmamış ve yarısından çoğu devrimden nefret eden bir milletin; ancak onda biri 
tarafından yapılan devrime zorlanmasına ve bu adi devrimin emri altına girmesine akıl 
erdirebilirler. 

Bir yandan barikatlardaki savaşçılarla Spartakistler, öte yandan tutucularla milliyetçi 
ülkücüler bütün yasalarını kaybettiler. Burjuvazi ve Marksizm, kazanılmış alanlar üzerinde 
birleştiler ve bir araya geldiler, işte, cumhuriyet de bu birleşme ve buluşmadan sonra 
kuvvetlenmeye başladı. 

Fakat bu netice, bilhassa seçimden önce burjuva partilerini eski monarşik fikirlere dönme 
arzusunu duymaktan alıkoyamadı. Bu şekil hareket etmek namuslu bir iş değildi. Keza 
burjuvazi çok eskiden monarşi idaresi ile olan ilgisini kesmişti. 

Daha önce yazdığım gibi devrim taraftarları, eski ordunun yok edilmesinden sonra, devlet 
içindeki otoritelerim kuvvetlendirmek için kendilerine yeni bir alet bulmaya mecbur kaldılar. 
Durum şunu gerektiriyordu ki, devrimciler bu kuvveti ancak kendilerine tamamen zıt bir 
hayat düşüncesine sahip olanlar arasında bulabilirlerdi. 

Yahudiler, ancak böyle bir çevreden faydalanabilirlerdi. Belki yeni bir orduyu bu şartlar 
altında ağır bir şekilde kurabilirlerdi ama barış anlaşmaları ile dışardan tahdit edilmiş böyle 
bir orduyu, zamanla manevi bakımdan değiştirerek yeni devlet anlayışının bir âleti haline de 
getirebilirlerdi. 

Eski devletin, devrimin yapılmasına sebep teşkil eden bütün hataları bir yana bırakılır ve 
devrimin bir uygulayıcı sıfatı ile neden başarılı olduğu sorulursa, şu cevaplar verilir: 

1. Çünkü bizdeki görev ve itaat düşünüşlerini, bütün hayat güçlerini kaybetmişlerdi. 

2. Sözde tutucu olan partilerimiz korkakça itaat edip, baş eğmişlerdi. 

Ayrıca şu hususu da eklemek gerekir: 

Görev ve itaat mefhumlarımızın kaskatı kesilmesinin, hareket etmez hale gelmesinin en ince 
sebebi terbiyemizde idi. Tamamen devlet istikametine çevrilmiş olan terbiyemiz milli ruhtan 
yoksun bulunuyordu. Bunun sonucu olarak vasıtalarla, amaçlar birbirlerine karışmışlardı. 
Vazife şuuru, vazifeye riayet, vazife mesuliyeti ve itaat esasta birer maksat değildir. Tıpkı 
devletin de haddizatında bir maksat olmaması gibi. Bunlar birer vasıtadan ibarettir ve ahlâk ve 
fizik bakımından donatılmış olan insanlardan meydana gelen cemiyetlerin varlığını mümkün 
hale getirmek ve bu cemiyetlerin devamlılıklarını sağlamak için birer vasıtalardır. Bir milletin 
gözle görülecek şekilde, mağlüp duruma düştüğü ve birkaç kıymetsiz herifin fiil ve hareketleri 
yüzünden, en korkunç bir istibdadın altına girdiği andan itibaren itaatsizlik göstermek ve 
görevini yerine getirmemek eğer milleti yok olmaktan kurtarabi-lecekse, o zaman bu adi 
heriflere itaat etmek tam bir deliliktir. 


Bugünkü burjuvanın devlet anlayışına göre, ateş açmamak için yukarıdan emir alan bir 
kumandan vazifesine uygun hareket etmiş olur ve ateş etmemekte haklıdır. Çünkü kesin ve 
körü körüne itaat burjuvalar nazarında kendi milletinin hayatından çok daha değerlidir. Eğer 
bu âdi devrim hareketi başarıya ulaşmışsa, bunun en büyük sebebi, milletimizin ve daha 
doğrusu hükümet adamlarımızın, bu mefhumlardan habersiz olmaları idi. İkinci büyük sebep, 
ise, muhafazakâr partilerin korkaklıkları ve milletimizin bünyesindeki en iyi ve en çalışkan 
unsurların ortadan kalkmış olmaları idi. Milletin içindeki bu faydalı unsurlar cephede 
ölmüşlerdi. Ayrıca burjuva partileri fikir ve kanaatlerini, ancak fikir sahasında, fikri silahlarla 
koruyabileceklerine inanıyorlardı. Çünkü kuvvet kullanmak hakkına sadece devlet sahipti. 
Bu şekil düşünmek, sadece gittikçe artan çöküşün işaretlerini taşımakla kalmaz. Aynı 
zamanda, bu şekilde düşünmek, siyasi rakiplerin eskiden beri bu hususu terk ederek kendi 
siyasi amaçları için, cebir ve şiddet yoluyla mücadele edeceklerini ilân ettikleri bir sırada çok 
hatalı olur. 

Bunun böyle olduğunu, 7-11 Kasım günleri açıkça ispat etti. O sırada Marksizm, 
parlamentoculuğu ve demokrasiyi önemsemiyordu. Her iki kuruluşa da köpekler gibi uluyan 
ve ateş eden cani çeteleri ile en korkunç ve en öldürücü darbeyi indirdi. Geveze burjuva 
teşkilâtı bu durum karşısında âciz kaldı. Fakat devrimden sonra da bu burjuva partileri yeni 
yeni bayraklar altında ortaya çıktılar. Bu partilerin liderleri saklandıkları yerlerden dışarı 
çıkarlarken, olaylardan ders almamışlar, hiçbir şey öğrenmemişlerdi. 

Bu partilerin, programlarındaki yeni şartlara uymayan kısımları ise eskisinin aynı idi. 
Bunların maksatları yeni şartlara mümkün olduğu kadar uyabilmekten ibaretti. Tek silâhları 
ise "söz" idi. Burjuva partileri, devrimden sonra da rakiplerine sokak ortasında teslim oldular. 
Cumhuriyetin müdafaası için meclise bir kanun teklifi getirildi. ilk önceleri çoğunluk temin 
edilemediği için teklif kabul olunmadı. Fakat, miting yapan iki yüz bin kızıl karşısında 
burjuva devlet adamları korktular. Sanki, bunlar başka türlü hareket ederlerse, hiddetten 
köpüren bu kalabalığın hışmına uğrayarak Reichstag'dan çıktıkları zaman, belkemiklerinin 
kırılacağını zannettiler. Bu korku, onları kanaatleri hilâfına, teklifin lehinde oy kullanmak 
mecburiyetinde bıraktı. 1922 yılının Temmuz ayında parlamentoda oynanan komedi sırasında 
Nasyonalistler önergenin aleyhinde oy verdiler. 

Böylece yeni devlet, sanki hiçbir milli muhalefet yokmuş gibi gelişti, işte o sıralarda 
Marksizm'e ve onun teşviki ile ayaklanan topluluklara karşı çıkan ve bu muhalefet cesaretim 
gösteren oluşumlar, fedai heyetleri, kendi kendim koruyan topluluklar, vatanperverler, 
muhafızlar ve genellikle eski muhariplerden kurulu geleneksel kümecikler oldular. 

Fakat bunların varlıkları da Almanya'nın ters talihini,'bir parçacık bile olsun değiştirmedi. Bu 
sonuç normaldi. Nasıl Nasyonal Partiler sokaklarda hiçbir kuvvet ve kudrete sahip 
bulunmadıkları için halka nüfuz edememiş ve etkili olamamışlarsa, sözde kötü gidişe karşı 
müdafaa kümeleri teşkil edenler de, siyasi fikirlerden ve her türlü hakiki siyasi maksatlardan 
mahrum bulundukları için topluluklara nüfuz edemediler. 

Marksizm'i zafere götüren şey, siyasi idaresi ile fiil ve hareketlerindeki sert ve şiddet arz eden 
mitingleridir. Milli Almanya'nın kaderi üzerinde her türlü nüfuz ve tesirden mahrum bırakan 
şey sert kuvvetin milli irade ile işbirliği yapmamasıdır. Milli partiler ne olursa olsun, bu 
iradeyi bir sokak kavgasında -galip çıkaracak bir kuvvete, asla sahip değillerdi. 

Bu durumu kumaz Yahudi, başarılı bir şekilde devam ettirdi. Basın yolu ile, Yahudi, bu kötü 
gidişe karşı olan müdafaa kaynaklarım siyasi olmayan fikirlerle doldurdu. Böylece siyasi 
mücadelede Yahudi, "gerçek fikir silâhlarının kullanılmasını istiyor ve bunu övüyordu. 
Milyonlarca aptal Alman bu eşekçe harekete kendim kaptırıp savunma silâhlarını elden 
çıkarıp kendini Yahudi'nin kanlı ellerine teslim ediyordu. Bunu yaparken, işin feci tarafını da 
takdir edemiyordu. 


Her türlü ıslahatçı fikrin yokluğu, dalma mücadele kuvvetinin tahdidini gerektirir. En kaba 
silâhları kullanmak hakkına sahip olma kanaati de, dajma yeni bir devrimci düzenin zaferinin 
lüzum ve zaruretini doğurur. 

Demek oluyor ki bu gayeler ve idealler uğrunda mücadele etmeyen bir hareket hiçbir zaman 
en son çarelere müracaat etmeyecektir. 

Büyük bir fikrin ilânı Fransız Ihtilâli'nin başarı sırrı olmuştur. Rusya'daki komünist devrimi 
zaferini fikre borçludur. Faşizm kuvvetini, ancak bir milleti iyi bir şekilde büyük bir 
yenileşme hareketine tâbi tutmak fikrinden almıştır. 

işte burjuva partilerinin hiçbirinde bu işi başaracak bir kabiliyet yoktur. 

Fakat, yalnız burjuva partileri siyasal amaçlarını, geçmişin yeniden yaşatılmasında 
görmüyorlardı. Çeşitli savunma grupları da, siyasal amaçlarla uğraştıkları oranda, bunu 
yapıyorlardı. Askeri birliklere özgü ve Kyffhauseriennes* eğilimleri bunların çevrelerinde 
canlandılar. Bu tutumları cumhuriyete yaradı ve yok olmalarına yol açtı. iyi amaçlarla ve iyi 
niyetle davranmış olmaları, eğilimlerinin ne kadar yanlış olduğu kanaatini değiştirmez. 
Marksizm güçlendiği Reichsvvehr'de, otoritesi için gerekli olan yardımı yavaş yavaş buldu ve 
bir fikri ısrarla izleme yolu ile, ulusal savunma gruplarını dağıtmaya başladı. Bu topluluklar, 
kendisine tehlikeli görünüyorlardı ve gereksiz duruma gelmişlerdi. Haklarında kuşku duyulan 
en cesaretli liderlerden bazıları mahkemelere yollanarak, hapse atıldılar. Sonunda hepsi, kendi 
hataları yüzünden hak ettikleri kötü sonuçlara uğramaktan kurtulamadılar. 

NASYONAL SOSYALiIST PARTISI kurulduğu zaman, amacı, burjuva partilerde olduğu 
gibi, geçmişi mekanik bir şekilde yeniden yaşatmak olmayıp, bugünkü devletin anlamsız 
mekanizması yerine, hedefi ırkçı bir organik devlet koymaktan ibaret olan yeni bir hareket 
ortaya çıkarmaktı. 

Genç hareket, ilk günlerden itibaren fikirlerini mânevi vasıtalarla yazmak ve propaganda 
yapmak lüzumunu duydu. Fakat bu şekil çalışmanın aynı zamanda kaba kuvvet ile takviye 
edilmesi gerektiğini de kabul etti. (Bu bir dağın adıdır. Menkıbeye göre, Frederic 
Barberousse, burada bir sihrin etkisi ile uyuya kalmıştı. Panjermanist ülkünün üstün gelmesini 
sağlamak için uyanıyordu. Kyffhausbund'da, savaştan önce eski asker ile öğrencilerin 
oluşturduğu bütün vatansever demekler toplanmışlardı. ) 

Yeni doktrinin büyük önemi nazarı itibara alınarak ulaşılacak hedef için yapılan fedakârlıklar 
hiçbir zaman büyük bir şey olarak kabul edilmedi. 

Öyle anlar olur ki, bir milletin kalbini fethetmek isteyen bir hareket, kendi bünyesinde, 
düşmanlarının terör hareketlerine karşı müdafaa çaresi bulmak mecburiyetini duyar. Tarihin 
ölümsüz derslerinden biri de şudur: Terörden yardım gören felsefi bir fikir hiçbir zaman idari 
usullerle mağlüp edilemez. Böyle felsefi bir fikir, ancak cüretkârca olduğu kadar kesin fiil ve 
hareketleri ile kendisini ifade eden yine bir felsefi fikir ile yok edilebilir. 

Bu keyfiyet devletlerin resmi hamilerinin hoşuna gitmez. Fakat bu hal, inkâr kabul etmez bir 
gerçektir. 

Alman Devleti Marksizm'in şiddetli hücumuna hedef olmaktadır. Devlet, yetmiş seneden beri 
devam eden mücadelenin ideolojik zaferine mâni olamadığı gibi senelerce kendini tehdit eden 
ideolojinin uğruna çarpışanları en kanlı bir şekilde cezalandırmış, fakat yine de, Marksizm'e 
her hususta teslim olmuştur. 

Kasım 1918'de Marksizm'e kayıtsız şartsız teslim olan devlet, bir gün içinde Marksizm'e 
hâkim olamazdı. Çünkü, bakan koltuklarına oturmuş olan ahmak burjuvalar bugün işçilere 
karşı hükümet etmemek lüzumunu ağızlarında geveleyip duruyorlardı. Bu ahmak burjuvalar 
Alman işçisinin isteklerini Marksizmle aynı şey olarak kabul ediyor ve böylece tarihi 
değiştirme suçunu işliyordu. Bundan dolayı, Marksist fikir ve teşkilât karşısında, devletimizin 
yıkılmasını da gizlemeğe çalışıyorlardı. 

Bugünkü devletin Marksizm'e tamamen boyun eğmesi karşısında NASYONAL SOSYALIST 
HAREKET, sadece manevi silâhlarla kendi fikrinin galip çıkmasını hazırlamak imkânına 


sahip değildir. Zafer sarhoşluğu içinde bulunan uluslararasıcılık, terör hareketlerine karşı 
kendi imkânları ile bir müdafaa tedbiri olmakla da mükelleftir. 

Asayiş kadromuzun nasıl kurulduğunu, toplantılarımızda gördüğü mühim vazifeleri 
kitabımızın bundan önceki kısımlarında bahsetmiş ve kadromuzun yavaş yavaş geliştiğini 
görmüştük. 

Bizim bu teşkilâtımız ile, Alman müdafaa ekiplerinin arasında benzerlik varsa da bu dış 
görünüştedir. Çünkü Alman Müdafaa Ekiplerinin açık bir siyasal fikirleri yoktu. Bunlar 
sadece hususi himaye ekiplerinden ibarettiler. Bunların kendilerine özgü bir hazırlıkları ve 
teşkilâtlan vardı. Öyle ki, yasadışı birer gönüllü teşkilât olmaları ile, devletin yasal 
teşkilâtlarının tamamlayıcı niteliğini taşıyorlardı. Ancak kuruluş biçimleri o devirde devletin 
durumundan ileri geliyordu. Ama unvanları kendilerine, yani yapılarına hiç uymuyordu. 
Çünkü bunlar, yalnız özel kanaatleri uğrunda mücadele veren özel kuruluşlardı. Bir bölüm 
liderler ve hatta bütün bu gruplar, cumhuriyete karşı olmalarına rağmen amaçlannı 
gerçekleştiremiyorlardı. Çünkü kelimenin tam anlamı ile bir kanaat oluşturabilmek için 
mevcut durumun aşağılık olduğuna güven getirmek yeterli değildir. Böyle bir kanaat, ancak 
yeni durumdan önce bir fikir ortaya çıkarmakla ve bunun gerekli olduğu hakkında duygu 
beslemekle yayılabilir. Ancak bu, yeni durumun kurulması uğrunda mücadele ile ve 
mücadeleyi hayatın en büyük görevi saymakla kök salabilir. 

O günlerde Nasyonal Sosyalist Hareketin emniyet kadrosunu, bu müdafaa ekiplerinden ayıran 
en esaslı vasıf, inkılâp tarafından meydana getirilen şartların, en ufağını dahi müdafaa 
etmemesi ve tamamına karşı çıkarak yeni bir Almanya uğrunda mücadele etmesi idi. 

Gerçi bu güvenlik kuruluşu, ilk günlerde toplantılarımızın düzen içinde geçmesini sağlamakla 
görevli idi. Yani görevi sınırlı idi. Rakiplerimizin, toplantılarımızı sabote etmelerini 
önleyecekti, ilk günlerde bu yolda, esaslı saldırılar yapmak için kurulmuştu. Ama bu 
teşkilâtımızın değişmez tutumu, Alman ırkçılarının kokuşmuş toplantı yerlerinde* ileri 
sürdükleri gibi, yalnız sopa yemeğe karşı şiddetli bir istekten ileri gelmiyordu. Güvenlik 
kuruluşumuzdaki taraftarlarımızın bu tutumları, bir sopa darbesi ile yere serildiğinde, en iyi 
bir fikrin bile boğazlanabileceğine inanmış olmalarından ileri geliyordu. 

Çoğu zaman tarihte görüldüğü gibi, en asil başlar, en âdi darbeler altında uçmuşlardır. Bizim 
teşkilâtımız cebir ve şiddeti esasen bir maksat olarak kabul etmez. Teşkilâtımız, ülkücü 
amaçları takip edenleri, baskı, zor ve şiddetten korumak için teşekkül etmiştir. Teşkilâtımız, 
millete hiçbir koruma ihtimalini vermeyen bir devleti 

(© Deutsch Volkfeohe, ırkçı fikirlerin yayılması konusunda Hitler taraftarları ile rekabet 
eden bir teşkilât idi. Daha sonra, yavaş yavaş ortadan kalktı ) 

müdafaa etmek için değil, tam tersine olarak, milleti ve devleti yok etmek isteyenlere karşı, 
milletin müdafaasını üstüne almak için kurulmuştur. 

Münih'te Hofbrauhaus düğün salonunda yaptığımız muharebede emniyet kuvvetimize 
gösterdiği kahramanlıktan dolayı, o günün büyük hatırasını daimi bir şekilde tespit etmek için 
HÜCUM K-IT'ASI adını verdik. Daha doğrusu emniyet kuvvetimiz o gün bir sürü kızıl 
karşısında gösterdiği cesaret ve kazandığı zafer sayesinde bu ismi hak etti. 

Bu ismin ifade ettiği mâna, hareketimizin yalnız bir kısmını anlatıyordu. Bu isim ve bu isim 
altında toplananlar, propaganda gibi, basın gibi, bilimsel müesseseler gibi ve partimizin diğer 
üyeleri gibi, bir bütünün bir kısmını ifade ediyor ve bir parçasını teşkil ediyordu. 

Zihinlerden silinmeyen o tarihi toplantıdaki başarımız, yalnız o günkü toplantıya özgü 
kalmadı. Hareketimizi ve fikirlerimizi Almanya'nın diğer taraflarında da yaymak için 
yaptığımız teşebbüslerde bu organımızın ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu gördük. 
Kızıllar, bizi kendileri için bir tehlike olarak kabul ettikten sonra Nasyonal Sosyalist 
toplantılar yapmak için giriştiğimiz teşebbüslerde bizi daha büyük bir kuvvet haline gelmeden 
boğmak ve ezmek için hiçbir fırsatı kaçırmadılar, Bazen de toplantılarımızı sabotajlarla 


önlemeye çalıştılar. Bütün bu hâdiseler olurken Marksçı partilerin üyeleri ve oluşumları her 
yerde ve hattâ parlamentoda dahi sabotaj hareketlerini müdafaa ediyorlardı. 

Kızılların bu hareketleri normaldi. Fakat hiçbir yerde konuşamayan ve hatiplerinin sözleri 
kızıllar tarafından kesilen, her zaman Marksistlerin dayaklarına maruz kalan ve Marksizm 
aleyhindeki hareketimizi takip edip, bizim bu milli mücadelemiz sırasında karşılaştığımız 
güçlüklerden adeta zevk duyan burjuva partilerinin bu tutumlarına ne demeli? Bu pis 
burjuvalar, mağlüp edemedikleri kızıl partilerin, tarafımızdan da alt edilemediğini gördükçe 
memnun oluyorlardı. 

Yüksek dereceli memurlar, emniyet amirleri hattâ hattâ bakanlar, kendilerine rezil dedirtecek 
bir karaktersizlikle, vatanperver kişiler hüviyetine bürünüp, biz Nasyonal Sosyalistlerin, 
Marksçılarla olan mücadelesinde, en âdi bir şekilde kızıllara hizmet ediyorlardı. Birkaç sene 
önce kızıl köpek sürüleri tarafından ipe çekilmemelerim ve bir fener direğine asılmış cesetler 
haline gelmemelerini kısmen dahi olsa bizim kahramanlığımıza borçlu olan âdi heriflerin, 
partimiz ve üyeleri hakkında hiçbir ihtarda bulunmadan takibata geçmeleri, rezil kimseler 
olduklarının en açık delili idi. 

Bu kadar hüzün verici hadiseler arasında ebediyete intikal eden Polis Müdürü Pöhner mert bir 
adam olarak bu âdi köpeklerden bahsederken şöyle demişti: 

"Ben, hayatım boyunca sadece bir Alman olmak, öyle kalmak ve bir memur olmak için 
mücadele ettim. Rezil bir memur olarak, karşısına çıkana fahişelik eden ve o anın hâkimi 
görünmeğe fırsat bulan âdi yaratıklarla benim karıştırılmamamı isterim." 

Bizi endişeye sevk eden ve çok hazin olan bir durum vardı ki, o da, bu köpek sürüsünün, 
yavaş yavaş da olsa Alman Devleti'nin en namuslu kişilerim emir ve tesirleri altına alarak 
onlara da kendi ilkelerini ve adiliklerini aşılamaları idi. Bunlar aynı zamanda namuslu bir 
kimseye karşı da azgın ve korkunç bir kin beslerlerdi, Yahudi taktiği burada da kuvvetini 
gösterir ve bu namuslu memurlar vazifelerinden atılırlardı. Bütün bunlar olurken başta 
bulunan âdi herifler de "nasyonalist" etiketi altında kendilerini millete pahalı satarlardı. Biz, 
bu gibi âdi köpeklerden hiçbir yardım göremezdik. Fakat, kendi korunma teşkilâtımız olan 
"Hücum Kıtaları"nın gelişmesi emniyetini garanti edince, takdir dolu dikkatleri üstümüze 
çekebilirdik. 

Bizim hücum kıtalarımızın iç teşkilâtında hâkim fikir, bu organımızın tam bir hücum kıtası 
olmasından başka, Nasyonal Sosyalist ideali sarsılmaz bir şekilde manevi kuvvet haline 
getirmek ve disipline dikkat etmek olmuştur. 

Bu teşkilâtımızın, herhangi bir müdafaa teşkilâtı veya gizli bir cemiyet ile bir benzerliği ve 
alâkası yoktur. 

Bir milletin askeri terbiyesi yalnız hususi kaynaklarla temin edilemez. Bunun için devlet 
tarafından büyük mali yardım yapılması i-cap eder. Bundan başka bir hususu düşünmek, 
kendi imkânları hakkında pek fazla ümitlere kapılmak olurdu. 

ihtiyari disiplini tatbik "ederek, askeri kıymeti bulunan teşekküllerin meydana getirilmesinde 
bazı engelleri aşabilmek kabil değildir. Çünkü en esaslı kumanda aleti olan ceza vermek 
yetkisi noksandır. 1914 senesinin ilkbaharında teşkil edilen ve fedai heyetleri demlen 
kuvvetleri bugün dahi meydana getirmek mümkündür. Fakat bu heyetleri meydana getirenler, 
eski subaylardı. Bu subayların birçoğu eski ordu mektebinde okumuşlardı. Ayrıca, yüklenen 
vazife, cinsine bakılmaksızın kayıtsız şartsız bir askeri itaat gerektirmekte idi. 

Halbuki gönüllü ekipler için bir ideal söz konusu değildi. Ekip, ne kadar geniş olursa, disiplin 
de o kadar gevşek olur. Her üyeden az iş isteniyordu. Bunun neticesi olarak, müdafaa ekipleri 
eski askerler ve emekliler cemiyeti haline geliyordu. Kayıtsız şartsız, bir emir ve idare yetkisi 
olmadan, askeri hizmete gönüllü hazırlama işi hiçbir zaman büyük topluluklara tatbik 
edilemez. Kendi rızaları ile, ordu içinde itaat mecburiyetine boyun eğenler azınlıkta 
kalacaklardır. 


Ayrıca, vasıta ve âlet eksikliği, imkânsızlık, müdafaa ekiplerinin hakiki bir talim yapmalarına 
fırsat vermemektedir. Halbuki, ciddi bir talim, böyle bir müessesenin en birinci ve en büyük 
vazifesi olmalıdır. Savaşın üstünden sekiz sene geçtiği halde, bu uzun zaman zarfında Alman 
gençlerinin hiçbiri muntazam bir talim görmedi. Bu müdafaa ekiplerinin vazifesi, sadece çok 
eskiden talim terbiye görmüş kimseleri toplamak değildir. Eğer bu iş böyle yapılırsa, bir 
kimsenin, ekibi hangi sene terk edeceği kolayca hesaplanabilir. 1918 senesinin en genç 
elemanı dahi, yirmi sene sonra askeri kıymetini kaybedecektir. Şimdi, Almanya bu kötü 
devreye büyük bir hızla yaklaşmaktadır. Bu dönem gelip çattığı vakit, savunma ekipleri tam 
anlamıyla emekliler cemiyeti hüviyetini alacaktır. 

Halbuki esas vazifesi kötü gidişe karşı koymak olan müdafaa ekiplerinin durumları böyle 
olmamalıdır, işte bu hal, henüz askeri talim görmemiş olanlar için talimin gerekli olduğunu 
açıkça ortaya koymaktadır. 

Fakat şu sıra bu şekil yetiştirme imkânsızdır. Haftada bir iki saatlik bir talim ile bir asker 
hakikaten yetiştirilemez, iki senelik bir askerlik hizmeti bir Alman gencini tam bir asker 
haline getirmeye yeterlidir. 

Hepimiz, cephede, askerlik mesleğine tam manasıyla hazırlanmamış olan genç askerlerimizin 
korkunç ve feci durumlarım gözlerimizle gördük. On beş hafta sıkı bir talime tabi tutulan 
gönüllü kıtalar, en büyük fedakârlık ruhu ile canlı ve ayakta olmalarına rağmen, savaş 
sahasında topa, gıda olacak et yığınından başka bir şey değillerdi. Yalnızca beş-altı ay kadar 
talim gördükten sonra, eski askerlerin aralarına katılan gençler bir işe yarıyorlar ve eskilerin 
tecrübelerinden istifade ederek faydalı oluyorlardı. Eskiler genç askerlere rehberlik ediyorlar 
böylece bunlar yavaş yavaş yeni görevlerine alışıyorlardı. 

Bu hâdiseler göz önünde tutulacak olursa, belirli bir idareci heyeti olmadan, kâfi derecede 
elde vasıta ve âlet bulunmadan, âdet yerini bulsun diye haftada bir iki saatlik yaptırılan talim 
ile bir kuvvet meydana getirmenin ne kadar ümitsiz ve imkânsız bir iş olduğu anlaşılır. Bu 
şekil davranmakla eski askerler durumlarını muhafaza edebilirler. Fakat, hiçbir zaman 
'gençler bu biçimde gerçek asker durumuna getirilemezler. Bu sözde talimin yetersizliği şu 
olay ile de kanıtlanabilir: Bir gönüllü müdafaa ekibi, büyük gayret ve masraflarla sadık birkaç 
bin kişiyi askeri talime tâbi tutarken, devlet barışçıl davranışlarıyla milyonlarca gencin 
arzusunu ve maneviyatım kırmakta ve neticede onların vatanperver ruhlarını zehirleyerek, 
hepsini koyun sürüsü haline getirmektedir. Bu trajedinin yanı sıra, müdafaa ekiplerinin 
fikirden mahrum oluşları da olumsuz bir rol oynuyordu. 

Ama, gönüllü teşkilatlardaki sözümona askeri talim girişimlerinin hepsine sürekli olarak karşı 
çıkmama yol açan en esaslı görüş şu idi: 

Sıraladığımız bu yokluk ve zorluklara rağmen, bu müdafaa ekipleri, uzun seneler sonunda, 
sayıca pek az bir miktar Alman gencini fizik, ahlâk ve teknik bakımından askeri bir talime 
tâbi tutulmuş kimseler haline getirme işinde başarı sağlasa bile, bugünkü politika ve devlet 
adamlarının istemedikleri bu neticeyi nefretle karşılayacakları muhakkak olduğuna göre, elde 
edilen netice devlet hesabına yine sıfırdır. 

Herhalde böyle bir sonuç, böyle bir kuvvetten yararlanmak konusunda zerre kadar bir istek 
beslemeyen, ancak o korkunç varlıklarını savunmak için bunu düşünen hükümetlerle geçersiz, 
değersiz ve anlamsız kalır. 

Birkaç sene önce en iyi talimi görmüş sekiz buçuk milyonluk orduyu terk eden devletin, 
bugün on milyon Almanı akşam karanlığında askeri talime tâbi tutması sadece gülünecek bir 
olay değil midir? Devlet, yalnız bu kuvvetten istifade etmemekle kalmadı, bu orduyu 
fedakârlıklarına karşılık olarak edepsiz, âdi ve alçaklar takımının hareketlerine teslim etti. 
Demek, mazinin en namuslu ve en şerefli askerlerini lekelemiş, bu kahramanlara tükürmüş, 
fedakârlık gösterenlerin nişan ve rütbelerinin sökülmesine fırsat vermiş, bayrak ve sancakları 
çiğnemiş olan bugünkü rejimin müdafaası ve.korunması için asker yetiştirilecek, ha? Şaşarım 
böyle düşüncelere... 


Bugünkü rejim, eski ordunun şerefine, manevi şahsiyetine küfredenleri mahkemeye vermek 
için küçük bir girişimde bulundu mu? Asla bulunmadı. Tam tersine eski Alman ordusuna 
küfredenleri en yüksek makamlara tayin etti. 

Leipzig'de, "Halk, kuvvetin arkasından yürür." demişlerdi. Bugün, kuvvet devrimi yapmış 
olanların elinde bulunduğuna ve bu devrim de Alman tarihinde en alçak bir hıyanetten, en âdi 
bir aptallıktan ibaret olduğuna göre, yeni bir ordu kurmak bu âdi köpek suratlı heriflerin 
kuvvetini artırmak olacaktır. İşte böyle bir ordu kurmaya teşebbüs etmek kadar yersiz bir şey 
olamaz. Akıl ve mantık bu teşebbüsün aleyhindedir. 

Bu yeni devletin, devrimden sonra, bulunduğu mevkii askeri bakımdan takviyeye ne kadar 
önem verdiği, o sıralarda mevcut olan ve kendini himaye için oluşturulmuş olan teşkilâta karşı 
gösterdiği ilgiden belli olmaktadır. Bu oluşumlar, korkak devrim mahlüklarının himayelerini 
vazife edinmiş oldukları için, arzu edilen müesseseler olarak kabul ediliyorlardı. Fakat, 
zamanla milletimiz istilâ tehlikesine maruz kalınca, bu devrim mahlükları için ortada korkula- 
cak bir husus kalmadı ve bu müesseselerin de mevcudiyeti onlar için gereksiz olmaya başladı. 
Bundan dolayı bu müdafaa ekiplerinin silâhlarını toplamak ve onları dağıtmak için ellerinden 
geleni yaptılar. Gönüllü müdafaa ekiplerini kurmak işini tetkik ederken kendi kendime "Bu 
gençleri kim ve ne için talim ettirecektim." diye soruyordum. Evet, bu gençlerden hangi 
maksat için istifade edilecek ve bunlar ne zaman vazifeye çağırılacaklardı? işte kendi kendime 
sorduğum bu suallere verdiğim cevap, aynı zamanda bizim kendi genç hareketimiz için en iyi 
emirleri ve düsturları ortaya koyuyordu. Bugünkü devlet bu talim görmüş oluşumlara eğer bir 
gün müracaat edecek olursa, bunu, milletimizin milli menfaatlerini harice karşı korumak için 
yapmayacak, sadece aldatılmış, hıyanete hedef olmuş milletimizin günün birinde isyan etmesi 
halinde, devletin başında bulunan zalimlerin müdafaası için teşebbüste bulunacaktı. 

Demek ki, bizim Hücum Kıtalarımızın yukarıda arz ettiğimiz sebepten dolayı askeri bir 
teşkilât ile hiçbir ilgisi bulunmamalıdır. Bu oluşum Nasyonal Sosyalist Hareketin korunması 
ve propagandası için bir organ olacaktır. Yani vazifeleri, müdafaa ekipleri denilen 
teşekküllerden tamamen farklı olmalıdır. 

Fakat bizim bu teşkilâtımız hiçbir zaman gizli bir cemiyet olmayacaktır. Çünkü gizli 
cemiyetlerin maksatları, yasadışı olabilir. Bu gizlilik durumu daima, böyle bir teşkilâtın 
kadrosunu tahdit eder. Hele Alman milletinin gevezeliğe meyli malüm olunca böyle önemli 
bir teşkilât yapmak ve aynı zamanda bu teşkilâtı sır olarak saklamak veya teşkilâtın amacını 
gizlemek asla mümkün değildir. 

Bu gibi teşebbüsler bugüne kadar binlerce defa meydana çıkarılmıştır. Bugün, emniyet 
kuvvetlerimiz ellerinde birtakım dalkavuklar bulundurmaktadır. Bunlar ufak bir menfaat 
karşılığı hıyanette bulunmakla kalmazlar, aynı zamanda hayali birtakım hıyanetler de 
uydururlar. Hiç kimse, hiçbir zaman kendi üyeleri arasında bugünkü durumda gerekli olan 
sessizliği sağlayamaz. Sadece küçücük gruplar yıllarca devam eden tecrübelerden sonra, gizli 
teşkilât niteliğini alabilirler. Fakat bu gibi teşekküllerin küçük oluşları, Nasyonal Sosyalist 
Hareket için bir yarar sağlamaz. 

Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey fikirlerimize meftun yüz binlerce mutaassıp savaşçı idi. 
Yoksa, cüret sahibi yüz veya iki yüz fesatçının aramızda işi yoktu. Gizli müzakereler ile 
çalışmak yerine kudretli ve azametli kütle mitingleri ile çalışmak lâzımdır. 

Bir fikir hareketi, hiçbir zaman bıçak, zehir veya tabanca ile muzaffer olamaz. Böyle bir fikri 
cereyanın muvaffakiyeti ancak sokağı fethetmekle mümkün olur. 

Biz Marksçılara, Nasyonal Sosyalizm'in yakın bir gelecekte sokak, cadde, meydanların ve 
günün birinde de devletin yegâne hâkimi olacağını anlatmalıydık. 

Gizli teşekküllerin bir başka tehlikesi üyelerinin çoğu zaman üstlerine düşen vazifelerinin 
büyüklüğünü unutmalarıdır. Diğer bir tehlike de, üyelerin, bir milletin kaderini bir katilin 
değiştirebileceğine inanmaları halidir. Böylece bir fikir, ancak halk birkaç zalimin korkunç 
istibdadı altında inlerken, fevkalâde bir şahsiyetin ortaya çıkması ve milletçe nefret edilen 


adamın göğsüne bıçağı saplaması ile değerli olabilir. işte bu takdirde fedakârlığa hazır olan 
kişi, nefret duyulan adamın göğsüne bıçağı saplamak için, milletin safları arasından çıkabilir. 
Bu hareketi küçük korkakların cumhuriyetçi ruhları kınanabilir. Oysa şunu unutmayalım ki. 
Koca Schiller, Guillaume Tell'inde böyle bir öldürme olayını yüceltme cesaretini göstermiştir. 
1919 ve 1920 senelerinde, gizli oluşumların, tarihin misallerine kendilerini kaptırarak, 
memleketin bir sürü alçaktan fevkalâde müteessir olduğu bir sırada, milletin ıstırabına son 
vermek maksadıyla, bu âdi köpeklerden intikam almaya kalkmaları ihtimalleri vardı. 

Böyle bir teşebbüs anlamsız bir hareket olurdu. Çünkü Marksizm, herhangi bir liderin 
fevkalâde dehası sayesinde bugünkü başarılı sonuca ulaşamamıştı. Marksizm, burjuva 
sınıfının sonsuz zaafından, korkakça ve âdice geri çekilişinden dolayı bu zaferi elde etmişti. 
Bizim burjuva sınıfımız için en acı hal, kızıl inkılâbın ufak bir zekâya ihtiyaç göstermeden 
muvaffak olması ve burjuvayı emri altına almasıdır. Bir Robes-piere bir Dantftn ve bir Marat 
karşısında teslim olunabilir ve bu teslimiyete akit erer. Fakat, cılız Scheidemann yahut şişman 
Erzberger veyahut Friderich Elbert ile diğer Ur süiti siyasi cüceler karşısında dört ayak 
üzerine gelinmesi, bir rezaletten başka bir şey değildir. 

Devrimin dehası olarak bir tek kişi çıkmadı. Yalnızca vatanın felaketi için yapılan devrimde 
hadsiz hesapsız tahtakuruları ile götürü ve toptan temin edilmiş "spartakistes" gibi geçmez, işe 
yaramaz mallar vardı, içlerinden herhangi biri ortadan kaldırılsa idi, bunun hiçbir önemi 
olmazdı. Böyle bir şey yapılsa bile, bir sürü sülük, ortadan kalkanın yerini alacaktı. Enerjik 
bir protesto bu inanışı yok etmeğe kâfi idi. Hükümetin en yüksek makamlarında, koskoca bir 
imparatorluğu satmış, iki milyon ölünün bir işe yaramayan fedakârlıklarının günahını üzerine 
almış, milyonlarca savaş malülünün sorumluluklarını omuzlarına yüklenmiş ve bir ruhun 
sessizliği ve istirahatı içinde cumhuriyetçi işlerini görmekle meşgul birtakım âdi köpekler 
dururken, bir topun yerini düşmana haber vermiş bir kimseyi kurşuna dizmek mantıksızlıktır. 
Bir devlette, hükümetin, büyük hainleri masum olarak ilân etmesi ve küçük hainlere ceza 
vermesi manasızlıktan başka bir şey değildir. Bir gün şöyle bir hadise vukua gelebilir. Orduda 
bulunduğu bir sırada hıyanet etmiş ciğeri beş para etmez bir herif çıkabilir, işte bu durumda 
bu hainin vücudu, diğer hainler tarafından mı ortadan kaldırılmalıdır, yoksa, bir idealist jüri 
tarafından mı? Birinci durumda başarı şüphe arz eder. Gelecek için hıyanet muhakkaktır, 
ikinci durumda ise küçük ve basit bir kimse yok edilecektir. 

Bu sorun karşısında ben şöyle düşünüyorum. Büyük hırsızlar serbest ve cezasız kaldıkları 
sürece küçük hırsızlar yakalanmamalı-dır. Bir gün gelecek milli bir Alman mahkemesi Kasım 
cinayetlerinin hesaplarını soracak ve on binlerce teşkilâtçıyı işledikleri cinayetlerden dolayı 
muhakeme ederek idama mahküm edecektir. Bu misal ve tahmin, savaştan sonra milletlerarası 
makamlara gizli silâh depolarının yerlerim bildiren küçük ordu hainleri için de geçerlidir. 
Bütün bu düşünceler ve ihtimaller beni, gizli cemiyetlere her ne şekilde olursa olsun iştiraki 
men etmeğe ve Hücum Kıtalarını (S.A.) bu cemiyetlerin karakterlerinden uzak tutmağa 
zorladı. 

Ben, bu yıllarda Nasyonal Sosyalist hareketini, çoğunluğu saygıdeğer genç ülkücü olan 
Almanlardan uzak tuttum. Çünkü onların hareketleri, vatanın kötü kaderini zerre kadar 
düzeltemedi ve kendilerinin yok olmalarından başka bir sonuç vermedi. 

S.A. bir askeri savunma teşkilâtı ya da bir gizli cemiyet olmayacaktı. Bunun için şu noktalara 
dikkat edilmeli idi: 

1. Talimler, askeri yararları yönünden değil, partinin çıkarlarına uymaları için yapılmalı idi. 
Teşkilâtın üyeleri, fiziki gelişmelerini tamamladıktan sonra askeri eğitim ile uğraşmak yerine 
spor yapmaya yönelmelidirler. Boks ve jiujitsu bana göre bir top atışı taliminden çok daha 
faydalıdır. Belki top atışı talimi görmemiş olmak eksiklikti. Fakat, spor sahasında mükemmel 
bir şekilde talim ve terbiye görmüş, vatan için mutaassıp bir aşk ateşi ile tutuşmuş, en şiddetli 
bir tecavüz ruhu ile yoğrulmuş altı milyon genç bana teslim edilsin, ihtiyaç duyulduğunda, 
milli bir devlet için, iki seneden az bir zamanda koskoca bir ordu meydana getireyim. Fiziki 


gelişme, herkese kendi üstünlüğü kanaatini telkin etmeli ve ona daimi bir şekilde kendi 
kuvvetine güvenmesini sağlamalıdır. Bu şekil fiziki terbiye, bu üyelere Nasyonal Sosyalist 
Hareketin müdafaası için silâh hizmetleri görecek sportif meziyetleri de kazandırmalıdır. 2. 
S.A.'nin gizli bir yanı kalmaması ve herkesin bu teşkilât mensuplarını gördüğü vakit 
tanıyabilmeleri için üyelerine üniforma giydi-rilmeliydi. S.A. gizli olarak toplanmamak idi. 
Açıkça ilerlemeliydi. Gizli bir kuruluş olduğu hakkındaki bütün ithamları kesin bir biçimde 
yok edecek bir faaliyete gırişmeli idi. Daha başlangıçtan itibaren genç hareketin büyük fikri 
SA'ya mensup olanlara anlatılmalı ve büyük fikrin onlarca anlaşılmayan bir tarafı kalmamalı 
idi. Bu kimseleri fikirlerimizin müdafaası vazifesine o şekilde sürüklemek icap eder ki, 
herhangi bir patırtıda Nasyonal Sosyalist ve ırkçı bir devletin kurulması uğrunda, onlar 
hayatlarını feda etmekten çekinmesinler. Böylece, bugünkü devletin aleyhinde 
sürdüreceğimiz mücadele, küçük intikam hareketlerinin ve fesatçı faaliyetlerin çok üstüne 
çıkmış olurdu. Mücadelemiz, Marksizm ve Marksist teşekküllere karşı bir ideal hayat görüşü 
uğrunda bir yok etme savaşı niteliğine ulaşırdı. 

3.S.A.'nin teşkilât şekli, üniforması ve teçhizatı eski ordu mensuplarına benzememeliydi. Bu 
üniformalar üstlerine düşen vazifenin ihtiyaçlarına göre olmalıydı. 

Daha 1920 ile 1921 yıllarında, benim için emredici bir nitelik taşıyan ve tarafımdan 
teşkilâtımıza aşılanması istenen bu fikirler, 1922 yılının son aylarından itibaren önemli 
derecede S.A.lara sahip olmamız sonucunu doğurdu. Yalnız 1922 yılının sonbaharında S.A. 
üyeleri, kendilerini belli eden ve herkesçe tanınan üniformalarını aldılar. 

SA'nın gelişmesi ile alâkalı üç hadise sonsuz bir ehemmiyete haizdir. 

1. Bunlardan biri, bütün vatanperver cemiyetlerin cumhuriyetin savunulması ile ilgili kanunun 
aleyhinde Münih'te Kölnigsp-latz'de yaptıkları büyük miting idi. 

Münih'in vatanperver cemiyetleri, cumhuriyetin korunması kanunun kabulüne karşı protesto 
için çok büyük bir miting yapmak kararını aldılar. Nasyonal Sosyalist Hareket de bu büyük 
mitinge katıldı. Partimiz saflar halinde caddelerden geçti. Partinin siyasi kıtaları da geçişe 
katıldılar. Ayrıca iki orkestra da bize refakat ediyordu. On beş kadar bayrak taşıyorduk. 
Nasyonal Sosyalistlerin yarı yarıya dolu, geniş meydana varışlarında halkın şevk ve galeyanı 
son derece artmıştı. Ben altmış bin kişiye yakın bir kalabalık önünde konuşmak şerefine 
erdim. 

Bu mitingin başarısı yıldırım etkisi yaptı. Kızılların en korkunç tehditlere rağmen, Münih 
caddelerinde yürüyebileceğimizi ispat ettik. Kızıl Cumhuriyetçi himaye teşekküllerinin 
üyeleri, hareket halinde olan kıtalarımıza terör yolu ile tesir yapmağa teşebbüs ettilerse 'de, 
kısa bir zaman içinde S.A .'lar tarafından kafaları dağıtılarak kan revan içinde bırakıldılar. 
Böylece Nasyonal Sosyalist Hareket, o zaman ilk defa olarak sokakta miting yapmak hakkını 
ellerine geçiren kızıllardan, uluslararası hainlerden ve vatan düşmanlarından bu tekeli kesin 
surette almaya azimli olduğunu ispat etti. 

Bu başarı, bizde S.A.'nin bünyesi hakkındaki düşüncelerimizin gerek psikolojik ve gerek 
teşkilât bakımından iyi ve doğru olduğuna dair inkâr kabul etmez bir kanıt ortaya koydu. 
Böylece teşkilâtımız kendine başarı sağlamış olan temel üzerinde, enerjik bir biçimde gelişti. 
Birkaç hafta sonra S.A.larımızın çıkarabileceği takım sayısı i-ki kat arttı. 

2.S.A.'nin gelişmesinde rol oynayan ikinci olay ise 1922 senesinde Cobourg'a yapılan seferdi. 
Irkçı topluluklar, Cobourg'da adına "Alman Kongresi" dedikleri bir toplantı yapmak niyetinde 
idiler. Ben de bu toplantı için davetiye aldım. Toplantıya birkaç arkadaşımı da getirmem 
isteniyordu. Davetiye saat 11.00'da elime geçmişti. Davetiyeyi tam zamanında almış 
sayılırdım. Çünkü bir saat sonra kongreye katılabilmek için gereken bütün tedbirler alındı. 
Bana eşlik etmek üzere S.A.lardan sekiz yüz kişi seçtim. Bunlar on dört takıma ayrıldı. 
Böylece Münih'ten özel bir araştırma ile Cobourg'a gideceklerdi. Cobourg kantonu ile birlikte, 
plebisit sonucu Bavyera'ya iltihak etmişti. 


Ayrıca Nasyonal Sosyalist S.A'ların diğer gruplarına da emir verildi. Başka yerlerde de bazı 
gruplar teşkil edildi. Almanya'da S.A.'nin yeni üyeleri trene bindikleri yerde muazzam bir 
izlenim bırakıyorlardı. Birçok kişi bizim bayrağımızı görmemişti. Bayrağın yaptığı tesir 
büyük oldu. 

Cobourg garına gelindiği zaman, kongre eğlenceleri komitesinin bir murahhas heyeti 
tarafından karşılandık. Bize mahalli sendikaların uzlaşma unvanlı bir emrini tebliğ ettiler. 
Sosyalist Parti ile Komünist Partisi bu emre iştirak etmişlerdi. Bizden, şehre bayrak açmadan 
ve bandomuzu çalmadan girmemizi istiyorlardı. Ayrıca şehre girerken sıkı kollar meydana 
getirmememiz de isteniyordu. 

Bu küçültücü şartlan derhal reddettim. Bu mitingi tertip edenler ve yönetenlerle müzakereye 
yanaşmayacağımı ve Sosyalist belediye başkanı ile böyle bir uzlaşmaya varılmış olmasının 
benim için şaşılacak bir şey olduğunu anlatmakta kusur etmedim. Kırk iki kişilik orkestramız 
da bizimle beraber gelmişti. S.A. takımlarının derhal saf teşkil edeceklerini, bayraklarını 
açarak, farfarları ile birlikte şehrin içine yürüyeceklerini bildirdim. 

Dediklerimin hepsi yapıldı. 

Gar meydanında, köpekler gibi uluyan ve bizimle alay eden binlerce kişi tarafından 
karşılandık. Bizlere katiller, haydutlar, diye bağırıyorlardı. Alman Cumhuriyeti'nin örnek 
olmaya lâyık bu kurumlarının nazikçe(!) yüzümüze fırlattıkları sözler bunlardı. 

Genç S.A. kuvveti örnek alınmaya lâyık bir hattı hareket takip etti. Takımlar gar meydanında 
teşekkül ettiler. Ayak takımının âdi tahriklerini hiç önemsemediler. Polis korku içinde 
kalmıştı. Alay halinde geçiyorduk. Sağımızdaki ve solumuzdaki halkın aleyhte tezahüratı 
gittikçe artıyordu. 

Polisler, yabancısı olduğumuz bu şehirde, bizi önceden kararlaştırılan yere götürmeyip, bir 
salona doğru yol gösterdi. Son S.A. takımı salonun avlusuna girer girmez büyük bir kalabalık, 
kulakları sağır edecek bir şekilde uluyarak arkamızdan içeri girmeye teşebbüs etti. Bu 
güruhun içeri girmesini önlemek için polis kapıları kapattı. Bu vaziyet tahammül edilecek gibi 
değildi. Derhal S.A.'yı "hazır ol" vaziyetine geçirdim. Küçük bir nutuk verdim ve polisten 
derhal kapıları açmasını istedim. Emniyet kuvvetleri uzun bir tereddütten sonra, dediğimi 
yapmağa razı oldular. 

Bunun üzerine esas yerimize ulaşmak için tekrar aynı yoldan, fakat aksi tarafa doğru yürüdük. 
Kızıllar için bu defa, hakikaten karşı koymak lâzım geliyordu. Feryat ve gürültü bizim S.A. 
mensuplarına soğukkanlılıklarını kaybettirmediği için, sosyalizmin, kardeşliğin ve eşitliğin bu 
âdi temsilcileri taşlara müracaat etmek lüzumunu duydular. 

işte o zaman sabrımız tükendi. Darbelerimiz birer dolu gibi sağa sola yağmaya başladı. On 
beş dakika sonra bir kızıl sokakta burnunu dahi göstermek cesaretinde bulunamıyordu. 

Gece de şiddetli hâdiseler oldu. S.A. devriyeleri yalnız başına dolaşan Nasyonal Sosyalistleri 
hücuma uğramış buldular. Bunların durumları müthişti. Fakat âdi kızılların işleri hemen orada 
görüldü. Böylece, gün doğarken, Cobourg'un senelerden beri çekmekte olduğu kızıl tedhiş 
yok edilmiş oluyordu. 

Marksçı Yahudiler riyakâr vasıflarını gösteren bir hareketle, beyanname neşrederek 
"uluslararası proletarya yoldaşları" bir kere daha sokağa çağırdılar. Olayları değiştirerek, katil 
çetelerimizin Cobo-urg'da masum işçilere karşı bir yok etme savaşına başlamış olduğu ilân 
edildi. Saat bir buçukta büyük bir miting hazırlandı. Şehrin civarındaki on binlerce işçi buraya 
çağrılmıştı. 

Kızıl terör meselesini kati surette halletmek niyetinde idim. Bunun için, binbeşyüz kişiye 
çıkan S.A.'ya öğle üzeri bir kol teşkil etmelerini emrettim. Bu kuvvet ile Cobourg'un iç 
kalesine doğru yola çıktım. Yolumuz, düşman mitingin yapılacağı meydandan geçiyordu. 
Tecavüz cüretini gösterip, gösteremeyeceklerini anlamak istiyordum. Meydana geldiğimiz 
vakit haber verilen on bin işçinin yerine birkaç yüz biçare adamla karşılaştık. Biz yaklaştıkça 
sinip kaldılar. Bir kısmı da tabana kuvvet kaçtı. Yalnız bir iki yerde, şehir dışından gelme ve 


henüz bizi tanımayan birkaç kızıl grup, bizlere tecavüz etmeye yeltendi. Fakat bir lâhzada, bir 
daha böyle bir şeye teşebbüs arzusu içlerinden kesin biçimde silinecek şekilde benzetildiler. 
Bütün bu hadiselerden sonra korku içinde kalmış olan halkın yavaş yavaş uyandığı, cesaret 
bulduğu ve bizleri alkışlamaya başladığı görüldü. 

Şehirden döneceğimiz gece birçok yerde neşeli alkışlar koptu. 

Gara geldiğimiz vakit, tren işçilerinin bizi götürmeyeceklerini öğrendik. Bu haber üzerine 
kızıl elebaşılarından birkaç tanesine böyle bir işe kalkışırlarsa, içlerinden bazılarını 
yakalayacağımızı, treni kendimiz yöneteceğimizi, her vagona "uluslararası dayanışma temsil- 
cilerinden birkaçını da bindirerek, yanımıza alacağımızı bildirdim. 

Bizim yönetimimizde yapılacak bir tren seyahatinin şüphesiz çok tehlikeli olabileceğine ve 
hepimizin kafasının kopmasının ihtimal dahilinde olduğuna, bu heriflerin dikkatlerini çektim. 
Öbür dünyaya yalnız gitmeyeceğimizi bildirdim ve sadece bu işte kızıl efendilerle aramızda 
tam bir eşitlik ve kardeşlik görüleceğini anlattım. 

Bunun üzerine tren tam vaktinde yola çıktı. Ertesi sabah tekrar sağ salim Münih'te idik. 
Cobourg'da 1914 yılından beri ilk defa olarak vatandaşlar arasında eşitlik kurulmuş oldu. Eğer 
kendini beğenmiş, bir işe yaramaz yüksek dereceli memurlar vatandaşların hayatını devletin 
koruduğunu iddia etseler bile, o zamanlar gerçek durum böyle değildi. Hattâ vatandaş, 
devletin temsilcilerine karşı korunmak zorunda idi. 

Bugünün ehemmiyeti bütün neticelen ile tam manasıyla derhal takdir edilemedi. Fakat 
muzaffer S.A. mensupları kendi kendilerine ve liderlerinin dirayet ve basiretine itimat ve 
imanlarının arttığını hissettiler. Artık etraf bizimle ilgilenmeye başladı. Nasyonal Sosyalist 
Hareketin, Marksizm'e lâyık bir akıbet hazırlayacağına inananların sayısı çoğaldı. Yalnız 
demokrat kafalılar, bizlerden demokratik bir cumhuriyete, sert bir hücumu, barışçı sözlerle 
karşılayacak yerde, yumruk ve sopalarımızla püskürtmek hakkını kullandığımızdan şikâyetçi 
idiler. 

Burjuva basın her zaman olduğu gibi bu sefer de korkak davrandı. Fakat, kendilerinin 
yapamadığını, bizler Cobourg'da yaptığımız için, gizlice sevinmekten de geri kalmadı. 
Marksçı işçiler, daha doğrusu yollarını şaşırmış olan işçiler Nasyonal Sosyalistlerin 
yumrukları ile uyandıkları vakit bizim de bir ideal uğrunda mücadele ettiğimizi gördüler. 
Çünkü insan sadece inandığı ve sevdiği şey uğrunda kavga eder. Bu tecrübe ile sabittir. 
S.A'nın kendisi de bu hâdiseden faydalandı. Bu organımız o kadar çabuk büyüdü ki, 
Partimizin 27 Ocak 1923 te yaptığı kongrede bayrağın selâmlanmasına altı bin kişi katıldı. Bu 
münasebetle ilk S.A. takımları tamamen yeni üniformalarını giyerek meydana çıktılar. 
Cobourg olayları ve bundan aldığımız ders S.A. için bir üniformanın ne kadar lüzumlu 
olduğunu gösterdi. 

Üniforma yalnız bu teşekkülün ruhunu canlandırmak için değil, aynı zamanda herhangi bir 
karışıklığa fırsat bırakmamak ve birbirlerini tanımak için bir işaret olarak da faydalı idi. 

O zamana kadar S.A.lar kollarında pazuband taşıyorlardı. Şimdi malüm olan gömleği ve 
kasketi de giymeye başladılar. 

Cobourg'da şu mühim neticeyi de elde etmiştik. Kızıl tedhiş, senelerden beri başka partilerin 
bütün toplantılarını dağıtıyordu. Fakat şimdi, bizler toplantı hürriyetim iade ediyorduk. Artık 
Nasyonal Sosyalist birliklerimizi bir vakitler kızılların at koşturdukları yerlere yığmaya 
başladık. Böylece Bavyera'mn "kızıl kuleleri" Nasyonal Sosyalist Hareket karşısında birer 
birer düşmeye başladı. S.A. zaman ilerledikçe vazifesini daha iyi idrak etmeğe başladı. 
Gayesiz ve hayatı mühim olmayan bir müdafaa teşkilâtı olmaktan çıkarak, yeni bir milli 
Alman devletinin kurulması uğrunda kavga eden canlı bir teşkilât hüviyetini kazandı. 

Bu mantıki gelişme 1923 senesinin Mart ayına kadar devam etti. Ancak bu sırada ortaya çıkan 
bir olay, beni S.A.'mn kurulu düzeninde değişiklik yapmaya yöneltti. 

3. 1923 yılının ilk aylarında Rurh bölgesinin Fransızlar tarafından işgal edilmesi S.A.'mn 
gelişmesinde üçüncü büyük rolü oynadı. 


(Bugün bu hususta serbest bir şekilde yazı yazmak henüz mümkün değildir ve milli 
menfaatlere uygun düşmez. Bu meseleden ancak genel olarak söz edilebilir.) 

Bizim için hiç de bir sürpriz teşkil etmeyen Rurh bölgesinin işgal olayı, artık o korkakça geri 
çekilme politikasından vazgeçilmesini ve savunmaya büyük önem verilmesi gerektiğini 
gösterdi. O zaman safları arasında binlerce genç ve kuvvetli insanı bulunduran S.A. da bu 
milli vazifeye iştirakten çekinmezlerdi. 1923 senesi ilkbaharı ile yaz aylarında S.A. bir askeri 
mücadele teşkilâtı haline geldi. 1923 senesinin bundan sonraki olaylarında bizim hareketimize 
ait gelişmeyi, büyük kısmı itibariyle bu yeni teşkilâta atfetmek gerekmektedir. 

1923 yılı olaylarından kaba çizgiler halinde söz ettiğim için, burada yalnız şuna değinmekle 
yetineceğim: O dönemde S.A.'mn değişimi, eğer bu yeni teşkilâtı gerektiren şartlar, yani 
Fransa'ya karşı aktif bir direnişe girişilmesi keyfiyeti yerine getirilmemiş olsaydı, bizim 
hareketimiz için çok zararlı olurdu. 

1923 senesinin neticesi ilk bakışta ne kadar müthiş görünürse görünsün, soruna daha başka bir 
açıdan bakıldığında hemen hemen çok gerekli idi. Keza, S.A.'mn kesin değişmesine engel 
oldu. Alman hükümetinin tutumu bunu gereksiz hale sokmuştu ve hareketimiz için de bir 
faydası yoktu. Onun için yine aynı yolda yürümekte devam edildi. 

1925 senesinde yeniden düzene konan parti S.A.'yı başlangıçta anlattığımız ve açıkladığımız 
ilkelere göre tekrar kurmak lüzumunu duydu. Parti, başlangıçtaki kutsal görüşlerine dönmeli 
ve S.A. ile hareketlerinin ideali uğrundaki mücadeleyi temsil etmek ve kuvvetlendirmek için 
bir vasıta meydana getirmelidir. Özellikle, S.A.'yı, Nasyonal Sosyalist ve ırkçı ülkü için, yüz 
bin kişilik bir koruyucu kuvvet olarak meydana getirmeye çalışılmalıdır. 


BÖLÜM 22 
1919 yılının kış aylarında ve daha çok 1920 yılının baharında ve yazında, olağanüstü bir önem 
taşıyan bir sorun hakkında, bir durum almak zorunluluğu ortaya çıkmıştı. Bu kitabımın birinci 
bölümünde Almanya'nın karşı karşıya kaldığı yıkılma tehlikesi hakkında tespit ettiğim 
birtakım hususlardan söz etmiştim, işte bu sırada Almanya'nın kuzeyini, güneyinden ayıran 
eski hendeği büyütmek için, ingilizlerle Fransızlar tarafından yapılması gerekli olan propa- 
ganda yöntemine imada bulunmuş ve değinmiştim. 
1915 yılı baharında, basında sistemli bir biçimde Prusya'yı hedef alan ve hicveden yazılar 
yayınlandı. Bu yazılar, savaşın sorumluluğunu yalnız Prusya'ya yüklüyordu. Bu yayın, 1916 
yılında ustaca olduğu kadar, kesin biçimde hakarete de dönüşmüştü. En basit içgüdülere hitap 
ederek, Güneydeki Almanları, Kuzeydeki Almanlara karşı kışkırtmaya çalışılıyordu. Bu yayın 
meyvesini vermeye başlamıştı. Gerek hükümet yetkililerini ve gerek orduda yüksek makam- 
larda bulunanları, daha doğrusu Bavyera ordusu liderlerini, bu mücadeleye son vermek için 
gereken azim ve kesinlikle müdahale etmemiş olmalarından dolayı, kınamak hakkı 
doğmuştur. Bu kimseler işledikleri bu hatalarından ötürü, hiçbir zaman kendilerini temize 
çıkaramayacaklardır. Tanrı onların gözlerini karartıyor ve onlara görevlerini unutturuyordu. 
Evet, hiçbir şey yapılmadı. Aksine bazı yerlerde bu mücadele iyi karşılandı. Bunlar, birliğe 
giden gelişme yolunu tıkamakla kalmayıp, federasyon eğilimlerini otomatik olarak 
güçlendireceklerini düşünemeyecek kadar dar kafalı kimseler idi. Fakat tarihte bu kadar hile 
dolu bir ihmal, pek ender olarak bu kadar acı bir cezaya çarpılmıştır. Prusya'ya yapılan 
hakaret ve ona yüklenmek istenen ziyan, bütün Almanya'yı kapsamına aldı. Sonunda yıkılma 
işi hızlandırıldı. Yalnız Almanya parçalanmakla kalmadı, imparatorluğu oluşturan Alman 
devletleri de bölündüler. 
Prusya aleyhinde yapay olarak körüklenen kin, büyük bir hırs ve şiddetle Münih'te ortaya çıktı 
ve ilk önce burada hanedan aleyhinde bir kıyam patlak verdi. 
Savaş sırasında süregelen düşman propagandasının Prusya'ya karşı bir fikir hareketini yalnız 
başına getirmiş olmasına ve bu tuzağa düşen halkın lehinde mazeretler bulunmadığına 
inanmak ve bunu böyle kabul etmek hatalı olur. Savaş sırasında genel ekonominin teşkilât 


biçimi, Reich'ın her yanını vesayet altında bulunduran ve bir dolandırıcının kurbanlarına 
yaptığı gibi, ülkeyi istismar eden, gerçekten pek anlamı olmayan merkeziyet yönetimi idi. İşte 
Prusya aleyhindeki düşüncelerin doğmasına yardımcı olan başlıca sebepler bunlardı. Çünkü 
mutat tipteki halk adamı için, merkezleri Berlin'de bulunan savaş ofisleri, bizzat Berlin 
demekti. Berlin ise Prusya idi. Halk ise, bu savaş stoklarının, Berlinli veya Prusyalı, hatta Al- 
man olmayan kimselerin elinde bulunduğunu bilmiyordu. Zavallı halk kendim, Reich'ın 
payitahtında işleyen kine, payitahta layık görülen o âdi teşkilâtın tahriklerine kaptırmıştı. Aynı 
zamanda, Bavyera hükümeti tarafından da bu tecavüz ve tahriklerin içyüzü açıklanmıyordu. 
Yahudi ise, savaş ofisleri perdesi altında elinde tuttuğu iktisat politikası ile Alman halkının 
zararına, meydana getirdiği âdi yağma hareketinin, tahrik unsuru olduğunu gayet iyi 
biliyordu. Yahudi için, galeyana gelen halk kendi boğazına sarılmadıkça, korkulacak ve 
çekinilecek bir tehlike mevcut olamazdı. Bunun için Yahudi, halkın kinini, kendi üzerinden 
uzaklaştırarak, bu kin ve isyanın bir başka tarafta boşaltılmasını gayet iyi becerdi. Bavyera 
Prusya ile, Prusya da Bavyera ile kavgaya tutuşsunlar, bu yeterdi, işte Yahudi'nin arayıp da 
bulamadığı şey! 

Kavga ne kadar şiddetli ve korkunç olursa, Yahudi için o kadar makbuldü, iki memleket 
sonsuz bir garez ve hiddetle birbiri ile kapışacak olursa Yahudi'nin rahatı da o kadar iyi temin 
edilmiş olurdu. Böylece kamuoyunun dikkati bu uluslararası oyundan uzak tutuluyordu. Bu 
kavga en tehlikeli bir safhaya geldiğinde basiret sahibi kabiliyetli birkaç kimsenin müdahalesi 
ile mücadele sakinleşti. Yahudi bu durum karşısında yeni bir tahrike müracaat etmekte 
gecikmedi. 

Güney ile kuzeyi birbirine düşürerek bundan yararlananlar derhal olayın üzerine atılarak, kor 
haline gelen ateşi körüklediler. Sonunda gizli gizli devam eden nefret ve isyan tekrar alevler 
saçmaya başladı. 

Yahudi Almanları soymak için, Alman milletlerini oyaladı ve kamuoyunun dikkatini 
dağıtmak üzere her türlü dalavereyi çevirdi. Daha sonra devrim oldu. 

Halk, küçük burjuva ile kültürü az olan işçi, 1918 yılına kadar olan hâdiseleri anlayamadı. 
Fakat 1918 yılının Kasım ayında meydana gelen devrimi Alman halkının kendisine 
"Nasyonal" denen kısmı, hiç olmazsa devrim patladığı vakit anlamalı ve takdir etmeli idi. 
Çünkü devrim hareketinin lideri kendisini derhal Bavye-ra'nın çıkarlarını koruyan bir kimse 
olarak ilân etti. Uluslararası Yahudi Kurt Eisner, Prusya'ya karşı Bavyera ile çıktı. Halbuki bu 
serserinin hayatı tetkik edilecek olursa, Bavyera'nın çıkarlarını savunmaya ehil olmadığı 
görülürdü. Ayrıca onun gözünde, Tanrı tarafından yaratılmış olan bu dünyada Bavyera'nın 
varlığının devam etmesi keyfiyeti pek önemsizdi. 

Kurt Eisner, Bavyera'da inkılâpçıların kıyam hareketine Bavyera'nın menfaatleri noktasından 
bakmıyordu. O Yahudiliğin başdele-ge sıfatı ile bütün bu hareketleri idare ediyordu. 
Almanya'yı parçalamak işini çabuk bitirmek istiyordu. Bunun için Bavyeralılara ihtiyacı 
vardı. Onların içgüdüye dayalı eğilimlerinden ve antipatilerinden yararlanıyordu. Bu pis 
Yahudi'nin amacı, savunmasız hale gelen ve parçalanmış olan Reich'ı tamamen komünizmin 
bir avı haline getirmekti. 

Bu âdi herif zıbardıktan sonra, yerine geçen diğer pis Yahudiler de Kurt Eisner'in taktiğini 
kullandılar. 

Sosyalist milletvekillerinin çoğunluğundan ayrılan bir grup, Sosyalist Demokrat Parti'yi 
meydana getirdi. Bu Marksçılar kendilerine müstakil parti adını vererek Alman Devleti'nin 
hissiyatına ve içgüdülerine el uzattılar. Halbuki bu kızıllar, mecliste savaş-tahsisatı-na olumlu 
oy vermekten kaçan alçaklardı. 

Bâvyera'yı işçi ve Asker Şüraları Cumhuriyeti'nden kurtaran askeri kuvvetlerin bu hareketleri 
Yahudiler tarafından Bavyera işçilerinin Prusya militarizmine karşı mücadelesi olarak 
yorumlanıyordu. Şüralar Cumhuriyeti'nin ezilmesi, Alman ülkelerinde olumlu tesir hasıl 


etmesi icap ederken Münih'te bu hareket akıl ve mantık dışı olarak Bavyeralıları Prusya'ya 
karşı daha çok ayaklandırdı. 

Komünist tahrikçilerin Şüralar Cumhuriyetinin kaldırılmasını, Prusya militarizminin, 
antimilitarist ve Prusya aleyhtarı olan Bavye-ralılar üzerinde bir zaferi olarak göstermeleri, 
semeresini çok bol verdi. Kurt Eisner, Landtag seçimlerinde Münih'te ancak on bin taraftar 
bulduğu ve komünist partisi de üç bin oy alabildiği halde Cumhuriyetin düşmesinden sonra 
iki partiye verilen oyların toplamı yüz bine yükselmişti. 

İşte bu tarihten itibaren Almanları birbirleri aleyhine tahrik e-den bu mücadeleye müdahale 
etmeye başladım. 

Öyle bir mücadeleye girişiyordum ki, bu mücadele halk tarafından hiç, ama hiç tutulmuyordu. 
Şüralar Cumhuriyeti devam ettiği sıralarda Münih'te yapılan toplantılarda, Almanya'nın diğer 
bölgeleri ve bilhassa Prusya aleyhine saçılan kin ve nefret o kadar yayılıyordu ki, bazen bu 
toplantılarda bir kuzeylinin hazır bulunması demek, o kuzeylinin hayatını tehlikeye atması 
demek oluyordu. Bu toplantılarda sık sık "Prusya'dan ayrılalım", "Kahrolsun Prusya", 
"Prusya'ya karşı savaşalım" gibi manasız sesler ve bağırışmalar duyuluyordu. 

Bu öyle bir ruhsal durumdu ki, Bavyera'nın egemenlik hukukunun parlak bir temsilcisi bunu 
Reichstag'da şu husumet çığlığı ile özetlemişti: "Prusyalı olarak çürümektense, Bavyeralı 
olarak ölmek daha iyidir." 

Münih'te Lövvenbraukeller'de yapılan bir toplantıda, etrafımda pek az bir dost bulunduğu 
sırada bu deliliğe karşı itiraz ettim. Bu itirazımın toplantıda ne ifade ettiğini anlayabilmek 
için, o devrin toplantılarında hazır bulunmak gerekirdi. 

Hezeyan içinde, tahrik edilmiş kalabalık bana karşı aç köpekler gibi uluduğu ve bizi 
tepelemek tehdidini savurduğu vakit neler hissettiğimi anlatamam. Bu sırada bana savaş 
arkadaşlarım refakat ediyorlardı. Bu kudurmuş kalabalık asker kaçaklarından ve serserilerden 
meydana gelmişti. Bir kısmı da savaş sırasında geri hizmetlerinde bulunmuş olanlardı. Biz ise 
vatanı müdafaa ediyorduk. Fakat böyle sahnelerin bana faydası oluyordu. Çünkü 
taraftarlarımın küçük kuvveti kendilerini bana daha çok yakın hissediyordu. Çok geçmeden 
bu kimseler benim için "hayatta ve ölümde" sadakat yemim ettiler. 

1919 senesinin on iki ayında devamlı bir şekilde devam e-den bu mücadeleler, 1920 senesi 
başından itibaren daha da şiddetlendi. Bu arada bir sürü toplantı yapıldı. Münih'te, 
Sonnenstrasse'de Wagner Salonu'nda olan toplantıyı, hiç unutamam. Bu toplantıda en şiddetli 
hücumlara karşı koymak zorunda kaldık. Çok zaman benim taraftarlarım sayısız fena 
muameleler gördü. Bunların yerlere atılarak çiğnendikleri, ölü bir hale getirilerek kapı dışarı 
edildikleri oldu. 

Ancak cephede tanıştığım arkadaşlarla girişmiş olduğum bu mücadele, o sırada kavgayı adeta 
kutsal bir vazife olarak kabul eden genç hareket mensupları tarafından devam ettirildi. Benim 
için yalnız Bavyeralı taraftarlarımıza güvenerek, o günlerde bu aptallık ve hıyanet dolu 
saldırılara karşı çıkmaya cesaret etmemiz bugün bir gurur ve iftihar vesilesidir. Belki bu işe 
eğilim göstermemiz budalalıktı. Fakat şunu biliyordum ki, arkadan gelen kalabalık zekâsız 
olduğu kadar da namuslu kimselerden meydana gelmişti. Fakat bu işi tertip edenler ve 
yönetenler için böyle söylenemezdi. Onları akıllı ve Fransız parası ile çalışan birer hain olarak 
kabul ediyorum. Bugün de bu kanaatimi korumaktayım. 

Bizim mücadelemizi özellikle zorlaştıran şey, çevrilen dolabın tek sebebi gibi gösterilen 
federalist eğilim öne sürerek, gizli maksadın uygulama mevkisine başarı ile konması idi. 
Prusya aleyhinde yapılan tahriklerin federalizm ile hiçbir alâkası yoktu. Federalist bir 
zihniyetin, konfederasyona dahil olan bir devleti çökertmesinin veya parçalanmasının bir 
açıklaması yapılamazdı. Ayrıca bunu görmek de insanı şaşkına çeviriyordu. Çünkü Bismarck 
tarafından Re-ich'ı tarif etmek için kullanılan düsturdan yararlanan bir federalist eğer bu 
hareketinde samimi olsa idi, Bismarck'ın kurduğu Prusya devletinden toprak almaya 
kalkışmaz ve toprak parçası koparılmasını arzulamazdı. Eğer, Prusyalı bir muhafazakâr parti, 


Franconien'in Bavyera'dan ayrılmasını istese veya bu ayırma işini çabuklaştırsa idi, Münih'te 
kıyamet kopmaz mıydı? 

işin içyüzü böyle idi. Bunun için federalizmin hayranı olanlara ancak acınırdı. Bu kimseler, 
alçak, âdi, hokkabaz heriflerin kurbanı olduklarını bilemiyorlardı. Bunlar aldatılmışlardı. 
Federalist fikri bu şekilde kötülenirken, bu fikir taraftarlarının yardımı ile mezara itiliyordu. 
Reich'ın federalist teşkilâtı lehinde propaganda yapılırken, böyle bir siyasi teşekkülün en 
büyük unsuru olan Prusya'ya her halde hakaret edilemezdi. Böyle yapılmakla bu konfedere 
devletin hayatı mümkün olduğu kadar kısaltılıyordu. Lâfta federalist olanlar inkılâp ile 
kurulan demokratik rejimle aynı şey kabul edilmesi imkânsız olan Prusya'ya hücum ettikleri 
için, bu netice akıl sır ermez bir hal oluyordu. Bu sahtekâr federalistlerin tahrik ve âdi 
eleştirileri, daha ziyade Güney Almanya'yı veya Yahudi ile Weimar Anayasası yazarlarım 
hedef alacak yerde, eski muhafazakâr Prusya'nın temsilcilerine tevcih ediliyordu. 

Bu mücadele taraftarları Yahudilerle temastan çekmiyorlardı. Buna hayret etmemek lâzımdır. 
Bu şekil davranış muammanın bütün anahtarlarını bize verir. 

Yahudi, inkılâptan önce, savaş sıralarında halkın dikkatini kendi savaş ofislerinden ve kendi 
üzerinden nasıl uzaklaştırdı ve Bavye-ra halkını Prusya aleyhine nasıl ayaklandırdı ise, 
devrimden sonra da yağma teşebbüsünü herhangi bir şekilde örtmesi lâzım geldiğini 
biliyordu. Bunun için Almanya'nın nasyonal unsurlarını birbirleri aleyhine kışkırtmaktan geri 
kalmadı. Bavyeralı muhafazakârlar, Yahudiler tarafından Prusyalı muhafazakârlar aleyhine 
kışkırtılıyordu. 

Bütün ipleri parmaklanna geçirmiş olan Yahudi, gayet zeki hareket ederek âdi bir şekilde 
tekrar bu işe koyuldu. 

Yahudi, öylesine kudret ve yetki suiistimalleri meydana getirdi ki, bunların sonucu olarak 
binlerce kişi topraklara gömüldü. Bu kurbanların arasında hiçbir zaman tek bir Yahudi yoktu. 
Hepsi de Almandı. 

Yahudi'nin, halkın dikkatini başka tarafa çevirmek hususunda gösterdiği mahareti bugün dahi 
tespit etmek mümkündür. 

Bavy er ahlar, Berlin'in sayıları dört milyonu bulan işçilerini ve görevleri ile meşgul olan 
üreticilerini görmüyorlardı. Onların gördükleri, ahlâkın bozuk olduğu batı mahallelerinin 
Berlin'i idi. Ne var ki Bavyeralıların kinleri bu ahlâk yönünden bozulmuş mahallelere 
yöneltilmiyordu. Onlar yalnız Prusya kentini göz önünde tutuyorlardı. Pişmanlık duyulacak 
birçok sebep vardı. 

Yahudi'nin halkı başka tarafta oyalayarak, onun dikkatini kendi üzerinden uzaklaştırmakta 
gösterdiği ustalığı, bugün bile saptamak mümkündür. 

1913 senesinde dahi bir Yahudi aleyhtarlığı bahis mevzuu olamazdı. Ben o günlerde, Yahudi 
kelimesinin söylenmesinin ne kadar zor olduğunu bugün bile hatırlıyorum. Eğer ağzınıza 
Yahudi kelimesini alacak olursanız, ya sizin yüzünüze aptal aptal bakarlardı veya siz korkunç 
bir muhalefetle karşılaşırdınız. 

Bizim gerçek düşmanımızın kim olduğunu halka öğretmek için yaptığımız ilk mücadele o 
günlerde hemen hemen hiç başarı ihtimali göstermiyordu. Fakat, zamanla yaptığımız azimli 
mücadele semeresini vermeye başladı. 

Yahudi aleyhtarlığı 1918 senesi son ayları ile 1919 senesinin başlarında kök salmaya başladı, 
işte Nasyonal Sosyalist Hareket bu Yahudi aleyhtarlığını daha sonra geliştirdi. Bilhassa, bu 
Yahudi aleyhtarlığını, burjuvazinin dar çevrelerinden kurtarıp halk faaliyetinin zembereği ve 
parolası haline getirdik. 

Ancak biz Nasyonal Sosyalistler olarak Alman milletine bu büyük tehlikeyi haber verdiğimiz 
vakit, Yahudi denen sahtekâr, kendi müdafaasını hazırlamış bulunuyordu. Bu durum 
karşısında, hemen eski taktiklere başvurdu. Şaşılacak bir süratte, ırkçı kuvvetleri parçaladı ve 
bunları birbirine düşürdü. Etrafa tefrika tohumlan saçmaya başladı. Yahudi, derhal Katolik 


tahrikliği meselesine sarıldı ve bunu ortaya attı. Böylece Katolik ile Protestanlığı, birbiri ile 
mücadeleye sevk ederek halkın dikkatini başka taraflara çevirdi. 

Yahudiliğin, birlik olmuş güçler tarafından hücuma uğramaması için düşünülecek tek yol 
buydu. Yahudi de bu işi gayet kolay yaptı. Mezhep ayrılıklarının halka verdiği zarar hiçbir 
zaman Yahudi tarafından onarılmadı. 

Yahudi, maksadına ulaşmıştı. Katolikler ile Protestanlar birbirleri ile mücadele ederken, üstün 
ırkların ve bütün Hıristiyanların tek ve korkunç düşmanı olan Yahudi de oturduğu yerden 
keyifli keyifli gülüyordu. 

Bir vakitler Yahudi, federalizm ile merkeziyetçileri birbirine düşürmüştü. Onları birbirleri ile 
mücadeleye sevk ederken her ikisini de zayıf düşürüyordu. Bu arada Yahudi, kendi milletinin 
hürriyetim sanat ve meta haline getirerek, büyük uluslararası maliye âlemi hesabına 
Almanya'ya hıyanet ediyordu. Yahudi bugün iki mezhebin birbirleri ile kavga etmelerini 
sağlamıştır. Bu mezheplerin ve kişilerin dayandıkları temeller uluslararası Yahudi'nin 
çıkardığı zehirle yok edilmektedir. 

Artık, Yahudi kanının yayılması ile, her gün ırkımızda büyük bir tahribat oluyordu. Kanımızın 
bu zehirlenmesi asırlarca devam ederse, ancak asırlarca sonra temizlenebilir. Irkımızın çöküşü 
neticesi, Alman milletinin üstün ırk vasfı ortadan kalkacak, neticede medeniyet yaratma 
kabiliyetimiz sıfıra ulaşacaktı, işte bütün bunlar düşünülmeli ve Yahudilerin bu işi sistemli bir 
şekilde yaptıkları öğrenilmelidir. 

Bugün, hiç değilse büyük şehirlerimizde, Güney italya'nın düzeyine düşmek tehlikesinin 
ortaya çıktığı düşünülmelidir. Ama ne var ki, kanımızın böyle pisliklere bulaşmakta olduğunu 
görmeyi be-ceremiyorlardı. 

Bu kara saçlı sahtekârlar, milletimizin zararına çalışarak tecrübesiz olan genç kızlarımızı 
kirletiyorlardı. Bu âdi hareket ise dünyada hiçbir şeyle telâfi edilemeyecek şekilde tahriplere 
yol açıyordu. Diğer taraftan Katolik ve Protestan mezhepleri de asıl insanın, bu â-di hemcinsi 
tarafından harap edilmesine sadece seyirci kalmaktaydı. Oysa dünyanın geleceği için 
Katoliklerin mi Protestanlara, yoksa Protestanların mı Katoliklere galip geleceği bir mesele 
değildir. Asıl mesele, üstün ırka dahil olanların ayakta kalıp kalmayacaklarıdır. Durum böyle 
iken bu iki Hıristiyan mezhebi üstün ırkı yok etmek hareketine karşı birleşip mücadele etmek 
yerine, birbirleri ile çekişmekteydi. 

Irkçılık sahasında yer alan herhangi bir kimse, mezhebi ne olursa olsun, devamlı olarak 
Tanrı'nm iradesinden rastgele bir şekilde bahsedeceği yerde, Tanrı'nm iradesine göre hareket 
etmek ve Tanrı'nm eseri olan insanlığın kirletilmesi faaliyetine karşı durmak vazifesi ile 
mükelleftir. 

Çünkü insanlara şekillerini, kabiliyetlerini Tanrı vermiştir. Tanrı'nm eserini yok etmek, O'nun 
yaratma iradesine savaş ilân etmek demektir. 

Bunun için herkes, kendi mezhebine mensup olanın diğer mezheplerle mücadele etmesini 
önlemeli ve diğer mezhep mensupları ile birlikte, Hıristiyanlıkla kavga etmeye çıkan 
sahtekârlarla mücadele etmelidir. Mezheplerin herhangi bir tarafını tenkit etmek, aramızdaki 
dini ayrılığı geliştirmekten başka bir işe yaramaz. Böyle bir girişim, Almanya'yı bölüşmüş 
olan iki mezhep arasında, bir yok etme savaşının tohumlarını atar. Bizim milletimiz din 
bakımından Fransa, italya ve ispanya ile mukayese edilemez. Bu üç memlekette her hangi bir 
dini inanış tenkit edilse, klerikalizm* ya da ültramon-tam'zm** aleyhinde fikirler ortaya atılsa 
bile, bu hareketler mezhep ve tarikat mensuplarını birbirine düşürmez. 

Ama, Almanya'da bu yapılamazdı. Çünkü böyle bir mücadeleye, Protestanlar muhakkak 
katılacaklardır, tşte öteki ülkelerde yalnız Katolikler tarafından, Protestanların en yüksek din 
adamlarının siyasal yönden yapacakları nüfuz yolsuzluklarına karşı alınacak savunma 
tedbirleri, Almanya'da derhal Protestanlık tarafından, Katolik mezhebine yöneltilmiş bir 
saldırı niteliğine dönüşecektir. Bir mezhebe mensup inançlı kişiler tarafından, bir başka 
mezhebin içinde ortaya çıkarılan herhangi bir yanlış davranışın varlığı, o mezhebin inanmış 


kişilerince bilinse bile, şiddetle reddedilir. Bu iş o kadar ileri götürülür ki, kendi kiliseleri 
içinde gördükleri yolsuzlukların düzeltilmesine taraftar olan kişiler bile, bu yolsuzluğun 
giderilmesi bir başka mezhebin otoritesi tarafından tavsiye edilir ve özellikle istenirse, derhal 
bu işten vazgeçerler ve sonra bütün çabalarım dışa yöneltirler. Otoritenin böyle bir uyarı ya da 
istekte bulunması, kendisi ile ilgisi olmayan işlere karışmak gibi, uygunsuz bir girişim sayılır. 
Bu türlü girişimler, milli toplumun çıkarlarım savunma hususunda sahip olduğu yüksek hak 
üzerine dayandırılsa bile, mazur görülemezler. Çünkü bugün, dinsel duygular, milli ve siyasal 
düşüncelerden çok daha derin bir etki ve nüfuza sahip bulunmaktadır, iki mezhebi, 
birbirlerine karşı pek çetin bir savaş vermeğe kışkırtmakla, bu durum zerre kadar değiştirilmiş 
olmaz. Eğer karşılıklı bir hoşgörü, millete, bu alanda uzlaşma yönünde etki yapacak bir gele- 
ceğin nimetlerim sağlarsa, işte ancak o zaman iş değişir. Ben bugün dahi, ırkçı harekete dini 
kavgaları karıştırmaya yeltenen kimseleri, (* oKlerikalizm: Kilise mensuplarının özel ve 
genel yaşama karışmalarına taraftar olanların fikirlerinin bütünü. 

#*  Ültramontenizm: Papanın hüküm ve söz geçerliliğinin yayılması fikri. ) herhangi bir 
komünistten daha çok milletimizin düşmanı kabul | ederim ve bu fikrimi söylemekte tereddüt 
göstermem. Nasyonal Sosyalist hareketin bir gayesi de, komünisti kendimize çekmek ve 
doğru yolu göstermektir. Fakat ırkçıları saftan çıkararak onları kutsal vazifelerden alıkoymak 
isteyen kimse en kötü ve âdi hareketi yapmış olur. Bu âdi hareket ister şuurlu, ister şuursuz 
yapılmış olsun, meselenin mahiyeti kesinlikle değişmez. Bu işe teşebbüs etmiş kimse Yahudi 
menfaatlerinin bir numaralı adamı demektir. 

Çünkü Yahudi'nin âdi görevi, ırkçı hareket, kendi menfaatlerini haleldar ettiği müddetçe asil 
ırkın kanını akıtmak ve ırkı, dini mücadeleler içinde takatten düşürüp bitkin bir hale getirmek- 
tir. 

Evet, bu sözlerimde ısrar ediyorum. Yahudi ırkın kanını, ırk 

bitkin hale gelene kadar akıtır. 

1924 senesinde ırkçı hareketin en büyük vazifesinin "ultra-montanisme" ile mücadele 
olduğunu birdenbire keşfeden sahte efendiler bu hareketi yok etmediler, ancak, ırkçı hareketi 
paramparça ettiler. 

Irkçılar arasında, bir Birmarck için imkânsız kalmış bir şeyi yapmağa kabiliyetli olduğunu 
zannedecek kadar ham bir kafanın bulunabileceğini düşünmek beni çileden çıkarmaktadır. 
Nasyonal Sosyalist liderler, Nasyonal Sosyalist Hareketi bu gibi kavgalara sokmak için 
meydana gelecek bütün teşebbüslere gayet kafi ve azimli bir şekilde muhalefet etmeli ve karşı 
koymalı, aynı zamanda bu gibi plânların lehinde konuşanları ve propaganda yapanları derhal 
partiden ihraç etmelidir. 

1923 senesinin sonbahar aylarında bu hususa dikkat edip muvaffak oldular. En koyu bir 
Katolik, bizim partimizde en koyu bir protestonla birlikte hareket ederken, vicdanı, kendi dini 
kanaatleri ile çatışmadı. Her iki mezhep mensubu da üstün ırkı tahrip etmek isteyen düşmana 
karşı mücadelede birbirlerine saygı göstermeyi öğrenmişti. Aynı zamanda, bu yıllar içinde, 
bizim hareketimiz Merkez Partisi'nin aleyhinde şiddetli biçimde mücadele etmişti. Bu pek şid- 
detli mücadeleler, dinsel sebeplerden ötürü çıkmamış, yalnız milli, ırkçı ve ekonomik görüşler 
yüzünden sürdürülmüştü, işte o zaman başarı bizim oldu. Şöylece bugün bile daha iyi bilgi 
sahibi olduklarını ileri sürenlerin hatalarını ispat etmiş olduk. Mezhep kavgaları son senelerde 
pek şiddetlenmişti. Gözleri dönen ırkçı Almanlar, haklı hareketlerinin ne kadar manasız 
olduğunu görmez hale gelmişlerdi. 

Bu arada Marksist ve dinsiz gazeteler gerekli gördükçe mezheplerin fahri avukatları olup, 
saçmalığı her ölçüyü aşan ve taraflardan birini ağır bir şekilde itham eden asılsız beyanlar 
neşrederek ateşi körüklüyorlardı. 

Fakat birtakım hayaller uğruna kanının son damlasına kadar savaşmaya muktedir olan Alman 
milleti için, bu türlü silâha sarılma çağrıları öldürücü bir tehlike teşkil eder. Bu, tarihle 


sabittir. Bu şekil tahrikler milletimizi esas meselelerini çözümlemekten daima alıkoymuştur. 
Biz din kavgaları ile uğraşırken diğer devletler dünyayı paylaşıyorlardı. 

Irkçı hareket, "ültramontanizm" tehlikesinin mi, yoksa Yahudi tehlikesinin mi daha korkunç 
olduğunu tespitle meşgulken Yahudi, ırkımızı kirleterek Alman milletinin hayatını temelden 
yıkmakta ve tahrip etmekte idi. Bu ırkçı şampiyonların bu hareketlerini gördükten sonra 
daima şöyle dua ettim: 

— Tanrım, Nasyonal Sosyalist Hareketi bu gibi dostlardan koru. Hareketimizin âdi 
düşmanlarına gelince, Nasyonal Sosyalist cereyan onu tek başına yok edebilir. 

Nasyonal Sosyalist Hareket, Yahudilerin 1919 ve 1921 yılları arasında, üç sene devam eden 
ve hile ile tahrik ettiği federalizm ve bırlikçilik mücadelesine iştirak niyetinde değildi. Fakat 
bu âdi tahrikler neticesinde ortaya çıkan meseleler, Nasyonal Sosyalist Hareketi bu dâva 
karşısında bir vaziyet almaya mecbur bıraktı. Almanya federal mi, yoksa merkeziyetçi bir 
devlet mi olması idi? Kanaatimizce ikinci mesele daha mühimdir. 

Federatif devlet tabirinde, biz hükümranlık hakkını haiz devletlerden teşekkül etmiş bir 
camiayı anlıyoruz. Bu devletler, hükümranlık hakkının verdiği yetkide ve kendi iradeleri ile 
bir araya gelirler. Kendi hükümranlık haklarını kullanırken federasyona gerekli olan 
haklarından, federasyon lehine feragat ederler. 

Bu düstur, dünyada mevcut konfederasyonların hiçbirinde tatbik edilmemektedir. Bu usule 
daha ziyade Birleşik Amerika Devletleri anayasasında rastlanır. Birleşik Amerika 
Devletleri'ni meydana getiren devletlerin büyük bir kısmı, konfederasyonu meydana 
getirirlerken, daha önce bir hükümranlık hakkından vazgeçmemişlerdir. Bunun için Amerika 
Birleşik Devletleri'nin tersine, Almanya'yı meydana getiren devletler hiç şüphe yok ki 
Almanya'dan önce devlet olarak mevcuttular. Gerçi Reich, hususiyetleri olan bu devletlerin 
hür iradeleri ve eşit olarak yaptıkları işbirliği ile meydana gelmiştir. Fakat yine de yukarıda 
izah ettiğim husus Almanya'ya uygulanamaz. Çünkü Almanya bu hususi devletlerden birinin 
yani Prusya'nın hakimiyetinin tesir ve neticesi olarak meydana çıkmıştır. Toprakların genişliği 
mevzuunda Alman devletleri arasında mevcut olan büyük eşitsizlik Reich'm teşekkül 
biçiminin, Amerika Birleşik Devleti'nin kuruluş şekli ile mukayesesine imkân bırakmaz. 
Alman Birliğine dahil küçük ve büyük devletlerle ve özellikle hepsinin en büyüğü olan 
devletle aralarında yücelik ve güç bakımından o kadar farklar vardır ki, bu yüzden Reich'm 
kuruluşunda, konfederasyona hepsi aynı derecede katılmadılar. Bu devletlerin birçoğu için, 
hukuki bir hükümranlık hakkından söz edilemezdi. Devletin hükümranlık hakkı deyimi 
kelimenin ifade ettiği anlamdan yoksundu. 

Gerçekte, gerek geçmişte ve gerek bugün, bu sözde egemenlik hakkına sahip devletlerden 
çoğunu tavan arasına atmışlar ve egemenlik hakkına sahip o siyasal kuruluşların yetersiz 
durumlarını pek açık biçimde kanıtlamışlardır. Bu devletlerin nasıl kurulduklarını ayrıntıları 
ile açıklamak konumuz değildir. Yalnız şunu belirtmeliyim ki, hemen hemen hiçbirinde, 
sınırlar belirli bir Alman kavminin oturduğu topraklara tamamen uymamıştır. Bu oluşumlar 
sadece birer siyasi üründürler. Bunların bir kısmı Reich'm en kötü devirlerinde meydana 
gelmişlerdi. Bu oluşumların ortaya çıkışları vatanımızın âcz içinde bulunduğu ve parçalandığı 
sıralardır. Bu parçalanma da acz içinde olmanın hem sonucu ve hem de sebebi idi. 

Eski Reich anayasası, bugünkü durumu hesaba katmıştı. Bu anayasa, Reich'ı meydana getiren 
devletlere konfederasyonda eşit temsil hakkı tanımıyordu. Bu devletler, topraklarının 
genişlikleri ve nüfusları nispetinde bir hakka sahip bulunuyorlardı. 

Hususi devletlerden pek azı Reich'a kuvvet bulma imkânını vermek için, içten gelen bir 
samimiyetle kendi hükümranlık haklarından vazgeçiyorlardı. Fakat fiiliyatta bu hiçbir zaman 
mevcut olmadı. Ancak, Prusya hâkim durumu ile bu hususi devletleri zap-tedivermişti. 
Bismarck, Reich'a alınacak devletlere'her hakkı tanımadı. O, bunu ilke edinmişti. Bismarck, 
hususi devletlerden, Re-ich'a muhakkak lâzım olan şeyleri istedi. Bu ilke ılımlı olduğu kadar, 
hakimane bir tavır taşıyordu ve bu ilke, örf, âdet ve geleneği nazarı itibara alıyordu. Aynı 


zamanda yeni Reich'a Alman devletlerinin sevgisini ve samimi işbirliğini büyük nispette 
sağlıyordu. Belki bu kanaat yanlıştı. Çünkü, bu prensibin, her zaman Reich'a bir hükümranlık 
hakkının tamamını vereceği düşünülemez. Bismarck böyle düşünmüyordu. O, halihazırda 
yapılması bir hayli güç olan devletler tarafından eğilim gösterilmesi ihtimali pek bulunmayan 
işi sonraya bırakmıştı. Bismarck özel devletlerin, zamanın düzeltme etkisine ve sürekli 
uygulama tasarılarına yönelik direnişlerine karşı durabilmek için, vakitsiz bir biçimde 
parçalama girişimlerinden daha etkili görünen gelişmenin yapacağı baskıya güveniyordu. Bis- 
marck bu şekil düşünmekle ve hareket etmekle gerçek bir devlet adamı olduğunu gösterdi. 
Çünkü, Bismarck'ın "zaman"dan beklediği şey oldu. Hakikaten Reich'ın hükümranlık hakkı 
hususi devletlerin zararına gelişti. Almanya'nın yıkılması ve monarşik rejimin kalkması bu 
gelişmeye tesir etti. Çünkü, Alman devletleri mevcudiyetlerini ırki sebeplerden çok siyasi 
sebeplere borçlu idiler. Bu sebep de Monarşik şekil ortadan kaldırılınca bu devletlerin 
önemlerini ortadan kaldırıyordu, işte o zaman temelden mahrum olan bu devletlerden birçoğu 
hâkimiyetlerini devam ettiremediler ve bir fayda düşüncesiyle komşu devletlerle birleştiler. 
Hattâ bir kısmı kendiliğinden, öteki güçlü devletlere katıldılar. Bu devletlerin sahip oldukları 
egemenlik, olağanüstü zaafı ve vatandaşlarının kendi devletleri hakkında besledikleri fikrin 
önemini ortaya koymaktadır. 

Monarşi rejiminin ve bu rejimin temsilcilerinin ortadan kaldırılmaları Reich'ın federatif 
vasfına pek acı bir darbe indirdi. Fakat en acı darbe barış anlaşması ile taahhüt ettiğimiz 
vecibelerle indirilmiş oldu. 

Savaş kaybedilince, küçük devletlerin hiçbir zaman yerine getiremeyecekleri parasal vecibeler 
Reich'a yüklendi. Bu tazminatın Reich'a intikal edeceği pek açıktı. 

Reich üstüne yüklenen vecibeleri yerine getirebilmek için, birtakım kaynakları eline geçirmek 
mecburiyetinde kaldı. Bu arada postaların ve demiryollarının Reich tarafından işletilmeleri de 
milletimizin tutsaklığının kaçınılması olanaksız bir sonucu idi. Reich'ın iktidar ve yetkilerinin 
genişlemesinin aldığı şekil manasız kalmıştı. Fakat Reich'ın buna teşebbüs etmesi de 
makuldü. Bütün bunların tek sebebi, Almanya'nın savaşı galip bitirebilmesi için gereken ted- 
birleri önceden almamış olan, kişiler ve partilerdi. 

En basit sorumlular, özellikle Bavyera'da çıkarları peşinde koşan ve bu yüzden, Reich'a borçlu 
oldukları halde, savaş için Reich'a ödenek vermemiş olan partilerdir. Bu tedbirsizliklerinin 
cezasını bozgundan sonra, savaş çıkmadan önce yapacakları masrafların on misli fazlası ile 
ödediler. Tarih intikam alıcıdır! Yalnız şunu belirteyim ki, Tann'nın işlenen bir günaha, bu 
kadar çabuk ceza verdiği az görülmüştür. Birkaç yıl önce, özellikle Bavyera'da, özel 
devletlerin çıkarlarını, Reich'ın çıkarları üstünde tutmuş olan partiler, o zaman olayların 
baskısı altında Reich'ın yüksek çıkarlarının özel devletler tarafından boğazlandığına tanık 
oldular. Bunlar kendi işledikleri hatalarının kurbanları olmuşlardı. Bu partililerin, ülkelerinin 
egemenlik haklarını kaybetmelerinden ötürü yakınıp durmaları eşi görülmemiş bir 
ikiyüzlülüktür. Çünkü bu partilerin hepsi, istisnasız öyle bir siyaset uyguladılar ki, bunun 
sonuçları Almanya'nın iç siyasetinde pek derin değişiklikler olmasını gerektirdi. Bismarck'ın 
Reich'ı dışa karşı özgür ve anlamsız idi. Üstelik bu Reich, bugün Almanya'nın Davves rejimi 
altında tahammül etmek zorunda kaldığı derecede ağır ve aynı zamanda yararsız mali ödevler 
yüklenmemişti. Bütün yetkisi, yalnızca içte muhakkak gerekli olan birkaç vergiye münhasır 
kalıyordu. Demek ki, gelir konusunda kendisine özgü rejimlerden vazgeçebilir ve Reich'ı 
oluşturan devletlerin verdikleri paylarla yaşayabilirdi. Bu devletler, kendi egemenlik hakları 
güvence altına alındığı ve ödedikleri vergi tutarı nispeten az olduğu için, Reich'a karşı olumlu 
duygular besliyorlardı. 

Ancak Reich'ın muhtelif devletler nazarında pek az sevilmesinin, devletlerin Reich'a karşı 
mali bir tabiiyet altında bulunmaları ile izah etmek hatalı bir propaganda, hattâ yalan olur. 
Hakiki sebep bu değildi. Reich'ın ifade ettiği kudretin bir ilgi görmemesinin sebebi, Reich'ı 
meydana getiren çeşitli devletlerin elinden hükümranlık haklarının alınması idi. Bu 


alâkasızlık, daha ziyade Alman kuvvetinin bugün kendi devleti, tarafından üzüntü duyulacak 
bir şekilde temsil edilmesinin neticesidir. Reich'ın sancağı, anayasa şenliklerine rağmen 
milletin kalbine yabancı kalmıştır. Belki cumhuriyeti müdafaa eden kanunlar telkin ettiği ve 
etrafa saçtığı korku ile, cumhuriyet müesseselerine dokunmaya mani olabilir. Fakat, bu ka- 
nunlar sayesinde tek bir Alman'a dahi bugünkü cumhuriyet sevdiri-lemez. 

Kanunlar ve zorunlu hizmetler korkusu ile cumhuriyeti kendi vatandaşlarına karşı koruma 
endişesinin aşırı bir noktaya vardırıl-ması, bütün rejimin en ezici ve en utanç verici biçimde 
eleştirilmesine yol açar. 

Bazı milletlerin, Reich'ın çeşitli devletlerin hâkimiyetlerine el uzattığı için halk tarafından 
sevilmediğine dair ortaya çıkardıkları yalanın sebebi başka idi. Reich, kendi hâkimiyetini bu 
kadar geniş tutmasa bile, genel mükellefiyetler bugünkü gibi ağır kaldığı müddetçe, özel 
devletler Reich'a yüksek vergiler ödemeğe devam edecekleri için Reich'ın bu devletlerin 
sevgilerini kazanacağı düşünülemez. Böylece bu devletlerin Reich'a olan vergi borçlarının 
toplanması da Reich'ın hâkimiyeti zayıfladığı için zorlaşacaktır. Bu vergi borçları bundan 
böyle zor kullanılarak tahsil edilebilecektir. Diğer taraftan cumhuriyet, barış anlaşmalarına 
riayet ettiği ve bunları fes yoluna gidemediği müddetçe bu anlaşmaların ortaya koyduğu 
vecibeleri yerine getirmek mecburiyetindedir. Bunu tek sebebi partilerdir. Çünkü, mevcut 
partiler seçmenlere devamlı bir şekilde çeşitli devletlerin hâkimiyetlerinin devam etmesi 
lüzumundan bahsediyorlardı. Aynı zamanda bu partiler, Reich'tan hükümranlık hakkını geri 
alacak bir siyasete yardımcı oluyorlardı. 

Reich bu durum karşısında çaresizdi. Çünkü öyle bir iç ve dış siyaset takip ediliyordu ki, bu iç 
ve dış siyasetin yüklediği görevleri yerine getirebilmek için başka çare bulamıyordu. Burada 
çivi çiviyi söküyordu. Reich'ın yabancı ülkelere karşı, Almanya'nın menfaatleri hususunda bir 
suçlu olarak yaptığı her borç içerideki havayı daha da bozuyordu. Bunun neticesi de, Reich'ı 
meydana getiren devletlerde mukavemetin artması ve artan mukavemeti önlemek için de bu 
devletlerin hükümranlık haklarının ellerinden alınması oluyordu. Eski Reich, memleket 
dahilinde barış ve sükünu hâkim kıldı. Bu arada harice, kuvvetini de kabul ettirdi. Halbuki 
bugünkü cumhuriyet, yabancılara karşı zaaf gösteriyor ve kendi vatandaşlarını ezmekten 
başka bir şey yapmıyor. İşte bugünkü Reich ile eski Reich arasında göze çarpan farklar 
bunlardı. Kuvvet ve canlılık dolu bir milli devlet, dahilde birçok kuvvetlere ihtiyaç duymaz. 
Keza vatandaş devletine samimi bir sevgi ile bağlıdır. Fakat vatandaş esir durumunda ise 
devlet, hakimiyetini korku ve angarya ile telkin eder. Şimdiki cumhuriyet rejimi hürriyetten 
bahsederken vatandaşlarına karşı yalan söylemektedir. Böyle hür vatandaşlar ancak eski 
Almanya'da vardı. 

Cumhuriyet, yabancıların hizmetinde bir esirler sömürgesi meydana getirdiği için 
vatandaşlara sahip değildir. Olsa olsa böyle bir cumhuriyetin ancak tebaaları olur. Bundan 
dolayı cumhuriyetin milli bayrağı yoktur. 

Cumhuriyetin işareti hükümetin bir kararnamesi ile kabul edilmiş ve bu işaret ancak 
kanunlarla korunabümiştir. Alman demokrasisi için Gessler'in şapkasının rolünü oynayacak 
olan bu sembol daha sonra, milletimizin kalbine devamlı bir şekilde yabancı kalmış, ona 
nüfuz edememiştir. 

iktidarda iken, kendisini duygulandırmayan bir geleneğin ve büyüklüğü kendisine küçücük bir 
saygı bile telkin etmeyen bir geçmişin sembolünü çamurlara batırmış olan cumhuriyet, bir gün 
gelecek, kendi tebaasının, kendi sembolüne duyduğu bağlılığın ne ka-. dar az ve basit 
olduğunu görecek ve hayrete düşecektir. 

Cumhuriyet, Almanya'nın tarihinde bir perde aralığı niteliğini kendiliğinden vermiştir. 
Bugünkü devlet, hâkimiyetini devam ettirebilmek için muhtelif devletlerin hükümranlık 
haklarını yalnız maddi sebeplerden ötürü değil aynı zamanda psikolojik sebeplerden ötürü 
dişlemektedir. Mali sömürme politikası ile milletimizin son damla kanını de emmektedir. Bu 


gidişatın pek tabii neticesi olan isyan hareketini önlemek için de, devletlerin hükümranlık 
haklarını ellerinden almak zorunda kalmaktadır. 

Vatandaşların menfaatini, hudutları üzerinde takdir ve korumasını bilen canlı ve milli bir 
Reich, bu vatandaşlara devletin kuvvetinden endişeye ve tereddüde düşmeden dahilde hürriyet 
verebilir, işte biz Nasyonal Sosyalistlerin kanaati ve vardıkları netice budur. Fakat, canlı bir 
milli hükümet, vatandaşı, milletin büyüklüğü için bu gibi tedbirlerin gerekli olduğuna 
inandırabilirse fertlerin ve hususi devletlerin hürriyetlerine geniş çapta tecavüze kendini 
yetkili sayabilir. Dünyanın bütün devletleri dahildeki teşkilâtlarının gelişmesi ile bir nevi 
merkeziyete doğru kaymaktadır. Almanya da bu hususta yalnız kalmayacaktır. Bugün için 
özel devletlerden egemenlik hakkına sahip özel devletler olarak söz etmek bir ahmaklık olur. 
Çünkü bu hükümranlık kelimesinin ifade ettiği mana, bu özel devletlerin gülünç boylarına hiç 
uymamaktadır. Özel devletlerin ehemmiyeti, ulaştırma vasıtaları ve idari bakımdan gitgide 
azalmaktadır. Çünkü teknik ilerledikçe ticaret de modemleşmektedir. Yani ticaret merkezleri 
arasındaki mesafeler gittikçe kısalmaktadır. Neticede bir eski devir devletinin, bugünün 
tekniği karşısında bir ilden farkı kalmamaktadır. Şimdiki devletler ise eskiden bir kıta 
sayılırlardı. Almanya gibi bir devleti idare etmenin zorluğu, bir asır önce Brandebourg vi- 
lâyetim idare etmenin güçlüğünden büyük değildir. Teknik görünüş bakımından bu böyledir. 
Çünkü, bugün Münih'ten Berlin'e gitmek, eskiden Münih'ten Stamberg'e kadar olan mesafeyi 
almaktan çok daha kolaylaşmıştır. Bugünkü Reich'ın bütün toprakları, günümüzün nakil 
vasıtaları göz önüne alınmak şartı ile, Napolyon savaşları sırasında Cermen 
Konfederasyonu'nu meydana getiren orta boydaki herhangi bir devletin topraklarından daha 
az geniştir. Tespit edilen ve görülen hâdiselerden çıkan neticelere karşı zihni kapalı kalmış bir 
adam, imanına kıyasla geri adam demektir. Her devirde bu gibi geri adamlara, körlere tesadüf 
edilmiştir. Bunlara daima rast gelinecektir. Fakat ne var ki bu körler, tarihin dönen teker- 
leğinin hızını keserlerse de, hiçbir zaman bu tekerleğin dönüşünü durduramayacaklardır. 

işte bütün bu neticeler karşısında biz Nasyonal Sosyalistler olarak kör kalmamalıyız. Bu işte 
de, kendi kendilerine milli adını veren burjuva partilerinin büyük ve ağdalı sözleri Nasyonal 
Sosyalistleri etkilememelidir. Büyük ve ağdalı sözlerin anlamı şudur. Bu partilerin kendileri 
de maksatlarının gerçekleşeceğine muhakkak nazarı ile bakmazlar. Keza hâdiselerin aldığı 
şekil ve neticelerden burjuva partileri mesuldür fakat bunu bile bile yine de büyük lâf 
etmekten kendilerim alamazlar. 

Özellikle Bavyera'da, merkeziyetin azalmasını isteyen feryatlar bir siyasal parti 
maskaralığından başka bir şey değildir. Bu sözler hiçbir samimi amaca istinat etmez. Burjuva 
partileri bu gösterişli beyanları, gerçekleştirmeye ne zaman teşebbüs etmişlerse, istisnasız 
teşebbüslerinde başarısızlığa uğramışlardır. Reich, Bavyera Devle-ti'nin "egemenlik hakkına 
karşı bir haydutluk" diye nitelenen bir hareket yaptığı zaman, kendisine iğrenç bazı 
dedikoduların dışında hiçbir direniş gösterilmemiştir. 

Bugün, bu mânâsız rejime karşı cephe almak cesareti gösterildiğinde, "zamanı değil" bahanesi 
ile, hareket ve teşebbüs kanun dışı sayılıyor, işte bu durum karşısında da hapse atılıncaya, ya 
da kanunsuz bir şekilde susturuluncaya kadar bu rejime karşı söz söyleniyor. 

Bizim Nasyonal Sosyalist taraftarlarımız bu sözde federalistçile-rin ne kadar sahtekâr 
olduklarını kolayca anlayabilirler. Konfedere devlet kuramı, bu sahtekârlarca, kendi 
partilerinin menfaatini korumak için tıpkı din konusunda da olduğu gibi bir vasıtadan ibarettir. 
Bir merkeziyet düşüncesi, özellikle ulaşım yolları yönünden ne kadar doğal görünürse 
görünsün, biz Nasyonal Sosyalistler bugünkü devletin bu yöndeki gelişimine karşı pek kesin 
ve sert bir durum almak görevi ile yükümlü bulunuruz. Çünkü, bu yoldaki tedbirlerin, sonu bir 
felâket olan bir dış siyaseti gizlemekten ve buna olanak vermekten başka bir amacı yoktur. 
Keza bugünkü Reich demiryollarını, posta yönetimini, maliyeyi vb... milli siyasetin yüksek 
sebepleri adına devletleştirilmesine girişmemiştir. Buna yalnız, frensiz bir uygulama siyaseti 
yapabilmek için kaynaklar ve güvenceler elde bulundurmak amacı ile başvurmuştur. Biz 


Nasyonal Sosyalistler de böyle bir siyaseti zor duruma sokmak ve mümkün olursa tamamen 
durdurabilmek için uygun görünen şeyleri yapmalıyız. Bu amaçla, ilk önce milletimiz için 
hayati önem taşıyan kuruluşların bağlı tutuldukları merkeziyet aleyhinde uğraş vermek 
gereklidir. Çünkü bu merkeziyet, yalnız savaştan bu yana hükümetimiz tarafından izlenen 
siyasetin yabancılar lehine gereken milyarlarca parayı sağlamak amacı ile uygulanmaktadır. 
işte gösterdiğim bu sebeplerden ötürü, Nasyonal Sosyalist hareketin, bu yoldaki girişimlerin 
aleyhinde bir durum alması gerekir. 

Nasyonal Sosyalistler olarak bizleri bu merkeziyet aleyhine vaziyet almaya sevk eden ikinci 
önemli bir sebep daha vardır. Merkeziyet, memleket dahilinde bütün icraatı ile Alman milleti 
için bir musibet teşkil etmiş olan bugünkü rejimin kuvvetini artırabilir. Bu rejim, yani 
demokratik ve Yahudileşmiş Reich, hakikaten Alman milleti için korkunç bir belâdır. 
Bugünkü devlet, özel devletlerce kendisine yöneltilen ve henüz devrimizin ruhu ile dolu 
bulunmayan bütün eleştirileri tam bir anlamsızlığa dönüştürerek, boş bir hale sokmak için 
çalışmaktadır. Bu durum karşısında, biz Nasyonal Sosyalistlerin ellerinde sadece özel 
devletlerin muhalefetine başarı vadeden bir siyasal güce temel sağlamamak ve onların 
merkeziyetçiliğe karşı olan mücadelelerini genel anlamda Almanya'nın yüksek milli çıkarları 
biçimine çevirmek için ciddi sebepler bulunmaktadır. Bizim hususi devletleri, merkeziyete 
karşı mücadeleye sevk etmemiz, milli Almanya'nın menfaatleri için olmalıdır. Bavyera Halk 
Partisi, âdi bir menfaatperestlikle Bavye-ra'nın hususi haklarını müdafaa ettiği müddetçe, biz 
Nasyonal Sosyalistler bu durumdan istifade ederek, Kasım inkılâbının ortaya çıkardığı rejimi 
yıkmak için çalışacağız. Bu hareketimiz de milletimizin yüksek menfaatleri için yapılacaktır. 
Reich lehine devletleştirme denilen bu faaliyetin, büyük kısmı itibariyle hakikatte bir birlik 
olmadığı kanaatindeyiz, işte bu kanaat, bizi, şimdilik merkeziyetçilik faaliyetine karşı 
olmamızın üçüncü sebebini teşkil etmektedir. Bundan dolayı, kapıları ve kasaları, inkılâp 
taraftan partilerin tatmin olmak bilmeyen hırslarına açık tutulan müesseseleri, özel devletlerin 
egemenlik haklarından ayırmak söz konusudur. Almanya'nın tarihinde iltimas ve rüşvet hiçbir 
zaman bugünkü demokratik cumhuriyette olduğu kadar yüzsüzce ve âdi bir şekilde memleket 
sathına yayılmamıştır. 

Merkeziyet ilkesini gerçekleştirme konusunda gösterilen hırs ve şiddet, eskiden ehliyet ve 
liyakat sahibi olan memurlara yol açmak iddiasını ortaya atan partilere yöneltilebilinir. Oysa 
bugün çeşitli yerlere ve memuriyetlere adam bulmak söz konusu olunca, bu partiler, yalnızca 
adayların kendi partilerine mensup olup olmadıkları sorununa önem veriyorlar. Bunlar 
özellikle cumhuriyet kurulduğundan bu yana bütün ekonomik bürolara ve yönetim 
organlarına inanılmayacak derecede ve peş peşe gelen büyük dalgalar halinde dolan ve bugün 
o yerleri birer Yahudi malikanesi yapan pis Yahudi-lerdir. 

Özellikle bu üçüncü düşünce ve görüş, bize merkeziyeti güçlendirmeye yardımcı olan her 
yeni tedbiri incelemek ve gerektiğinde ona karşı durmak görevini yüklemektedir. Böyle bir 
incelemeye girişmek için kabul edeceğimiz hareket noktası, milli bir siyaset olmalıdır, hiçbir 
zaman dar bir çerçeve içinde kalan tek olma görüşü dikkate alınmamalıdır. Biz Nasyonal 
Sosyalistler olarak, Reich'a hususi devletlerin hükümranlık haklarından üstün bir hükümranlık 
hakkı verilmesine ilke olarak muhalefet etmeyeceğiz. Bu son düşüncemiz çok önemlidir ve 
prensibimizin bütün parti üyeleri tarafından eksiksiz olarak bilinmesini isteriz. Aramızda bu 
hakka dair ufak bir şüphe dahi olmamalıdır. Biz Nasyonal Sosyalistler için devlet daha önce 
de izah ettiğimiz gibi bir şekilden ibarettir. Devletin cevheri, daha doğrusu bu topluluğun 
muhtevası millettir. Bundan dolayı bütün menfaatler, milletin hâkim ve yüksek menfaatlerine 
bağlı ve boyun eğmiş olmalıdır. Biz Nasyonal Sosyalistler olarak, bir milletin ve o milleti 
temsil eden Reich'ın sinesinde mevcut bulunan bağımsız bir siyasal kuvvete ve egemenlik 
hakkına sahip devlete özgü bir hukuku kabul edemeyiz. Konfedere devletlerin, yabancı 
devletlerde veya kendi aralarında, kendilerini temsil eden sefarethaneler bulundurmakla 
yaptıkları suiistimallere artık bir son vermenin zamanı gelmiştir. Bu kargaşalıklar devam 


ettiği müddetçe yabancılar Recih'ın binasının sağlamlığından kuşku duyarlar ve buna göre 
hareket ederlerse, bu davranışlara hiç şaşmamalıyız. Bu yolsuzluklar göze çarpacak 
hareketlerdir. Yabancı bir memlekette bulunan bir Alman'ın hakkı, Reich'ın büyükelçiliği 
tarafından korunamazsa, modern dünyada önemi az olan bir devletin orta elçisi tarafından 
hiçbir şekilde korunamaz. 

Hususi devletlerin hükümetleri tarafından medeniyeti ilerletmek için gösterilecek gayretler, 
gelecekte o özel devletlere verilecek öneme uygun düşmelidir. Bavyera'mn önemi için 
mücadele etmiş olan devlet adamı, Cermenliğe düşman değildir. Bu devlet adamı, güzel 
sanatlara duyduğu ilgiyi, büyük Almanya için beslediği sevgi ile birleştiren birinci Louis idi. 
Bu devlet adamı, devletin gelir kaynaklarını Bavyera'mn siyasi kudretini artırmak için 
kullanmamıştır. Birinci Louis, maddi gelirleri, Bavyera'mn medeni memleketler arasında 
yüksek bir yer işgal etmesi için kullanmıştır. Bu devlet adamı zor bir iş yaparken olumlu 
sonuçlar almıştır. O vakitler Münih önemi olmayan bir taşra şehri idi. Birinci Louis Münih'i 
bir Alman hükümet merkezi haline getirdi. O, böylece milli karakterleri Bavyeralılardan farklı 
olan Frencoien'leri Bavyera'ya tâbi bir hale getiren fikri hareketi doğurdu. Eğer Münih eski 
halinde kalmış olsa idi. Saksonya'da cereyan etmiş olan hal Bavyera'da tekrarlanmış olaçaktı. 
Belki arada şöyle bir fark olabilirdi. Bavyera'nın Leipzig'i yani Nurenberg, bir Bavyera şehri 
olmayacak, bir Franconien şehri olacaktı. 

Münih'e bir büyüklük kazandıranlar, "Kahrolsun Prusya" diye uluyanlar değildir. Bu şehre 
önem veren kimse, imparatordur ve o şehri Alman milletine ziyaret edildiğinde hayran 
kalınacak bir mücevher olarak teslim etmiştir. Bütün bunlardan biz Nasyonal Sosyalistler bir 
ders almak mecburiyetindeyiz. Hususi devletlere verilen önem, artık hususi devletlerin siyasi 
kudretleri ile ölçülemez. Ben, bu devletlerin önemini, daha çok ırkın dalları sıfatıyla 
oynayacakları rolde veya medeniyetin gelişmesine yapacakları yardımda tezahür edecektir 
biçiminde düşünüyorum. Fakat bu hususu zaman ortadan kaldıracaktır. Çünkü gelişmiş olan 
ulaşım araçları insanları birbirleri ile öyle bir yoğurmaktadır ki, aynı bir ırkın dallarını 
birbirlerinden ayıran coğrafi hudutlar ağır ağır da olsa devamlı bir şekilde ortadan 
kalkmaktadır. Öyle ki, bir milletin ortaya koyduğu uygarlığın çeşitli şekilleri, ülkenin her 
yanında, yavaş yavaş da olsa aynı görünümü almaktadır. 

Bir milletin ordusu, bu ferdiyetçi nüfuz ve tesirlerden bilhassa büyük bir dikkat ve itina ile 
korunmalıdır. Geleceğin Nasyonal Sosyalist devleti artık geçmişin hatalarına düşmemelidir. 
Bu devlete kendisine ait olmayan ve teşebbüs etmesine hakkı bulunmayan işler 
verilmemelidir. Ordu bir ırkın muhtelif dallarını birbirinden ayıran hususiyetleri devam 
ettirmeye hizmet eden bir okul olmalıdır. Ordu, öyle bir okul olmalıdır ki, bu okulda okuyan 
bütün Almanlar birbirlerini karşılıklı olarak anlamayı ve birbirlerine uymayı öğrenmelidirler. 
Bir milletin hayatında bölünmelere sebep olan hususların hepsini, ordu ortadan kaldırmakla 
yükümlüdür. Ordu, genç ve acemi erin dikkatini kendi küçük memleketinin ufkunun 
üzerinden almalı ve bu genç ve acemi ere "Alman milletinin ufkunu" göstermelidir. Asker 
dünyaya geldiği memleketin hudutlarını değil "Vatanın hudutlarını" görecek şekilde talim ve 
terbiye edilmelidir. Çünkü bu er, bir gün gelecek bu vatanı müdafaa edecektir. Bundan dolayı 
genç Almanı, dünyaya geldiği memlekette bırakmak manasızlıktır. 

Her Alman'a askerlik hizmetini yaptığı sırada Almanya'yı tanıtmalıdır. Bugün genç bir Alman 
erinin eskisi gibi Almanya'yı dolaşıp ufkunu genişletmediği için buna daha çok ihtiyacı 
vardır. 

Bu böyle olduğuna göre, hâlâ genç Bavyeralı'ya Münih'te, genç Franconienli'ye Nurenberg'de, 
genç Badli'ye Karlsruhe'de, genç ' Wurtmbergli'ye Stuttgart'ta askerlik yaptırmak doğru olur 
mu? > Pek tabii ki hayır! Genç Bavyeralı bazen Rhin'i bazen da Kuzey 'Denizi'ni görmelidir. 
Genç Hamburglu Alplere, genç Prusyalı | merkez Alman dağlarının doğusuna 
gönderilmelidir. Bu daha ma-". küldür. Her bölgeye has vasıflar genç erlerin hafızalarında 


kalma-jj; lıdır. Yoksa bu vasıflar garnizonlarda unutulursa askerlik hizmeti-r-nin bir mânası 
kalmaz. 

Her merkezleşme teşebbüsü bizim kınama ve muhalefetimizle ' karşılaşır. Ancak, her türlü 
merkezleşme teşebbüslerine karşı olsak ;'. dahi, merkezleşmenin orduya tatbik edilmesi biz 
Nasyonal Sosya-, listleri memnun eder. Reich'ın ordusunun, bugünkü durumuna gö- 

*re, hususi devletlerden kalan bir askeri kuvveti elde tutması anlam-! sız bir şey olacağı 
düşüncesi bir yana bırakılsa bile Reich'ın ordusun-!e. da uygulanan merkezleştirme eylemi 
Nasyonal Sosyalistlerce bir iler-' leme sayılır. Gelecekte milli ordu yeniden kurulduğu zaman 
bu iş- 

* ten vazgeçmeliyiz. 

Esasen yeni bir zafere koşan bir düşünce, kendini ileri doğru : iten fikri zembereği felce 
uğratabilecek bütün bağlantıları reddetmiştir. Nasyonal Sosyalizm, ilkelerinin, bugüne kadar 
konfedere devletleri birbirlerinden ayıran hudutları önemsemeden, bütün Alman milletine 
kendi düşünüş ve plânlarına göre eğitim ve öğretim ; sağlama hakkına sahip olduğunu iddia 
etmelidir. Nasıl ki kiliseler ;' kendilerini siyasi hudutlarla bağlı ve tahdit edilmiş saymazlarsa, 
Nasyonal Sosyalist fikir de Almanya'yı meydana getiren hususi devletlerin toprak bölüşümü 
yüzünden kendisini ayırıcı kabul etmez. 

Nasyonal Sosyalist doktrin konfederasyonu meydana getiren federe devletin siyasi 
menfaatlerinin hizmetkârı değildir. Nasyonal Sosyalizm, Alman milletinin hükümranı ve tek 
hâkimi olmalıdır. Bu doktrin bir milletin hayatını idare etmek ve teşkilâta bağlamak vazifesi 
ile mükelleftir. 

Demek oluyor ki, Nasyonal Sosyalizm, çizilmiş hudutların üzerinden aşmak hakkını âmirane 
bir sesle istemelidir. 


BÖLÜM 23 
1921 senesinin, benim ve Nasyonal Sosyalist hareket için büyük bir hususiyeti vardır. 
Ben Alman işçi Partisi'ne girdikten hemen sonra, propagandanın idaresini elime aldım. O 
günlerde Propaganda konusunu çok önemli görüyordum. Önce teşkilât işleri ile uğraşmanın 
gereği yoktu. Bence önemli olan, Nasyonal Sosyalist fikri mümkün olduğu kadar çok sayıda 
kimselere duyurabilmekti. Propaganda, teşkilâttan çok önde yürümeli ve önce bu teşkilâtla 
yoğrulacak insan malzemesini sağlamalıdır. Bunun için, ben bilgi satan ve bilgiçlik taslayan 
teşkilâta karşıyım. Bu şekilde hareket edilmezse ortaya ölü bir mekanizma çıkar, canlı bir 
teşkilâtın meydana geldiği pek enderdir. 
Bir teşkilât mevcudiyetini organik bir hayata ve organik bir gelişmeye borçludur. Belirli 
miktarda birtakım insanlar arasında yayılan fikirler devamlı bir nizama doğru meyleder. 
Bundan büyük bir netice çıkar. Fakat burada da insanların zaaflarını nazarı itibara almak 
şarttır, insanların bu zaafları bağımsız ve ferdi bir otoriteye karşı, içgüdüleri ile direnç 
göstermeleri şeklinde meydana gelir, işte böyle bir şekilde bir teşkilât tepeden aşağıya doğru 
mekanik bir yolla gelişirse büyük tehlike doğar. Meselâ, kendisini henüz kâfi derecede 
kabiliyetli görmeyen ve lideri olduğu partinin fikirlerine intibak edemediğini itiraf eden bir 
kimse, partinin içinden daha istidatlı kimselerin yükselmelerine ve ön plâna geçmelerine 
kıskançlık şevki ile mâni olmaya teşebbüs eder. Böyle bir şey ihtimal dahilinde olsa bile 
vukua geldiği takdirde bundan en çok zarar gören, genç hareket olur. işte bundan dolayı, bir 
müddet propaganda ile meşgul olarak, ilk önce merkezi bir noktaya ait bir fikri yaymalı, daha 
sonra yavaş yavaş çoğalmış olan insanlar arasında "FÜHRER KAFALAR" aramalıdır. Bu 
"kafaları" tecrübe etmek lâzımdır. Çünkü öyle tesadüfler olur ki esasen pek kıymetsiz olan 
kimseler, "anadan doğma Führer" diye vasıflandırılırlar. 
Nazari malümatın zenginliğini bir Führer olmak için ehliyetin ve liyakatin değeri zannetmek 
tamamen yanlıştır. Bunun tersi pek sık olur. Büyük nazariyecilerin büyük teşkilâtçı oldukları 
pek nadirdir. Keza, bir kuramcının büyüklüğü ilk önce soyut olarak kanunları bilmekten 


ibarettir. Halbuki, teşkilâtçı her şeyden önce bir psikolog olmalıdır. Teşkilâtçı insanı olduğu 
gibi kabul etmelidir. Bu bakımdan teşkilâtçı, insanı bilmek mecburiyetindedir. Teşkilâtçı, 
insanın kıymetini az görmemeli, fazla görmekten de kaçınmalıdır. Sarsılmaz bir hayat 
kuvvetine sahip olması icap eden teşkilâtçı, bir fikri yaymaya ve o fikri başarıya ulaştıracak 
yolu açmaya kabiliyetli bir insan grubu meydana getirmek zorundadır. Ancak bütün bunları 
yaparken de insan zaafını dikkate almalıdır. 

Büyük bir kuramcıdan büyük bir Führer çıkması ender görülen bir hâdisedir. Bir hareketi 
idare eden bir kimse çoğu zaman bir Führer olabilir. Halbuki ilmi bir ruha sahip olan 
kimselerin büyük bir kısmı, bu hakikati makul bir şey olmasına rağmen pek kolay teslim 
etmezler. 

Bu fikri, geniş topluluklara yaymak kabiliyetini ortaya koyan bir hareket, elebaşısı bir 
demogogtan ibaret olsa bile, onun mutlaka bir psikolog olması gereklidir. Böyle bir kimse, 
insanlardan uzak kalarak düşüncelere dalan bir kuramcıdan çok daha iyi bir Füh-rer'dir. 
Çünkü insanları sevk ve idare etme meziyetinin, bir Füh-rer'in liyakat ve kabiliyeti ile 
münasebeti yoktur. 

Mühim olan ideal ve insanlık gayelerim bulmak değildir. Mühim olan, bu ideal ve gayeleri 
gerçekleştirmektir. Eğer ikincisi olmazsa, birinci daima ahmakça bir şey gibi kalmaya 
mahkümdur. Fevkalâde olan nazari bir telâkki, eğer topluluklar Führer tarafından bu fevka- 
lâde harekete doğru sevk edilmezlerse gayesiz ve değersiz kalır. Ancak bir nazariyeci de 
insanlığın mücadelesi için amaçları tespit etmelidir. Yoksa bir Führer'in bütün deha ve 
kabiliyeti bir iş görmez. 

Demek oluyor ki, nazariyeci, teşkilâtçı ve Führer, bir kimsede birleşirse bu müthiş bir şey 
olur. Buna dünyada pek ender rastlanır. Bu birleşme büyük adamı vücuda getirir. 
Propagandanın küçük bir topluluğu yavaş yavaş yeni doktrin ile doldurulabilecek ve ilerde bir 
teşkilâtın ilk unsurlarım meydana getirebilecek malzemeyi yetiştirmesi lâzımdır. 

işte bundan dolayı propagandanın gayesi kendi sınırlarını aşarak genellikle teşkilâtın 
vazifesine tecavüz eder. 

Propagandanın vazifesi taraflar toplamaktır. Teşkilâtın vazifesi ise partiye üye kaydetmektir. 
Eğer bir hareket, bir memleketi ve daha sonra bir dünyayı altüst etmek ve onun yerine yeni bir 
memleket veyahut yeni bir dünya kurmak niyetinde ise ve kendisine bir miktar taraftar 
toplamışsa, bu ilkeden hiçbir zaman ayrılmamalıdır. Taraftarlar ve üyeler, (işte bu iki grupla 
meşgul olacak organların isimlerini yukarda verdim.) Bir hareketin taraftarları, o hareketin 
amaçlarını tasvip ve tasdik ettiğim ifade edenlerdir. Bir partinin üyesi ise partinin getirdiği 
hareket uğrunda mücadele eden kimsedir. 

Taraftarları, propaganda bulur ve harekete doğru onları çeker. Üye ise teşkilât tarafından 
toplanır. Taraftar olmak, yalnız bir fikri pasif şekilde kabul etmeğe lüzum gösterir. Üye olmak 
ise, fikrin faal bir şekilde temsil ve müdafaa edilmesine ihtiyaç gösterir. Meselâ on taraftar 
arasından ancak iki üye çıkabilir. 

Taraftarlık, yalnızca bir tasdik çabasını göstermeyi gerektirir. Üye olmak için, doğru bulunan 
fikri temsil etmek ve yaymak cesareti gösterilmelidir. 

Sadece kabul ve tasdik etme pasif bir harekettir. Bu, tem bel ve korkak olanların işlerine gelir. 
Üye olmak ancak bir kısım kimselere uygun düşer. 

işte bundan dolayı propaganda bütün dikkatim bir fikrin devamlı bir şekilde taraftar kazandığı 
hakikati üzerinde toplamalıdır. Daha sonra, teşkilât taraftarları arasında yetenekli üyeler 
aramak hususunda çok hassas hareket etmelidir. Bundan dolayı, propaganda, harekete 
geçirdiği kimselerin her birinin, iktidar, kabiliyet ve malüâmat sahibi olup olmadıkları, zekâları 
ve karakterleri hakkında kafa patlatmağa mecbur değildir. Öte yandan teşkilât bu yeni taraf- 
tarlar arasında hareketin başarısını hakikaten mümkün hale getirebilecek kimseleri büyük itina 
ile seçmek zorundadır. 


Propaganda bir doktrini milletin bütün kişilerine duyurmaya ve nüfuz ettirmeye çalışır ve 
görevi budur. Teşkilât kendi kadrosuna, yalnız psikolojik sebeplerden dolayı fikrin 
yayılmasına zarar vermeyecek olan kimseleri alır. 

Propaganda, topluluklara bir fikri telkin eder. Amacı, zafer anında toplulukları kendisi için 
hazırlamaktır. Oysa teşkilât, taraftarları arasında en azimli ve yetenekli görünen ferdi 
tarafından yöneltilen mücadele ile zafer gününe ulaşır. 

Toplulukların bir bölümü üstünde çalışan ve mücadeleyi genel bir şekilde idare eden 
propaganda ne kadar toplu, kuvvetli ve sağlam olursa bir fikrin zaferi de o kadar kolaylaşır. 
Propaganda bir memleketin tamamım bir fikirle doldurdu mu, teşkilât bir avuç adamla bütün 
olumlu neticeleri alabilir. 

Propaganda ile teşkilât, yani taraftarlarla, üyeler belirli bir halde birbirlerine tekabül edecek 
şekilde bulunurlar. Propaganda ne kadar iyi çalışırsa gerçek üyeler o kadar sınırlı olabilir. 
Taraftarların sayısı ne kadar çok olursa üyelerin adedi de o kadar azdır. Bunun aksi de 
geçerlidir. Propaganda kusurlu olursa, teşkilâta çok iş düşer. Eğer bir hareketin taraftarları 
zayıf kalmış ve hâlâ o hareket başarı vaat ediyorsa, işte o zaman üyelerin sayısı çok olmalıdır. 
Propagandanın ilk vazifesi, teşkilât için taraftar temin etmektir. Teşkilâtın birinci görevi ise 
propagandanın devamı için adam kazanmaktır. Propagandanın ikinci görevi ise, yeni doktrini 
empoze etmektir. Teşkilâtın ikinci görevi de doktrini kesin bir şekilde zafere kavuşturmak için 
mücadele etmektir. 

Eğer bir devrim sonunda, yeni bir dünya görüşü bütün millete öğretilirse, hatta gerektiğinde 
zorla kabul ettirilirse ve hareketi yöneten merkezi teşkilât, devletin kilit noktalarını işgal 
etmek için gerekli sayıda insanlardan meydana gelirse, işte o zaman kesin başarı elde edilir. 
Dünyayı altüst edecek kuvvette olan her harekette, propaganda önce bu hareketin fikrini 
yaymalıdır. Propaganda yeni fikirleri açık bir halde millete takdim etmeğe çalışmalıdır. Böyle 
çalışacak olan bir propagandanın bir "bel kemiğe" sahip olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için 
doktrin, sağlam bir teşkilâta istinat ettirilerek, propagandanın ihtiyacı olan belkemiği meydana 
getirilir. Teşkilât, üyelerini propaganda sayesinde hareketi benimsemiş olan taraftarlar arasın- 
dan tespit eder. Propaganda ne kadar şiddetli olursa, teşkilât da o kadar hızla büyür, öte 
yandan, propagandanın arkasında bulunan teşkilât ne kadar kuvvetli olursa, propaganda da o 
kadar iyi ve rahat çalışır. 

Teşkilâtın en büyük vazifesi, hareketin üyelerinin parti içindeki çalışmalarını zaafa 
uğratmamasını temindir. Daha sonra teşkilât hücum ruhunun bir an dahi sönmesine, 
yenileşmesine ve daima kuvvetlenmesine dikkat etmekle mükelleftir. Bundan dolayı, teşki- 
lâtın üyelerinin ilâhiyane çoğalmasına gerek yoktur. Sadece belirli ve sınırlandırılmış bir 
grubu enerjik ve cüretkâr tutmak kâfidir. Teşkilâtı ilelebet artacak ve çoğalacak olan bir 
hareket herhangi bir gün, bu gereksiz gelişmeden dolayı zayıf düşer. 

Büyük teşkilât yavaş yavaş da olsa, kavga kabiliyetini kaybeder. Böylece fikrin yayılmasına 
azimli bir şekilde ve tecavüz ruhu ile yardımcı olamaz. Bir fikir, inkılâpçı hareketler itibarı ile 
zengin ve olumlu olursa, o fikri yayanların faal olmaları gerekir. Çünkü böyle bir hareket ne 
kadar karışık olursa, bu hareketten korkak burjuvalar o kadar çekinir ve kaçınırlar. Belki bu 
küçük burjuvalar harekete içlerinden taraftar olurlarsa da hislerini açığa vurmazlar, işte 
bundan dolayı devrimci bir fikrin teşkilâtı, kendine üye olarak, yalnızca en faal taraftarlannı 
almalıdır. Tabii bir hatırlatma ile sağlanan bu faaliyette, gerek hareketin ilerde yapılacak 
propagandasının ve gerek fikrin gerçekleştirilmesi için gereken başarılı bir mücadelenin 
şartları saklıdır. 

Bir hareketi tehdit edebilecek en büyük tehlike pek fazla bir başarı neticesinde üyelerinin 
anormal bir şekilde artmasıdır. Bu hareket, mücadele etmek zorunda bulunduğu zaman âdi, 
korkak ve bencil olan kimseler, o hareketten uzak olurlar. Fakat parti gelişir ve başarısı gayet 
açık bir şekilde görülürse, işte o zaman bu kimseler hemen üye olmaya çalışırlar. Zafere 
ulaşmış birçok hareketin kesin başarılarından ve amaçlarının tamamen sağlanmasından önce, 


birdenbire geri kalmalarının ve parti içinde zaafa düşerek, mücadelelerine ara vermelerinin, 
gevşeyip çekilmelerinin tek sebebi budur. Bazen, ilk başarıların neticesi olarak, partinin 
teşkilâtına öyle â-di ve korkak herifler girer ki, bu korkaklar bir zaman sonra çoğunluğu 
ellerine geçirerek partinin mücadeleci elemanlarını bozarlar. Bu gibi kimseler partinin 
istikametini kendi menfaatlerinin bulunduğu tarafa çevirirler. Hareketi kendi miskin ve tembel 
kahramanlıklarının seviyesine indirirler. Böylece fikrin ilk zaferine yeni bir şey katmazlar, 
işte o zaman taassup yumuşar, mücadele kuvveti felce uğrar. Burjuvaların dediği gibi parti, 
"şarabına su katmış" olur. Bütün bunlardan çıkan netice şudur: Bir hareket devamlılığını 
sağlayabilmek için, zafer kendi lehine neticelenir neticelenmez, sonu gelmeyen kalabalığa 
kapısını kapatmalıdır. Bir hareket ancak bu şekilde davranırsa, kendini meydana getiren 
çekirdeği taze ve sağlam olarak muhafaza edebilir. Hareketi bu çekirdek sevk ve idare 
etmelidir. 

Hareketin ilk büyük fikirlerine dayanarak bir merkezi idare organı kurmak teşkilâtın 
vazifesidir. Bu şekilde çalışma, partinin fikir ve telkinleri yeni devletin çekirdeğini meydana 
getirinceye kadar devam etmelidir. Ancak böyle hareket edilirse, partinin ruhundan çıkmış 
olan devletin esas teşkilâtı dahili bir mücadele neticesinde kurulabilir. 

Bütün büyük hareketler, dini veya siyasi mahiyette olabilirler. Fakat zafere ulaşmalarının tek 
sebebi bu ilkelerin bilinmesinden ve kullanılmasından ibarettir. Bu konulara uyulmadıkça, 
hiçbir zaman devamlı basan tasavvur edilemez. Bir partinin propaganda şefi sıfatı ile sadece 
gelecek hareket için bir zemin hazırlamakla kalmadım, teşkilâtın yalnız kıymetli kimseleri 
içine alması için de sıkı bir şekilde çalıştım. O kadar şiddetli ve sert çalıştım ki 
propagandamız korku ve dehşet saçtı. Böylece zayıf, korkak ve tereddüt içinde olan kimseler 
sadece taraftar olarak kaldılar. Bunların teşkilâtımızın ilk çekirdeğine girmelerine engel 
oldum. Sonunda seslerini yükseltmek fırsatını bulamadılar. Belki taraftar olarak kaldılar, ama 
endişe ve sessizlik içinde yaşadılar. Bu kimselerin çoğu bana gelip, hareketimizle tam bir 
mutabakat içinde olduklarına dair yeminler etmişlerdir. Fakat hiçbir zaman partiye üye 
olamıyorlardı. Kendi kanaatlerine göre hareket pek şiddetli idi ve bundan dolayı birtakım 
tehlikeler seziliyordu. Bu arada namuslu ve sakin olan burjuvalara söz söylemek yersiz olur. 
Çünkü bunlar kalben bizimle beraberdir ve bir kenarda oturmaktadırlar. 

Evet, işte durum böyle idi. 

Aşırı devrimci vasıtalara taraftar olmayan bu kimseler o zaman üye sıfatı ile partimize gelmiş 
olsalardı, yine kendimizi bir dinsel kuruluş gibi sayabilirdik. Fakat hiçbir zaman genç ve 
kavgadan zevk alan bir hareketin mensupları olamazdık. 

O günlerde propagandamıza verdiğim canlı ve mücadeleci şekil hareketimizin nefret 
uyandıran eğilimini arttırdı ve bunu teminat altına aldı. Keza bir iki kişi hariç, sadece 
hakikaten nefret uyandıran kimseler üye sıfatı ile benimle birlikte çalışmaya hazırdılar. 

Bu şekil yürüttüğüm propaganda öyle bir tesir meydana getirdi ki, kısa bir zaman içinde yüz 
binlerce adam bize içlerinden hak veriyorlardı. Belki, dâvamız uğrunda fedakârlık 
göstermiyor ve mücadelemize katılmıyorlardı ama zaferi kazanmamızı da arzuluyorlardı. 
1921 senesi ortalarına kadar, sadece taraftar toplamaya inhisar eden çalışmalarımızın harekete 
de faydası dokunuyordu, işte 1921 yılının yaz ayları sonunda meydana gelen bazı hâdiseler 
bize teşkilâtı propagandanın sabırlı başarısına uydurmanın yerinde olacağını gösterdi. Bu 
günlerde hayal içinde yüzen bir ırkçı grup, partinin idaresini ele geçirmeye teşebbüs etti. 
Fakat bu entrika çabuk yıkıldı. Neticede genel bir toplantıda üyelerin büyük bir kısmı 
hareketin idaresini topyekün bana verdi. 

Bu arada yeni bir nizamname de kabul edildi. Bu nizamnameye göre hareketin birinci lideri 
tam bir yetkiye sahip oluyordu. Yeni nizamname idare heyetinin karar verme yetkisini 
kaldırıyor, buna karşılık yeni bir iş taksimatı sistemi ortaya koyuyordu. 

Böylece 1921 senesinin Ağustos ayının ilk günlerinden itibaren hareketin iç teşkilâtı için 
çalıştım ve bu sırada asil ruhlu ve seçkin bir grubun yardımından istifade ettim. 


Teşkilât bakımından propagandanın neticelerine bir kıymet vermek ve bu kıymetlerden 
istifade edebilmek için de bugüne kadar olan alışkanlıkların hepsini atmak gerekliydi. Bu 
itiyatlar atıldıktan sonra hiçbir parti tarafından kabul edilmemiş birtakım ilkeler koydum. 
1919 ve 1920 senelerinde bizim genç hareketimizin başında mevcut üyenin genel meclislerine 
seçilmiş idare heyetleri vardı. Heyet bir başkan, bir başkan vekili, iki delege ile birinci ve 
ikinci sekreterlerden teşekkül ediyordu. Ayrıca her teşekküle üyeler, propaganda şefi ve daha 
birçok kimse katılıyordu. 

Bu heyet pek gülünç görülüyordu. Çünkü bizim hareketimizin büyük bir şiddetle aleyhinde 
bulunduğu sistemi canlandırıyordu. Partinin bu şekil heyetlerle idare edilmesi bugünkü vilâyet 
ve devlet idarelerini hatırlatıyordu. Bugün hepimiz bu sistem altında büyük acılar çekiyorduk. 
Hareketin, kabiliyetsiz temsilcileri tarafından ebediyen bozulması ve bir gün asil ve muhterem 
görevini yapmaktan âciz bir duruma düşmesi istenmiyorsa bir değişiklik yapmak mutlaka 
gerekli idi. 

Bir protokole bağlı olan ve kararlarını çoğunluk ile alan heyet, bu durumu ile küçük bir 
parlamentoyu andırıyordu. Bu durumda şahsi değer ve sorumluluk yoktu. Bizim büyük 
devletin temsili meclislerinde hüküm süren aynı manasızlık bu heyetimizde de vardı. 

Bizim heyetimize sekreterler, kasa hesabım tutmak için muhasipler, teşkilât mensuplarını 
yetiştirmek için üyeler, propaganda için bir sürü herifler ve daha neler neler için birtakım 
kimseler tayin ediliyordu, işte bu kimseler bir araya gelerek hiçbir mevzuda aynı kafaya sahip 
olmamalarına rağmen, bir kararı çoğunlukla almaktadırlar. Örneğin propaganda işlerini 
gerçekleştirme amacı ile heyete alınan bir kimse mali mevzulara burnunu sokmakta ve bu 
hususta oy kullanmaktadır. Diğer taraftan bir muhasebeci teşkilâta dair bir iş için oy 
vermektedir. 

Eğer, sekreterler, delegeler ve diğerleri propaganda konusunda oy kullanacaklarsa, o heyete 
neden bir veya birkaç propagandacı tayin edilir? 

işte ben bu saçmalığa boyun eğemezdim. Bir müddet sonra, heyetin toplantılarına 
katılmamaya başladım. Yalnız propagandaya devam ediyordum. Bu da bana kâfi geliyordu. 
Rasgele bir kabiliyetsiz herifin bana vergi olan bir sahaya burnunu sokmasını daima önlü- 
yordum. Bu arada ben de diğerlerinin işlerine karışmıyordum. 

Partinin nizamnamesinde yapılan tadilât ve böylece yeni nizamnamenin kabul edilmesi 
sonunda başkanlığa getirilmem ile kurduğum otorite ve bu otoriteye dayanan hukuk, bütün bu 
saçmalıkları ortadan kaldırdı. Heyetin karartan yerine, benim sorumluluğum ilkesi ittifakla 
kabul olundu. 

Birinci başkan hareketin tamamen sevk ve idare edilmesi hususlarından sorumludur. Birinci 
başkan kendi idaresi altında bulunan heyetin bütün kuvvetlerini, yapılacak her türlü iş için 
lüzumlu olan çalışma arkadaşlarım kendi seçer. Bu seçilmeye lâyık olan kimseler, itiraz kabul 
etmez bir şekilde sorumlu oldukları vazifelerden mesuldürler. Bunların hepsi, birinci başkana 
bağlıdırlar. 

Mutlak bir sorumluluk zorunluluğu hareketimize, hattâ partinin sevk ve idaresi meselesine 
yavaş yavaş bir açıklık kazandırdı. Bu prensibin küçük yerlerde kabul edilmesi biraz uzun 
sürdü. Korku ile dolu kalpler ve yeteneksiz olanlar böyle bir şeyi hiçbir zaman arzulamazlar. 
Bu gibi kimselerin nazarında bir teşebbüsün tek bir sorumlusu olması hoş bir şey değildir. Her 
önemli karar için bir heyetin çoğunluğu bu gibi herifleri sorumluluktan kurtarır. Böylece ken- 
dilerini daha hür ve daha rahat hissederler. 

işte böyle bir alışkanlığa karşı vaziyet almak gereğim duydum. Mesuliyet korkusuna boyun 
eğmeyecek bir Führer lâzımdı. Parlâmento budaklıkları ile mücadele etmek isteyen bir 
hareket kendi bünyesinde parlamenter bir sistemi andıran idare tarzım değiştirmelidir. Ancak 
böyle bir temel üzerinde yapılan mücadele zafere ulaşır. 

Bugün Almanya'yı idare eden meclisin durumunu görüp de bu neticeyi çıkarmayan kafalar 
sadece acınır. 


Çoğunluğun hâkimiyeti zamanında, Führer'in tefekkürü ve sorumluluğu ilkesine sıkı bir 
şekilde istinat ettirilen bir hareket, bugüne kadar Almanya'yı sömüren mevcut vaziyeti kati bir 
şekilde yere serecek ve böylece Führer idaresi muvaffak olacaktır. 

Bu fikir, hareketin içinde yeni bir teşkilât meydana getirilmesini gerektirdi. Hareketin mantık 
ve akla dayanan gelişmesi, iktisadi faaliyetlerle, genel ve siyasi sevk ve idareyi de 
birbirlerinden açık bir şekilde ayırma meselesini ortaya koydu. 

Sorumluluk düşüncesi, ilke itibariyle partinin genel faaliyetine de dahil oldu. Böylece iktisadi 
meseleler her türlü siyasi nüfuz ve tesirlerden kurtarılıyordu. Bunun neticesi partinin 
hareketlerini daha tesirli bir hale getirdi. 

Ben partiye girdiğim zaman partide tam altı kişi vardı. Bu sırada partinin sabit bir idare 
merkezi olmadığı gibi, ne bir memuru, ne bir nizamnamesi vardı. Hattâ partinin mührü ve 
matbu kâğıtları dahi yoktu. 

Altı kişilik heyetin merkezi Herren Gasse'de bir lokanta idi. Daha sonra merkez Am 
Gasteig'de bir kahveye taşındı. Bunun böyle devam etmesi imkânsızdı. Münih'te birçok otel 
ve lokantayı dolaştım. Tal Caddesi'nde Sternecker Birahanesi'nde üstü kemerli bir küçük 
salon vardı. Bu salon bir vakitler Bavyera'da imparatorluk müşavirlerine meyhane hizmeti 
görmüştü. Salon karanlık ve kasvetli i-di. işte bundan dolayı eski işine ne kadar uygun 
düşüyorsa, bugün yeni işine o kadar ters geliyordu. Tek penceresi dar bir sokağa açıldığı için, 
yazın en uzun ve en aydınlık günlerinde dahi salon loştu. Fakat burası bizim ilk merkezimiz 
oldu. Kirası 50 markı geçmediği için bize çok uygun geliyordu. Duvarlarında müşavirler 
zamanından kalma tahta rafların kaldırılmasını bile isteyemezdik. Bu yeni merkez bir bürodan 
ziyade bir mezara benziyordu. Fakat bağımsız ve sabit bir merkezimiz olması büyük bir 
gelişme idi. 

Bir müddet sonra elektrik ve telefon aldık. Daha sonra ödünç bulunan bir masa ile birkaç 
sandalye salonu süsledi. Bundan sonra bir dolap bulduk. Otel sahibine ait olan iki büfede de 
broşür ve ilânlarımızı muhafaza ediyorduk. 

O zamanlar, haftada bir toplanıyorduk. Bu şekilde devam etmeye imkân yoktu. Ücreti parti 
tarafından ödenen bir memura gereksinim vardı. Fakat ücret ödemek o zaman pek zordu. 
Partinin üyesi azdı. Bunlardan toplanan pek az bir para ile bir memur tutmak büyük hüner 
isteyen bir işti. Çok uzun süren aramalardan sonra partiye bir sekreter bulduk. Bu ilk sekreter 
askerdi ve benim eski arkadaşımdı. Adı Schüssler idi. Önce her gün saat 18-20 arası yeni 
merkezimize geldi. Daha sonra saat 17'den itibaren gelmeye başladı. Bir süre sonra öğleden 
sonraları vazifesine devam etti. Nihayet bütün vaktini bize verdi. Sabahtan geç saatlere kadar 
yeni merkezimizde çalışıyordu. Schüssler mert ve namuslu olduğu kadar gayretli ve 
çalışkandı. Hiçbir vazifeden kaçınmıyordu. Genç harekete sadıkane bir şekilde bağlanmıştı. 
Schüssler kendi malı olan Adler yazı makinesini de beraberinde getiriyordu. Nasyonal 
Sosyalist Hareketin hizmetinde kullanılan ilk makine Schüssler'in daktilosu oldu. Daha sonra 
aidatlardan artırılan para ile bu daktiloyu Schüssler'den satın aldık. 

Üyelerin şahsi hüviyet ve dosyalarını çalınmaktan muhafaza etmek için kasaya ihtiyacımız 
vardı. 

Aradan bir buçuk sene geçti. Artık kanuni merkezimiz bile küçük geliyordu. Bundan dolayı 
Comelius caddesinde yeni bir binaya taşındık. Bu yeni bina da otel idi. Fakat burada üç 
odamız ve bir de gişesi olan salonumuz vardı. Bu bizim için o vakitler lükstü. Burada 1923 
senesinin Kasım ayına kadar kaldık. 


BÖLÜM 24 
1920 senesinin son günlerine doğru Völkischer Beobachter satın alındı. Irkçı amaçların 
savunucusu olan gazete derhal Nasyonal Sosyalist Hareketin yayın organı haline getirildi, ilk 
önceleri haftada iki gün yayınlanıyordu. 1923 senesinden itibaren her gün çıkmaya başladı. 
Nihayet aynı senenin sonunda büyük boy olarak yayınlandı. 


Gazetecilik sahasında tamamen acemi idim. O günlerde çıraklık yaptım ve bu iş için türlü 
fedakârlığa katlandım. 

Ortada bir gerçek vardı ve bu insanı çok düşündürüyordu. 

Büyük Yahudi basınının karşısında bir tek ırkçı gazete bulunu yordu. Yaptığım tahkikat 
sonunda, bunun sebebini ırkçı teşebbüsler için pek az ticari olduğunu gördüm. 

Gazeteler hissiyat ile idare ediliyordu. Bu ise tamamen yan lış bir şeydi. Milletine faydalı 
hizmetler ifa etmeden sadece hissiyatla hareket eden bir kimse, âdi hisleri ile toplulukların 
düzenini bozuyordu. 

Gazetemiz, isminin ifade ettiği gibi daha ziyade ırkçı mües seselere has olan kusur ve zaafları 
ile ırkçıların yayın organı idi içeriği çok zayıftı. Gazeteciler, ırkçı gazetelerin sadece ırkçılar 
dan yardım göreceğine inanıyordu. Halbuki diğer gazeteler iÜ rekabete girişerek kendimize 
bir yol açmalıydık, işin ticari ak saklıklarını vatansever kimselerin yardımları ile örtmeye çalış 
mak çok hatalı idi. Bu feci durumu tespit eder etmez, müdahale de bulundum. Aynı zamanda 
şans bana elini uzattı. Hareketimize sadece gazetenin ticari şefi olarak değil aynı zamanda 
partinin de ticari şefi sıfatı ile hizmet edecek olan adamı tespit ettim. Sene 1914tü. Partinin 
bugünkü ticari şefi yani Max Amann, savaşta benim amirim idi. Dört sene süren savaş 
boyunca mesai arkadaşlarımın ehliyet, kabiliyet ve çalışkanlıklarını, titiz ve temiz vicdanlarını 
yakından tetkik etmiştim. 

1921 senesinin sonbaharına doğru, hareket bir buhran geçirdi. Partide çalışan memurlardan bir 
kısmı beni memnun etmiyordu, işte tam bu sırada eski askerlik arkadaşıma kavuştum. Tesadüf 
Max Amann'ı yanıma getirdi. Ona hareketimizin ticari şefi olmasını teklif ettim. O vakitler 
geleceği parlak olan bir mevkide bulunan Max Amann uzun bir tereddüt geçirdikten sonra 
teklifimi kabul etti. Ancak teklifimi şöyle kabul ettirmiştim: "Bütün kurullara karşı şef ve 
münhasıran tek bir başkana karşı sorumlu." Kültürlü olan bu şahıs partiyi nizama soktu. Max 
A-mann'ın ortaya koyduğu yeniliklere partinin diğer şubelerinde ulaşılamadı. 

Yüksek bir değerin, kin ve intikam uyandırmasına hayatta sık sık rastlanır. Bu işlerimizde de 
böyle bir şeyi beklemek ve sonucuna katlanmak gerekiyordu. 

1922 yılından itibaren, hareketin ticari teşekkülü ve asıl teşkilâtı için kati ve sert müzakereler 
yapıldı. Harekete dahil olan bütün üyeler hakkında dosyalar mevcuttu. Artık hareketimize 
mali kaynaklar da temin edilmişti. Günlük masraflar, günlük gelirlerle karşılanacaktı. 
Olağanüstü gelirler, olağanüstü masraflara tahsis edilecekti. Bütün zorluklara rağmen hareket 
hemen hemen borç yapmadı denebilir. Hattâ parasını düzenli bir biçimde çoğalttı. Özel bir 
işte olduğu gibi çalışılıyordu. Çalıştırılan memurlar, mesaileri ile sivrileceklerdi. Bunlar, 
taraftarlık unvanından istifade etmeyeceklerdi. Her Nasyonal Sosyalistin şahsi şöhreti, önce 
gösterdiği çalışkanlığı ve kendisine verilen vazifeyi yapmak hususundaki kabiliyetiyle 
kökleşecekti. Verilen vazifeyi ifa etmeyen kimse haksız bir şöhrete sahip olamayacaktı. 
Partimizin yeni ticari şefi, partinin işlerinin taraftar ve üyeler için bir geçim kaynağı 
olmadığını açıkça ifade etti. Bugün, bizim idari sistemimizdeki partilere özgü ahlâksızlıklarla 
mücadele eden genç hareketimiz, kendi bünyesinde herhangi bir rezalet ve ahlâksızlığa 
müsaade edemezdi. Gazetenin idaresinde, Bavyera Halk Partisi'ne mensup olan bazı 
memurlar vardı ve mesaileri sırasında istisnai bir meziyet ve yetenek gösteriyorlardı. Biz, 
herkesin gerçek mesaisini gayet samimi ve doğru olarak kabul ettik. Bu şekil davranışımız 
memurların kalplerini fethetmemize sebep oldu. işte kalpleri fethedilen bu kimseler, daha 
sonra en iyi Nasyonal Sosyalist oldular. Bunlar aynı zamanda yeni hareketin çalışmalarına da 
bizzat iştirak ettiler. 

Bu arada partinin bir üyesi, ayni kabiliyete sahip, fakat partiye mensup olmayan bir kimseye 
pek tabii olarak tercih ediliyordu. Fakat hiçbir kimse partili olduğu için herhangi bir işe 
alınmıyordu. 

Yeni ticari şefin getirdiği bu yenilik biraz direnç gördü ise de, başarıya ulaştı ve daha sonra bu 
başarı hareketimize olumlu etkiler yaptı. 


işte bu sayede uzun enflâsyon devresinde gazeteler yayınlarım tatil ederlerken, hareketin ticari 
yönetimi ayakta kaldı ve bütün görevlerini yerine getirdiği gibi, Völkischer Beobachter hızla 
gelişti. Yayın organımız, o günlerde büyük gazeteler arasında yer alıyordu. 

1921 senesi benim için önemli bir sene oldu. Çünkü bu sıralarda, lider sıfatı ile ayrıntıya ait 
eleştirilere ve partinin faaliyetlerinden dolayı herhangi bir kimsenin müdahalesine meydan 
vermedim, işte bu çok mühimdi. Keza iktidarda bulunmayanlar geveze olurlar ve devamlı bir 
şekilde müdahalelere kalkarak her işi anlamak ve öğrenmek isterler. Bu şekil davranmakla 
arkalarında büyük bir kargaşalık bırakırlar, işte böyle bir ortamda iş yapabilmek için gerçek- 
ten yetenekli kafalara sahip olabilmek mümkün değildir. 

Bu gibi kimselerin çoğu çekilip gitti. Bir kısmı da gayet mütevazı bir şekilde uzaklaştı. Bir 
nevi eleştiri hastalığına tutulmuş olan kimseler vardır. Bunların maksatları bir heyet teşkil 
etmektir. Bu heyet kontrol maksadı ile yetkisiz olduğu birçok işe burnunu sokar. Böyle 
hareket etmek Nasyonal Sosyalistçi bir iş olmaz. Ben bu gibi kimselerin müdahalelerine karşı, 
partinin intizamlı ve mesul organlarını korudum. Bir işe yaramayan ve herhangi bir işi 
beceremeyen bu heyetleri zararsız hale getirmek için, bunlara bir iş bulmak yetiyordu, işte bu 
sayede, bizim heyetimizin nasıl gürültü çıkarmadan sessizce dağıldığını ve ani olarak tekrar 
bulunması ve toplanması imkânsız hale geldiğini görmek pek gülünecek bir olay oldu. Bu 
olay bana, bizim heyetimize benzeyen diğer bir kuruluşu, Reichstag'ı hatırlattı. Eğer 
Reichstag'daküere de nutuk imalinde bulunacakları yerde, ellerine bir iş tutuşturulsaydı, bu 
bol keseden atıp tutan kimseler, kişisel sorumluluklarının gerektirdiği işleri görecekleri için, 
gürültü çıkarmadan çabucak ortadan kaybolacaklardı. 

Ben şuna inandım ki, namuslu bir idareci buluncaya kadar aramaktan bıkılmamalıdır. Bu 
namuslu idarecilere hareket ve faaliyetlerinde tam bir hürriyet ve serbesti, maiyetleri üzerinde 
de kayıtsız şartsız bir otorite vermelidir. Bu kimseler yalnız üstlerine karşı mesul olmalıdırlar. 
Tam bir ehliyet ve liyakate sahip olmayan bir kimse, astına karşı otorite sağlayamaz. 

iki sene içinde beri zafere ulaştım. Fikirlerim kabul edildi. Çalışmalarımın kesin başarısını 9 
Kasım 1923 günü gözlerimle gördüm. Dört sene önce partiye girdiğim vakit partinin bir 
mührü dahi yoktu. 

9 Kasım 1923 günü parti feshedilip, mallarına el konunca bütün eşya ve gazetenin değerinin 
yüz yetmiş altın markı geçtiği görüldü. 


BÖLÜM 25 
Hareketin büyük bir hızla büyümesi, bizi 1922 yılı içinde, bugün bile kesinlikle halledilmemiş 
bir dâva hakkında bir karar almaya zorladı. Hareketin, toplulukların kalbini ve fikrini 
kazanabilmesi için çabuk ve kolaylıkla tatbik edilecek usulleri tetkik ettik. Yaptığımız bu 
teşebbüslerde, işçinin sadece mesleki ve ekonomik alandaki müttefiklerinin, bizden daha 
başka düşünen çeşitli siyasal fikirlere sahip kimselerden ibaret bulunmasıyla tamamen bizim 
adamımız olamayacakları yolundaki itirazlarla devamlı bir şekilde karşılaşıyorduk. Bu itiraz 
oldukça ciddi idi. Bir sanat sahibi olan işçinin, bir sendikanın üyesi olmadan yaşaması 
imkânsızdı. Bu kadro içinde o-nun ancak sanat kıymeti korunuyor, esnaflığı da ancak sendika 
yoluyla bir nevi devam garantisi elde edebiliyordu, işçilerin çoğunluğu kooperatif aleyhinde 
ücretler için direnmişler ve işçiye kısmi bir gelir temin eden ücret tarifesiyle susturulmuşlardı. 
Şüphesiz ki bu direnmeler, bütün işçiler için fayda temin etti. Özellikle, namuslu bir adamın, 
mücadele haricinde kalmış olmasına karşılık sendikaların şiddetli mücadeleleri neticesinde 
elde edilmiş ücreti cebine attığı vakit, vicdanında bir endişe doğuyordu. Normal burjuva 
işleriyle bu mesele pek zor hallolunabilirdi. Bu işler, meselenin gerek ahlâki ve gerekse maddi 
safhasına katiyen nüfuz edemezdi. Burjuva kendi iktisadi faydalarını ön plâna aldığı için, işçi 
kuvvetlerinin tamamının bir teşkilâta sahip olmasına karşıydı. Sırf bu sebeplerden dolayı, 
burjuvalardan çoğu hür bir fikir ve kanaate erişebilmekte zorluk çekiyordu. Bu dâvada hiç ilgi 
ve faydaları olmayan, ağaçları görmediklerini ileri sürerek ormanı görmemek isteğine 


yenilmeyecek olan üçüncü şahıslara başvurmak zorunluydu. Onlar, iyi niyetleri sayesinde, 
bizim bugünkü ve gelecekteki hayatımıza bağlı bir dâvayı kolaylıkla idrak edebileceklerdir. 
Sendikaların gayesi, lüzumu ve özü etrafında, kitabımın ilk bölümünde açıklamalar 
yapmıştım. 

Devlet, gerek koruma tedbirleri aracılığıyla (ki genellikle sonuçsuz kalır) ve gerek yeni bir 
toplu eğitim ile, işçinin işverene karşı durumunda bir değişiklik meydana getirmedikçe, işçi 
için iktisadi topluluğun üyesi olması dolayısıyla, eşit hakkım ileri sürüp çıkarlarını 
savunmaktan başka yapacağı bir husus kalmayacaktır. Bu birlik ruhuyla tamamen muvaffak 
olunur ve vatandaşların, müşterek hayatlarım tehlikeye koyabilecek birçok sosyal haksızlıklar 
tamir edilir. Kaldı ki, ben bütün beyanatlarımda daha da ileri gidiyordum. Yani toplum 
vazifeleri duygusuna zerre kadar malik olmayan, hattâ sadece bir insaniyet hissi bile 
beslemeyen patronlara esir insanlar bulundukça, işçinin bu hakkının tabii telâkki edilmesini 
korumak i-cap ettiğinde, dayanışmanın korparatif temel üzerinde işçilerin bir grupmam şeklini 
alması gerekeceği sonucuna varıyordum. 

1922 senesinde genel düşüncemde hiçbir nokta değişmiş olmuyordu. Fakat aydınlık ve açık 
bir ilke hâlâ bulunmamıştı. Yalnız kazanılmış bilgiden dolayı bir memnuniyet göstermek 
yaraşmazdı. Onlardan uygulama alanında da sonuçlar çıkarmak gerekirdi. 

Aşağıdaki davalara açıklık kazandırmak pek lüzumluydu: 

1) Sendikalar gerekli midir? 

2) Nazi partisi kendisinin kooperatif olduğunu mu ilân etmeli, yoksa üyelerim herhangi bir 
sendika kadrosuna kanştırmamalı mıdır? 

3) Sadece Nazi bir sendikanın vasıfları neler olmalıdır? Böyle bir sendika olduğu takdirde 
maksadı ve işi neler olacaktır? 

4) Bu husus uygulama alanına nasıl konacaktır? 

Birinci soruya gereği kadar cevap vermiş olduğumu zannederim. Durumun bugünkü 
görünüşüne bakılırsa, fikrimce, sendikalardan vazgeçilemez. Tam tersine onlar milletin 
ekonomik hayatının en lüzumlu kuruluşları arasında bulunmaktadırlar. Önemleri yalnız 
toplumsal mahiyette değil, milli mahiyettedir. 

Kaldı ki, halk kütlelerinin hayati ihtiyaçlarının karşılandığını gören ve bununla beraber 
sağlam ve dürüst bir sendika teşkilâtı sayesinde bir çeşit terbiye ve disiplin alan bir millet, bu 
sebepten dolayı hayat kavgasında genel bir karşı koyma kuvvetinin, fevkalâde bir şekilde 
arttığını da görür. 

Sendikalar -her şeyden önce- ticaret odalarının, istikbaldeki ekonomik parlamentoların köşe 
taşı sıfatları ile gereklidirler. 

Böylece ikinci sorunun çözümü de aynı biçimde kolaylaşır. E&er mühim olan kooperatif ise, 
Naziliğin bu konuda yalnız kuramsal değil tatbiki bir şekilde de bir yer alması lüzumludur. 
Fakat, nasıl olmalıdır? işte bu sorunun cevabı oldukça zordur. 

Nazi hareketi şu fikre inanmalıdır. Hareketin gayesi ırkçı Nazi devletini kurmaktan ibarettir. 
Böyle bir devletin gelecekteki bütün kuruluşlarının aksiyonu bizzat kökten "gelişme" bulmayı 
icap ettirir. Evvelce yetişmiş birtakım "yedek insan" hazinesine sahip olmak lüzumu vardır. 
Hiçten veya sadece kamu kuvvetinden hareketle, birdenbire muayyen bir teşkilât meydana 
getirileceğine inanmak büyük bir hata olur. Mekanik bir surette meydana getirilmesi pek 
çabuk kabil olan ve dış görünüşten çok daha önemli bulunan ruh, şekle daima canlılık 
vermelidir. Toplumsal bir vaziyete bir Führer ilkeleri, zorla empoze edilebilir. Ancak bu 
ilkelerin, gerçekten diri olmaları ve en küçük ayrıntıya varıncaya kadar ağır ağır meydana 
gelmeleriyle kabildir. Bunlar yıllar boyunca seçilmiş ve hayatın acı gerçeklerinden kuvvet ve 
metanet kazanmış ve bu şekilde Führer'in düşüncelerim fiile çıkarmaya kabiliyetli hale gelmiş 
bir insan malzemesi üzerine kurulmalıdır. 

Demek ki bir güç kesesinden yeni bir devletin anayasası için pek ani olarak taslaklar 
çıkarılabileceğine ve bu taslakların yukarıdan gelme emredici bir sesle kabul ettirilebileceğine 


ihtimal verilmemelidir. Bunu tecrübe etmek mümkündür. Yalnız sonuç, muhakkak ki sürekli 
olmayacaktır. Çünkü çoğu zaman bu, ölü doğmuş bir çocuktan farksız olacaktır, işte bu husus 
Alman milletine, We-imar anayasası ile beraber, son elli yıl içinde yaşanan olaylar ile hiçbir 
ilişiği bulunmayan yeni bir bayrak armağan etmek girişimini hazırlamaktadır. 

işte bunun için Nazi devleti bu yoldaki tecrübelerden sakınmalıdır. Devlet çoktan beri mevcut 
olan iç teşkilâtı ile gelişebilir. Bu teşkilâtın özü itibariyle, sonunda canlı bir Nasyonal 
Sosyalist devlet yaratabilmek için Nasyonal Sosyalizmin canlı ruhunda hayat bulmuş olması 
gerekir. Yukarıda önemine değindiğim gibi, yavru verecek hücreleri çeşitli meslek 
temsillerinin yönetim odalarına ve daha doğru bir deyimle her şeyden önce korporasyona 
dayanmalıdırlar. Eğer bu sonraki mesleki temsil ve merkezi ekonomik parlamentonun bize bir 
Nazi müessesesi tarafından sunulması gerekirse, bu önemli hücrelerin bir Nazi duygusallığını 
ve düşüncesini taşımaları da gerekir. Bir hareketin kurucuları devletin içine alınmalıdır. Ama 
devlet, birden ve sonraki bir tılsım etkisi ile kendini kapsayan teşkilâtları, eğer bu teşkilâtların 
hayattan yoksun birer eser durumunda kalmalarını istemiyorsa, hiçten yaratamaz. 

işte bu görüşle Nazi hareketi kendisine ait korporatifin gerekliliğini kabul etmelidir. Şu 
düşünce de bunu emretmektedir: Gerek işverenlere, gerek işçilere bir halk topluluğunun ortak 
kadrosu içinde karşılıklı bir çalışma birliği yönünde verilecek gerçek bir Nazi eğitimi, 
kuramsal öğretilerin, teşviklerin ve devletlerin sonucu olamaz. O her günkü hayatın 
kavgasından doğar. Hareket, özel ve büyük ekonomik toplulukları o ruha göre ve onunla 
birlikte eğitmeli ve birbirlerine yaklaştırmalıdır, işte böylesine ileri bir çalışma ortaya 
konulamazsa geleceğin ve gerçek bir halk topluluğunun yeniden canlanması, yalnızca bir düş 
olarak kalır. Yalnız hareketin mücadelelerinin hedefi olan büyük ülkü, gelecekte yeni durumu 
sırf cepheden ibaret kalmayarak sağlam hükümler üzerine dayandırmış biçimde gösterecek 
olan o genel yöntemi yavaş yavaş oluşturacaktır. Bunun için hareket, korparatif düşünceye 
yalnız böyle bir niteliğe sahip olarak, kendini sunmakla kalmamalıdır. Hareket ayrıca 
eylemsel görünümleri için, Nazi devleti düşüncesi ile üyelerden ve taraftarlardan oluşan 
küçük bir toplulukla, gerekli eğitimi de vermelidir. 

Şimdi üçüncü soruya cevap vermek gerekiyor. 

Nazi korporasyona bir sınıf kavgası organı değildir, bir mesleki temsil organıdır. Nazi devleti 
hiçbir "sınıfı tanımaz ve kabul etmez. Fakat, yalnız siyasal bakımdan tamamen eşit hukuk ile 
ve aynı genel görevlerle burjuvaları tanır. Burjuvalarla beraber devletin "res-sortissant'ları 
bulunur ki, bunlar, siyasi bakımdan hiçbir hukuka kesinlikle sahip değillerdir. 

Nazi manasıyla korporasyonun vazifesi, bazı adamlan grupmanları sayesinde kendilerini ağır 
ağır sınıf haline getirmelerini ve sonra toplumun içinde benzer surette teşekkül ettirilmiş diğer 
kuruluşlarla çatışmaya girişmelerini sağlamak değildir. Esasen, bizim bu vazifeyi 
korporasyona vermememiz icap eder. Ancak korporasyon Marksçı çatışmanın ve 
mücadelenin oyuncağı olduğu zaman kendisine böyle bir sorumluluk verilir. 

Gerçekten korporasyon "sınıf mücadelesi" ile aynı mânaya gelmez. Onu kendi sınıf 
mücadelesi için bir vasıta yapan Marksizm'dir. Hür ve bağımsız olan milli devletlerin iktisadi 
temellerini felce uğratmak milli sanayi ve ticaretlerini yok etmek için ve hür milletleri, bu 
sayede devletlerin üstünde ve dünya çapında olan Yahudi maliyesinin emrine bağlı bir esaret 
altına almak için enternasyonal Yahudi âleminin kullandığı silâhı Marksistler yaratmıştır. 
Nazi korporasyonunun, bu sebepten dolayı milli iktisadi hayata iştirak eden belirti grupların 
teşkilâtlı olarak toplanmaları sayesinde milli ekonominin güvenini arttırması, milli halk 
bünyesi üzerinde her türlü tahripkâr engelleri savarak, kuvvetini çoğaltması gereklidir. Amaç 
birtakım engellerin devlete zarar vermelerine ve ekonomi için bir felâket teşkil etmelerine 
fırsat bırakmamaktır. 

Grev meselesine gelince, bu Nazi korporasyonu için, milli üretimin bir tahribi ve sekteye 
uğratılması vasıtası değildir. Antisosyal yapısı dolayısıyla halk topluluklarının ekonomik 
ilerlemelerini önleyen bütün engellere karşı mücadele sayesinde milli üretimi çoğaltmak ve 


devam ettirmek vasıtasıdır. Çünkü her ferdin faaliyet meydanı iktisadi tatbikatta aldığı içtimai 
ve hukuki vaziyet ile daima irtibatlıdır. Bu tatbikat karşısında takip ettiği yol bu vaziyetin 
tetkikinden anlaşılır. 

Nazi işçisi milli iktisadi refahın; kendi maddi saadetinin teminatı mânasına geldiğini 
anlamalıdır. 

Ve yine Nazi patron şunu bilmelidir ki, işçilerinin saadeti ve tatmin olması kendi iktisadi 
refah ve saadetinin meydana gelmesinin ve gelişmesinin başta gelen ilk büyük şartıdır. 

Nazi işçiler ve işverenler halk topluluklarının delegeleridir. Eylem ve davranışlarında onlara 
büyük ölçüde verilen kişisel özgürlük, onların uygulama yeteneklerinin gelişmesine sebep 
olur. En ustasını, en yeteneklisini ve en çalışkanını daha da ilerletmek için gereken doğal 
ayıklamaya engel olunmamalıdır. 

Bu sebepten dolayı, Nazi korporasyonu için grev, ancak ırkçı Nazi devleti mevcut 
bulunmadığı bir sırada istifade edilmesine mecburiyet olan bir vasıtadır. Hakikatte ırkçı Nazi 
devlet, patronlardan ve proletaryadan teşekkül etmiş daima topluluklara zarar vermek 
neticesini gösteren korkulu ve şüpheli kavgası yerine, herkese hak ve hukuka hürmeti telkin 
etmek vazifesini üzerine almıştır. Ticaret odalarına düşen vazife milli iktisadi faaliyeti devam 
ettirmek ve bunun noksan ve kusurlarını ortadan kaldırmaktır. Bugün milyonlarca insanı 
çatışmaya zorlayan hatta savaşa sürükleyen şeye artık sanayi odalarında ve iktisadi 
parlamentoda çözüm çaresi bulunmalıdır, işverenler ve işçiler ücret mücadelesi içinde 
birbirleriyle artık uğraşmamalıdırlar. Zira her iki topluluk da davalarını topluluğun ve devletin 
iyiliği uğrunda müşterek olarak halletmelidirler. Devlet düşüncesi her şeyin üstünde alev ve 
kıvılcım saçan harflerle yükselmeli ve parlamalıdır. Tüm her şeyde olduğu gibi, bunda da en 
başta partiden önce vatan geldiği ilkesi egemen olmalıdır. 

Nazi korporasyonunun görevi, aşağıdaki amacı gerçekleştirebilecek biçimde eğitim 
vermekten ibarettir: 

Milletimizin ve devletimizin güvenliğinin sürekliliği hususunda her şey ortak olarak 
çalışmalıdır. Bu da her kişinin doğuştan sahip olup, toplum tarafından geliştirilen yetenek ve 
kuvvetine bağlı olarak ortaya çıkacaktır. 

Böyle korporasyonları nasıl gerçekleştirebileceğimiz şeklindeki dördüncü soruya cevap 
vermek, eskiden son derece güç görünüyordu. 

Yeni bir arsa üzerinde temel atmak kolaydır. Daha önce temel atılmış bir arsada temel 
yapmak ise güçtür, işinde uzmanlaşmış bir mağazanın bulunmadığı bir yerde yeni bir mağaza 
açılabilir. Ama benzer bir kuruluş mevcut ise, bu iş daha güç olur. Ayrıca durum ve şartlar 
yalnız bir mağazanın yaşayabilmesine uygun olan yerlerde ise bu iş çok daha güç meydana 
getirilebilir. Çünkü böyle bir yerde kurucular yalnız yeni mağazalarını müşterilere kabul 
ettirmekle kalamazlar, yaşayabilmek için o güne kadar o yerde yaşamış olan mağazayı da yok 
etmek sorunu ile karşılaşırlar. 

Bir Nazi korporasyonu, öteki korporasy onların yanı sıra anlamsızdır. Çünkü bir korporasy 
onda, benzer ya da düşman olmayan öteki kuruluşlara karşı bir hoşgörü beslemek 
düşünülemez. Bu, dünyada genel ve genel olduğu kadar yaradılıştan var olan bir görevdir. 
Korporasyonlar kendi kişiliklerim savunmak ve güçlendirmek zorundadırlar. Böyle bir eğilim 
olduğuna göre hiçbir anlaşma yapılamaz, işte yalnız kesin ve kişiliğine özgü bir hakkı koruma 
görevi vardır. 

Bu durumda, sonuca varmanın iki yolu vardır: 

A) Önceden bir korporasyon kurmak ve sonra yavaş yavaş enternasyonal Markçı 
korporasyonlara karşı savaşmaya koyulmak. 

B) Veya tam tersine olarak mevcut Markçı korporasyonlara sokulmak ve bu kuruluşları bizim 
esas gayemizin hedefine çevirmek için bunları yeni ruhla doldurmaya, takviyeye çalışmak. 
Birinci yol uygun ve kolay olmayacak kadar güç ve imkansızdı. Karşılaştığımız zorlukların en 
başında mali vaziyet geliyordu. Çünkü o zamanlar mali olanaklarımız çok azdı. Buna paralel 


olarak gelir kaynaklarımız ise sınırlı idi. Korkunç bir surette gelişen enflasyon yavaş yavaş 
vaziyeti daha da kötüleştiriyordu. O yıllarda korporasyonun üyeleri için elle tutulabilecek 
kadar maddi bir yardımdan bahis olunması imkân dahilinde değildi. İşçilerin bir korporasyon 
için aidat vermelerine böylece hiçbir sebep kalmamıştı. Hattâ Marksizm'e taraftar olanlar 
dahi, Rurh'da M. Çuno'nun cepleri milyonlara kavuşuncaya kadar, takatsiz ve bitkin bir 
duruma düşmüşlerdi. Bu milli Reich şansölyesi Marksçı korporasyonların kurtarıcısı kabul 
edilmelidir. 

Biz o zamanlar bu çeşit oluşumlara güvenemezdik. Hiç kimse için parasal sıkıntısına bir yarar 
sağlamayan bir korporasyona girmek pek çekici bir şey değildi. 

Diğer taraftan, böyle yeni bir kuruluşun ve teşkilâtın az çok entelektüel olan fırsat kollayıcılar 
için ufacık bir peynir parçası bile yaratmamış olduğunu mutlak surette söylemek isterim. 
Özellikle, kişi sorumluluğu bunda çok önemli bir rol oynuyordu. Bu güçlü işin çözümünü 
kendine verebileceğim bir adamım bile yoktu. O vakitler sınıf kavgası kuruluşunun yerine 
Nazi kor poratif düşüncesinin başarısına yardım için Marksist korporasy onları gerçekten yok 
edecek bir kimse, milletimizin büyük adamları ara sına girecek ve heykelinin gelecekteki 
nesiller için Raüsbonne Wal holl'unda dikilmesi icap edecekti. 

Fakat böyle bir kaide üzerine dikilmeye lâyık hiçbir kafa tanı madım. Enternasyonal 
korporasyonlarda orta halli kafalardan fazla bir şey bulunmadığı yolunda bize karşılıkta 
bulunmak oldukça yanlış olur. Bu söz hakikatte hiçbir olumlu mâna ifade edemez. Çünkü o 
korporasyonlar kuruldukları vakit, bu zor bir iş değildi. Bugün Nazi hareketinin çoktan beri 
azametli bir temel üzerinde mevcut olan ve en ufak ayrıntısına varıncaya kadar her yönüyle 
tamam olan korkunç bir teşkilâttır. Saldıran, galip gelmek niyetinde ise, dajma savunandan 
daha dahiyane davranması gerekir. Korporatif Marksist kale, bugün sıradan kişiler tarafından 
idare olunabilir. 

Bu kaleler yalnız üstün bir insanın olağanüstü enerjisi dahiyane kabiliyeti sayesinde hücum 
yoluyla zapt edilebilir. Böyle bir adam bulunmazsa, kaderle boğuşmak boşuna olur. Kaldı ki 
daha iyisini yapmaya muvaffak olmadan mevcut bir nizamı altüst etmeye kalkmak bütünüyle 
manasızdır. Hayatta tasarlanan bir şeyi, gerekli oları güçlerin yokluğu yüzünden bir yana 
bırakmaktansa, ona yalnız yardım etmenin ya da kötü biçimde sarılmanın, çok zaman daha 
olumsuz sonuçlar vereceği düşüncesini değerli bulmak uygun olur. 

Hiç demagojik olmayan başka bir düşünce de bu görüşü destekler. O günlerde bende kesin bir 
kanaat vardı. Bugün de aynı kanaatteyim: Ekonomik sorunlara, büyük bir siyasal mücadeleyi 
karıştırmak tehlikeli olur, düşüncesinde idim. Bu husus özellikle bizim Alman milletimiz için 
düşünülürse doğrudur. Çünkü bu takdirde ekonomik mücadele derhal siyasi mücadelenin 
enerjisini bir miktar kendine aktaracaktır, insanlar tasarruf ve iktisat yoluyla ufak bir eve 
sahip bulunamadıklarını düşünürlerse artık yalnız bu amaca mevcudiyetlerini 
bağlayacaklardır. Bir zaman sonra o toplanmış paralan şu veya bu yolla ellerinden gasp 
etmeyi tasarlayan kimselere karşı siyasi yolla savaşmaya takadan kalmayacaktır. Siyasi 
kavgada kanaatleri ve düşünceleri yolunda savaşacak yerde tamamen "dahili ko-lonizasyon" 
düşüncesine gömülecekler ve çok defa, iki sandalye arasına oturacaklardır. 

Bugün mücadelenin başlangıcında bulunan Nazi hareketinin, önce gayesinin büyük bölümünü 
meydana getirmesi ve ona bir şekil vermesi lâzımdır. Hareket büyük gayesinin yayılabilmesi 
için mücadeleye bütün enerjisi ve yeteneği ile katılmaya mecburdur. Başarı, ancak bütün 
kuvvetin, savaşın emrine ve hizmetine verilmesi şartı ile düşünülebilir, iktisadi meselelerle 
uğraşmak, faal dövüş kuvvetini felce uğratabilir. Bugün klâsik bir kavgada bu hususu göz 
önünde bulunduruyoruz. 1918 Kasım devrimi korporasyonlar yönünden yapılmadı; onlara 
rağmen yapıldı. Alman burjuvazisi, Almanya'nın istikbâli için hiçbir siyasi kavgaya 
girişmiyor ve yapıcı iktisadi çalışma içinde bu geleceğin yeter derecede karşılanmış olduğu 
inancım besliyordu. 


Bu gibi tecrübeler bize ders olmalıdır. Zira bizde de, bundan başka türlü cereyan 
etmeyecektir. Hareketimizin bütün enerji ve kuvvetini siyasi mücadele üzerinde ne kadar çok 
toplayabilirsek, başarıyı o kadar çok bekleyebiliriz. Vakitsiz surette korporasy on, ko- 
lonizasyon ve benzeri davalarda ne kadar fazla uğraşırsak, devamı uğrunda faydalı netice o 
kadar önemsiz olacaktır. Çünkü bu davalar ne kadar önemli olsa da, biz ancak siyasi kuvvet 
ve nüfuzu ele geçirdikten sonra halledilecektir. 

O zamana kadar, bu davalar hareketi felce düşüreceklerdir. Hareket, vakitsiz olarak onlarla 
meşgul olursa, siyasi amaç daha çok engellere rastlayacaktır. Korporatif hareket, siyasi 
hareket tarafından vücuda getirilirse de bunun zıddı olması kolayca mümkündür. 

Gerek milletimiz ve gerekse hareket için gerçek bir fayda, yalnız başına korporatif 
hareketinden gelebilir. Ancak bir şartla ki bu Nazi korporatif hareket bizim Nazi fikirlerimizle 
kuvvetli surette dolu bulunmalıdır ve Marksçı yollara düşmek tehlikesinden de artık 
kurtulmuş olmalıdır. Zira kendi görevini yalnız Marksist korporasy ona rekabetten ibaret 
sanan bir Nazi korporasy onu, hiç mevcut olmasa daha yararlı olur. Nazi korporasyonu 
Marksist korporas-yona sadece kuruluş sıfatıyla değil, hepsinden önce, fikir ve ideoloji sıfat 
savaş ilân etmelidir. Onun sınıf fikri ve sınıf mücadelesinin müjdecisi bulunduğunu 
duyurmalıdır. Ve onun yerine Alman burjuvazisinin mesleki yararlarının koruyucusu 
olmalıdır. 

Bütün bu görüşlerin evvelce partiye özgü korporasyonlar kurulması lehinde birer kanıt 
meydana getirmiş bulundukları ve halen bu kanıtı destekledikleri bende hiçbir ispata muhtaç 
olmayacak derecede açıktır. 

Yeter ki hiç beklenmeyen bir anda bir büyük siyasi deha ortaya çıksın ve bu davaları 
halletmeye, kader tarafından tayin edilmiş olsun. 

Bundan böyle partili arkadaşlarımıza yalnız iki çare kalıyordu. Ya bugüne kadar mevcut 
bulunan korporasyonlardaki arkadaşlarımız imkân nispetinde tahrip edici bir tesir 
yapacaklardı yahut korporasy onlar dan ayrılacaklardı. 

Ben burada genellikle bu ilk çareyi uygun buldum. 

Esas olarak 1922-1923 yıllarında bunu tehlikesizce başarmak mümkündü. Çünkü enflasyon 
zamanında korporasy onun kendi cebine atacağı kâr üye sayısı itibariyle hiçti. Bu bakımdan, 
baştan başarısızlık ihtimali gösteren tecrübelere girişmekten kaçınmıştım. Ve üyelerine yararlı 
olacaklarına ihtimal vermediğim bir kuruluşun kendi menfaati için, bir işçinin zaten indirilmiş 
gündeliğinden bir kısmını almasını cinayet olarak kabul etmiştim. 

Eğer yeni kurulmuş bir siyasal parti bir gün birden ortadan kalkarsa bunda o kadar zarar 
yoktur. Daima bir fayda vardır. Kimsenin bu yüzden şikâyet edeceği düşünülemez. Esasen 
buna da hakkı yoktur. Zira fert, siyasal bir harekete bir şey verirken, artık onu kaybolmuş 
olarak kabul eder. Fakat bir korporasy ona aidat ödeyen bir üye bunun karşılığında kendisine 
garanti edilmiş bir ücrete hak kazanır, işte buna önem verilmezse, böyle bir korporasy onun 
kurucuları yalancıdırlar. Yahut hiç olmazsa suçlu tutulmaları gereken ahmak ve beyinsiz 
insanlardır. 

işte bizim 1922 yılındaki hareketimiz bu görüşte idi. Başkaları bunu belli bir şekilde daha 
mükemmel anlıyorlar di. Onlar sendikalar kurdular. 

Sendikaların bulunmamasından ötürü bizi kınıyorlardı. Bunu düşünmemiş olduğumuz için 
bizi dar görüşlü olarak vasıflandırıyorlardı. Aynı zamanda bu tutumumuzu, görüşümüzün 
hatalı olduğuna kanıt sayıyorlardı. Fakat bu buluşlar da ehemmiyetini yitirmekte ve ortadan 
silinmekte gecikmedi. Sonunda, son tahlil de bizdekinin aynı oldu. Yalnız şu fark vardı: Biz 
ne kendimizi ne de başkalarını aldatmıştık. 


BÖLÜM 26 


Reich'ın dış işlerinin idaresinde mutlak bir sistem eksikliği göze çarpar bir durum meydana 
gelmişti. Çünkü Almanya'nın müttefiklerine karşılık gelen bir antlaşmalar siyasetine istinat 
edecek tedbirli ilkeler bulunup da meydana konmamıştı. Devrim bu hatayı düzeltmek bir yana 
dursun, bunu daha da ileriye götürdü. Devrimin sayesinde karışık planlarının gerçekleştiğini 
gören muhitlerin, sonucu bağımsız bir Alman Devleti kurmaktan ibaret olacak bir antlaşmalar 
politikası takip etmekte hiçbir yararlan yoktu. Böyle bir antlaşma Kasım canilerinin içlerinde 
saklı tasarıyla, tezat meydana getirirdi, iktisadiyatın ve Almanya'nın üretim kuvvetlerinin 
enternasyonal hale getirilmesine engel olurdu. Fakat bilhassa korkulacak olan şey Reich'ı 
yabancı ülkelerden bağımsız kılmak için zaferle idare edilmiş bir kavganın iç politika 
üzerinde bir gün nüfuz ve kudreti ellerinde bulunduranlar için uğursuz olabilecek bir tesir 
yapabilmesi i-di. Hakikaten, bir milletin zulüm ve baskıya karşı ayaklanıp da kendisine 
başlangıçta kendi varlığının şuuru verilmemiş olması aklın alacağı bir şey değildir. Bunun 
tersine olarak da, dış siyasette elde edilmiş olan büyük başarılar milli duygunun uyanması 
üzerine tesir yapardı. Tecrübeler gösteriyor ki, bir milletin kurtarılması için girişilmiş olan her 
ayaklanma o milletin vatanseverliğini geliştirir ve milleti kendi içindeki milliyet aleyhtarı 
unsurların tahriklerine karşı uyanık bulundurur. Barış vaktinde katlanılan ve çoğu zaman 
dikkat bile edilemeyen birtakım kimseler ve durumlar, milli coşkunluk ve heyecanın bir 
milletin tâ ruhuna varıncaya kadar karıştırdığı dertlerle, açık bir karşı koymaya yarayacak 
derecede bir muhalefetle 'karşılaşırlar. Bu muhalefet onlar için öldürücü olur. Örneğin her 
yanda, bir savaş meydana geldiği vakit, casuslara karşı duyulan korkuyu bir düşününüz. Bu 
korku, o sırada ani olarak kendini gösterir. O vakit de insan ihtirasları en üstün derecelere 
yükseltilmiştir. Çoğu zaman haksız olmakla birlikte en adi zulüm ve tecavüzleri meydana 
getirmiştir. Halbuki herkesin uzun barış yılları içinde daha çok casusluğa maruz kalmak 
tehlikesi içinde yaşadığım düşünmek gerekirdi. Ancak gayet tabii sebeplerden dolayı, 
kamuoyu o zamanlar bu casusluğa o kadar önem vermezdi. 

Kasım olaylarının dönemeçlerinin meydana çıkardığı devlet asalaklarının ince içgüdüleri 
zulüm ve baskıya karşı halkın ayaklanmasına yardım edecek ve bu suretle milli ihtirasları 
alevlendirecek başarılı bir antlaşma politikasının kendi canice mevcudiyetlerine bir son 
vereceğini derhal hissetti. 

1918 senesinden beri, hükümette en önemli sıraları işgal edenlerin neden dış politikada öyle 
bir önemsemezlik gösterdiklerinin ve devlet işlerinin hemen daima Alman milletinin 
faydalarına sistemli surette zıt olarak yönetildiğinin hikmeti şimdi anlaşılıyor. Çünkü ilk 
bakışta tesadüf zannedilebilecek şeyin yakından tetkik edilince, 1918 Kasım Devrimi'nin 
açıktan açığa tutmuş bulunduğu yol üzerinde mantıki ve yeni bir ilerlemesinden meydana 
geldiği görülür. 

Burada sorumlu idarecilerle politikacı sürüsünün çoğunluğu ve milletimizin sabırları 
aptallıklarına .eşit olan ve koyun sürüsüne benzeyen büyük kalabalığı arasında bir ayrılık 
görmek gerekir. 

idareciler ne istediklerini bilmektedirler. Öbürleri işin gerçek yönünü gördükten sonra 
tehlikesini tahmin ettikleri tasarının gerçekleştirilmesine azimli surette muhalefet edemeyecek 
kadar korkak oldukları için, birincilerle beraber davranırlar. En sonuncular ise bir şey 
anlamadıkları için, budalalık şevkiyle boyun eğerler. 

Alman işçileri için Nasyonal Sosyalist Partisi pek bilinmeyen küçük bir teşekkülden ibaret 
kaldığı müddetçe, dış siyaset davaları, üyelerinden çoğunun gözünde ancak ikinci derecede 
bir önem kazanmış olabilirdi. Özellikle bizim milletimiz, ülkenin yabancı devletlerle olan 
ilişkilerinde sahip olduğu hürriyetin, Tanrı'nın ya da öteki devletlerin bir lütfü olmadığını, bu 
hürriyetin kendi kuvvetlerinin gelişmesinin bir meyvesi olabileceğini bütün dünyaya ilan 
etmeyi en esaslı ilke kabul etmiştir. Bu ilke Alman milleti tarafından daima korunacaktır. 
Yıkılmamızın sebeplerini ortadan kaldırmak ve bu yıkılmadan yararlananları yok etmek, işte 


biz Alman milletini, yabancılara karşı kurtuluşumuz uğrunda savaşmağa girişmek için 
gereken gücü sağlayacak olan tek çare budur. 

Şimdi hangi sebeplerden dolayı genç hareketimizin, ilk zamanlarda kendi iç yenilik tasarısına, 
dış politika davalarından daha fazla önem verdiği anlaşılmaktadır. 

Fakat bu önemsiz küçük oluşum büyüdüğü ve ilk kadrosunu parçaladığı ve genç kuruluş 
büyük bir önemini aldığı vakit, dış politikanın ortaya koyduğu davalar karşısında bir vaziyet 
almaya kendisini mecbur hissetti. Onun felsefi sistemimizin dayandığı telâkkilerle yalnız 
zıtlık meydana getirmekle kalmayıp, bu oluşumlarından fışkırmış gibi görünecek birtakım 
tedbirli plânlar çizmesi de gerekliydi. 

Yabancılarla temaslarımızda milletimizin siyasi eğitimden yoksun olmasından dolayıdır ki 
genç hareketimiz halk kütlelerine ve iş başında olanlara ana hatlarıyla çizilmiş bir plân 
getirmek mecburiyetinde idi. Bu plân onlara dış politika davalarını araştırmak ve incelemek 
için bir rehber hizmeti görecekti. Bu hareket dış siyasette bir gün milletimize hürriyetini 
tekrar kazanmak ve Reich'a gerçekten ve fiilen hüküm sahibi olmak imkânını bahşedecek 
nazari tedbirleri uygulama sahasına getirmek için yapılacak ilk hareketlerden biri idi. 

Bu sorunu araştırdığımız vakit her zaman göz önünde tutmamız gereken esaslı ve tedbirli ilke 
şudur. Dış siyaset bir maksada ermek için bir vasıtadan başka bir şey olamaz. Bu maksat da 
özellikle milletimizin yararına çalışmaktan ibarettir. Bütün dış siyaset davaları sadece şu 
açıdan düşünülebilir. Ya bugün ya da gelecekte hangi hal çaresi milletimiz için yararlı 
olacaktır yahut ona bir zarar verecektir? 

işte bu davalardan biri araştırıldığı vakit, göz önünde tutulabilecek yegane peşin fikir, her 
çeşit parti, din, insaniyet düşünceleri, sözün kısası sonuç ne olursa olsun, başka her çeşit 
düşünceler amansız ve insafsız biçimde yok edilmelidir. 

Savaştan önce, Almanya'nın dış politikası milletimizin ve vatan çocuklarının bu dünyada 
beslenmesini kendine görev biliyordu, işte bundan ötürü bu amaca erişmek için gereken 
kuvveti sağlayacak olan anlaşmalar hazırlanıyordu. Gerçi görev aynı durumda kalmıştı. Ama 
arada şu ayrılık vardı. Savaştan önce, o günlerde güçlü ve bağımsız bir devletin sahip olduğu 
görkemli durumu göz önünde tutarak Alman milletinin sürekliliğine dikkat ve özen göstermek 
söz konusu idi. Bugün ise, ilk önce milletimize güçlü ve özgür bir devletin sahip olduğu 
görkemli durumu iade etmek söz konusudur. Gelecekte milletimizi geliştirmeye ve beslemeye 
yetenekli ve etkili bir dış politika izlemek için, böyle bir devletin tekrar doğması gerekli bir 
şarttır. Başka bir deyimle, bugün Alman dış politikasının izlemesi gereken amacı, Alman 
milletinin bir gün bağımsızlığım tekrar ele geçirmesi için tutacağı yolları hazırlamaktan ibaret 
olmalıdır. Bunu yapmak için de, hiçbir zaman şu ana ilkeyi unutmamak gerekir. Bir milletin 
bağımsızlığını yeniden ele geçirebilmesi için, devletinin topraklarının bir bütün teşkil etmesi 
muhakkak gerekli değildir. Küçük bile olsa, bu millete ve devletine ait bir toprak parçasının 
kalmış olması yeterlidir. Ne var ki, bu devlet, küçük toprak parçasının üstündeki hürriyetten 
yararlanarak, bütün milletin manevi birliğinin emanetini korumaktan başka, bağımsızlığı ye- 
niden kazanabilmek için girişilecek mücadeleyi de hazırlamasını bilmelidir. 

Yüz milyonluk bir milletin, devletinin sürekliliğini korumak için, tutsaklık boyunduruğuna 
tahammül etmesi, bu milletin ve bu devletin paramparça edilip de, parçalarının hâlâ tam 
hürriyetlerine sahip olmaları görüşüne oranla çok daha kötü bir durumdur. Pek tabii olarak, bu 
parçanın kendi üstüne düşen kutsal görev duygusu ile tamamen dolu bulunması görüşünü ileri 
sürüyorum. Hürriyetine sahip olan bu parça, yorulmak bilmeden, milletinin ruh ve kültür 
yönünden ayrılma ve bölünme kabul etmez biçimde birlik olduğunu dünyaya duyurmakla 
yetinmeyip, henüz boyunduruk altında bulunan milletin ve devletin öteki kötü bahtlı 
parçalarını kesin biçimde bağımsızlığa kavuşturmak ve yeniden bir araya toplamak için 
başvuracağı silâhları kullanmağa milletinin bütün bireylerini hazırlamak üzere gerekli 
tedbirleri de almalıdır. 


Bundan başka, şunu da düşünmelidir ki bir millet ve bir devlet tarafından kaybedilen 
toprakları tekrar almak bahis konusu olduğu vakit, önce anavatan için siyasi kuvvet ve 
kudretini kazanmak hürriyetine sahip olmak sorunu vardır. Böyle bir halde, kaybedilmiş 
toprakların menfaatleri, tek önemli şeye insafsızca olsa bile bağış-lanmalıdır. Bu mühim şey 
ile esas toprağın bağımsızlığını tekrar ka-zanmasıdır. Çünkü bir milletin parçalarını veya bir 
Reich'ın şehirlerini kurtaracak şey zulüm altındakilerin dilekleri yahut millet fertlerinin 
protestoları değildir. Eskiden ortak olan vatandan şimdi az çok bağımsız bir durumda kalanlar 
tarafından kuvvet sarf edilerek bu iş sağlanabilir. 

Onun için kaybedilen yerleri tekrar almak üzere yapılacak ilk hareket, devletten kalmış olan 
şeyleri ve vakti gelince devletin tekrar elde ettiği kuvvet ve kudreti bütün milletin kurtuluşu 
ve birliği yolunda kullanmak üzere kalplerin içinde uyuyan sarsılmaz irade ve karara 
olağanüstü çaba göstererek, daha çok kuvvet ve dirilik kazandırmaktır. Pek tabii, vatandan 
ayrılmış olan yerlerin faydalarının önem taşıyan tek şeye geçici olarak feda edilmesi 
gereklidir. Şu önemli şey de, devletten kalmış kısım lehine öyle bir siyasi kuvvet ve kudret 
kazanmalıdır ki, bunlar galip düşmanların iradelerini çekip, onları uzlaşmaya mecbur etmek 
imkânını kazansınlar. Çünkü işgal altındaki topraklar müşterek vatana ateşli protestolarla de- 
gil, kılıcın indirdiği zafer darbeleriyle katılabilirler, işte hükümetin iç politikasının vazifesi bu 
kılıcı yapmaktır. Demirciye güven altında yaşama ve silâh arkadaşları toplama imkânını 
sağlamak da dış politikanın işidir. 

Bu eserin bundan önceki kısımlarında savaştan evvel takip edilen barış (anlaşma) 
siyasetimizin ne kadar eksiklerle dolu olduğunu yazmıştım. Gelecekte Alman milletinin 
devamım sağlamak ve en iyi şekilde beslenmesine yol açmak için dört araç vardır. Alman 
milletine dördüncüsü, yani en az etkili olanı seçilmişti. Avrupa Kıtası üzerinde akla uygun bir 
şekilde "toprak politikası" takip edilecek yerde, nedendir bilinmez, bir "sömürgecilik" ve 
"ticaret politikasına saplanıp kalındı. Böylece silâh elde ederek anlaşma yapma zorunlu- 
luğundan kurtulabilineceği yolunda hatalı bir fikir beslendi. Bunun sonucu ise politikaya 
bütün bütün beceriksiz bir hal verdi. Aslında bu girişimin sonucu önceden kolayca tahmin 
edilebilirdi. En sonunda çamura oturuldu. Dünya Savaşı, Almanya'nın kargaları güldüren dış 
politikasının imzaladığı borçları ödemek için bir "masraf pusulası" oldu. 

En iyi çare, Avrupa kıtası üzerinde topraklar almaktı. Böylece Almanya'nın Avrupa'nın 
nazarında cesaret ve değeri artırılırdı. Daha sonra sömürge topraklarının elde edilmesi ile yeni 
bir sahada da genişleme yoluna girilirdi. Bunun için Almanya'nın ingiltere ile bir anlaşma 
yapması gerekirdi. Yahut, Almanya askeri kuvvetim geliştirmek için, 40-50 yıllık kültüre ait 
bütün masraflarından vazgeçip bütçeyi bu tarafa aktarmalıydı. Bu sorumluluk pekâlâ 
omuzlanabi-lirdi. 

Bir milletin kültürünün önemi, o milletin siyasi varlığının sonucu ile doğru orantılıdır. Bu 
bakımdan bir milletin milli kültürünü bilmesi için siyasi istiklâlini elinde tutması gerekir, işte 
bunun için siyasi istiklâl söz konusu olduğu zaman, ne kadar ağır olursa olsun, hiçbir 
fedakârlıktan çekinilmemelıdir. Bütçede devletin askeri güçlerinin aşırı bir gelişmesi lehine, 
kültüre ait masraflardan yapılan indirim, sonradan büyük üstünlükle sağlanabilir. Hatta şunu 
söyleyebiliriz ki, bir devlet bütün çabalarını tek bir noktada, yani bağımsızlığını sürdürme 
sorunu üzerine topladıktan sonra bir çeşit gevşeme, yani bir çeşit denge oluşur ve bu sayede o 
güne kadar milletin ihmal edilmiş olan kültürünün sonuçları şaşırtıcı bir biçimde ortaya çıkar. 
Pericles yüzyılının gelişmeleri, iranlılara karşı savaşların sebep oldukları sefaleti izler. Roma 
Cumhuriyeti, Punigue savaşlarının kendine telkin ettiği endişelerden uzak kaldığı zaman, 
kendim yüksek bir uygarlığın kültürüne verdi. Oysa, parlamentoya mensup birçok işe 
yaramaz ve ahmak kişilerin çoğunluğundan, bir milletin bütün çıkarlarını ve gelecekte 
devletin varlığım sağlayacak olan çabucak silahlanmayı insafsızca uygulamak için gereken 
kararı beklemek yanlış olur. Bir şey hazırlamak uğrunda, her şeyi gözden çıkarmaya bir 


Büyük Frederic'in babası yetenekli idi. işte bizim Yahudi yapımı olan bu anlamsız demokratik 
parlamentarizmin babaları ise böyle bir şey yapmazlar. 

Bundan ötürü Avrupa Kıtası'nda yeni topraklar ele geçirmeye olanak verecek askeri 
hazırlıklar, savaşa rastlayan dönemde pek önemsiz oldu. 

Ama savaşa sistemli bir şekilde hazırlanılmadığı için Avrupa Kıtası üzerinde toprak elde 
etmekten vazgeçildi, işte bunun üzerine sömürgecilik ve ticaret politikası takip edildi, 
ingiltere ile yapılacak anlaşmadan vazgeçildi ve Rusya ile de bir anlaşma yapma yönüne 
gidilmedi. Atılan hatalı adımlar birbirini takip etti. Sonunda Dünya Savaşma varıldı. Almanya 
Dünya Savaşı'na, yalnız o irsi bir bela olan Habsbourglar Hanedanı istisna edilecek olursa, 
hemen hemen herkes tarafından terk edilmiş bir durumda girdi. 

Bugünkü dış politikamızın belirgin niteliğini açıklamak için, bunun gözle görülür, ya da 
anlaşılır bir yöntemi olmadığım söylemek gerekir. Savaştan önce bir yanlışlık yapılarak 
dördüncü yol tutulmuş ve esasen bunda da pek az bir gelişme sağlanmışken, savaştan sonra da 
izlenen bu hatalı yolu en tecrübeli gözler, de görüp, anlamaktan aciz kaldılar. Şimdi savaştan 
öncekine oranla daha çok eksik olan bir sistem uygulanmaktadır. Ama bugün, milletimizin 
elinden son doğrulma ve yükselme olanaklarım da almak için yapılan girişimlere politika adı 
verilmektedir. 

Şimdi Avrupa devletlerinin siyasi ve askeri durumlarını gözden geçirelim: 

Avrupa Kıtası üç yüz yıldan beri ingiltere'nin siyasi emellerinin egemenliği altına girmiş ve 
öylece kalmıştır, ingiltere, Avrupa devletlerini birbirlerine karşı savaşa zorlamak suretiyle kıta 
üzerinde temin ettiği kuvvet dengesi sayesinde, kendini sürekli güvenlik altında 
bulundurmuştur. Böylece, ingiltere "Büyük Britanya" diplomasisinin dünya politikası 
üzerindeki hedeflerine rahat rahat ulaşabiliyordu. Kraliçe Elisabeth devrinden beri takip 
edilen politika şöyle i di: Avrupa'da büyük bir devletin, büyük devletlerin ortalama sevi- 
yesinden bir parça sivrilmesine asla müsaade edilmiyordu. Bir parça sivrilmeye teşebbüs eden 
devlet, her çareye baş vurularak veya silâha sarılarak parçalanıyordu. Bu iş için ingiltere'nin 
kullandığı silâh ve araçlar belirli durumlarda veya yapılacak işe göre değişiyordu Ancak 
harekete getirilen kuvvet ve onun sonucu olan karar ile idare şekli, hiçbir zaman değişmiyor, 
hep aynı kalıyordu, ingiltere, Impa ratorluğunun durumu zamanla sarsılmaya başlayınca, 
hemen Avru pa milletleri arasındaki rekabet kızıştırılarak bu milletleri karşılıklı olarak 
birbirlerine kırdırmaya başladı. Kuzey Afrika'daki ingiliz sö mürgelerinin Britanya 
tmparatorluğu'ndan ayrılması üzerine, Ingil tere donanmasını Avrupa devletlerinin 
saldırılarından korumak için büyük bir faaliyete girişti, ispanya ve Hollanda büyük bir dem. 
devleti olarak yok edildikleri sırada, ingiltere de, Fransa'nın dünya yi egemenliği altında 
bulundurma isteğine karşı kuvvetlerini topla maya ve yığmaya başladı. En sonunda Birinci 
Napolyon'un düşmesi üzerine ingiltere rahat bir nefes aldı. Çünkü ingiltere için askeri bir 
devletin dünya hâkimiyeti üzerinde arz ettiği tehlike ortadan kalkmış oluyordu. Alman milleti 
ingilizlerin takip ettikleri siyasi amaca uygun bir politikayı kabul etmişti. Ancak bu görüşten, 
pek uzun süren bir propaganda sonunda vazgeçildi. Bunun tabii neticesi olarak da ingiltere'nin 
Almanya'ya karşı olan tutumu gayet ağır bir şekilde değişikliğe uğradı. Gerçi bu sıralarda 
Alman milletleri kendi aralarında anlaşamıyorlardı. Fakat hiçbir zaman bu durum ingiltere'nin 
Almanya'ya karşı takındığı tavra tesir etmedi. Devlet adamının soğukkanlılıkla yaptığı 
hesabın gerçekleşmesi için, bazen hissiyata başvurmak gerekir. Hissiyat bir eyleme geçilmesi 
istenmediği zaman daha güçlü ve zamanın yol açtığı yıpranmaya karşı daha dayanıklı olan bir 
korkudur. Devlet adamı planlarından birini gerçekleştirdikten sonra zihni çalışmalarını başka 
tasarılara çevirebilir. Halk topluluklarının duyarlılığını, önderin yeni düşüncelerini anlayabilir 
duruma getirmek için ağır bir propaganda çalışmasına gerek vardır, ingiltere, 1870-1871 
yıllarından itibaren yeni durumunu saptamıştı. Ama üzüntü ile belirteyim ki Almanya, 
Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik bakımdan kazandığı önem ve Rusların güçlerini 
arttırmak için gösterdikleri çaba dolayısı ile, ingiliz politikasının uğradığı çekinme ve 


sakınmalardan yararlanmasını bilemedi, ingiltere, Almanya'nın ticaret bakımından olduğu 
kadar, pek büyük olan sanayileşme hareketinin önemini görüyordu. Bu gelişmelerin, aynı 
alanlarda iki tarafın güçleri arasında bir denge sağladığını kabul ediyordu, işte o zaman 
Almanya'yı yönetenlerin gözünde, en yüksek aklın ve hikmetin en yüksek parçası olan, 
dünyanın ekonomik ve barışseverlikle fethedilmesi görüşü, ingiliz politikasını bir direniş 
örgütü olmaya zorlayan sebep oldu. Bu direniş, büyük çapta ve en ince ayrıntılara varıncaya 
kadar hesaplanmış bir saldırı biçiminde kendini gösterdi. Bu biçim davranış, kuşkulu bir 
dünya barışını sürdürmeyi amaç edinmeyen ve dünyada Britanya Imparatorlu-Şu'nun 
egemenliğini güçlendirmeye çalışan bir politikanın ruhuna ve yapısına tamamen uyan bir 
yöntemdir, ingiltere, askeri yönden güvence veren devletlerle anlaştı ve onları yanına aldı. 
Çünkü onun geleneksel ihtiyatı, kendine karşı olan güçlerin gerçek değerlerini takdir ederek, 
içinde bulunduğu zayıf durumu kabulleniyordu, ingiltere'yi ahlâka uygun düşüncelere önem 
vermeden hareket ettiği için, çıkışmaya ve eleştirmeye olanak yoktur. Çünkü, suçu geniş bir 
biçimde hazırlama işinde, kahramanlık yönünden değil, yarar yönünden karar vermek gerekir. 
Diploması o biçimde yapılmalıdır ki. bir millet kahramanlığı yüzünden yok olmaya 
sürüklenmesin. Dip lomasi, milletin devamlılığını sağlayacak biçimde olmalıdır. Bu so nuca 
ulaşmak için her araç meşrudur. Bunlara başvurmamak, göre vin cinayet işler biçimde 
unutulmuş gibi kabul etmeyi gerektirir. Alman devrimi, ingiliz politikasını bütün dünyayı 
kapsayan bir Alman egemenliği tehdidinin kendisine yüklediği endişelerden kurtardı. Demek 
ki, ingiltere'nin artık Almanya'yı Avrupa haritasından tamamen silinmiş göstermekte bir çıkarı 
yoktu. Tersine 1918 Kasım günlerinde ortaya çıkan, müthiş yıkılma, ingiliz diplomasisini ilk 
önceleri olanak vermemiş olduğu yeni durumla karşı karşıya bıraktı. Britanya imparatorluğu 
dört buçuk yıl süre ile, Avrupa Kıtası'nda bir devletin sözde üstünlüğü ve egemenliğine karşı 
silâh elde mücadele etmişti. Ansızın bir yıkılma bu devleti yeryüzünden kaldırıyor gibi 
göründü. Almanya en ilkel bir süreklilik içgüdüsünden yoksun bulunuyordu. Öyle ki yirmi 
dört saatten kısa bir süre içinde akıp giden olay, Avrupa Kıtasındaki dengeyi alt üst etmiş 
gibiydi. Almanya harap olmuştu. Böylece Fransa Avrupa'nın birinci devleti durumuna 
yükselmişti. Savaş sırasında ingiliz milletine dayanmak gücünü bulmuş, Almanya aleyhinde 
kendine sınırsız bir kin telkin etmiş, bütün ilkel içgüdülerini ve bütün ihtiraslarını ayağa 
kaldırmış olan müthiş propaganda, şimdi ingiliz devlet adamlarının kararları üzerinde, ağır bir 
kurşun kütlesi gibi etkili olacaktı, ingiltere'nin savaşmakla izlemiş olduğu amaç sağlanmıştı: 
Çünkü, Almanya artık sömürge, ekonomi ve ticaret politikası uygulayamazdı. Bu amacın 
ötesine geçen şeylerin tamamı ingiltere'nin çıkarlarına zarar verirdi. Avrupa Kıtasında büyük 
devlet sıfatı ile Almanya'nın ortadan kalkması, ancak ingiltere'nin düşmanlarının işine 
yarayabilirdi. Oysa ingiliz diplomasisi 1918 yılı Kasımında ve 1919 yılı yazının son günlerine 
kadar bir cephe değişikliği yapamadı. Çünkü bu uzun savaş sırasında, halk topluluklarının 
hissiyatına o kadar ısrarla başvurdu ki, şimdiye kadar bunun bir eşine rastlanmamıştı. Kendi 
milletinin yetenek ve hissiyatı bakımından böyle bir şey yapmak, ingiltere'nin elinden ge- 
lemezdi. Karşı karşıya bulunduğu askeri güçlerin orantısızlıkların-dan ötürü de bu işi 
başarmaktan acizdi. Fransa barış görüşmelerinin yönetimim eline almıştı, isteklerini ve 
çıkarlarını zorla kabul ettirebilirdi. Bu görüşmeler ve pazarlıklar sürerken bu durumu 
değiştirebilecek yetenekte olan tek devlet, yani bizzat Almanya vardı. Ama o da, iç savaşlar 
içinde kıvranıyordu. Ayrıca Almanya sözde devlet adamı olan kişilerin demeçleri ile, 
kendisine yüklenecek her şeyi kabul etmeye hazır olduğunu sürekli olarak açıklıyordu. 
Uluslararası ilişkilerde bir millet, sürekli yaşama içgüdüsünden mutlak biçimde yoksun 
olduğunda, "faal bir müttefik" olmaktan çıkar ve böylece tutsak millet seviyesine düşer, ülke 
bir sömürgeye mahsus kaderle baş başa kalır. Fransa'nın güçlenmesinden ve egemen bir 
duruma gelmesinden kaçınmak için, ingiltere'nin elinde artık yalnızca bir hareket biçimi 
kalmıştı. Bu da, Fransa'nın soygunlarına katılmaktan ibaretti. Gerçekte ingiltere savaşmakla, 
hesapladığı amaca tam ulaşamadı. Savaş, Avrupa kıtası'nda kuvvetlerin dengesini sağlamadı 


ve bir Avrupa devleti tarafından elde edilmiş olan üstünlüğü ve egemenliği ortadan 
kaldırmadı. Tersine, bunu daha tehdit edici bir duruma getirdi. Almanya askeri yönden, 1914 
yılında iki devlet arasına sıkışıp kalmıştı. Bu devletlerden biri, Almanya'nın kuvvetlerine denk 
bir kuvvete sahipti. Öteki devlette de pek üstün güçler vardı. Buna ingiltere'nin denizlerdeki 
üstünlüğü de katılıyordu. Yalnız Fransa ile Rusya, Almanya'nın pek aşırı biçimde çoğalmasını 
önlemek için yeter engellerdi. Reich'ın askeri yönden son derece uygun olmayan coğrafi 
durumu da, Almanya'nın güçlenmesine engel teşkil eden bir sebep sayılabilirdi. Almanya'nın 
sahillerinin durumu, ingiltere'ye karşı bir savaş çıktığında, askeri yönden pek uygun bir 
biçimde değildi. Sahil çevresi pek az geniş ve çok sıkışık olduğu gibi, kara sınırları da tersine 
gerektiğinden çok fazla geniş ve açıktı. Fransa'nın durumu ise tamamen bambaşkadır. 
Avrupa'da ciddi rakibi olmayan Fransa askeri yönden de çok kuvvetlidir. Güneyde italya ve 
ispanya'ya karşı tabii hudutların arkasında kendini emniyette görüyordu. Almanya'nın iç 
buhranı, Fransa'ya bu yönden de güven veriyordu. Fransa, sahillerinin uzun bir parçası 
üzerinde, Britanya Imparatorluğu'nun hayat merkezlerine karşı cephe almıştır. Bu hayat 
merkezleri uçaklara ve uzun menzilli toplara karşı kolay hedefler teşkil etmektedir. Ayrıca 
ingiliz deniz ticaret yolları da, deniz altıların saldırılarına, savunmadan yoksun bir biçimde 
açık bulunmaktadır. Bir denizaltı savaşı, Fransa'nın Atlas Okyanusu'ndaki uzun sahillerine ve 
Akdeniz'de Avrupa ile Kuzey Afrika'da sahip olduğu kıyılara dayandırılırsa, bu ingiltere için 
felâketli sonuçlar doğurabilir. 

işte böylece, ingiltere'nin Almanya'nın güçlenmesini önlemek amacı ile yapılan mücadeleden 
siyasal bakımdan sağladığı üstünlük, Avrupa Kıtası'nda Fransa'nın egemenliğine yol 
açmaktan ibaret kalmıştır. 

Askeri yönden sonuçlar şöyledir: ingiltere, Fransa'yı karalarda birinci derecede güçlü bir 
devlet durumuna getirdi. Denizlerde ise, Amerika Birleşik Devletleri'ni kendine eşit kuvvette 
olan bir devlet olarak kabul etti. Ekonomik yönden, eski müttefiklerine, birinci derecede 
önemli çıkarları olan bazı yerleri bıraktı. 

ingiltere'nin geleneksel politikası Avrupa'yı bir ölçüye kadar Balkanlaştırmaya çalışmak 
olduğu gibi, Fransa'nın da politikası Almanya'ya karşı aynı şeyi uygulamaktan ibarettir. 
ingiltere'nin sürekli olarak uygulanmasını istediği şey, Avrupa Kıtası'na dahil olan herhangi 
bir devletin dünya politikasında önemli bir rol oynayabilecek biçimde kuvvetlerini 
arttırmasıdır. Demek ki, ingiltere Avrupa devletlerinin sahip oldukları kuvvetler arasında 
dengeyi sürdürmek ister. Çünkü ingiltere'nin dünya üzerindeki egemenliği için ortaya 
konulmuş ilk şartlardan biri budur. 

Fransa'nın sürekli olarak kalmasından yana olduğu şey ise, Almanya'nın küçük Alman 
devletlerinden kurulu bir federasyon durumuna gelmesidir. Fransa, bu küçük Alman 
devletlerinin kuvvetleri, birbirleri ile bir denge meydana getirsinler ve merkezi bir iktidara 
bağlı olmasınlar ister. Fransa'nın da, Avrupa Kıtası üzerinde egemenliğini sağlayıp 
sürdürebilmesi için gerekli olan şartlar bunlardır. 

işte böylece Fransız diplomasisinin en son amacı, ingiliz diplomasisinin belli başlı istekleri ile 
sonsuza kadar ters düşecektir. 

Buraya kadar açıkladığım görüşler dikkate alınarak, içinde bulunduğumuz dönemin ortaya 
koyduğu anlaşma ihtimalleri incelenirse, anlaşma yapma konusunda yapabileceğimiz şeyin, 
ingiltere'ye yaklaşmaktan ibaret olduğunu çabucak görürüz, ingilizler tarafından izlenmiş olan 
savaş politikası Almanya için çok korkunç olmuş ve halen korkunç olarak kalmıştır. Ancak 
bugün ingiltere'nin, artık Almanya'nın yok olmasından hiçbir önemli çıkarı bulunmamaktadır. 
Tersine ingiliz diplomasisinin amacının yıllar geçtikçe, Fransa'nın o ölçüye sığmaz 
emperyalizm içgüdüsünün önüne bir taş koymaktan ibaret olacağım kabul etmek gerekir. 
Yalnız geçmişteki dargınlıklar üzerinde ısrar ederek bir anlaşma siyaseti izlenemez. Böyle bir 
siyaset ancak tarihin verdiği derslerden yararlanılırsa uygun olur. Tecrübelerin bize göstermiş 
olması gerekir ki, olumsuz amaçlar izlemek için yapılmış olan anlaşmalar, daha doğarken 


ölüme mahkümdurlar. iki milletin kaderi, ancak ortak bir ele geçirme yöntemi, ortak bir 
başarı, sözün kısası her iki ülkenin de yararlanabilecekleri güçlenmeyi amaç edindikleri 
zaman, birbirine sıkı sıkıya bağlanır. 

Dış politika konusunda milletimizin tecrübesizliği, basının haberlerinde kendini 
göstermektedir. Gazeteler bir yabancı devlet adamının Almanya'nın lehinde verdiği demeçleri 
yansıtırlar. Bu kişiler, milletimize karşı var saydıkları hissiyat ile çıkarlarımıza uygun bir 
politikanın özel güvencesi olurlar. Böylesine bir yorum yapmak şaşılacak bir aptallık 
örneğidir. Ya da böyle bir sonuca varmak, basit ve küçük Alman burjuvasının politikadan söz 
ettiği zaman ortaya koymuş olduğu, o eşi görülmemiş aptallık üzerinde spekülâsyon 
yapmaktır. Hiçbir ingiliz, italyan ya da Amerikan devlet adamı, hiçbir zaman Alman sever 
sıfatı ile ortaya çıkmaz. 

Her ingiliz devlet adamı ilk önce ve pek tabii olarak ingiliz'dir. Her Amerikalı hiç kuşku yok 
ki, ilk önce Amerikalıdır, italyan sever bir politikadan başka bir politika peşinde koşmaya 
yatkın olan bir italyan bulunmaz. Demek ki, herhangi bir yabancı milletin saygıdeğer devlet 
adamı, Alman sever duyguları üzerinde anlaşmalar yapma iddiasında bulunursa, o adam ya 
eşektir, ya da yalancının tekidir, iki milletin kaderlerinin birbirleri ile zincirle bağlanması için, 
gerekli olan şart karşılıklı saygı ve sevgi değildir. Kaderlerin birbirleri ile bağlanabilmesi, iki 
tarafın da elde edecekleri çıkarların topluluğuna bağlıdır. Örneğin; bir ingiliz devlet adamı, 
sürekli olarak ingiliz sever bir politika izleyecek ve hiçbir zaman Alman sever olmayacaktır. 
Fakat bu ingiliz sever politikanın belirli bazı çıkarları, türlü sebeplerle Alman sever 
politikanın çıkarlarına uygun düşecektir. Bu, pek tabii olarak bir ölçüye kadar ortaya çıkabilir. 
Gün gelir bu durum altüst olabilir. Fakat iş başında bulunan bir devlet adamı, belirli bir 
zamanda gerekli olan tasarıyı gerçekleştirmek gerektiği anda, kendi milletinin çıkarlarını 
savunmak için aynı araçları kullanacak olan arkadaşları bulma hünerini göstermelidir. Bu 
ilkenin tatbiki uygulamasının mümkün olup olmadığını, şu sorulara verilecek cevaplardan 
anlayabiliriz. Fransa'nın itirazdan uzak ekonomik ve askeri egemenlik uygulayabilmesi için 
merkezi bir Alman Devleti'nin tamamen safdışı bırakılmasında bugün hangi devletlerin hiçbir 
çıkarı yoktur? Hangi devletler, kendi sürekli yaşama şartlarına ve politikalarının geleneksel 
bağımsızlıklarına göre, böyle bir durumun gelişmemesini, gelecekleri için bir tehdit saya- 
caklardır? Bunu artık pek açık biçimde anlatmak gerekir: 

Alman milletinin can düşmanı, en acımasız düşmanı Fransa'dır. Bu düşmanlık sürüp 
gidecektir. Fransa'yı kimin yönetmiş olduğu ve kimin yöneteceği sorunu, hiç önemli değildir. 
Fransa'yı yönetenler, ister Bourbonslar olsun, ister Jacobenler, ister Napolyonlar ya da 
burjuva demokratlar, ister Klerikal Cumhuriyetçiler, yahut bolşe-vikler olsunlar, bütün 
bunların dış politikalarının son hedefi daima Ren sınırım ele geçirmek ve Almanya'nın ikilik 
içinde parça parça kalması için bütün çabalarım ortaya koyarak, bu nehir üzerinde Fransa'nın 
durumunu sağlamlaştırmaktan ibaret olacaktır. 

ingiltere, Almanya'nın bütün dünyayı kapsayan bir deylet olmasını istemez. Fransa ise, 
Almanya adını taşıyan bir devletin var olmasını istemez. Aradaki fark çok önemlidir..Fakat 
biz, bugün yeniden bir dünya devleti olmak, ya da bu durumu ele geçirmek için mücadele 
etmiyoruz. Biz vatanımızın hayatı, milletimizin birliği, çocuklarımızın her günkü ekmeği için 
mücadele etmek zorundayız, işte bu açıklamaları göz önüne alarak bir sonuca varmak 
istersek, Avrupa'nın bize verebileceği müttefikler arasında yalnız iki devlet olduğunu görürüz: 
Bu devletler ingiltere ve italya'dır. 

ingiltere, Avrupa'nın yenemeyeceği silâhlı yumruğu ve günün birinde kendi çıkarlarına ters 
düşecek bir politikayı savunacak olan Fransa'yı, karşısında görmek istemez, ingiltere hiçbir 
zaman Batı Avrupa'da sahip olduğu zengin demir ve kömür madenleri sayesinde, dünya 
ekonomisinde kendisi için tehlikeli bir rol oynayabilecek olan bir Fransa ile karşı karşıya 
kalmak niyetinde değildir, ingiltere, bu kıtanın öteki bölümlerinin parça parça bulunması ile, 
Fransız diplomasisinin geleneklerinden biri olan dünya politikasına daha büyük bir hırsla 


sarılabilmesine olanak verecek, ya da bu durumu zorlayacak derecede güçlenmesini istemez. 
Geçmiş günlerin hava savaş araçlarının bombaları her gece biraz daha çoğalabilir. Fransa'nın 
askeri üstünlüğü Britanya tarafından yöneltilen dünya imparatorluğunun kalbim teşkil eden 
yeryüzünde ağır bir yüktür. 

italya da, Fransa tarafından Avrupa'da işgal edilen egemen durumun daha çok güçlenmesini 
istemez, italya'nın geleceği toprak yönünden bir gelişmeye bağlıdır. Bu toprağın unsurları 
Akdeniz'in çevresinde toplanmıştır, italya'yı savaşa zorlayan şey, kuşkusuz Fransa'nın 
büyüklüğü için çalışmak isteği değildi, italya'nın hedefi, Adriyatik'te karşı karşıya bulunduğu 
sevilmeyen rakibine öldürücü bir darbe indirmekten ibarettir. 

Avrupa Kıtası'nda Fransa'nın her geçen gün güçlenmesi gelecek için bir engeldir, italya da bu 
engele çarpabilir. Bunun için ırk akrabalığının, italya ile Fransa'nın arasında her türlü 
çekişmeyi ortadan kaldırabileceğine hiçbir zaman ihtimal verilmemelidir. 

Avrupa'daki durum en gerçekçi ve en soğukkanlı biçimde incelendiğinde, ingiltere ile 
italya'nın en tabii özel çıkarları, Alman milletinin varlığı için gerekli olan şartlarla 
bozulmayan, ya da en az biçimde zararlı olan devletlerdir. Hatta ingiltere ile italya'nın özel 
çıkarları, bir dereceye kadar Almanya'nın varlığı ile uygun düşmektedir. Bu anlaşmalann 
mümkün olup olmayacağı hakkında bir yargıya varacağımız zaman şu üç noktayı gözde uzak 
tutmamalıyız. Bu noktalardan biri bizi ilgilendirir. Diğer ikisi de söz konusu olan devletlerle 
ilgilidir, ilke itibariyle bugünkü Almanya ile anlaşma yapılabilir mi? Örneğin bir anlaşma 
gereği saldırgan bir plânı uygulamak için yardım isteyen bir devlet, hükümetleri yıllar boyu 
yeteneksiz, barışçı, korkak görünüm içinde olan, milletinin büyük çoğunluğu Marksist ve 
demokratik doktrinlere körü körüne saplanmış bulunan, kendi ülkesine ve milletine hıyanet 
eden bir devletle, anlaşma imzalayabilir mi? Herhangi bir devlet; kendi hayatım ve kendi mil- 
letini savunmak için bir parmağını oynatmak cesaretini bile gösteremeyen bir devletle, bir gün 
ortak çıkarlarını savunmak için yan yana mücadele edebileceği inancı ile yararlı ilişkiler 
kurmak ümidine kapılabilir mi? Herhangi bir devlet; en belirli nitelikleri yabancılara karşı 
yerlerde sürünürcesine bir uşaklıktan ve kendi ülkesinde ulusal değerlerin iğrenç biçimde 
boğulmasından ibaret olan bir devletle, ya da davranışlarının suçluluğu yüzünden artık büyük 
olarak hiçbir şeye sahip bulunmayan bir devletle, veyahut vatandaşlarının gözünde sahip 
olmakla övünebileceği küçük bir saygıya bile hak kazanamamış olan ve yabancıların gözünde 
kendine karşı büyük bir saygınlık yaratamamış bulunan hükümetle, iyi ve kötü günlerde ge- 
çerli olacak bir anlaşma yapar mı? Bu soruların cevabı, kuşkusuz hayır olacaktır. Kendi ününe 
önem veren ve anlaşma yaparak doy mak bilmeyen parlamentolar için iane ödeneğinden daha 
çok bir şey arayan bir devlet, bugünkü Almanya ile anlaşma yapmayacaktır Daha doğrusu, 
anlaşma imzalamaya gücü yetmez. Bizim bugün anlaşma imzalamaktaki beceriksizliğimiz, 
düşmanlarımız olan soyguncular arasındaki birliğin, derin ve son sebebidir. 

Almanya hiçbir zaman seçkin parlamenterlerimizin protestolarından başka bir şey ile kendim 
savunamayacağı için, dünyanın öteki milletleri de bizim hesabımıza savaşmak üzere hiçbir 
sebep görmediklerinden; Tanrı'nm cesareti olmayan milletleri hiçbir zaman kurtarmamak 
ilkesi bulunduğundan; bizim tamamen yok olmamızda doğrudan doğruya zarara uğrayan, ya 
da bir çıkarları olmayan milletler bile, Fransa'nın soygunculuk akınlarına katılmaktan başka 
yapacak bir şey göremiyorlar. Yağmaya katılmak ve soygunlardan pay almak, Fransa'nın 
yalnız başına kuvvetim arttırmasına ve bunu sürdürmesine meydan vermemek içindir. 

Ayrıca bugüne kadar bizim düşmanımız olan ülkelerin vatandaşlarının en derin tabakalanna 
kadar işleyen propagandanın ortaya çıkardığı hissiyat değiştirilmeyecek olursa, karşılanacak 
olan zorluklar gözden uzak tutulmamalıdır. Yıllarca bir milleti, soygunculardan, barbarlardan 
oluşmuş bir güruh diye niteleyip, sonra birdenbire bunun tamamen yanlış olduğunu 
keşfedivermeye ve eski düşmanı yarının müttefiki diye tavsiye etmeye olanak yoktur. Üçüncü 
bir olaya daha çok dikkat etmek gerekir. Bunun, Avrupa'da gelecekte yapılacak anlaşmaların 
alacakları şekil ortasında daha çok önemi vardır. 


Eğer Almanya'nın şimdiki aciz vaziyette kalması ingiliz siyaseti için pek az önem taşıyorsa 
enternasyonal Yahudi maliyesi için iş böyle değildir. Resmi ingiliz siyaseti yahut daha uygun 
tabirle geleneksel ingiliz siyaseti ve borsa hareketleri birbirine zıt amaçlar takip ederler, 
ingiltere'nin dış politikası ile ilgili olan sorunlarda her ikisinin aldıkları çeşitli durumlar bunu 
açıkça ortaya çıkarır. Yahudi maliyesi ingiliz devletinin gerçek çıkarlarına ters olarak, Alman- 
ya'nın yalnız iktisadi bakımdan ceza olarak harap olmasını değil, siyasi yönden de tamamen 
esaret altına düşmesini ister. Gerçekten Alman iktisadiyatının milletlerarası hale getirilmesi, 
yani dünya Yahudi maliyesi tarafından, Almanya'nın üretim kuvvetlerinin ele geçirilmesi, 
ancak siyasi bakımdan Bolşevikleştirilmiş bir devlette tam surette temin 

olunabilir. 

Fakat enternasyonal Yahudi sermayesi uğrunda mücadeleyi yöneten Marksçı kuvvetlerin, 
milli Alman Devleti'nin kesin olarak belini kırmak için, hariçten gelmiş dostane bir yardıma 
ihtiyaçları vardır. Buna göre Fransız ordularının, temellerinden sarsılana kadar enternasyonal 
Yahudi maliyesinin emrinde olan Bolşevik eğilimle kuvvetlerin hücumlarına yenilinceye 
kadar Alman devletine tehlikeli darbeler vurmaları gereklidir. 

işte böylece Yahudi bugün Almanya'nın köklü bir şekilde yok olmasına en çok çalışan 
unsurdur. Almanya aleyhine dünyada basılan her şey Yahudiler tarafından yazılmıştır. Barış 
sırasında ve savaş esnasında da Yahudi borsacıları ve Marksçıların basını Almanya 
aleyhindeki kini alevlendirmişlerdir. Sonunda devletler, birbirleri ile anlaşarak ve milletlerin 
gerçek faydalannı feda ederek bizimle savaşmak için dünya antlaşmasına katıldılar. 
Yahudilerin yürüttükleri düşünce meydandadır. Almanya'nın komünistleştirilmesi, yani 
Alman halkındaki milli şuurun kökünden yok edilmesidir. Aynı zamanda bu maksat, 
enternasyonal Yahudi maliyesinin boyunduruğu altında Alman üretim vasıtalarının istismarını 
imkân derecesine indireceği için, Yahudiler tarafından tasarlanan bütün dünyanın fethedilmesi 
düşüncesinin gittikçe büyük bir şekilde genişlemesinin başlangıcından ayrı bir konu değildir. 
Tarihte çok kere meydana geldiği gibi, Almanya'nın bu büyük boğuşmanın üzerinde 
yapılacağı bir eksen olması gerekir. Eğer milletimiz ve devletimiz Yahudi denilen paraya 
hırslı ve kana susamış zalimlerin kurbanları olursa bütün dünya bu ahtapotların çengelleri 
içine girer. Fakat, Almanya onların kuşatmalarından kurtulacak olursa, bütün milletler karşı 
karşıya bulundukları tehlikenin en müthişinin artık dünyayı tehdit etmekten uzak kaldığına 
kanaat getirebilirler. 

Yahudi'nin, yalnız milletlerin Almanya'ya karşı meydana vurdukları düşmanlığı devam 
ettirmek hususunda bütün saklı entrikalarım harekete geçirmekle yetinmediği ve bu husumeti 
imkân nispetinde şiddetlendirmeye çalıştığı şüphesiz olduktan başka, bu faaliyetin zehirlediği 
milletlerin gerçek yararlarıyla çok az bir surette birleştiği de aynı derecede muhakkaktır. 
Genellikle Yahudi propagandasının yöneltildiği milletlerde yalnız kendi adamları, kendileri- 
nin en fazla başarı beklediği şahıslar eliyle tahrik edilen milletin zihni üzerinde en çok etkili 
olacak geçerli delilleri kullanır. Kanı olağanüstü karışık olan bizim milletimizin yanında, 
Yahudilik kudretinin beklediği çatışmayı idare için, az çok kozmopolit fikirlere başvurur. 
Bunlar barışçı ideoloji tarafından ilham edilmiştir ve onun kafasında doğmuştur. 

Özede; Yahudi, enternasyonal eğilimlere taraftarlık gösterir. Fransa'da varolduğunu gördüğü 
ve kudretini oldukça takdir ettiği şovenizmden istifade eder. ingiltere'de iktisadi menfaatlerle, 
dünya politikası düşüncelerini harekete getirir. Özetle, her zaman, parçalanmış bir milletin 
zihni istidadının esaslı ayırıcı hasletlerinden faydalanır. Ancak bu çeşitli imkanlarla iktisat ve 
siyaset üzerinde kesin bir otorite kurar. 

Böylece parlak delillerin kendi propagandasına yüklediği engellerden kurtulur. Gizli 
maksatların ne istediğini neden dolayı savaştığını kısmen açığa çıkarır. Tahrip işlemine daha 
büyük bir hızla devam eder. Sonunda bütün devletleri bir harabeye çevirir. İşte bu harabeler 
üzerinde ebedi Yahudi İmparatorluğunun yükseldiği ve hükümran otoritesini yürüttüğü 
görülecektir. 


ingiltere'de, italya'da da olduğu gibi köklü bir politikanın icapları ile uluslararası Yahudi 
maliyecilerinin plân ve tasavvurları arasındaki ayrılık açıkça görülmektedir. Bugün sadece 
Fransa'da temsilcileri Yahudiler olan borsacılarla, milli bir politikanın istekleri arasında, 
hiçbir zaman görülemeyecek biçimde gizli bir anlaşma vardır. Almanya için de büyük tehlike 
arz eden durum, bu anlaşmadır. Bu sebepten dolayı Fransa en çok korkacağımız düşmandır ve 
düşman olarak kalacaktır. Gitgide zencilerin seviyesine düşmekte olan bu millet, dünya 
egemenliği amacına ulaşmak için Yahudilere tanıdığı kolaylıklar dolayısıyla, Avrupa'da beyaz 
ırkın hayatını gizlice tehlikeye atmaktadır. Çünkü Avrupa'nın kalbi olan Rhin üzerinde zenci 
kanının saldırısı ile meydana gelen bulaşma, milletimizin bu irsi düşmanının intikam hırsına 
uygun düştüğü kadar, Yahudi'nin soğukkanlı hesaplarına da uyar. işte Yahudi bu durumu Av- 
rupa'nın tam merkezinde Avrupa Kıtası'nı melezleştirmeye başlamak faaliyetinin bir vasıtası 
kabul eder. Yahudi, beyaz ırkı basit bir milletin kanı ile kirletip, kendi hâkimiyetinin 
temellerim atmaya çalışır. İntikam hırsından teşvik gören ve aynı zamanda Yahudilerin 
sistemli olarak yaptıkları rehberlikten de faydalanan Fransa'nın bugün Avrupa'da oynadığı rol 
beyaz ırkların varlıklarına karşı bir günah işlemektir. Bu şekil davranış, günü geldiğinde, 
ırkların kanlarının kirletilmesini günah sayan bir neslin intikam dolu düşüncelerini harekete 
geçirecektir. 

Almanya, Fransa'nın kendisi için teşkil ettiği tehlike karşısında, bütün hissi düşüncelerden 
sıyrılarak, Fransa'nın işgal emellerine izin vermek ve razı olmak istemeyen bir millete elini 
uzatmak zorundadır. Avrupa'da, gözle görebildiğimiz kadarı ile, bütün gelecek süresince 
Almanya için iki müttefik vardır ve bunlar, daha önce de belirttiğim gibi ingiltere ile 
italya'dır. 

Eğer bugün, Kasım devriminden itibaren Almanya'nın politikasının ne şekilde idare edildiğini 
anlamak için geriye bir göz atılacak olursa, hükümetlerimizin devamlı olarak işledikleri akıl 
almaz hataları karşısında, ya başımızı ellerimizin arasına alıp kendimizi ümitsizliğe terk 
etmekten veya şiddet dolu nefretle isyan ederek, böyle bir rejim aleyhinde mücadeleye 
girişmekten başka bir şey yapılamaz. Almanya'nın hareketlerinde hiçbir zaman şuursuz bir 
şeyler görülmemiştir. Çünkü, Kasım Devrimi'nin tek gözlü aydınları, düşünme yeteneğine 
sahip kişilerin hepsi için akıl almaz gibi görünen her şeyi yapmayı başarmışlardır. Yani en adi 
biçimde Fransa'nın sevgisi kazanılmaya çalışılmıştır. Bu son yıllarda düzeltılmeleri imkânsız 
bu hayalperestlerin ahmaklıkları ile devamlı şekilde Fransa'nın iyi dostu olmaya çalışıldı. Bu 
millet karşısında, devamlı olarak yerlere kadar eğiliyorlardı. Fransız katilinin kurnazca 
uyguladığı her hileli davranışında durumun değiştiğine ilişkin ilk işaretlerin belirdiğine 
hükmediliyordu. Kulis arkasında bizim siyasetimizi idare edenler bu hatalı ve saçma sapan 
fikir ve düşüncelere hiçbir zaman katılmadılar. Çünkü onların gözünde, Fransa'ya yaklaşma, 
tesirli bir anlaşma politikasını dinamitlemek için bir araçtan ibaretti. Onlar, Fransa ve 
Fransa'nın da arkasında bulunanların uyguladıkları politikanın gayeleri hakkında hiçbir vakit 
bir şüpheye kapılmamışlardı. Bu heriflerin Almanya için yeni bir vaziyetin doğduğuna inan- 
mış gibi görünmelerinin sebebi, milletimizin gerçek menfaati bakımından başka bir yol 
tutmasını önlemek içindir. Hiç şüphe yok ki, ingiltere'yi bizim taraftarlarımıza gelecek için iyi 
bir dost devlet olarak kabul ettirmek çok zor olacaktır. Al manya'da Yahudi basın, 
milletimizin kinini devamlı şekilde Ingilte re'nin üzerinde toplamayı becermiştir. Birçok 
kafasız Alman, Yahu dilerin kurdukları ökseye dünyada eşine rastlanmayan bir iyi niyetle 
tutulmuştur. Herkese Alma Deniz Kuvvetleri'nin tekrar dirilmesin den bahsedildi. 
Sömürgelerimizin elimizden alınmış olmaları şid detle protesto edildi ve buraların tekrar ele 
geçirilmesi istendi. Bu tün bu boş lâflar adi Yahudilerin, ingiltere'deki ırkdaşlarına ulaştır 
dıkları malzemeler olmuştur. Yahudi'nin tesirli propagandası bu hu susları devamlı bir şekilde 
işledi. Bugün, politikaya burunlarını so kan ahmak burjuvalar, şimdi Almanya'nın denizlere 
hâkim olması için mücadele etmemizin ihtimal dahilinde olmadığını üstü örtülü şekilde 
anlatmaya başlıyorlar. Avrupa Kıtası'ndaki durumumuzu sağlamlaştırmadan Alman milletinin 


kuvvetlerim bu maksat için harcamak, savaştan önce bile büyük bir çılgınlık idi. işte bugün 
böyle bir tasarının siyasette adına cinayet denilen ahmakça yapılmış işler arasına alınması 
gerekir. 

ipleri ellerinde tutan Yahudilerin milletimizi ikinci derecede meseleyle uyutmayı nasıl 
becerdiklerini, nasıl gösteri ve mitingleri tertip ettiklerini ve bu arada Fransa'nın da, 
milletimizin vücudun dan yeni yeni parçalar koparıp, bağımsızlığımızın temellerini sistemli 
bir şekilde nasıl oyduğunu görünce doğrusu gerçekten üzüntüye kapılıp, ümitsizliğe 
düşülürdü. 

işte bu arada, bu günler sırasında Yahudilerin fevkalâde bir şe kilde idare etmeyi başardığı bir 
sorundan söz etmek isterim. Bu Güney Tirol sorunudur. Ayrıca şu noktanın üzerinde durmak 
isterim: 

Evet, Güney Tirol! Bu soruna ilerde tekrar dönecek ve yeni açıklamalarda bulunacağım. Halk 
topluluklarının akıl eksikliğini ve aptallığını istismar eden yabancılar takımının hesabını 
görmek gerekecektir. Çünkü bu parlamenterlerde var olduğu sanılan vatanseverlik duygusu, 
bir saksağanda başka birinin mülkiyetine karşı saygı mefhumu bulunması kadar garip bir 
şeydir. 

Güney Tirol'un kaderi tespit edildiğinde -yani 1914'ten 1918 Kasımına kadar- ben bu 
memleketin tesirli şekilde savunulacağı noktasında vaziyet almış olan kimseler arasındaydım. 
Yani ordu mensubu idim. Bu yıllar süresince kuvvetlerimizin elverdiği nispet derecesinde 
mücadele ettim. Evet, Güney Tirol elden kaçmasın diye değil, vatan orasını da herhangi bir 
Alman ülkesi gibi elinde sakla-Ijnn ve korusun diye mücadelelerimi sürdürdüm. 

O günlerde mücadeleye katılmayanlar, parlamentocu herifler, 

Iparti siyaseti takip eden kötü ruhlu adamlardı. Biz, ancak savaşın zaferle bitmesi ile 
Almanya'nın Güney Tirol'ü de koruyabileceğine inandığımız için savaşırken, bu hain herifler 
işledikleri rezaletlerle ve teşvik ettikleri isyanlarla başarıyı tehlikeye düşürüyorlardı. Öylesine 
a-di hareket ettiler ki en sonunda Siegfried arkasından bıçaklanarak yere serildi. Çünkü 
yakışıklı parlamentocular tarafından Viyana'da Bele-' diye Meydanı'nda, yahut Münih'te 
Feldherrnhalle'de söylenen kun-| dakçı ve sahte nutuklar Güney Tirol'ü Almanya için 
muhafaza etmeye * yetmezdi. Bu hedefe ancak cephede savaşan ordu ile ulaşılırdı. Oysa 
cephenin dağılıp, bozulmasına yol açanlar diğer Alman toprakları için olduğu kadar Güney 
Tirol için de hıyanette bulunmuşlardır. 

Güney Tirol sorununun protestolar, konuşmalar, derneklerin barışsever yürüyüşleri ile 
çözümlenebileceğini sananlar ya kötü ruhlu heriflerdir veya küçük Alman burjuvalarıdır. 
Halbuki elden kaçıp giden yerlerin ne Tanrı'ya edilen dualarla, ne de parlamentoya bağlanan 
dindarane ümitlerle tekrar kazanılamayacağını ve bunu sadece silâh kuvvetinin 
sağlayabileceğini kafalara sokmak gerekti. Demek ki, bütün sorun kaçırılan toprakları, 
yeniden fethetmek için kimlerin silâh elde hazır olduklarım bilmektedir. 

Samimiyetle ifade edebilirim ki parlamento gözdelerinden ve diğer liderlerden, bazı 
müşavirlerden kurulu hücum kıtasının başına geçerek Güney Tirol'un tekrar kazanılmasına 
katılacak kadar kendimde henüz kuvvet hissetmiyorum. Bu kadar ateş saçan bir protesto 
mitinginin üzerinde birdenbire birkaç şarapnel patlasa buna sevinip, sevinmeyeceğimi şeytan 
bilir. Zannederim ki kümese giren bir tilki, tavukların bu kadar gıdaklamalarına sebep olmaz. 
Tavukların kendilerini korumak için kaçışmaları bu kadar gösterişli bir protesto mitinginin 
dağılmasından daha çabuk olamaz. 

Fakat bu işte daha da kötü olan husus bu heriflerin kendilerinin de kullandıkları araçlardan 
sonuç alınabilineceğine inanmamalarıdır. O panayırı andıran mitinglerin ne kadar tesirsiz ve 
anlamsız olduğunu kendileri gayet iyi takdir ederler. Fakat bugün Güney Tirol'un yeniden ele 
geçirilmesi hususunda çene çalmak, önceden onu muhafaza etme uğrunda savaşmaktan hiç 
şüphe yok ki daha kolay olduğu için bu adice davranışa başvurulmaktadır. Herkes elinden 


geleni yapıyor. O günlerde biz kanlarımızı akıttık. Oysa bu herifler bugün gagalarını 
biliyorlar. 

işin en tatlı tarafı, Viyanalı "Legitimiste" çevrelerin bugün Güney Tirol'ü isteyerek ayakları 
üzerlerine kalkmalarıdır. Yedi yıl önce, onların kutsal ve ünlü hanedanları, en adi kimselere 
yakışacak bir hıyanette bulunarak, düşman devletlerin savaş zaferinin mükâfatı olarak Güney 
Tirol'ü işgal etmelerine yardım etmişti. 

O devirde, bu çevreler hain hanedanlarının politikalarına yardımcı olmuşlardı. Güney Tirol 
meselesine veya başka bir şeye, bir tavuğun elmaya önem vermesi kadar duyarlılık 
gösteriyorlardı. Pek tabii ki, bugün bu yerler için tekrar mücadeleye girişmek çok daha 
kolaydır. Çünkü bu kavga sadece manevi silâhlarla yapılmaktadır. Herhalde bir protesto 
mitinginde kalbimizi dolduran asil şevk ve nefreti ortaya koyarak boğaz yırtmak ve Ruhr'un 
işgali sırasında meselâ köprüleri uçurmaktansa bir gazete, için yazı yazarak, yazar cezbesine 
tutulmak pek tabii daha kolay bir iştir. 

Bazı çevrelerin son yıllar içinde, Tirol sorununu neden Almanya ile İtalya arasındaki 
ilişkilerin odak noktası yaptıkları pek açık biçimde görülüyor. Yahudiler ile Habsbourgların 
taraftarları, Almanya'nın antlaşma yapmasını engellemekle kendilerine çıkarlar 
sağlamaktadırlar. Çünkü bu siyaset, günün birinde bağımsız bir Alman vatanının yemden 
canlanmasını sağlayabilir, işte Tirol sorununa hiçbir yararı olmayan, hatta zararlı olan bu 
komedi, Tirol aşkı için oynanmıyor, gerçekte Almanya ile italya arasında imzalanabilecek bir 
antlaşmanın korkusu ile sahneye konuyor. Yalnız bu çevrelerde hüküm süren yalan ve iftira 
salgınından yararlanarak, bizi Ti-rol'e hıyanet etmişiz gibi göstermek yüzsüzlüğünde 
bulunuyorlar. Bu efendilere açıkça şunu söylemek isterim: Tirol'e, bütün organları sağlam 
olduğu halde, 1914-1918 yılları içinde cephede görev almamış ve vatanına yararlı olmamış 
bütün Almanlar hıyanet etmişlerdir. 

ikinci olarak, o yıllar içinde milletimizde savaşa devam etmeye ve sonuna kadar mücadeleye 
yardımcı olmaya olanak verecek bir direniş iktidarını güçlendirmeye hizmet etmemiş olan 
herkes Tirol'e hıyanet etmiştir. 

Üçüncü olarak, gerek hareketleri ve davranışları ile doğrudan doğruya, gerek alçakça 
koltuklama ile dolaylı olarak, Kasım Devri-mi'ne katılarak Güney Tirol'ü kurtarabilecek tek 
silâhı da kırmış olan herkes TiroPe hıyanet etmiştir. 

Dördüncü olarak, o utanç verici Versay ve Saint-Germain anlaşmalarının altını imzalamış 
olan parti üyeleri ile bütün partiler Ti-rol'e hıyanet etmişlerdir. 

Evet, yalnız söylevlerle durumu protesto eden cesur(!) beyefendiler, işte gerçek bundan 
ibarettir! 

Ben, bugün yalnız şu düşünceyi kendime rehber olarak kabul ediyorum: Kaybedilen toprak, 
anıran parlamenterlerin sivri dilleri ile geri alınamaz. Kaybedilen toprakları, pek iyi bilenmiş 
kılıç ile, yani kanlı kavgalar pahasına ele geçirmek gereklidir. 

Kader kesin yargısını vermiş olduğu için, bir tereddüt göstermeden şu hususu açıklarım: 
Güney Tirol'ü bir savaş ile yeniden ele geçirmenin mümkün olmadığına inandığım gibi, bu 
sorunun bütün Alınanlarda zafere ulaşmanın en önemli şartı olan ateşli vatanseverlik 
duygularını da uyandırmayacağı kanaatindeyim. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, yanımızdaki 
yedi milyon Alman (Rhenanie'nin işgal altında olması) yabancı egemenliği altında inlerken ve 
Alman milletinin hayat damarı olan Ren, zenci sürülerinin keyiflerine sahne olurken, 
Tirol'deki iki yüz Almam kurtarmak için kan dökmek bir cinayet olur. Eğer Alman milleti, 
kendisini Avrupa'daki toprağından yok etmek tehdidini ortaya koyan bir sürü unsurlara son 
vermek isterse; savaştan önce işlenen hataya düşerek, bütün dünyanın düşmanı olmamalıdır. 
Alman milleti en tehlikeli düşmanının kim olduğunu saptayarak, bütün kuvvetlerini onun 
üzerinde toplamalı ve ona öldürücü darbeler indirmelidir. Bu zaferin şartı, başka noktalarda 
yapılacak fedakârlıkları da gerektiriyorsa, milletimizin gelecekteki nesilleri bu konuda bizleri 
affedecektir. Bu nesiller, çabalarımızın armağanı parlak olacağı için, büyük üzüntülerimizi, 


derin sıkıntılarımızı ve zamanında alınmış acı kararı daha iyi takdir etmek olanağını 
bulacaklardır. Biz, bir devletin kaybettiği toprakları, ilk önce siyasal bağımsızlığım ve 
anavatanın güçlenmesini sağladıktan sonra geri alabileceği yolundaki ana düşünceyi 
kendimize rehber edinmeliyiz. Bu siyasal bağımsızlığı ve devlete güç ve saygı kazandırılması, 
akıllıca bir antlaşmalar siyaseti ile mümkün olabilir, işte dış politika konusunda enerjik bir 
hükümetin yapması gereken ilk görev budur. Biz Nasyonal-Sosyalistler, Yahudiler tarafından 
yöneltilen ve konuşmaktan başka bir şey yapmayan vatanseverlerin arkalarından yürümekten 
kendimizi özellikle sakınmalıyız. Eğer bizim hareketimiz de, mücadeleyi kılıçla yapacak 
yerde, mitinglerle oyalanırsa büyük felâket olur. Habsbourglar Devleti denilen ölü bir ülke ile 
gözü kapalı bir biçimde antlaşma yapılması yolundaki acayip düşünce, Almanya'nın harap 
olması sonucunu doğurdu. Bugün dış politikamız için açık bulunan olanaklar incelendiği 
zaman, hayale ve hissiyata kulak verilecek olursa, kalkınmamızı sonsuza kadar en- 
gelleyebilecek en iyi yöntem seçilmiş olur. 

Şimdi yukarda ortaya koyduğum üç sorunun yol açacağı itirazlara cevap vermek gerekir. Bu 
sorular şunlardır: 

Önce, harap bir durumda olduğu herkes tarafından açıkça görünen ve bilinen bugünkü 
Almanya ile antlaşma yapılabilir mi? 

ikinci olarak, Almanya düşman milletler yolu ile bir doğru yola girme hareketine yetenekli 
midir? 

Üçüncü olarak Yahudiliğin nüfuzu bilindiğine göre, bu nüfuz öteki milletlerin pek iyi takdir 
edilmiş olan çıkarlarından ve iyi niyetlerinden daha güçlü gelip, öteki bütün antlaşma 
tasarılarına engel olmaz mı ve bunları boş bir duruma sokmaz mı? 

Birinci sorunun iki bölümünden birini yeterli biçimde incelemiş olduğumu sanıyorum. 
Bugünkü Almanya ile hiçbir ülke antlaşma yapmak istemeyecektir. Dünya üzerinde kendi 
kaderini, hükümetleri zerre kadar güven vermeyen bir devletle bağlamaya cesaret edecek 
hiçbir devlet yoktur. Her şeyden önce milletimizin acı içinde olduğu esef verici manevi 
durumda, hükümetin hareketlerinin açıklamasını ve hatta mazeretini bulduklarını ileri süren 
vatandaşlarımızın birçoğu tarafından yapılmış olan girişimlere gelince, bunu pek kesin bir 
biçimde reddetmek gereklidir. 

Milletimizin altı yıldan beri ortaya koyduğu karaktersizlik örnekleri çok üzücüdür. Milletin, 
en önemli çıkarlarına karşı ilgisiz kalışı gerçekten ümit kırıcı bir şeydir. Korkaklık, bazen 
Tanrı'dan intikam dileme derecesine kadar varıyor. Ancak şunu hiçbir zaman unutmamalıyız 
ki söz konusu olan millet, birkaç yıl önce, dünyada en yüksek insani değerlerin hayran 
kalınacak örneklerini vermiştir. 1914 yılının Ağustos ayı günlerinden, bu büyük devletler 
mücadelesinin bitimine kadar, yeryüzünde hiçbir millet, bugün böylesine acınacak duruma 
düşmüş olan bizim Alman milleti kadar yiğitlik cesaret, sebat ve feragat göstermemiştir. 
Bugün milletimiz tarafından oynanan utanç verici rolün, onun samimi varlığının özel 
niteliklerinin sonucu olduğunu hiç kimse ileri süremez. Çevremizde gördüğümüz ve içimizde 
duyduğumuz şeyler, 1918 yılı Kasım ayının dokuzunda yapılan kötü işin ve edilen yeminin 
tutulmamış, verilmiş sözden cayılmış olmanın korkunç sonuçlarıdır. Bütün bunlar zihnimizde 
derin karışıklıklara sebep oldular. Şairin pek doğru olarak söylediği gibi, "Kötülük, kötülükten 
başka bir şey doğurmaz." Gerçi, o günlerde bile milletimizin en esaslı becerileri ve değerleri 
tamamen kaybolmamıştı. 

Bunlar bilinçaltında uyuklar durumda idiler. Bazen kapkaranlık olmuş gökyüzünde izler saçan 
ve ses çıkarmayan şimşekler gibi, gelecekteki Almanya'nın hastalıktan kurtulacağı günlerin 
işareti olarak, birtakım değerlerin parladığı görüldü. 1914 yılında olduğu gibi birçok kere, 
vatanları için her şeylerim feda etmeye hazır olan genç Almanlar bulundu. Milyonlarca insan, 
sanki devrimin yol açtığı yıkıntıları görmezlikten gelerek çalışkan ve gayretli bir biçimde 
işlerine sarıldılar. Demirci örsünün başında balyoz sallıyor, köylü sabanının arkasından 


gidiyor, bilgin laboratuarında deney yapıyor, herkes aynı çaba ve aynı bağlılıkla görevlerini 
yerine getiriyorlardı. 

Düşmanlarımızın yaptıkları zulüm ve baskı, eskiden olduğu gibi, kahkahalarla karşılanmıyor, 
her türlü baskıya karşı hiddet duyuluyordu. Yetenek ve eğilimlerin çok değişmiş olduğu 
görülüyordu. 

Zihinler deki bu gelişme, henüz siyasal güçlenme düşüncesinin ve sürüp gitme içgüdüsünün 
tekrar dirilmesi biçiminde kendini göstermiyorsa suç, ülkeyi 1918 yılından bu yana, 
milletimizin yok olmasına sebep olacak biçimde yönetenlerdedir. Bu kötü sonuç Tanrı'nın bir 
takdiri değildir. Buna yöneticilerin kendi otoriteleri sebep olmaktadır. 

Hiç kuşku yok ki, bugün milletimize açındığı zaman kendimize şu soruyu sormak gerekir: 
Bunu düzeltmek için ne yapılmıştır? Varlıkları ile yoklukları belli olmayan hükümetlerimizin 
çalışmalarına milletimizin pek az yardımcı olması, Alman milletinin hayatındaki zaafın bir 
belirtisi midir? Milletimizde bir gurur, görkemli bir erkeklik ve hiddetin çocuğu olan bir kin 
ruhu doğması için, hükümetlerimiz ne yaptılar? 1919 yılında barış antlaşması Alman milletine 
zorla yüklendiğinde, bu sınırsız bir zulüm ve baskı kaynağının, milletimizde derin bir 
özgürlük isteği uyandıracağı beklenebilirdi. Şiddet dolu maddeleri milletlere kamçı darbesi 
gibi çarpan barış antlaşmaları, çok kere bir isyan hareketini haber veren ilk davul sesleri gibi 
etki uyandırırlar. 

Versay Antlaşmasından ne yararlar elde edilmezdi! 

Ölçüsüz zulüm, baskı ve utandırıcı bir alçaklık aracı olan bu antlaşma, ondan yararlanmak 
isteyen bir hükümetin elinde, milli uzmanlıkları en yüksek seviyesine çıkarmak için bir çare 
olurdu. Büyük çapta bir propaganda ile, vahşi bir zevkle yapılmış olan zulüm ve baskılardan 
yararlanılmış olunsaydı, bütün bir millette görülen ilgisizlik, isyan dolu bir nefrete 
dönüşebilirdi. Bu nefret ve galeyanın en büyük bir hiddet ve azgınlık derecesine yükselmesi 
mümkün olurdu. 

Bu olguları, milletimizin zihnine ve kalbine ateşli çizgilerle yazmak ne kadar kolay bir işti. 
Ortak biçimde duyulan utanma duygusu ve ortak kin, altmış milyon erkek ve kadında ateşten 
bir sel biçimine girerek, ortak irade oluşur ve böylece hep bir ağızdan, "silâhlanmak istiyoruz" 
haykırmaları için bir çare olabilirdi. 

işte böyle rezil bir barış antlaşması, böyle bir işe yarardı. Üzerimize yüklediği ölçüsüz zulüm 
ve baskı ile isteklerindeki yüzsüzlük milletimizin hayati müttefiklerini bulundukları 
uyuşukluk içinden çıkaran en etkili silâhları sağlıyordu. Fakat o zaman, çocuğun okumayı 
öğrendiği alfabeden gazetelere varıncaya kadar her yayın, tiyatro ve her sinema, her ilân 
sütunu ve her boş duvar bu biricik ve büyük işe hasrolunmaydı. 

Bugün bizim vatanseverler derneklerinin Tanrı'ya "bizi özgür kıl" biçimindeki yakarışları, en 
küçük Alman çocuğunun dilinde şu ateşli yakarışa dönüşünceye kadar, yukarıda anlattığım 
biçimde hareket etmek gerekirdi: "Tanrım silâhlarımızı günün birinde başarıya ulaştır! Her 
zaman olduğu gibi bize de adaletli davran! Özgürlüğe lâyık olduğumuza karar ver! Tanrım 
zaferimize yardım et!" 

Ancak bütün uygun fırsatlar kaçırıldı ve hiçbir şey yapılmadı. 

Bu durumda milletimiz gerekeni yapamıyorsa, buna kim hayret eder? Bütün dünya bizi, 
döven eli minnettarlıkla yalayan sadık bir köpek ve adi bir uşak kabul ederse, buna şaşılır mı? 
Bizim antlaşma yapma konusundaki yeteneğimizin, bütün milletimizin suçluluğu yüzünden 
olumsuz yönde etkilendiği de bir gerçektir. Ancak sekiz yıl sınırsız bir zulüm ve baskıdan 
sonra, milletimiz özgür olma yolunda iradesini bu kadar az kullanıyorsa, bunun suçu 
hükümetlerimizin ahlâksız oluşlarındandır. 

Milletimizin faal bir antlaşma politikası izleyebilmesi için, öteki milletlerin gözünde saygı ve 
itibarının artması gereklidir. Bunun gerçekleşmesi için de, Almanya'nın yabancı devletlerin 
aşağılık yamağı, milletimizi onların hizmetine veren bir angarya mangasının şefi biçiminde 


kabul edilmeyecek bir hükümete ihtiyaç vardır. Milli bilincin sesi olacak bir hükümetin iş 
başında olması gereklidir. 

Milletimiz, yukarıda söylediğim şeyleri kendine görev sayan bir hükümete sahip olduğu 
zaman, Reich'ın dış politikasına verilecek cesaret dolu bir yön, altı yıl geçmeden özgürlüğe 
susamış bir milletin aynı derecede cesaret dolu iradesinden güç alacaktır. 

Düşman milletleri, samimi müttefikler haline dönüştürmenin ne kadar güç olduğunu öne 
süren ikinci itiraza şöyle cevap verilebilir: 

Savaş propagandasının öteki ülkelerde yapay biçimde geliştirdiği Cermenlik aleyhindeki 
genel psikoz; Alman milletinde milli bilincin yeniden doğması sayesinde, Avrupa'nın dama 
tahtası üzerinde maç yapan ve kendisi ile oyun oynamak mümkün olan bir devletin belirgin 
niteliklerini yeniden kazanmadıkça, zorunlu olarak sürüp gidecektir. Ancak milletimiz ve 
hükümetimiz, herhangi bir devlete pek güvenli bir biçimde bir antlaşma yapabileceği 
izlenimini verebildikleri zaman, o devlet eğer çıkarları bizim çıkarlarımıza paralel ise, aksi 
yönde bir propaganda sonucu kendi kamuoyundaki aleyhimize olan kanaati değiştirmeye 
girişebilir. Ama böyle bir sonuç, pek tabii olarak sebat ve ustaca bir çalışmayı gerektirir. 
Öteki devletin de, kendi kamuoyunun kanaatini değiştirebilmesi için uzun bir zamana ihtiyacı 
olduğundan, böyle bir girişimi ancak etraflıca bir düşünmeden sonra, yani bu çalışmanın 
zahmetine değer bir şey olduğuna ve gelecekte olumlu sonuçlar vereceğine mutlak biçimde 
inandığında yapılmalıdır. Az çok akıllı bir dışişleri bakanının atıp tutmalarına güvenerek, yeni 
yetenek ve duyguların gerçek bir değere sahip olacaklarının güvencesi olmadan, bir milletin 
manevi yetenek ve davranışını değiştirmeye kalkışılmamalıdır. Aksi durumda kamuoyu çok 
kötü biçimde karıştırılmış olur. Gelecekte bir devlet ile bir antlaşma yapılmasının mümkün 
duruma gelmesine en sağlam biçimde güvence veren şey, yalnız başlarına birkaç bakanın şişi- 
rilmiş sözleri değildir. Bu güvence, açıkça belirlenmiş ve pek uygun görünen hükümet 
eğilimlerinin açıkça yerleşmiş ve aynı yöne çevrilmiş olan bir kamuoyunun kendisidir. Bu iki 
konunun uygulanabileceği hakkında beslenecek kanaat, hükümetin kendi propagandası ile 
kamuoyunun değişmesini hazırlamak ve geliştirmek için büyük bir faaliyetle çalışması ve 
kamuoyunun eğilimlerini, hükümetin eğilimleri içinde göstermesi oranında esaslı bir biçim 
alır. 

Bizim durumumuzda olan bir millet, ancak hükümet ve kamuoyu, özgürlüklerini yeniden elde 
etmek için mücadele etme konusunda değişmez iradelerini, hareket ve davranışları ile 
açıkladıkları zaman, antlaşma imzalamaya yetkili sayılabilirler. Kişisel çıkarlarım savunmak 
için yardımları kendisine yararlı görünecek arkadaşın yolunu aynen izlemeye, yani bir 
anlaşma yapmaya uygun düşen öteki devlette, kamuoyunu değiştirmeye girişmeden önce, 
yerme getirilmesi gerekli ilk şart budur. 

Ama göz önünde tutulması gereken bir başka nokta daha vardır: Bir milletin iyice kökleşmiş 
olan yetenek ve duygularını değiştirmek çok kimse tarafından ilk amacı anlaşılmayacak 
tehlikeli bir iş olduğu için işlenecek hatalarla, düşmanın eline karşı saldırı için silâh verilmiş 
olunur. Böyle bir şey yapmak hem bir cinayet, hem de bir aptallıktır. 

Şu noktanın bilinmesi gerekir: Bir millet, kendi hükümetinin gizli niyetlerim tamamen 
anlayıncaya kadar pek uzun bir süre geçer. Çünkü, hükümet giriştiği siyasal hazırlık 
çalışmalarının son hedefleri hakkında açıklama yapamaz. Bu durumdaki hükümetler, ya halk 
topluluklarının körü körüne boyun eğmelerine ya da fikren daha gelişmiş olan yönetici 
sınıfların ileri görüşlülüğüne güvenmek zorundadırlar. Fakat bu basiret, bu siyasal 
beceriklilik, ileriyi görme ve konuları anlama yeteneği birçok kişide bulunmadığı ve siyasal 
sebepler açıklama yapmaya olanak bırakmadığı için, milletin milli yol göstericilerinden bir 
bölümü sürekli olarak yeni eğilimlerin aleyhine dönecektir. Bu eğilimler, anlamlarına nüfuz 
edilemediği için, yalnızca birer deney olarak kabul edileceklerdir. Böylece bu eğilimler 
milletin tutucu unsurlarına, endişe ve kuşku uyandıracak biçimde görünerek, onların 
muhalefet etmelerine sebep olacaktır. Bunun için, iki milleti karşılıklı biçimde anlaşmaya 


yöneltecek | yaklaşma çalışmalarına karşı çıkan kişilerin ellerinden kullanabile-| çekleri 
silâhların büyük bir bölümünü almak gerekir. Özellikle bi-j zim örneğimizde olduğu gibi, 
vatansever demeklerin ve kahve polipi likası yapan küçük burjuvaların, kendini 
beğenmişçesine yaptıkları L garip gevezeliklere son vermek başlıca görevdir. Çünkü yeni bir 
sa-( vaş donanması ve sömürgelerimizin geri verilmesi için feryat etmenin, bu isteklerin 
gerçekleşmesine yetmeyecek bir gevezelikten ibaret olduğunu düşünmek ve bilmek gerekir, 
ingiliz politikasının bir uzantısı olan ve bazıları zararsız, bazıları akli dengeden yoksun bu- 
lunan, ama hepsi de gerçekte can düşmanlarımız için çalışan bu protesto şampiyonlarının 
anlamsız olarak iç döküp, yakınmalarından bir olumlu sonuç çıkacağını beklemek Almanya 
için yararlı sayılamaz. 

Bütün dünya aleyhinde zararlı mitinglerle nefes tüketiliyor ve her başarının şartı olan şu ana 
ilke unutuluyor: Yaptığın işi, tam |;» yap. Beş on devlet aleyhinde bağırıp çağırmakla, en 
sevilmeyen düşmanınızı kalbinden vurmak için, bütün manevi ve fizik kuvvetlerinizi bir 
noktanın üzerine toplamak gereği ihmal edilmiş oluyor. Böylece bir hesaplaşmadan önce, 
antlaşmalarla kendimizi güçlendirmek olanağı elden kaçırılıyor. 

işte bu noktada Nasyonal-Sosyalist harekete bir görev düşmektedir. Bugün milletimize; 
dikkatini küçük kuşkuların üzerinden uzaklaştırıp en önemlilerini göz önünde tutmayı, ikinci 
derecede önemli olan şeylere çaba harcanmasını önlemeyi, şimdi uğrunda mücadele 
edeceğimiz şeyin milletimizin hayatından ibaret olduğunu bilmeyi, darbelerimize hedef 
olacak devletin yaşama hakkımızı elimizden aldığını ve hâlâ bu yolda çalıştığını öğretmek 
gerekmektedir. 

Pek acı fedakârlıklara katlanmak zorunda kalmamız mümkündür. Fakat bu, aklın sözünü 
dinlemekten kaçınarak ve kuvvetlerimizi en tehlikeli düşmanımıza karşı toplayacak yerde, 
anlamsız feryatlar çıkararak, bütün dünya ülkeleri ile tartışmaya girişmek için geçerli bir 
sebep değildir. 

Alman milleti, bütün dünyanın kendisinden kaçırmak istediği durumu koruyabilmek hakkına 
manen sahip değildir. Bundan önce kendi araçlarını satan ve millete hıyanet eden canilerden 
hesap sormak gerekir, ingiltere'ye, italya'ya, öteki ülkelere uzaktan küfür etmek ve 
düşmanlarımızın savaş propagandalarına malzeme teşkil edecek silâhlarımızı elimizden alıp 
belkemiğimizi manen kıran, za yıf düşen Reich'ı bir paraya satan alçakların aramızda 
serbestçe dolaşmalarına izin vermek, saygıya değer bir şey değildir. 

Düşman önceden tahmin edilen başka bir şey yapmamıştır Düşmanın durumu ve hareketleri 
bize ders olmalıdır. 

Eğer bunları yapacak yeteneğimiz yoksa ve gelecekte her türlü antlaşma siyasetini izlemekten 
vazgeçmek gerekecekse, artık üzüntüye ve ümitsizliğe düşmekten başka yapılacak bir şey 
kalmadığı bilinmelidir. Çünkü bizim sömürgelerimizi çaldı diye ingiltere ile Güney Tirol'i 
işgal ettiği için italya ile, Lehistan ve Çekoslovakya ile antlaşma yapmak istemezsek, bize 
Avrupa'da Fransa'dan başka bir müttefik bulmak ihtimali kalmayacaktır. Oysa, Fransa da 
bizden Al-sace ile Lorraine'i çalmıştır. 

Bu hareket biçiminin, Alman milletinin çıkarlarına uygun gelmesi çok kuşkuludur. Oysa 
böyle bir düşünceyi ve öneriyi bir aptalın mı, yoksa usta bir şarlatanın mı savunduğunu 
soruşturmak her zaman mümkündür. Liderler söz konusu olduğu zaman, ben daima ikinci 
görüşü tercih ederim. 

Bugüne kadar bizim düşmanımız bulunan ve gerçek çıkarları gelecekte bizim çıkarlarımıza 
uyacak olan bazı milletlerin manevi yeteneklerinde bir değişiklik sağlamak, muhakeme 
yapma yetisinin karar verebileceği oranda mümkündür. Yalnız bunun için, bizim devletimizin 
iç kuvveti, Alman milletini yardımları bir değer ifade eden müttefik durumuna getirmelidir. 
Ayrıca kendi beceriksizliğimiz, ya da cani gibi davranışlarımız, eski düşmanlarımızla 
imzalayacağımız bu antlaşma taşanlarını, onlann propagandalarına yem yapmamalıdır. En çok 
üçüncü itiraza cevap vermek zordur. Kendileri ile bir antlaşma yapmak mümkün olan 


milletlerin gerçek çıkarlarının temsilcileri, bağımsız milli devletlerin ve halk devletlerinin can 
düşmanı olan Yahudi'nin iradesine rağmen hedeflerine ulaşabilecekler midir? Örneğin 
geleneksel ingiliz politikası, Yahudiliğin uğursuz nüfuz ve etkisine üstün gelebilecek bir güce 
sahip midir? 

Biraz önce de belirttiğim gibi, bu soruya da cevap vermek çok güçtür. Bu konuda kesin bir 
yargıya varılmasına olanak bırakmayaçak derecede birçok hususlar vardır. Herhalde gerçek 
olan bir şey bulunmaktadır: Bir devlette yürütme organı, sağlam biçimde kurulmuş ve ülkenin 
çıkarlarına hizmet etmek için kendini adamış olursa, artık uluslararası Yahudiliğin nüfuz ve 
etkisinin hükümet tarafından gerekli sayılan politikaya engel olacağı düşünülemez. Faşist 
italya'nın Yahudilerin başlıca üç silâhı aleyhinde yönettiği mücadele, devletlerin üstüne çıkan 
bu kuvvetin zehirli çengellerini paramparça edebileceğine en iyi kanıttır. Gizli mason 
derneklerinin yasaklanması, uluslararası basın aleyhinde girişilen kovuşturma ve uluslararası 
Marksizm'in kesin biçimde yok edilmesi sonucu, italya hükümeti yıllar geçtikçe bütün 
dünyayı tehdit eden Yahudi yılanının ölüm saçan ıslıklarına aldırış etmeden, kendi milletinin 
çıkarlarını çok daha iyi bir biçimde savunur duruma gelecektir. 

Aynı durum ingiltere'de ise bu kadar iyi biçimde görülmüyor, ingiltere gibi en özgür 
demokrasi ülkesinde; Yahudi, kamuoyu aracılığı ile hemen hemen mutlak bir diktatörlük 
uygular. Oysa bu ülkede, ingiliz devletinin çıkarlarının temsilcileri ile, Yahudiler tarafından 
uygulanan dünya diktatörlüğünün şampiyonları arasında, arkası kesilmeyen bir kavga sürüp 
gitmektedir. 

Bu iki karşıt görüşün nasıl şiddetle çarpıştıkları, ilk defa ve pek açık olarak, savaştan sonra 
Japonya sorununda, bir yanda ingiliz hükümetinin, öte yanda basının çeşitli durum ve 
davranışlarında kendini göstermiştir. 

Savaş sona erer ermez, Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya'yı birbirlerinden ayıran eski 
karşılıklı düşmanlık, kendisini yeniden göstermeye başladı. Pek tabii olarak, Avrupa 
Kıtasındaki büyük devletler, bu yeni savaş tehlikesi karşısında ilgisiz kalamazlardı, in- 
giltere'yi, Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik alanda ve uluslararası politika dallarında 
gösterdiği gelişme karşısında, iki ülke arasında olan ırk akrabalığı bile, bir gıpta etmekten ve 
endişe duymaktan engelleyemiyordu. Bu eski sömürge, bu anavatan yavrusu, yeni bir dünya 
hakimi gibi büyümekte idi. 

Bugün endişe ve üzüntü içinde olan ingiltere'nin eski antlaşmalarını gözden geçirmesi 
gerekmektedir. Artık ingiliz politikasının, "ingiltere denizlere egemendir" denilmeyip, 
"Amerika Birleşik Devletleri'nin denizleri" denileceği günün geleceğini büyük bir üzüntü 
içinde görmesi kaçınılmaz bir şeydir. Kuzey Amerika kıtasının pek büyük devleti, el 
değmemiş topraklardan ürettiği servetler ile, çevresi düşmanlarla sarılı olan Re-ich'a oranla 
saldırıya çok daha kapalı bir yerdedir. 

Kesin ve son oyun için zarları atmak gerekirse, ingiltere yalnız kendi kuvvetleri ile kaldığı 
takdirde yok olur. işte bundan ötürü "sarı yumruğu" büyük bir hırs ve şiddetle yakalıyor ve ırk 
bakımından affedilmeyecek bir antlaşmaya sarılıyor. Ama bu antlaşma, siyasal bakımdan 
ingiltere için, Amerika Birleşik Devletleri'nin açgözlülüğü karşısında dünya üzerindeki 
durumunu güçlendirmeye yarayacak olan tek çaredir . 

Oysa ingiltere, kendisini Asyalı arkadaşına bağlıyan bağı, Amerika Birleşik Devletleri ile 
ortaklaşa biçimde Avrupa savaş alanlarında yönettiği mücadeleye rağmen gevşetmek 
istemediği halde, Yahudi basım bu antlaşmaya saldırmaktadır. 

Yahudi organlarının, 1918 tarihine kadar, Reich'a karşı savaş vaziyetinde bulunan ingiltere'nin 
sadık silâh uşaklığım yaptıkları halde ani olarak kendi yollarını takip etmek alçaklığını 
göstermeleri nasıl mümkün olur? 

Almanya'nın imhası ingiltere'nin değil özellikle Yahudilerin çıkarlarına uygundu. Şimdi 
Japonya'nın ezilmesi ingiltere hükümetinin faydasından fazla Yahudi hükümranlığını bütün 
dünya üzerine hâkim kılmak gayesini güden liderlerin geniş tasarılarına hizmet edecektir, 


ingiltere bu dünyada bütün üsleri elde bulundurmak için bütün mesaisini, harcadığı anlarda 
Yahudi kendisine aynı dünyanın zaptını temin edecek hücum planlıyordu. 

Yahudi, şimdiden Avrupa devletlerinin kendi elinde mukavemetsiz birer oyuncak durumunda 
olduklarını ve Batı demokrasisi demlen şey ile ya da Rus bolşevizmi ile doğrudan doğruya, bu 
ülkelere egemen olduğunu bilmektedir. Fakat eski dünyayı ağları içinde tutmak, Yahudi'ye 
yetmiyor. Aynı tehlike, yeni dünya için de geçerlidir. 

Yahudiler, Amerika Birleşik Devletleri'nin mali kaynaklarının hâkimidirler. Her yıl 120 
milyondan meydana gelen bir milletin üretim araçları Yahudilerin kontrolüne biraz daha 
giriyor. 

Yahudileri fena halde kızdıracak hâlâ mutlak surette bağımsız kalan kimselerin sayısı çok 
azdır. 

Yahudiler, hileli bir başarıyla kamuoyunu boğuyorlar ve geleçekteki üstünlüklerinin oyuncağı 
yapıyorlar. Siyonizmin en üstün kafaları, "Ahdi Atik" tarafından ortaya konan ve israil'in 
öteki milletleri yutacağını bildiren parolanın gerçekleşeceği günün yaklaştığını şimdiden 
görüyorlar. 

Milliyetlerinden uzak kalmış ve Yahudi sömürgesi olmuş memleketlerin büyük toplulukları 
arasında bugün hâlâ tek bir bağımsız devlet bulunursa Yahudi'nin bütün teşebbüsü en son 
dakikada hakim kalabilirdi. Çünkü bolşevikleşmiş bir dünya, ancak bütün arzı kucaklarsa 
mevcut olabilir. 

Hâlâ azmini ve milli üstünlüklerini koruyan bir tek devlet kalırsa Yahudi'nin kurmak istediği 
dünya imparatorluğu, yeryüzündeki bütün tiranlar gibi, milli fikrin kuvvetiyle yenilecekler ve 
yok olacaklardır. 

Yahudi bin sene içinde dış şartlara intibak ederek Avrupa milletlerinin temellerini yıkabilmiş 
ve onları artık muayyen hiçbir türe mensup olmayan melezler haline getirebilmişse de, 
Japonya gibi Asyalı milli bir devleti aynı kadere uğratmağa güçlü olmadığını pek iyi 
anlamıştır. Kendisini Asyalı sarı ırktan ayıran uçurumu doldurama-yan Yahudi, bugün 
Ingilizi, Amerikalıyı ve Fransızı taklit edebilir. Bundan dolayı aynı ırktan başka devletlerin 
yardımıyla tehlikeli bir düşmandan kurtulmak için milli Japon Devleti'ni parçalamağa te- 
şebbüs ediyor. Amacı da, hükümet otoritesinden geri kalacak şeyin, kendi ellerinde, 
savunmasız kimseler üzerinde hüküm süren bir kudret haline gelmesidir. 

Kendisi bin senelik "Yahudi krallığı"ru koruyabilmek için, milli Japon Devleti'nin 
mevcudiyetinden korkuyor ve bu devletin enkazını, Yahudi diktatörlüğünün kurulmasına önce 
gelmesini istiyor. Vaktiyle Almanya aleyhinde yaptığı gibi, bugün, milletleri Japonya 
aleyhine ayaklandırıyor. Japonya ile anlaşan ingiliz diplomasisinin rahat edeceği dakikada 
ingilizce çıkan Yahudi basınının bu düşünüşe karşı savaşı tavsiye etmesi ve ona karşı 
"Kahrolsun, Japonya militarizmi ve emperyalizmi" nidalarıyla demokratik ilkeler namına bir 
imha savaşı hazırlaması mümkün olabiliyor, işte, ingiltere'de Yahudi'nin dik başlılığı bundan 
ileri geliyor. Yahudilerin bütün dünya için meydana getirdikleri tehlikeye karşı mücadele bu 
memlekette başlayacaktır. Burada da Nasyonal Sosyalist hareket en önemli vazifelerinden 
birini yerine getirmek durumunda kalacaktır. Nasyonal sosyalizm yabancı milletlerin ne 
olduklarına dair milletimizin gözünü açmalı ve ona şimdiki dünyanın gerçek düşmanının kim 
olduğunu hatırlatmaktan geri kalmamalıdır, insanlığa fenalık yapan düşmanın üzerine 
herkesin hiddetini yöneltmeli ve bütün felâketlerimizin gerçek sebebinin o olduğunu 
göstermeliyiz. 

Memleketimiz can düşmanının kim olduğunu bilmeli ve tarafımızdan bu düşman aleyhine 
idare edilen mücadele diğer milletlere savaşçı ve saf insanlığın selâmeti uğrunda tutacakları 
yolu gösterecek yeni zamanlar müjdecisi bir yıldız niteliğinde olacak biçimde hareket 
etmelidir. Akıl rehberimiz, irade kuvvetimiz olsun! Hareket ve davranışlarımızı emreden 
mukaddes vazife bize sebat ve devamlılık versin, imanımız bizim için bir koruyucu ve en 
yüksek hâkim olarak kalsın. 


BÖLÜM 27 
iki düşünce beni Almanya ile Rusya arasındaki münasebetleri özellikle dikkatli bir surette 
incelemeğe sevk ediyordu. 
A) Önce Alman dış politikasının en kesin şartları bahis konusudur. 
B) Bu sorun, genç Nasyonal Sosyalist Partısi'nin basireti ve uy-' gulamasındaki isabeti 
hakkında bir ölçü teşkil etmektedir. . Özellikle ikinci nokta, itiraf etmeliyim ki, çok kere 
içime acı f"bir endişe dolduruyor. Genç hareketimiz fertlerim lakaytlar sahasın-"dan ve çok 
nefret edilen doktrinler arasından temin eder. Binaenaleyh bir adam üzerinde dış politikanın 
anlaşılması hususunda, evvelce mensup oldukları siyasi veya doktrinler mahfillerin kasti ka- 
rarlarının ve zayıf fikirlerinin tesir yapmakta devam etmesi pek tabiidir. Bunların, bu kabil 
meselelere dair almış oldukları dersler ne kadar zararlı olursa olsun sağduyu sayesinde, hiç 
olmazsa kısmen, o derslerin telâfi ve tamir edilmiş olması nadir değildir. O zaman, evvelce 
tesir yapan nüfuzun yerine daha iyisi ikâme edilmesi kâfidir. Çok kere, muhafaza 
edebildikleri sağlam eğilimlerin ve canlı içgüdünün en faydalı müttefikler meydana 
getirdikleri görülür. Öte yan-, dan terbiyesi çılgınca ve mantıksız olan ve bununla beraber 
içgüdüsünün son kalıntılarını da objektiflik mihrabı üzerinde feda etmiş , bulunan bir adamı 
siyasi düşüncelerin içine çekebilmek, çok daha zordur. Bizim aydın denilen çevrelerimize 
mensup olan kimseleri ' kendi çıkarları ve dışta milletlerinin menfaatleri lehinde vaziyet 
almağa sevk etmek gayet Zor bir iş teşkil ediyor. Bunların üzerinde yalnız gayet garip 
düşüncelerin ve zanların ezici ağırlığı hüküm sürmez. Bunlar devamlı olmak içgüdüsünün 
hamlelerim takipte aşırı bir mahrumiyet içinde kalmışlardır. 
Nasyonal Sosyalist Hareket, bu adamlarla çetin mücadelelere katılmak zorunda bulunuyor. 
Bunlar üzücü mücadelelerdir. Çünkü, bu adamlar, ne yazık ki, büyük acizliklerine rağmen çok 
kere fevkalâde bir gurur ve büyüklük ile doludurlar. Bu yüzden başkalarına, hatta 
kendilerinden daha yüksekte olanlarla ilişki kursalar bile, bütün adalete rağmen, yukarıdan 
bakmağa eğilim gösteriyorlar. 
Her şeyi herkesten iyi bilen bu mağrur kimseler soğukkanlılıkla bir şeyi incelemekten veya 
tartmaktan âcizdirler. Halbuki dış politikada herhangi bir şeye teşebbüs veya herhangi bir şeyi 
gerçekleştirmek için bu esaslı bir şarttır. 
Bu çevreler, bizim dış siyasetimizi gayet felâketli bir surette idare ettikleri, milletimizin ırkçı 
menfaatlerini her türlü etkileyici savunmadan uzaklaştırıp kendi garip ideolojilerinin 
hizmetine soktukları için, dış politikamızın en önemli meselesi, yani Rusya'ya karşı olan 
durumumuzu, taraftarlarımın önünde, özellikle itina ile incelemeğe kendimi mecbur 
görüyordum. Bunu herkesin anlaması için icap ettiği nispette ve bu eserin çerçevesinin müsait 
olduğu derecede yapacağım. Bu münasebetle aşağıdaki şu düşünceyi ileri süreceğim. 
Eğer, dış siyaset deyimi ile bir milletin bütün dünya ile münasebetlerinin düzenlemesini 
anlarsak, bu tanzim işi tamamen açık vakalara tâbi bulunur. Biz Nasyonal Sosyalistler ırkçı 
bir devletin dış politikası hakkında şu prensibi ilân edebiliriz. 
Irkçı devletin dış politikası, bir taraftan nüfusun adedi ve diğer taraftan toprağın genişliği ve 
değeri arasında sağlam hayat yeteneğine sahip, tabii "kanunlara uygun bir ilişki kurarak bu 
dünya üzerinde yaşama şartlarını sağlamalıdır. Bundan başka sağlam ilişki diye öyle bir 
durum kabul edilebilir ki, bu da bir milletin devamlılığını kendi topraklarının kaynakları ile 
sağlamasıdır. Başka herhangi bir rejim asırlarca devam etse bile aklı selime uyamaz. Bu bir 
millet için mahvolmak değilse bile, büyük zararlara sebep olur. 
Yeryüzünde yeterli bir alan, bir milletin yaşama hürriyetini temin eder. 


Iskan edilen bir arazinin genişliği hakkında zamanın şartlarına ve tarımsal üretimin, nüfus 
sayısı ile oranına göre hüküm verebiliriz. Çünkü, "Almanya'nın antlaşmalar politikası" 
bölümünde açıkladığım gibi, her devletin toprak genişliğinin önemine, askeri ve siyasi 
bakımdan ehemmiyeti de eklenir. Bir millet, mevcut toprağının genişliği ile maişetinin temin 
edildiğini gördüğü zaman, mevcut toprağının güvenliğim garanti etmek mecburiyetindedir. 
Bu garanti, devletin siyasi kudret ve kuvvetinin toplamından doğar. Kuvvet ve kudret onun 
coğrafi durumunun, askeri kıymetinin doğrudan doğruya neticesidir. 

Alman Devleti kendi geleceğini ancak bir dünya devleti sıfatı ile düşünebilir, iki bin yıla 
yakın bir zaman içinde, az çok başarılı dış politika faaliyeti adını vermemiz gereken 
milletimizin menfaatlerini idaresi bakımından dünya tarihinde bir parçayı teşkil ediyorduk. 
Biz bile buna şahit olmuştuk. Çünkü, 1914'ten 1918 yılına kadar devam eden büyük 
milletlerin mücadelesi, Alman milletinin dünya üzerinde varlığı için bir mücadeleden başka 
bir şey değildi. Biz, bu olaya Dünya Savaşı diyoruz. Alman milleti bu kavgaya sözde bir 
dünya devleti gibi girişti. "Sözde" diyorum; çünkü gerçekte bir dünya devleti değildi. 1914'te 
yüzölçümü ile nüfusu arasında başka bir münasebet mevcut olsa idi, Almanya gerçekten bir 
dünya devleti olacaktı ve savaş, diğer sebepler vazgeçerse, müsait bir neticeye ulaşacaktı, işin 
içine karışan olmasaydı ne gibi neticeler meydana gelecekti? Bunu göstermek benim vazifem 
değildir, buna niyetim de yoktur. Fakat, vaziyeti hiç süslemeden bütün sadeliği ile izah etmeği 
ve hiç olmazsa Nasyonal Sosyalist Partisi için de gerekli olan şeyler hakkında daha açık bir 
görüş için endişe verici zayıf noktalar üzerinde durmayı mutlaka gerekli sayıyorum. Bugün 
Almanya bir dünya devleti değildir. Geçici askeri zaafımız ortadan kalksa bile, artık böyle bir 
unvan iddia edemeyiz. Nüfusunun, yüzölçümüne nispeti bakımından şimdiki Alman Reich'i 
gibi üzüntü verici bir varlığın dünya üzerinde ne önemi olabilir? Dünyanın her parçasının 
yavaş yavaş bir devlete bağlandığı bir devirde bu devletlerden bazıları hemen hemen koca 
kıtaları ihtiva ederler, başşehri ancak beş yüz kilometre kare olan gülünç bir dünya 
devletinden bahse imkân yoktur. 

Yalnız toprak görüşünü ele alırsak, Alman topraklarının yüzölçümü dünya devletleri adı 
verilen, devletlere göre tamamıyla ortadan kaybolur, ingiltere bunun aksine bir delil diye ileri 
sürülmemelidir. Çünkü ingiliz anavatanı gerçekte Dünya ingiliz imparatorluğunun büyük 
başkentinden ibarettir. Bu imparatorluk hemen hemen yeryüzünün dörtte birini kaplar. 
Bundan başka, her şeyden önce Amerika Birleşik Devletleri'ni, Rusya'yı, Çin'i birer dev 
devlet saymalıyız. Bunlarda öyle toprak teşekkülleri bahis konusudur ki, yüzölçümleri şimdiki 
Alman imparatorluğu toprağından on kere fazladır. Fransa bile bu devletler arasında 
sayılmalıdır. Ordusunu, gittikçe artan bir ölçü içinde büyük imparatorluğunun renkli 
ahalisinin kaynakları sayesinde kuvvetlendirmesinden başka, zenciler tarafından istilâsının 
Avrupa toprakları üzerinde bir Afrika devletinin doğmasından gerçekten söz edebilecek bir 
biçimde seri ilerleme göstermesi de bunda rol oynuyor. Bugünkü Fransa'nın sömürge 
politikası, eski Almanya'nın politikası ile mukayese edilemez. Fransa'nın gelişmesi şimdiki 
tarzda üç yüz sene daha devam edecek olursa son Fransız kanı, kurulmakta olan Afrikalı ve 
Avrupalı melez devletin içinde ortadan kalkacaktır. Rhinden Kongo'ya kadar uzanan bağımsız 
bir yerleşme arazisi vücut bulacak ki, bu saha, devamlı bir melezleşmenin etkisi altında ağır 
ağır teşekkül eden aşağı bir ırk ile dolacaktır, işte Fransız sömürge politikasını, eski Alman 
politikasından ayıran nitelik budur. Alman sömürge politikası, bütün yaptıklarımız gibi hep 
yarı tedbirlerden ibaretti. Ne Alman ırkının iskân toprakları genişletildi, ne de canice olmakla 
beraber zenci kanma müracaat suretiyle Reich'ın kuvvet ve kudretini takviye etmek 
teşebbüsüne kalkışıldı. Doğu Alman Afrika'sının Ascaris'leri bu yolda korkak bir tecrübe 
teşkil etmişlerdir. Gerçekte bu kuvvetler, yalnız sömürgenin savunmasına hizmet ettiler. Zenci 
askerleri Avrupa'da bir harekât sahnesine nakletmek fikri, Dünya Savaşı sırasında 
imkânsızlıklar istisna edilirse, müsait fırsatların doğabileceği dikkate alınmadığından proje 
halinde bile hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Oysa bu husus öteden beri Fransızlarda 


sömürge faaliyetlerinin derin sebeplerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bugün yeryüzünde 
birtakım devletler görüyoruz ki, bazıları nüfuslarının miktarı ile Almanya'ya karşı üstün 
geliyorlar. Bu devletler üstünlüklerinin belli başlı sebeplerini özellikle yüzölçüm-lerinin 
genişliğinde buluyorlar. Alman imparatorluğu ile diğer dünya devletleri arasındaki arazinin 
yüzölçümü ve nüfusu bakımından mukayeseleri hiçbir zaman bize bugünkü kadar gayri 
müsait gelmemisti. Meğer ki, iki bin sene geriye, tarihimizin başlangıçlarına yi den o 
zamanlar taptaze bir millet idik; harap olmak üzere bulunan büyük devletlerden mürekkep bir 
âleme ateşli bir hamle ile giriyor dük. Bu devletlerden sonuncusunu, Roma'yı yıkmağa yardım 
ettik. Bugün kuruluş halinde bulunan büyük ve kuvvetli devletlerden mürekkep bir alemde 
yaşıyoruz. Bunların arasında bizim kendi imparatorluğumuz, her gün bütün önemim 
kaybedecek kadar geriliyor. Bu acı gerçeği sükünet ve soğukkanlılıkla göz önünde tutmamız 
lâzımdır. Nüfus çoğunluğu ve yüzölçümü bakımından Alman İmparatorluğu ile diğer 
devletleri yüzyıllar arasındaki halleri ile takip etmemiz, karşılaştırmasını yapmamız 
gerekmektedir. Biliyorum ki, o zaman herkes kendi görüşlerini açıklarken söylediğim dü- 
şüncelere büyük bir üzüntü içinde varacaktır. Almanya artık bir dünya devleti değildir. Askeri 
durumun kuvvetli veya zayıf olmasının bu hususta bir önemi yoktur. Biz artık yeryüzünün 
başka hiçbir devletiyle mukayese edilemeyiz. Bu bizim dış siyasetimizin açıktan açığa 
alçakça bir hareketin sonucudur. Belirli bir amaca bağlılığın ürünüdür. Sözün kısası sürekli 
yaşama duygularının kaybedilmesi sonucu ortaya çıkan durumdur. Eğer Nasyonal Sosyalist 
Hareket tarih huzurunda milletimiz lehinde büyük bir kutsi vazifesinin tasdik ve kabulünü 
gerçekten üretim etmek isterse; yeryüzünde Alman milletinin gerçek durumunu tamamen acı 
bir biçimde olduğuna kanaat getirerek şimdiye kadar Alman milletinin dış politikasına 
rehberlik etmiş olan şuursuzlukla ve basiretsizlikle mücadeleye gi-rişmelidir. O zaman 
"geleneklere" ve "batıl fikirlere" hiç önem ve değer vermeden, milletimizi, kuvvet ve 
kudretimizi bir araya toplamak cesaretini bularak, onu şimdiki dar yuvasından çıkaracak ve 
yeni topraklara götürecek ve bu suretle yeryüzünden kaybolmak veya başkalarının esareti 
altına girmek tehlikesinden kurtaracak yola sokmalıyız. Nasyonal Sosyalist Hareket 
nüfusumuzun toplamı ile toprağımızın yüzölçümü arasındaki nispetsizliği ortadan kaldırma- 
sında tarihi geçmişimizle hiçbir çıkar yolu olmayan şimdiki aczimiz arasındaki uçurumu 
açıklamaya çalışmalıdır. Yüzölçümü tıpkı geçinme kaynakları gibi siyasal kuvvet ve kudretin 
istinat noktası telâkki edilir. Bu yeryüzünden en yüksek insanlığın muhafızları olarak bizlerin 
en büyük görevlerle de yüklü bulunduğumuzu idrak etmeliyiz. Alman ırkının şuurunu vermek 
hususunda ne kadar rneşgül olur ve köpek, beygir ve kedi yetiştirmekten başka kendi kanı- 
mıza da merhamet edersek, bu görevi o kadar mükemmellikle yerine getirmiş oluruz. Şimdiye 
kadar takip edilen Alman dış politikasına ehliyetsiz ve kör vasfını verdiğim zaman, bunun 
delilini bu politikanın hakikaten yokluğu ortaya koymaktadır. Eğer, milletimiz fikir 
bakımından küçülmüşse veya korkak bir hale gelmişse yeryüzündeki mücadelesinin sonuçları, 
bugün gözümüzün önünde bulunan sonuçlardan daha kötü olamazdı. 

Hattâ savaştan evvelki son on yıl içindeki gelişme bizi bu konuda yanıltmamalıdır. Çünkü bir 
imparatorluğun haddi zatında kuvvetim ölçmek kabil değildir. Bu, yalnız başka devletlerle 
mukayese edilerek yapılabilir. 

Böyle bir kıyas ise, diğer devletlerin kuvvet ve kudretinin artması, daha muntazam ve daha 
önemli sonuçlara bağlı olduğunun bir delilini elimize verir. 

Bu şartlar altında Almanya, görünen yükselişine rağmen, gerçekte diğer devletlerden gittikçe 
daha çok uzaklaşıyor ve çok arkada kalıyordu. Sonuçta fark, bizim zararımıza olarak 
artıyordu. Hattâ nüfus artışı bakımından da, aradaki fark gittikçe büyüyordu. Milletimiz şüphe 
yok ki kahramanlık yönünden bu dünyada hiçbir milletten geri kalmamıştır. Her şey hesaba 
katılırsa, milletimiz, kendi varlığını devam ettirmek için, yeryüzünde herhangi bir millette eşi- 
ne rastlanmayan kan fedakârlığında bulunmuştur. Bu fedakârlıklar boşa gitmişse, sebebi fena 
kullanılmış olmalarıdır. Aynı düşünceyi takip ederek, bin seneden beri Almanya'nın tarihini 


esaslı surette incelediğimiz, onun bütün savaşlarına ve sayısız kavgalarına hayalimizde bir 
geçit resmi yaptırdığımız ve şimdi meydana çıkmış kesin sonuçları tahlil ettiğimiz zaman, bu 
kan denizi içinden yalnız üç olayın yükseldiğini görürüz. 

Bu olayları dış politikada ve kısaca bir tabir ile politikada basiretli bir hareketin devamlı 
emareleri gibi telâkki edebiliriz. 

A) Doğu sınır vilâyetinin kolonize edilmesi ki özellikle Baiouva-resler tarafından yapılmıştır. 
B) Elbe'nin doğusundaki yerlerin fethi ve oralara nüfuz edilmesi. 

C) Prusya, Brandebourg, Hohenzoller Devleti tarafından meydana getirilen teşkilât ki yeni bir 
imparatorluğun modeli ve çekirdeğidir. Bu vakalar gelecek için verimli derslerle doludur. Dış 
siyasetimizin ilk iki büyük başarısı en devamlıları olarak kalmıştır. Bunlar olmasaydı 
milletimiz artık hiçbir rol oynayamayacaktı. Bunlar gittikçe artan nüfus ile toprağı dengeli bir 
halde bulundurmak için yapılmış ilk teşebbüstür. Ne yazık ki, bizim Alman tarihçileri eskiler 
için eşsiz bir önemi olan fakat, başarılı olmayan bu kudretli icraatı gerçek değerleri ile takdir 
edememişlerdir. Aksine tarihçilerin, mümkün olan şeyleri övmeleri, garip kahramanlıklar ve 
milletin geleceği bakımından önemsiz kalmış birçok savaşlan ve kavgaları göklere 
çıkarmaları gerçekten bir felâket sayılabilir. Siyasi faaliyetimizin üçüncü başarısında Prusya 
Devleti'nin kuruluşunda ve bundan sonra devlet hakkında özel bir inanışın doğuşunda Alman 
ordusunun mevcut durum ve şartlara uygun ve teşkilâtlı bir şekil altındaki devamlılığının ve 
kendi kendisini savunma duygusunun rolü büyüktür. Kişisel savunma duygusunun milli 
savunma zorunluluğu duygusuna dönüşmesi, devletin bu şeklinden ve bu görüşünden ileri 
gelmiştir, ihtiva ettiği ırkların çeşitli oluşunun semeresi olan ferdiyetçiliğin ifratı ile ayrılık 
içinde kalan Alman ırkı, Prusya ordusunun disiplini sayesinde çoktan beri kendisi için yabancı 
bir hale gelmiş olan teşkilât sorununun hiç olmazsa bir kısmını tekrar çözümledi. Başka 
ırklarda esasen sürü birliğinin içgüdüleri içinde var olan şey, bizim milli topluluğumuzda 
askeri terbiye gibi suni bir yol ile telkin edilmiştir. Onun için mecburi askerliğin kaldırılması 
bizim için pek kötü neticeler tevlit etmiştir. Daha on Alman nesli, askeri bir eğitim almadan, 
ırk ve felsefi düşüncelerin farkına varmadan müstakil birer fert haline getirilecek ve Alman 
ırkı artık bir medeniyet gübresinden ibaret kalacak ve nihayet temiz kanının son kalıntısı da 
içimizde mahvolup sönecektir. Irkımızın bin yıllık siyasi kazancını, bizden ziyade 
düşmanlarımız daha iyi anlamış ve takdir etmişlerdir. Irkımızın en temiz milyonlarca evlâdını 
kapıp alan ve bir sonuç alınamayan eşsiz kahramanlıklar bugün kulaklarımızı hâlâ 
uğuldatıyor. 

Bugünkü ve gelecekteki davranışlarımız için, milletimizin kazanmış olduğu gerçek başarılarla 
milli kanın hiç faydasız tehlikeye atıldığı hal ve şartları birbirlerinden ayırmak gereklidir. 

Biz Nasyonal Sosyalistler, hiçbir şekilde bugünkü burjuva âlemimizin yersiz ve gürültülü 
vatanperverliğine iştirak etmemeliyiz. Özellikle savaştan önceki son gelişmenin geleceğimizi 
bir parçacık bile bir kayıt altına almış gibi düşünmede dahi öldürücü bir tehlike vardır. Biz, 
yeniden dış siyaset düşüncesinin şampiyonu olmalıyız. Yani topraklarımızla nüfusumuzu, 
uyarlı bir biçime sokmalıyız. Evet! Bizim maziden öğreneceğimiz şeylerin hepsi siyasi 
hareket ve icraatımıza çifte bir hedef tespit etmektir: Dış siyasetimizin gayesi olan toprak ve 
iç siyasetimizin amacı olan yeni bir felsefi doktrin. Arazi kazanmak davasının ahlâk 
bakımından ne dereceye kadar meşru olduğunun tayini konusu üzerinde kısaca duracağım. Bu 
konu çok önemlidir. 

Sözde ırkçı muhitlerde kendim beğenmiş gevezeler çıkıyor, Alman ırkına 1918 haksızlığının 
tamirini tavsiye etmeğe uğraşıyorlar, işte bu sebeple ırkçı kişiler, bütün dünyaya güven 
vermeye kendilerini zorunlu görüyorlar. 

Ben, şunu söyleyeceğim: /974 hudutlarını tekrar kurmak iddiası siyasi bir hezeyandır. 
1914'te Reich sınırlarının hiç de mantıki olmadığı ayrı bir konudur. Bu sonuçlar, böyle bir 
girişimi gerçek bir cinayet gibi gösterirler. Gerçekte bu sınırlar Alman milliyetine mensup 
bütün insanları ihtiva etmiyordu. Strateji yönünden de akla uygun değildir. Hatta amaç 


edinmeye ve düşünceye dayanan siyasal bir hareketin sonucu da olamazlar. Sona ermemiş 
mücadele esnasında geçici sınıflardır. Hatta kısmen bir rastlantı sonucudur. 

Alman tarihinin başka bir önemli yılı, haklı olarak, hem de çok daha haklı olarak ele alınabilir 
ve o günkü durumun yeniden sağlanabilmesi, bir dış siyasetin uygulaması için amaç olarak 
gösterilebilirdi. Oysa burjuvalarımız, geleceğe ait küçücük bir siyasi fikre mâlik değildir. 
Onlar maziye, hem de en yakın maziye kapanıp kalırlar. Başlarını arkaya çevirdikleri zaman 
bakışları kendi zamanlarından öteye uzanmaz. Tembel oluşları, onları belirli bir duruma bağ- 
lar ve bütün değişiklikler karşısında direnirler. Gerçi bu kendini savunma ile ilgili faaliyet, 
hiçbir zaman basit bir inattan yukarı çıkmaz, işte bundan dolayı bu adamların siyasal 
ufuklarının 1914 yılından daha gerilere uzanamaması, tamamen akıl erecek bir durumdur. 
Fakat o günkü sınırların yeniden sağlanmasını siyasal çalışmalarının amacı olarak 
açıklamakla, düşmanlarımızın parçalanmak üzere olan antlaşmalarını yeniden 
sağlamlaştırıyorlardı. işte birbirinden çok farklı hedeflere yönelmiş olan devletlerin katılmış 
oldukları bir Dünya Savaşı'ndan sekiz yıl sonra, o günkü galipler antlaşmasının hâlâ bir birlik 
içinde olabilmesi ve bu birliği koruya yukarıdaki sözlerimizle açıklanabilir. Bu devletlerin lu- 
psı da, Almanya'nın yıkılmasından yararlandılar. 

Bizim güçlü oluşumuzun yarattığı korku, bu büyük dıvlriln den her birinin hırs ve 
kıskançlığını ortadan kaldırdı. Onlaı bı.-11n Reich'ımızın mümkün olduğu kadar geniş bir 
bölümünü kalkınma ya karşı en iyi bir garanti aracı addediyorlardı. Endişe içinde bulu nan 
vicdanları ve ırkımızın kuvvetine karşı besledikleri korku bu gün bile bu ittifak üyelerini 
birleşik tutan en devamlı çimentodur. Biz, kendilerini fikirlerinden caydırmak için bir şey 
yapmıyoruz Burjuvalarımız Almanya'ya siyasal program olarak 1914 sınırlarının yeniden 
sağlanmasını taahhüt ettiği zaman, düşmanlarımızın arasından çıkmak isteyenlerden her birini 
geri çekilmek zorunda bırakıyordu. Hepsi yalnız başına hücuma uğramaktan korkuyor. Her 
devlet bu parolanın kendisine ait olduğunu ve ondan tehlikeye düştüğünü hisseder. Böyle bir 
parola iki kere mantıksızdır. 

1 -Çünkü bunu, toplantı akşamlarının romantizminden realiteye aktarabilmek için gerekli olan 
vasıtalara sahip değillerdir. 

2 - Çünkü bu sonuçlar gerçekten elde edilse bile, o kadar değersiz olacaktır ki, milletimizin 
kanını yeniden tehlikeye sokmak zahmetine değmeyecektir. 

Çünkü 1914 sınırlarının yeniden sağlanabilmesınin, kan dökmeden olabileceğine kimse 
ihtimal veremez. Yalnız birtakım saf düşünürler, çocukça ve aşağılık davranışlarla, ricalarla 
Versay Antlaş-ması'nm düzeltilmesinin mümkün olabileceği düşüncesi ile kendilerini 
avuturlar. 

Bizim siyasi adamlarımızın yarısı yalnız kurnaz unsurlardan oluşur. Bunlarda hiç karakter 
yoktur. Sözün kısası ırkımıza düşmandırlar. Diğer yarısı ise, aptal, zararsız, nazik ve 
iyimserdir. 

Devletlerin sınırları hakkında artık prensler ve prenslerin metresleri pazarlık yapmıyorlar. 
Şimdi öteki milletlere tahakküm e den insafsız kozmopolit Yahudi savaşıyor. Hiç kimse 
boğazına sarıları bu eli kılıca başvurmadan savuşturamaz. Milletleri esaret altına almaya 
çalışan uluslararası dolaplara ve oyunlara bir hamlede meydan okuyabilmek, ancak milli 
ihtirasın bir noktada toplanan kuvveti ile mümkündür. Ancak böyle bir hareket kan 
dökülmeden meydana gelmez. Bu arada şunu belirteyim, Almanya'nın geleceği bu ceşit siyasi 
oyunların dışında en büyük fedakârlığı gerektirdiği kanaati meydana gelse de, bu fedakârlık 
kavganın ona lâyık bir gaye uğrunda göze alınmasını gerektirir. 

1914 yılının sınırları Alman milletinin geleceği için hiçbir değer taşımaz. Bunlar ne maziyi 
kurtarmak için bir teminattır ne de geleceği. Bu sınırlarla Alman milleti ne iç birliğini 
koruyabilir ne de yiyeceğini sağlayabilir. Bu sınırlar askeri açıdan ne iyi seçilmiş, ne de güven 
verici sayılabilirler. Sözün kısası, bu sınırlar, bugün öteki dünya devletlerine, ya da gerçek 
dünya devletlerine oranla bulunduğumuz durumu düzeltmez, ingiltere ile aramızdaki mesafe 


1914 sınırları ile kısaltılamayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri'nin büyüklüğüne 
erişilemeyecektir. 

Fransa bile dünya politikasındaki öneminden esaslı bir değişiklik duymayacaktır. Kesin bir 
şey vardır: 1914 sınırlarım geri almak gayesiyle yapılacak girişim olumlu sonuç verse bile, 
böylece yeni bir kan alma işlemi yapılmış olacaktır. Bu, o kadar şiddetli olacak ki, 
milletimizin bugününü ve geleceğini temin için yeni bir fedakarlığa katlanmak imkânı 
kalmayacaktır. Mühim olmasa bile böyle bir başarı sarhoşluğuyla artık yeni gayeler 
aranmayacaktır. Çünkü "milli şeref ve haysiyet" tamir edilmiş ve ticari gelişimin temini 
ihtimalleri 

belirmiş olacaktır. 

Biz Nasyonal Sosyalistler dış politikamızın amaçlarına sarsılmaz biçimde bağlanmalıyız. Bu 
amaç Alman milletine dünyada hakkı olduğu araziyi temin etmektedir. Yalnız bu hareket kan 
dökmeyi, Tann huzurunda ve Alman milletinin sürekliliği uğrunda kan dökmeyi mazur 
gösterebiliriz. Biz, dünyaya sürekli kavga bahasına her gün ekmeğimizi kazanmak için 
getirildik. Öyle yaratıklarız ki, hiçbir şey bize karşılıksız olarak verilmemiştir. Yeryüzünde 
hâkimlik vasfımızı zekâ ve cesaretimize borçlu olacağız. Böylece bu sayede yeni topraklar el- 
de etmeye ve bu yeni topraklan korumaya kadir olacağız. 

Geleceğin Almanya'sı binlerce yeni vatandaş vermeden tek bir vatandaşın kanı 
dökülmeyecektir. Alman köylü nesillerinin gürbüz evlatlarının üzerinde çoğalacağı topraklar; 
bizim kendi çocuklarımızın fedasını haklı gösterecekler ve dökülen kandan, milletimize 
yüklenen fedakarlıktan sorumlu olan ve hatta bundan dolayı kendi nesilleri tarafından itham 
edilen devlet adamlarının affedilmelerine sebep olacaklardır. Kötü ırkçı yazarların, toprak 
fethini insanlığın kutsal haklarına bir tecavüz saydıkları için karşılarına dikileceğim. Bunların 
tahrik edeceği kıpırdanışlar milletimizin düşmanlarının işine yarar. Bu tip heriflerin 
arkalarında kimlerin saklı oldukları bilinemez. Fakat bu katiller milletimizin hayati 
gereklerinin bir amaç etrafında toplama siyasetini dipten çürütmeye, ortadan kaldırmaya 
hizmet ve iştirak ederler. Alman sınırları ebedi siyasi mücadele için geçici sınırlardır. Çünkü 
hiçbir millet yeryüzünde yüksek bir irade, ya da hak dolayı-sı ile bir metrekarelik yere bile 
sahip değildir. Almanya'nın sınırları ebedi ve siyasal mücadele sırasında kendim 
savunabilecek nitelikte ve geçici sınırlardır. Öteki milletlerin üzerinde oturdukları toprakları 
da sınırlayan çizgiler de böyledir. Nasıl yeryüzünün oluşumu ancak bir aptala granit gibi 
değişmez görünebilirse, gerçekte yeryüzünün sürekli gelişimi dış görünümü itibariyle bir 
hareketsizlik arz eder. Bu gelişim tabiat kuvvetlerinin arkası kesilmeyen faaliyetlerinin 
sonucudur. Bu hareketsizlik yarın daha etkili kuvvetler tarafından değişebilir, ya da yok 
olabilir. Milletleri birbirlerinden ayıran sınırlar için de aynı şey geçerlidir. Devletlerin sınırları 
insanların işidir ve onlarca değiştirilmiştir. 

Bir milletin çok geniş topraklar elde etmeyi başarmasından doğan sonucu, sonsuza kadar 
kabul etmek zorunluluğu yoktur. Ancak olsa olsa, toprağı elde edenin güçlü oluşu ve 
yenilgiye uğrayanın zaafı ortaya çıkar. Bugün tahammül gösterilemeyecek kadar bir toprak 
parçası üzerinde sıkışık bir durumda hapsedilmiş olan Alman milleti çok kötü bir geleceğe 
doğru gidiyorsa, bu kaderin bir hükmü değildir ve bu duruma karşı ayaklanmak, kadere bir 
saldırı anlamına gelmez. Yüksek bir kudret, bir ırka, Alman ırkının sahip olduğu topraklardan 
daha çok yer vaadetmiştir. Atalarımız bugün üzerinde yaşadığımız toprağı Tanrı'dan bir ihsan 
olarak almış değildir. Onu, hayatlarını tehlikeye atarak fethetmek zorunda kalmışlardır. 
Bunun gibi, gelecekte de, ırkımıza toprak ve toprak ile beraber yaşama vasıtalarını verecek 
olan kuvvet, hiçbir zaman Tanrı'mn lütfü olmayacaktır. Bunu yalnız muzaffer kılıcın kudreti 
elde edebilecektir. 

Bugün hepimiz, Fransa ile hesaplaşmanın gerekli olduğuna inandığımız kadar, eğer dış 
siyasetimizin amaçları yalnız buna yönelik olursa, bu hesaplaşma işinin genel görünümü ile 
bizim için geçersiz ve etkisiz bir şey olacağına da o kadar inanıyoruz. Böyle bir girişim, ancak 


Avrupa'daki topraklarımızın genişletilmesi için arkamızı güven altına almaktan başka bir işe 
yaramaz. Bize dar gelen toprak sorununu, sömürgeler elde etmek yolu ile çözümleyemeyiz. 
Bu işi, ancak anavatanın yüzölçümünü çoğaltacak toprakları elde etmekle çözümleyebiliriz. 
Böyle hareket edilirse, yeni kolonilerin anavatan ile olan samimi birlikleri sağlanmış olur. 
Ayrıca buna topraklarımızın birleştirilmesi ile ortaya çıkan büyük görünümün arz edeceği 
üstünlük sebepleri de eklenir. 

Irkçı hareket başka milletlerin avukatlığım yapacak değildir. O, kendi ırkı için dövüşecektir. 
Geçmişe hakaretle hiçbir şey kazanılmaz. Eski Alman politikası, hanedan bakımından, bir 
haksızlık telâkki olunmuştu. 'Bağımsız politikada kozmopolit bir "ırkçılık" ahmak 
duygusallığından ilham almamalıdır. Özellikle biz, masum ve pek zavallı olan küçük ırkların 
bekçileri değiliz. Kendi ırkımızın askerleriyiz. 

Biz Nasyonal Sosyalistler bununla da yetinmemeliyiz. Büyük bir ırk, yerinin azlığı yüzünden 
harap olmaya mahküm görünürse, toprağa ve araziye sahip olma hakkı bir görev teşkil 
edebilir. Özellikle herhangi küçük bir zenci milleti söz konusu olmayıp da, bütün hayatın 
anası, günümüzdeki bütün uygarlığın yaratıcısı olan Almanya söz konusu olursa, işte ozaman 
Almanya, ya bir dünya devleti olacaktır, ya da ortadan kalkacaktır. 

Fakat bir dünya devleti olmak için kendisine gereken önemi ve vatandaşlarına yaşama 
şartlarım verecek toprak genişliğine muhtaçtır. Bunun için biz Nasyonal Sosyalistler savaştan 
önceki dış politikamızı bir kalemde çiziyoruz. Altı yüzyıl önce nerede kalınmış ise, o 
noktadan başlıyoruz. Avrupa'nın güneyine ve batısına doğru Germenlerin ebedi yürüyüşünü 
durduruyor ve gözlerimizi doğuya çeviriyoruz. Savaştan önceki dönemin sömürge ve ticaret 
politikasına son verip, geleceğin toprak politikası dönemini açıyoruz. Bugün, Avrupa'da yeni 
topraklardan bahsediyorsak, önce Rusya'yı ve ona bağlı olan komşu ülkeleri düşünebiliriz. 
Kader bile bize, parmakla bunu göstermek istiyor denebilir. 

Çünkü Rusya, Bolşeviklik içine batmakla, Rus ırkının, bugüne kadar devlet sıfatı ile varlığım 
tesis eden ve bu vazifeyi üzerine alan o aydınlar tabakasından mahrum kalmıştır. Rus 
Devleti'nin teşkilâtı Rusya'da Slavlığın siyasal yeteneklerinin sonu olmamış daha çok, değeri 
az olan bir ırk üzerinde Cermen unsurunun devletler yaralan eylem ve uygulamasının dikkate 
değer bir örneğini ortaya koymuştur. Yeryüzündeki güçlü devletlerin birçoğu böyle 
yaratılmışlardı 1. Başlarında Cermen teşkilâtçılar ve idareciler bulunan aşağı kavimler, çok 
kere, özel bir anda kuvvet ve kudret sahibi devletler olacak derecede kabarıp şişmişler ve 
devletin yaratıcı ırk nüvesi, bozulmadan muhafaza edildiği müddetçe böyle kalmışlardır. 
Örneğin yüzyıllardan beri Rusya, yüksek sınıflarını teşkil eden Cermen nüvesinin zararına 
yaşıyordu. Bugün, bu Cermen unsuru kökü kazınmış ve yok edilmiş sayılabilir. Şimdi bu 
nüvenin yerini Yahudi aldı. Nasıl Ruslar kendi olanakları ile Yahudi boyunduruğunu kırıp 
atmaya yetenekli değilseler, Yahudiler de uzun süre güçlü rolünü oynamaya başarılı 
olamayacaklardır. Yahudi'nin kendisi teşkilâtçı bir unsur değildir. O, bir bozulma mayasından 
ibarettir. Rusya'da Yahudi egemenliğinin sonu, devlet sıfatıyla Rusya'nın sonu olacaktır. 
insan ırkları hakkında, ırkçı nazariyelerin isabetinin en sağlam delilim teşkil edecek bir 
felâkette hazır bulunmayı kader bize nasip ve ihsan etti. 

Bizim işimiz, yani Nasyonal Sosyalist hareketin kutsal görevi, milletimize geleceğini 
iskender'in yeni bir seferinin sarhoşluk veren sona ermelerinden olmadığını; faaliyete geçecek 
olan kılıcın hedefinin, toprak sağlanmasından başka bir şeye ihtiyacı olmayan Alman 
sapanının zahmetli çalışmasında olduğunu gösterecek siyasal inanışları öğretmektir. 
Yahudilerin bu siyasete pek güçlü bir direniş göstermeleri tabii bir şeydir. Onlar böyle bir 
hareketin, kendi gelecekleri için ne anlam ifade ettiğini herkesten çok daha iyi hissederler. 
Yalnız bu durum bile, gerçekten milli duygulara sahip olan bütün insanlara, bu yeni yönün 
doğruluğunu kanıtlamaya yeter. Heyhat! Sonuç tamamen ters oldu. Yalnız milli Alman 
çevrelerinde değil, ırkçı çevrelerde bile, böyle bir doğu politikası düşüncesinin aleyhinde çok 
şiddetli bir düşmanlık gösterildi, işte bu durumlarda daima görüldüğü gibi kurulu ya da halen 


geçerli olan otoritelerden destek alınıyordu. Anlamsız olduğu kadar. Alman milletine son de- 
rece zararlı olan bir siyaseti savunmak için, Bismarck'ın ruhu öne sürülüyordu. Bismarck bile 
vaktiyle Rusya ile iyi ilişkiler sürdür meye büyük bir önem vermişti. Bu siyaset bir dereceye 
kadar doğrudur. Fakat aynı zamanda, onun İtalya ile de iyi ilişkiler kurmay n b fiyük bir önem 
verdiği ve aynı Bismarck'ın vaktiyle Avusturya'yı mağlup etmek için italya ile ittifak ettiği 
tamamen unutuluyor. Neden bu politikaya devam etmiyoruz? "Çünkü bugünkü İtalya o za- 
manki italya değildir." denilecek. Pekâlâ. Fakat o halde müsaadenizle şu itirazda bulunayım: 
Bugünkü Rusya da, o zamanki Rusya değildir. Bismarck'ın aklına hiçbir zaman ilke olarak 
sürekli ve kesin bir politika saptamak gelmemiştir. O böyle bir engel ile kendisini 
bağlamayacak kadar zamanın gereklerini biliyordu. Örneğin, "O zaman Bismarck ne yaptı?" 
sorusu sorulmamalı. Daha çok, "Bugün ne yapardı?" sorusuna cevap aranmalı. Bu soruya 
cevap vermek çok kolay. O hiçbir zaman, kendi siyasal akıl ve yetenekleri ile hareket ederek, 
yok olmaya mahküm bir devlet ile anlaşma imzalamazdı. 

Zaten Bismarck, Alman sömürge ve ticaret politikasını çeşitli duygularla düşünüp ele almıştır. 
Onun gözünde, en önemli şey, ilk önce yarattığı devletin ülke içinde güçlenmesi için en iyi 
şartları sağlamaktı. Rusya ile olan sınırın savunulmasına önem verilmesinin tek sebebi de bu 
olmuştur. Çünkü elleri, batıda serbest kalıyordu. Ama o zaman Almanya için yararlı olan şey, 
bugün zararlı olurdu. 1920-1921 senelerinden itibaren genç Nasyonal Sosyalist hareket siyasi 
ufuk üzerinde yavaş yavaş belirmeye ve orada burada Alman milletinin kurtuluş hareketi gibi 
kabul olunmaya başladığı zaman, partimizle başka milletlerin hareketleri arasında bir bağlılık 
tesis etmek için çeşitli yönlerden bize sokulmağa başladılar. Bu girişimler hesaba sığmaz 
taraftarları olan tutsak milletler topluluğu adına yapılıyordu. Çoğunluğu Balkan milletlerinden 
ve Mısır ile Hindistan temsilcilerinden oluşan bu kurallardaki adamlar, benden daima gerçek 
temeli olmayan, kendini beğenmiş gevezeler izlenimini uyandırıyordu. Gerçi, özellikle milli 
topluluk içinde birçok Alman görüldü ki, bu kendini beğenmiş doğulu insanlarla karşılaştığı 
vakit gözleri kamaştı. Nereden geldiği bilinmeyen herhangi bir Hint ya da Mısırlı öğrenciyi, 
Hindistan'ın ya da Mısır'm temsilcisi olarak kabul ettiler. Burada, arkalarında hiçbir 
geçmişleri olmayan ve özellikle hangi devletle ya da kişi ile olursa olsun bir antlaşma 
imzalamaya hiçbir kimse tarafından yetki verilmemiş olan adamların söz konusu olduğunu 
bilmiyorlardı. Bu gibi unsurlarla ortaya çıkacak bütün ilişkilerin eylemsel sonucu bir sıfırdan 
ibarettir. Kaybedilecek zamanın "kâr ve zarar" hanesine yazılması gerekeceği düşüncesi de 
caba',ı Ben bu türlü girişimlere karşı sürekli olarak direndim. Sebebi, bu sonuç alınamayacak 
görüşmelerle haftalar kaybetmektense, dalı.ı başka bir işle ya da işlerle meşgul olabilmem 
ihtimali değildi Bu milletlerin temsilcileri yetkili olsalar bile, bende her şeyin yararsı/, hatta 
zararlı olabileceği düşüncesi vardı. Daha barış zamanında, Al man siyasetinin kişisel bir 
saldırı faaliyetini düşünmeyerek, dünya tarihi tarafından emekliye sevk edilmiş olan ihtiyar 
devletlerle sa vunması ile ilgili antlaşma yapmış olması, üzülecek bir olaydı Avusturya ve 
hatta Osmanlılarla antlaşma yapmakta hiç mutluluk duyulacak bir şey yoktu. Dünyanın en 
güçlü askeri ve sanayi devletleri faal bir saldırıya yönelik antlaşma yaparlarken, zayıf devlet 
organları toplanıyor ve yok olmaya mahküm bu hırdavatlarla, güçlü bir dünya ittifakına karşı 
çıkılmak isteniyordu. Almanya bu dış siyasetinin hatalarım acı acı çekti. Fakat pek acı olan bu 
ceza bizi, ebedi hülyacılık hastalığımızın çabucak nüksetmesinden kurtaramadı. Çünkü, baskı 
altında inleyen milletler grubu ile, pek güçlü galip devletlerin silâhlarını ellerinden almaya 
girişmek yalnız gülünç değil, aynı zamanda çok korkunç ve uğursuz bir iştir. Böyle bir girişim 
milletimizi gerçek olanaklardan yeniden uzaklaştırır, hayal ve ümit içinde yüzmesine sebep 
olur. Bugün Alman milleti, boğulmak üzere iken bir saman çöpüne sanlan bir adama 
benzemektedir. Bu benzetme çok kültürlü kişiler içindir. Gerçekleşmesi ihtimali en az olan 
ümitlerin aldatıcı alevleri az çok görülmeye başlar başlamaz, herkes bu adamların peşlerinden 
koşar, birtakım hayaletleri izler. Bu; ister baskı altında inleyen milletler topluluğu olsun, ister 


milletler cemiyeti olsun, ya da herhangi bir ham hayal olsun, yine binlerce sadık taraftar 
bulacaktır. 

1920-1921 yılları içinde ırkçı çevrelerde, ingiltere'nin pek yakında Hindistan'da bir bozguna 
uğrayacağına dair, birdenbire ortaya çıkan çocukça ve akıl ermez ümitleri hatırlıyorum. O 
günlerde Avrupa'da dolaşan rasgele Asyalı hokkabazlar, ya da gerçek oldukları kabul 
edilebilen Hindistanlı hürriyet severler, başka başka yerlerde ve tamamen aklı başında olan 
birtakım kişilere, Büyük Britanya Imparatorluğu'nun aslında kendisine köşe taşı hizmetini 
gören Hin distan'da, yok olmak üzere bulunduğu yolundaki sabit fikirlere inandırmayı 
başarmışlardı. Bu olaylarda da, bütün bu fikirleri yalnız kendilerindeki isteklerin doğurmakta” 
olduğunu fark edemedikleri gibi, ümitlerindeki anlamsızlığın da farkına yaramıyorlardı. 
Böylece Hindistan'da ingiliz egemenliğinin yıkılması ile, Britanya imparatorluğu'nün sonunun 
geleceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden de Hindistan'ın ingiltere için çok önemli olduğu fikrine 
varıyorlardı. 

Ama bu hayati sorun hiç kuşkusuz, yalnız Alman ırkçı peygamberlerinin bildikleri derin bir 
sır değildi, ingilizler de bu konuyu biliyorlardı. İngiltere'nin, Britanya imparatorluğu içinde, 
Hindistan'ın önemini gerçek değeri ile takdir etmediğini sanmak, çocukça bir hareket olur. 
Dünya Savaşı'ndan bir ders alınmaması ve ingiltere'nin en son çarelere başvurmadan 
Hindistan'la elinden gitmesine izin vereceğini hayal edecek kadar Anglosakson azim ve 
iradesinin bilinmemesi, üzüntü duyulacak bir konudur. Bu konu, Almanlar tarafından 
İngilizlerin bir imparatorluğa ne biçimde nüfuz edip, onu nasıl yönettiklerinin bilinmediğinin 
de bir kanıtıdır, ingiltere, yönetim mekanizmasında bir ırkçı dağılma ile karşı karşıya kalırsa, 
ya da güçlü bir düşmanın kılıcına boyun eğerse Hindistan'ı kaybedecektir. Bugün birinci 
görüş için Hindistan'da böyle bir ihtimal kesin olarak yoktur. Hint âsileri hiçbir zaman bunu 
başaramayacaktır. İngilizleri hüküm altına almanın ne kadar zor olduğunu biz Almanlar kesin 
derecede öğrenmişizdir. Ben, bir Cermen sıfatıyla her şeye rağmen, Hindistan'ın herhangi bir 
devletin hâkimiyetine girmesinden ziyade, İngiliz hâkimiyeti altında bulunmasını tercih 
ederim. İşte bu da başka bir konu. 

Mısır'da bir isyan efsanesiyle ortaya çıkarılan ümitler de aynı derecede değersizdiler. "Cihat", 
bizde aptal rolü oynayanlara ve başkalarının da bizim için kanlarını dökmeye hazır olduklarını 
sananlara, hoş bir titreme verebilir. Doğrusu iş alanına geçemeyip yalnız açıklamak amacını 
güden bu düşünce, sürekli olarak bu türlü ümitlerin kaynağını oluşturur. Gerçekte bu savaş, 
ingiliz makineli tüfek bölüklerinin öldürücü ateşi ve parçalayıcı bomba yağmurları altında 
ölümlü bir sona ulaşacaktır. Çünkü gerektiği an hayatını savunmak için kanının son damlasını 
dökmeye hazır, güçlü bir hükümete karşı, değerleri herkesçe bilinen milletlerden kurulu bir 
antlaşma yaparak saldırmak olanaksızdır. (Alınanlarda, "istek fikrin babasıdır" diye bir 
atasözü vardır.) İnsan malzemesinin değerini tahmin için ırka dayanan bir ırkçı sıfatıyla, 
milletimin geleceğini, zulüm gören milletlerin geleceğine bağlamaya benim hakkım yoktur. 
Onların ırk yönünden ne kadar aşağı olduklarını bilirim. 

Bugün Rusya'ya karşı aynı vaziyeti almamız gerekmektedir. Alman yönetici sınıfından 
yoksun kalmış olan şimdiki Rusya, yeni efendilerinin, yani Yahudilerin gizli niyetlerine bağlı 
kalmaksızın Alman milletinin kurtuluşu uğrundaki mücadelesinde bir müttefiki olamaz. 
Yalnız askeri yönden, batı Avrupa'ya, ya da daha ihtimal dahilinde olan bütün dünyaya karşı, 
Almanya ile Rusya savaş açtıklarında , durum doğrudan doğruya felâket verici bir biçimde 
ortaya çıkacaktır. Çünkü savaş Rus topraklarında değil, Alman topraklarında olacak ve 
Almanya, Rusya'dan pek az bile olsa etkili bir yardım alamayacaktır. Bugünkü Almanya'nın 
askeri araçları bir savaş için pek değersiz ve yetersizdir. Bu yüzden ingiltere de dahil olmak 
üzere Batı Avrupa'ya karşı sınırların savunulması olanak dışı kalacaktır. Alman sanayi 
bölgesi, düşmanlarımızın sürekli saldırılarına savunmasız kalarak uğrayacaktır. Bundan başka 
Rusya ile Almanya arasında tamamen Fransa'nın elinde bulunan Lehistan vardır. Rusya ile 
Almanya, Avrupa'nın batısına ortak savaş açtıklarında; Rusya ilk askerini bir Alman 


cephesine yollamadan önce, Lehistan'ı yere sermek zorunda kalacaktır. O zaman askerden 
ziyade tekniğe ihtiyaç duyulacaktır. Bu bakımdan Dünya Savaşı'ndaki vaziyetin daha müthiş 
bir şekli tekerrür edecektir. O zaman sanayiimiz müttefiklerimizin damarlarına kan vermiş ve 
teknik savaşı, tek başına Almanya yüklenmek zorunda kalmıştı. 

Dünyanın genel motorlaşmasma biz hemen hemen karşılık veremeyeceğiz. Gelecekteki bir 
savaşta bu durum, daha ezici ve kesin biçimde kendini gösterecektir. Çünkü Almanya'nın 
kendisi bu esaslı alanda unutulacak biçimde arkada kaldıktan başka, sınırlı olan araçları ile 
Rusya'nın yardımına koşmak zorunda kalacaktır. Çünkü Rusya, hareket edebilen bir otomobil 
yapacak tek bir fabrikaya bile sahip değildir. Bu şartlar içinde böyle bir mücadele yine bir 
katliam biçimine dönüşecektir. Alman gençliği kanım evvelkinden daha fazla dökecektir. 
Çünkü, her zaman olduğu gibi savaşın büyük ağırlığı bizim üzerimize yüklenecek ve sonuç, 
kaçınılması olanaksız bir bozgundan başka bir şey olmayacaktır. Fakat bir mucizenin olacağı 
kabul edilse ve böyle bir kavga Almanya'nın çöküşüne sebep olsa bile, kanım tüketmiş olan 
Alman ırkı, yine eskisi gibi, büyük askeri devletlerle çevrili kalacak ve gerçek durumu hiçbir 
biçimde düzeltilmiş olmayacaktır. Rusya ile anlaşma yapıldığı zaman, hemen bir savaşı 
düşünmenin gerekmeyeceği, ya da gerektiği zaman savaş ihtimaline karşı esaslı biçimde 
hazırlanmanın mümkün olacağı itiraz: olarak ileri sürülmesin. Hayır! Amacı bir savaş 
ihtimalim de ihtiva etmeyen bir ittifak, manadan ve değerden yoksundur. Ancak bir kavga 
düşünülerek ittifak yapılır. Hatta anlaşma yapıldığı anda, hesap görme işi henüz uzakta 
bulunsa bile, savaşa, sürüklenmek ihtimali düşünülerek esaslı surette davranmak gerekir. 
Herhangi bir devletin böyle bir anlaşma hakkında değişik bir fikir besleyeceği sanılmasın. Bir 
Alman Rus antlaşması; ya kâğıt üzerinde kalacak ve o zaman bizim için bir değer ve bir amaç 
ifade etmeyecektir ya da anlamsız bir sözden ibaret kalmayacak ve o zaman da bundan bütün 
dünya haberdar olacaktır, işte bu takdirde de ingiltere ve Fransa'nın, Almanya ile Rusya'nın 
savaşa teknik açıdan hazırlanmaları için on yıl bekleyeceklerine ihtimal vermek, tek kelime 
ile aptallıktır. Hayır, Almanya'nın üzerinde fırtına bir yıldırım hızı ile patlayacaktır. 

Demek oluyor ki, Rusya ile bir anlaşma, savaşın yakın olduğunu gösterir. Sonuç Almanya'nın 
ortadan silinmesi olacaktır. 

Bugün Rusya'yı idare edenler hiçbir zaman namuslu bir anlaşma yapmayı düşünmezler ve ona 
riayet de etmezler. Fakat bu konuya şunu da eklemek gerekir: 1) Bugünkü Rusya'yı 
yönetenler, kanlara bulanmış adi canilerden ibarettir. Burada insanlığın en aşağı bir tortusu 
söz konusu edilmektedir. Bunlar feci bir durumdan istifade ederek, büyük bir devlete 
saldırmışlar ve aydınları kanlı bir vahşetle öldürmüşler ve köklerini kazımışlardır. On yıldan 
beri görülmemiş istibdat hüküm sürmektedir. Şurası da unutulmamalıdır ki, bu hükümet 
adamları, hayvanı bir zalimliği inanılmaz derecede kuvvetli bir yalan hüneri ile birleştirmesini 
bilen bir millete mensupturlar. Bu millet şimdi kendisini her zamandan daha çok, kanlı zulüm 
ve baskısını bütün dünyaya uygulamaya Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduğunu 
sanmaktadır. Bugün Rusya'da mutlak bir zorlama uygulayan uluslararası Ya hudi, Almanya'yı 
bir müttefik değil, aynı mukadderata mahküm bir devlet telâkki eder. Yegâne menfaati 
karşısındakini mahvetmekten ibaret olan bir muhatap ile müzakereye girişilemez. 

Özellikle, hiçbir antlaşmayı kutsal saymayan insanlarla görüşme masasına bile oturulamaz. 
Çünkü bu dünyada, Yahudiler şeref, namus ve gerçeğin temsilcileri değildirler. Onlar yalanın, 
hırsızlığın, haydutluğun, yağmacılığın temsilcileridirler. Bu gibi asalakların birtakım 
antlaşmalarla bağlanabileceklerini sanan adam, üzerindeki asalaklarla kendi lehine bir 
antlaşma yapmaya kalkışan ağaca benzer. 

2) Rusya'yı ezmiş olan tehlike Almanya'yı da daima tehdit edecektir. Saf bir burjuva, 
komünizm tehlikesini atlatmış olduğu hayaline kapılabilir. Yahudi ırkında dalma dünyaya 
tahakküm emeli, bir içgüdü olarak vardır. Yahudilerdeki bu eğilim; Anglosaksonu, yer- 
yüzünde nüfuz ve iktidarı ele geçirmeye iten eğilim kadar doğaldır. Yahudi de, aynen 
Anglosakson gibi hareket eder. Anglosakson, bir yolda kendine özgü bir yöntemle ilerler ve 


mücadeleyi kendine özgü silâhlarla yönetir. Yahudi de, kendini milletlerin içine sokulmaya ve 
onların cevherlerini emmeye götüren yolu izler. 

Yahudi kendisine özgü silâhlarla savaşır. Bu silâhlar yalandır, iftiradır, zehirlemedir. O, nefret 
ettiği milleti, kanlı bir biçimde yok edinceye kadar mücadeleyi hızlandırır. 

Biz, Rus bolşevizmini yirminci asırda Yahudilerin dünya hâkimiyetini ele geçirmek için bir 
teşebbüsleri saymalıyız. Başka dönemlerde de Yahudiler aynı amaca ulaşmaya giriştiler. Bu 
eğilim Yahudilerin benliklerine pek derin biçimde kök salmıştır. Başka milletler kendi 
cinslerini ve güçlerini geliştiren içgüdüyü izlemekten, kendi istekleri ile vazgeçmezler. Ancak 
milletleri dış şartlar böyle bir şeyle karşı karşıya bırakır. Yahudi dünya diktatörlüğüne 
yürüyüşünü ihtiyari bir feragat ile veya ebedi emelini kendi içine atmak suretiyle kesmez. O 
da ancak dış kuvvetlerle yolundan döner. 

Çünkü, ondaki dünya tahakkümü içgüdüsü, ancak kendisi ile birlikte sönecektir. Fakat ırkların 
âcizlerinin ihtiyarlık yüzünden ölmeleri, ancak kanların balistiğinden vazgeçtikleri zaman 
vukua gelir. Yahudi ise bu temizliği muhafaza etmek yolunu dünyada her ırktan daha iyi bilir. 
Demek ki, Yahudi kendi yolunda sürekli biçimde ilerleyecektir. Ta ki, karşısına başka bir 
kuvvet çıkıp da, gökleri kuşatmaya girişmiş olan Yahudi'yi pek büyük bir çarpışma sonunda 
cehenneme yollaymcaya kadar... 

Almanya bugün komünizmin yakın hedefidir. Irkımızı bu canavarın kucaklamasından bir kere 
daha kurtarmak, kanımızın kirletilmesinin devamını durdurmak, milletimizin kurtarıcısı olan 
kuvvetlerimizin Alman ırkının güvenliğini sağlamasına yol açmak ve en uzak gelecekte bile 
son felâketlerin geri gelmesini olanaksız duruma sokmak için büyük bir fikrin bütün 
kuvvetine ve kutsal bir görev bilincine ihtiyaç vardır. Fakat bu amaç izlenirse, ırkımızın can 
düşmanına bağlı olan bir devlet ile anlaşma yapmak çılgınlık olur. Böyle bir anlaşmaya 
girişilirse. Alman milletini bu zehirli kucaktan kurtarmak nasıl mümkün olur? 

Alman işçisine komünizmin insanlığa karşı cehennemlik bir cinayet olduğunu nasıl izah 
edebiliriz? Bir tarafta, halk topluluğu içinde bir adamı bazı telâkkilere karşı gösterdiği 
sempatilerden dolayı mahküm ederken, diğer tarafta devletin şefleri bu fikirlerin 
şampiyonlarım müttefik olarak kabul edeceklerdir. 

Yahudilerin dünyayı komünistleştirmek teşebbüslerine karşı mücadele, Sovyet Rusya'ya karşı 
açık bir vaziyete lüzum gösterir. Şeytan, Belzebuth ile kovulamaz. 

Bugün Rusya ile anlaşmaya büyük istek gösteren ırkçı çevrelerin, Almanya'ya bir göz 
gezdirmeleri ve komünistlerin ilk günlerde burada buldukları kolaylıkları takdir etmeleri 
yeterlidir. 

Irkçılar şimdi Marksist uluslararası basın tarafından tavsiye ve davet edilen bir hareketin 
Alman ırkı için kurtuluş temin edecek bir şey olduğuna mı inanıyorlar? Ne vakitten beri 
Yahudi kendi zırhını ırkçıya takdim etmeğe başlamıştır? 

Eski Alman Reich'ı takip ettiği anlaşmalar politikasından dolayı önemli bir biçimde 
başlayabilirdi. Reich, o sürekli denge siyaseti, yani ne pahasına olursa olsun dünya barışını 
kurtarma isteği ile sakatlanan siyaseti yüzünden, devletlerle olan ilişkilerine zarar veriyordu. 
Onun eleştirilemeyeceği tek yanı, Rusya ile iyi ilişkilere devam etmemiş olmasıdır. 

Daha savaştan önceki dönemde, Almanya'nın o anlamsız sömürge siyasetinden ve ticaret ile 
savaş donanmalarından vazgeçerek, Rusya'nın aleyhinde İngiltere ile anlaşmasını çok daha 
akla uygun kabul edebilirim. Titrek bir dünya siyaseti yerine, Avrupa kıtasında toprak ele 
geçirmek gibi daha çok azim isteyen bir Avrupa siyaseti uygulanabilirdi. 

Panislavist Rusya'nın Almanya'ya karşı sürekli olarak izhara cesaret ettiği yüzsüzce tehditleri 
unutmuyorum. Tek amacı Almanya'yı vakitsiz zorlamaktan ve harekete geçirmekten ibaret 
olan o devamlı seferberlik manevralarını hiç aklımdan çıkarmıyorum. Savaştan önce, ırkımıza 
ve imparatorluğumuza karşı Rusya kamuoyunun her an kini artan hücumlarını unutmam. Rus 
basınının Fransa lehindeki muhabbeti ve bize karşı gayet farklı durumunu aklımdan 


çıkarmam. Gerçi bütün bunlara rağmen savaştan önce ikinci bir yol daha mevcut idi: Rusya'ya 
istinat edilebilir ve İngiltere aleyhine dönülebilirdi. 

Bugün durum ve şartlar bambaşkadır. Savaştan önce her türlü duygusallıktan uzak kalınarak, 
Rusya ile yol arkadaşlığı yapılabilirse de bugün artık buna olanak yoktur. Tarihin saatinde 
yelkovan yürümüştür. Mukadderatımızın tekerrür edeceği saat çalmak üzeredir. Bugün dünya 
devletlerinin meşgul oldukları güçlenme işi, bizim için kendimize dönmeye, hayal 
dünyasından alıp acı gerçeklere götürmeye ve ihtiyar Reich'ı yeni bir çiçeklenmeye 
yöneltecek olan geleceğin tek yolunu göstermeye hizmet edecek en önemli bir uyarıdır. 
Nasyonal Sosyalist Hareket, bütün boş hayalleri bir tarafa atar da yalnız aklı kendisine rehber 
edebilirse, 1918 felâketi, ırkımızın geleceği için hâlâ büyük bir nimet getirebilir. Bu yıkılma, 
ırkımızı dış politikada yepyeni bir istikamete sevk edebilir. Nasyonal Sosyalist Hareket, içte 
ahlâki yeni görüşlerle kuvvet bularak, dışta da siyasetini kesin surette tespit ederek muvaffak 
olabilir. 

Dıştaki hareketi için Alman milletinin siyasi vasiyetnamesi ebediyen şu olmalıdır: 

Hiçbir zaman Avrupa'da iki kudretli devletin teşekkülüne müsaade etmemek. Almanya 
sınırlarında ikinci bir kudretli askeri teşekkül girişimlerinin hepsini —bu böyle bir kuvvette 
görünmeye kabiliyetli bir devlet şekli altında olsa bile— Almanya'ya bir hü-ı um telâkki 
ediniz. Her çareye başvurarak, icabında silaha sarılarak, I>öyle bir devletin teşekkülüne mani 
olmayı kendiniz için yalnız bır hak değil, bir vazife biliniz. 

Eğer böyle bir devlet şimdiden mevcut ise onu mahvediniz. Memleketimizin kuvvet ve kudret 
kaynağının sömürgelerde değil, Avrupa'da vatan topraklarında olmasına itina gösteriniz. 
Hiçbir zaman Reich'ı, yüzyıllar boyunca, ırkımızın zürriyetinden olan kişilere toprak payım 
vermediği sürece, garanti altında kabul etmeyiniz. Hiçbir zaman unutmayınız ki, bu dünyada 
en kutsal hak, bizzat ekilmek istenen toprak üzerindedir. Fedakarlıkların en kutsalı bu toprak 
uğruna dökülen kandır. 

Bizim için Avrupa'da mevcut yegâne anlaşma ihtimalini bir kere daha göstermeden bu 
düşüncelere son vermek istemem. Almanya'nın anlaşmalarına ait bundan önceki bölümde, 
büyük çabalar pahasına kendilerine sıkı sıkı yaklaşmakta menfaatimiz olacak yegâne iki 
devlet diye ingiltere ve italya'yı işaret etmiştik. Şimdi burada böyle bir anlaşmanın askeri 
önemini de belirtmek isterim. 

Bu anlaşmanın yapılması gerek ayrıntıda ve gerek genel anlamda askeri bakımdan Rusya ile 
yapılacak bir anlaşmanın neticelerine tamamen zıt sonuçlar doğuracaktır. Önce şu önemli 
durum vardır ki, Almanya ile italya'nın yakınlaşmaları hiçbir zaman savaş tehlikesi doğurmaz. 
Bu anlaşmaya karşı bir vaziyet alabilecek tek devlet olan Fransa ise, söz konusu ettiğimiz 
ihtimalde bu tehlikeyi göze alamaz. Oysa böyle bir anlaşma, Almanya'ya Fransa ile 
hesaplaşma amacı ile gerekli olan tedbirleri rahat rahat almasına olanak verir. Çünkü böyle bir 
anlaşmada önemli olan husus, yalnız Almanya'nın bir düşman istilâsına maruz kalmaması 
değil, düşmanlarımızın ittifakının ve bizim için o kadar uğursuz sonuçlar doğuran anlaşmanın, 
kendi kendiliğinden yıkılmasıdır. Memleketimizin can düşmanı olan Fransa, tecrit edilmiş bir 
hâle düşecektir. Önce, manevi bir başarı söz konusu olsa bile, bu Almanya'ya bugün hiç 
fikrine sahip olmadığımız bir hareket serbestisi vermeğe yetecektir. 

Siyaset sahasında teşebbüs kuvveti artık Fransa'nın elinde değil, Avrupa'daki yeni Ingiliz- 
Alman-Italyan ittifakının elinde bulunacaktır. Bu başarının kapsamı bundan çok daha geniş 
olacaktır. 

Almanya, birdenbire o uygun olmayan stratejik vaziyetinden kurtulacaktır. Bir taraftan 
yardımların en kuvvetlisi, diğer taraftan da yiyecek ve ham maddeler itibariyle iaşemizin tam 
surette temini: işte kudretlerin yeni tertibinin hayırlı tesiri böyle tecelli edecektir. Fakat bu 
tertip, teknik yönden birbirini tamamlayan devletleri ihtiva ettiği için daha çok önem 
taşıyacaktır. ilk defa Almanların müttefikleri bizim kendi ekonomimiz üzerinde yaşayan 


sülükler olmayacaklardır. Tersine, tekniğimizi geliştirmek ve zenginleştirmek için onlar da bir 
pay getirmeye kabiliyetli bulunacaklar ve bunu yapmaktan geri kalmayacaklardır. 

Şurası unutulmamalıdır ki, her iki ihtimal için de, Türkiye veya Rusya ile, hiç kıyas kabul 
etmeyecek müttefikler söz konusudur. Büyük bir dünya devleti, refah ve gelişme içinde olan 
milli bir devlet, bir Avrupa savaşı için Almanya'nın Dünya Savaşı'nda ittifak etmiş olduğu 
çürümüş devletlerin kadavralarından bütün bütün başka kaynaklar arz edecektir. 

Daha önce de bu nokta üzerinde ısrar etmiştim. Böyle bir anlaşmaya mani olan birçok 
zorluklar vardır. Fakat ihtilâfın meydana gelmesi daha az çetin bir iş mi oldu? Kral Yedinci 
Edward'ın hemen hemen ve kısmen kendi çıkarlarına aykırı olarak yapabildiği bir şeyi biz de 
başarmalıyız ve başarılı olmalıyız. Nasıl mı? Eğer bu gelişmenin gerekliliği hakkındaki 
kanaat bize kendi nefsimizde üstünlük temin ettikten sonra, hareketimiz üzerinde hâkim 
olacak bir ilham kaynağı teşkil ederse... Ayrıca sefaletten ders alırsak ve geçen yüzyılın 
amaçsız politikasını terk edersek ve kalbimize yerleştireceğimiz tek hedefi bilinçli biçimde 
izlersek bu mümkün olacaktır. Bizim dış siyasetimizin geleceği Batı ve Doğu istikametine 
dönmek değildir. Alman ırkı için lâzım olan memleketleri ele geçirmek anlamında bir Doğu 
politikasındadır. Fakat bunu yapabilecek kuvvete sahip olabilmek için, milletimizin can 
düşmanı olan Fransa insafsızca boğazımıza sarıldığı ve bizi bitkin hale soktuğu için, 
Fransa'nın hegemonya eğilimlerini yok etmeğe yardım edebilecek bütün fedakârlıkları 
omuzlamalıyız. Bugün Avrupa Kıtası'nda Fransa'nın korkunç ihtiraslarına tahammül 
edemeyen her devlet bizim müttefikimizdir Böyle devletlerden herhangi birine karşı yapılacak 
bir başvuru bize çok acı gelmemelidir. Alman milletine bu kadar azgın biçimde kın besleyen 
düşmanı, yere sermek olanağını bize verecekse, hiçbir | c ragat bizim için olanaksız 
sayılmamalıdır. En büyük yaralarımızın üzerlerine kızgın demirler bastırılmak ve yaralar 
kapatıldıktan sonra, öteki hafif yaralarımızın iyileşmeleri zamana bırakılmalıdır. 

Pek tabii olarak bugün ülke içinde, milletimizin düşmanlarının kin dolu havlamalarına hedef 
oluyoruz. Biz Nasyonal Sosyalistle: yolu muzu hiçbir zaman şaşırmayalım. Kanaatimize göre 
kesin olarak gerekli olan şeyi yapalım ve milletimize duyuralım. Bugün bizim için 
vatandaşlarımızın hayallere düşkün zihniyetlerini elinde alet gibi kullanan Yahudi adiliğinin 
devamlı bir şekilde beslediği kamuoyuna karşı dikilmek lâzımdır. Bu dalgalar etrafımızda 
kudurmalarla şiddet ve coşkunluklarla bir anda kırılıp parçalanacaktır. Fakat sürüklenip 
gidenlerden çok, akıntıya karşı yüzmeye çalışanlar dikkati çekerler. 

Bugün bizler basit birer başak halindeyiz. Birkaç sene sonra kader bizi bir set yapabilir. Her 
dalga bunun üzerinde erir ve başka tarafa akmak zorunda kalır. 

Bütün dünya şunu kafasına iyice sokmalıdır: Nasyonal Sosyalist Parti, güzelce tayin edilmiş 
ve saptanmış siyasal bir anlayışın şampiyonudur. 

Dış politikamızı tayin eden ve gerekli kılan kesin ihtiyaçlarımızı biz kendimiz biliyoruz. 
Azgın düşmanlarımızın ateş saçan silâhları altında içimizden biri korkuya düştüğü zaman, 
sokulgan ve sırnaşık bir ses, her şeyi ve herkesi kendi aleyhine çevirmemek için bazı 
alanlarda fedakârlık yapmak ve kurtlarla beraber ulumak gerektiğini o kimsenin kulağına 
fısıldadığında; işte bizim çok kere çekinme duyacağımız direnme yeteneğine bu inanç bir 
kaynak oluşturacaktır. 

Tarih birçok örnekle ispat ediyor ki, zorunlu olmaksızın silâhlarını teslim eden milletler ilerde 
geleceklerini tekrar kuvvet yoluna başvurarak değiştirmektense alçaklıklara ve zulümlere 
tahammülü tercih etmektedirler. 

Bu seçiş insanidir. Akıllı bir galip yeniklere aşırı isteklerini olanaklar elverdiğince adım adım 
kabul ettirmeğe çalışacaktır. Her türlü moral kuvvetini kaybetmiş bir milletin artık zulüm ve 
baskı hareketlerinin her birinde silâha sarılmak için kâfi bir sebep bulamayacağını tahmin 
etmeğe üstün gelen tarafın hakkı vardır. Kendi isteği ile boyunduruk altına giren milletlerde 
bu karakter eksikliği sürekli biçimde görülür. 


Sessizce kabul edilen bu biçimdeki saldırılar ne kadar çok olursa yenilmiş olan millet, bu 
uzun ve gitgide artan saldırıların sonunda baş kaldırdığı zaman, hele bu millet daha ağır 
kötülüklere evvelce sabırla tahammül etmişse bu mukavemet ve isyan diğer insanların 
gözünde az haklı görülür. Tıpkı Kartaca'nın yok olması gibi... Karta-ca'nın yok olması, kendi 
hatası yüzün den ortadan kalkmış bir milletin uzun süre can çekişmesine dehşet verici bir 
örnektir. Clausevvitz, "Trois actes de foi (inancın Üç Safhası)" adlı esc rinde bu fikri eşsiz 
biçimde açıklığa kavuşturmuş ve ona aşağıdaki biçimde bir kesinlik kazandırmıştır: 
"Korkakça bir boyun eğmeyle şeref ve namusa sürülen leke anık uzun bir zaman silinmez. Bir 
milletin kanına giren bu zehir damlası öteki nesillere intikal ederek onların da kuvvetini felce 
uğratır. | lal tâ kökünden yok eder. Aksine kahramanca bir savaş sonunda hürtri yetin 
kaybedilmesi bile bir an için tutsaklık altına girecek milletin tekrar dirilmesine dayanak olur. 
Bu hürriyet canlı bir çekirdektir ve bir gün ondan sağlam köklü bir ağaç doğacaktır." 

Şeref ve namus duygusunu ve karakter kuvvetini kaybeden bir millet tabiidir ki bu doktrine 
önem vermeyecektir. Fakat buna candan bağlı olanlar hiçbir zaman çok aşağılara 
düşmeyecektir. Ama bunu unutur, ya da hiç akla getirmek istemezse her türlü kuvvet ve 
cesareti kaybedebilir. Onun için korkakça bir boyun eğmekten sorumlu olanların hemen 
kendilerine gelmelerini, akıl ve içgüdülerini rehber edinip davranışlarını değiştirmelerini 
beklemek gereksizdir. Asıl bunlar böyle bir görüşü uzaklara atıp, reddedeceklerdir. O zaman 
milletin zinde unsurları iktidarı alçak ve ahlâk bozucu bir hükümetin elinden almak için 
ortaya çıkmazsa halk taşıdığı kölelik zincirine alışacaktır. Bu takdirde hükümetlerin kendile- 
rini bu kadar kötü hissetmelerine pek sık rastlanmaz. Çünkü galipler, çok defa bu 
hükümetlere, esirlere nezaret vazifesini yükleyecek kadar kurnazdırlar. Hükümetin başında 
bulunan karaktersiz adamlar kendilerine verilen bu vazifeyi öyle bir şiddetle yerine getirirler 
ki, ülkeye gönderilen ve galipleri temsil eden vahşi bir düşman bile bu kadar gaddar olamaz. 
Olayların 1918 yılından beri aldığı biçimler şunu ispat etmek tedir ki, üstün gelen devletlerin 
lütuflarım kazanabilme ümidi ile kendi isteğimizle boyun eğmemiz yönünde Almanya'da 
alınan siya sal kararlar, halk topluluklarının durumları üzerinde korkunç etki ler yapmıştır. 
Halk toplulukları deyiminin önemi üzerinde ısrarla dunıyo rum. Çünkü milletimizin bütün 
önderlerinin davranışlarını aynı korkunç hataya bağlamak gerekeceğine inanamıyorum. 
işlerimizin yürütülmesi savaşın sonundan beri Yahudiler lata fından yapıldığı için 
felâketimizin sadece durumumuzu anlamak eksikliğinden ileri gelmiş olması gerçekten kabul 
edilemez. Tersine milletimizi bile bile yok etmeye götürdüklerini kabul etmek icap eder. 

işte 1806 senesinden 1813 senesine kadar yıkılmış bir Prusya'ya tekrar dövüşmek gayretini 
kazandırmak için yedi yıl yettiği halde aynı milletin şimdi niçin bundan istifade etmediği 
düşünülürse, neden devletimizin daha ziyade zayıflatıldığı bu şekilde anlaşılmış olur. 
Locamo Banşı 1918 senesi Kasım ayında, yedi yıl sonra imzalanmıştır. 

Bu bölümün başlangıcı ortaya çıkmış olan her şeyi açıklar: O alçakça barış imzalandıktan 
sonra, artık düşmanımız saldırganlığını daha açık duruma getirmek için aldığı tedbirlere 
derhal bir karşı koyma enerjisi ve cesareti bulunamazdı. Düşman, bu defa da çok fazla şey 
istemeyecek kadar kurnaz ve akıllı idi. Saldırganlığını ve adaletsiz davranışını öyle ustaca 
sınırlandırdı ki, yaptığı zulümler kendisince ve Alman hükümetinin de takdirince tahammül 
edilebilir gibi gözükecekti. Böylece halkta başkaldırma duygularının ortaya çıkması korkusu 
bulunmayacaktı. Bizim boğulmamızı tamamlayan bu keyfi kararlara biz ne kadar izin 
verirsek, yeni bir saldırma olayı ya da adaletsizce davranma karşısında direnmeye o kadar 
haksız görülüyorduk. 

Clausevvitz'in anlattığı zehir damlası işte budur. Artık bir defa ortaya çıkan karakter eksikliği 
zorunlu olarak gitgide artacak ve yavaş yavaş korkunç bir miras gibi, bütün kararların 
üzerinde ağırlığını belli edecektir. Bu, kurşun ağırlığına benzer ki, bir millet onu omuzları 
üstünden fırlatıp atmayı başaramaz. Bu, böyle bir ağırlığın altında inleyen milleti, en sonunda 
köleler seviyesine indirir. 


işte Almanya'da silâhlarımızı elimizden almak ve bizi boyunduruk altına sokmak işini 
sonuçlandıran, bizi politika bakımından savunmasız duruma sokan, ekonomik yönden istismar 
eden kararnameler peşpeşe yayınlanıyordu. Nihayet Davves Plânı 'm, bize bir mutluluk ve 
Locamo Barış Anlaşması'nı da bir bâşarıymış gibi gösteren ruhi durum bu şekilde meydana 
geldi. Daha yüksek bir görüşle, bütün bu felâketler üzerinde de bir mutluluk elde ettiğimiz söz 
konusu olabilir, o da şudur: insanlara yollarını şaşırtmak kabilse de, Allah hiçbir zaman 
aldanmaz. Tanrı bizi lütuflarmdan mahrum bıraktı. Sıkıntı ve endişe o tarihten beri 
milletimizin değişmez kaderi oldu. Sefalet vatandaşlarımıza yegâne ve sadık yol arkadaşı i-di. 
Bu vakada bile kader bizim lehimize hususi bir muamele göstermedi. Bize ancak lâyık 
olduğumuz şeyi uzattı. Artık şeref ve namusa verilen mükâfatı bilmiyoruz. Bize ekmeğini 
kazanabilmek hürriyetini takdir ettiriyordu, insanlar ekmeklerini istemeyi artık öğrendiler ve 
bugün Tanrı'ya hürriyetlerim iade etmesi için dua edeceklerdir. 

1918 senesini kovalayan seneler esnasında milletimizin yıkılması gayet üzücü ve bariz oldu. 
O günlerde kim ileride meydana gelecek neticeyi önceden kestirmek cüretini gösterse şiddetle 
cezalandırılır ve hırpalanır di. 

1922-1923 kışı geldiği zaman Fransa'nın hakkımızda beslediği duyguların çoktan farkına 
varılmış olunması gerekirdi, işte bundan dolayı iki şık vardı: Ya Fransa'nın iradesi Alman 
milletinin dayanma kuvvetine karşı yavaş yavaş eriyecekti yahut Almanya nihayet bir gün 
muhakkak meydana gelecek şeyi yapacaktı. Özellikle sert bir tecavüz hareketi Almanya'yı 
hırslı bir değişiklik ve direniş göstermeğe yöneltecekti. Böyle bir karann kavga çıkaracağı ve 
bu kavgada Almanya'nın hayatının söz konusu olacağı muhakkaktı. Almanya ancak daha önce 
Fransa'yı tecrit etmekte başarı sağlayarak bu ikinci savaşın bütün dünyaya karşı Almanya'nın 
bir mücadelesi olmayıp, dünya barışına halel getiren Fransa'ya karşı bir dövüş olduğunu 
açıklasay-dı, bu savaştan canım kurtarmış bir halde çıkabilirdi. 

Bu nokta üzerinde inatla duruyorum. Adamakıllı inanıyorum ki, bu ikinci ihtimali kuvveden 
file çıkarmak lâzımdır. Ve bu bir gün olacaktır. Ben Fransa'nın bize karşı beslediği 
niyetlerinde bir değişiklik husule geleceğine ise kesinlikle inanmıyorum. Çünkü bu niyet, esas 
itibariyle Fransa'nın içgüdüsünden başka bir şey değildir. Ben Fransız olsaydım ve dolayısıyla 
Fransa'nın büyüklüğü bugün Almanya'nın büyüklüğünün kutsal olması kadar benim için aziz 
bir şey olsa idi "Clemenceau"nun yapmak istediğinden ve yaptığından başka türlü hareket 
etmeyecektim. Nüfusunun azalmasından değil, ırkının en iyi unsurlarının, derece derece 
ortadan kalkması yüzünden yavaş yavaş ölmekte olan Fransa dünyada ancak Almanya'yı 
yıkmak suretiyle mühim bir rol oynayabilir. Fransız dış siyaseti bütün karmakarışıklığına 
rağmen en sonunda ve sürekli olarak en derin ve en ateşli unsurlarını tatmin edecek olan bu 
hedefe, Almanya'yı yıkma hedefine yönelecektir. Fakat varlığını korumak yolunda pasif bir 
iradenin aynı derecede azimli ve faal surette hücuma geçirdiği bir iradeye uzun süre sonra 
başarılı bir dayanma göstermesi mümkün değildir. Almanya ile Fransa'yı savaşmaya götüren 
sonsuz mücadele, bir Fransız hücum ve tecavüzüne karşı Alman savunmasından ibaret 
bulunduğu müddetçe, bu kavga hiçbir zaman kesin bir karara bağlı olmayacaktır. Ama 
Almanya asırdan aşıra yeni yeni topraklar kaybedecektir. Son iki yüzyıldan bugüne, Alman- 
ca'nın konuşulduğu sınırlar göz önünde tutulursa şimdiye kadar bizim için bu kadar kötü bir 
netice doğurmuş olan bu işin bundan daha iyi bir neticeye varacağına inanmak herhalde saflık 
olur. 

Ancak bu gerçek vatanımızda iyice anlaşıldığı, artık milletin yaşama gücünün sırf pasif bir 
savunma içinde kaybolmasına razı olmadığı, tersine, bütün enerjimiz Fransa ile kesin bir 
hesap görme işi uğrunda ve kesin mücadele yolunda hep bir araya toplandığı, Alman 
milletinin başlıca amacının terazinin bir kefesine atıldığı zamandır ki, —evet sadece o 
zaman— bizi Fransa ile savaşmağa iten bitip tükenmez ve faydasız mücadeleye son vermek 
mümkün olacaktır. Fakat şu şartla ki, Almanya Fransa'nın ortadan kaldırılması için mecbur 
olduğu gelişmeyi nihayet milletimize başka bir bölgede sağlamak için bir çare bulmalıdır. 


Bugün Avrupa'da 80 milyon Alman bulunuyor. Dış politikamızın iyi yöneltildiğini kabul 
etmek, ancak yüz yıl geçmeden, kıtamızda iki yüz elli milyon Alman'ın, yeni dünya 
fabrikalarında çalışan tutsaklar gibi üst üste istif edilmiş yığılı bir durumda değil, mesaileriyle 
birbirlerinin hayatlarım karşılıklı olarak sağlanan köylü ve işçi sıfatları ile yaşayabilmeleri ile 
mümkün olabilir. 

1922 senesinin Ocak ayında Almanya ile Fransa arasındaki münasebetlerin gerginliği, tehdit 
edici bir hal aldı. Fransa yeni ve bilinen istilâ tedbirlerini düşünüyor ve kendisine başarı 
sağlayacak dayanaklara gerek duyuyordu. Ekonomik istifadeden evvel siyasi bir baskı 
yapmak lâzımdı. Fransa'nın düşünüşüne göre ancak bütün Alman varlığının sinir 
merkezlerinden birine indirilecek şiddetli bir darbeden sonra, inatçı milletimize daha ağır bir 
boyunduruk kabul ettire bilinirdi. Fransa Ruhr Havzası'nı işgal etmekle ve böylece manen 
bizim belkemiğimizi kırmakla başarı sağladığını sanmıyordu. Bizi ister istemez en ağırlarına 
varıncaya kadar bütün zorunluluklara "evet" dedirtecek köle vaziyetine düşüreceğini de ümit 
ediyordu. 

Ya boyunduruk geçirilmesi için boynumuzu uzatmak, ya münasebetleri kesmek söz 
konusuydu. Almanya derhal boyun eğmeye başladı ve sonunda tamamıyla direnci kırıldı. 
Kader, Ruhr'un işgali ile Alman milletinin kalkınmasına yardım için bir kere daha el 
uzatıyordu. Çünkü önce feci bir istila imiş gibi görünen şey, daha yakından bakılırsa 
Almanya'nın ıstıraplarına bir "son" vermek için bir aracı idi. Fransa Ruhr'u işgal etmekle 
siyaset yönünden ilk defa olarak gerçek ve kızgın bir şekilde, ingiltere'yi kendisinden 
uzaklaştırıyordu. Hem yalnız İngiliz diplomasi çevreleri durumdan haberli değildiler. Bu 
çevreler Fransa ile anlaşmayı ancak soğukkanlılık ve ince hesaplara dayanması bakımından 
ımzalamışlar, uygun görmüşler ve bugüne kadar korumuşlardı, ingiliz milletinin bütün 
tabakaları bile aynı duyguyu besliyorlardı. 

Avrupa Kıtası'nda Fransız büyük hücumunun yanında bu yeni ve dehşetli destek özellikle 
ingiltere'nin iktisadi çevrelerinde belirli bir memnuniyetsizlik doğuruyordu. Çünkü Fransa 
şimdi Avrupa'da, askeri ve siyasi bir devlet olarak öyle bir yerdeydi ki, evvelce Almanya 
hiçbir zaman buna erişmemişti. Bütün bunlardan başka Fransa siyaset bakımından ingiltere ile 
rekabet edebilmek için, eşi bulunmaz ayrıcalıklı bir durum elde etmişti. Avrupa'nın en mühim 
demir, kömür yatakları öyle bir milletin avucunda birikmişti ki, bu devlet, Almanya'dan farklı 
olarak o zamana kadar can alıcı çıkarlarını hem azim, hem de cesaretle müdafaa etmişti. 
Büyük savaş sırasında da silâhlarına karşı duyduğu itimadı bütün dünya unutmamıştı. Fransa, 
Ruhr'u işgal etmekle ingiltere'nin elinden bütün savaş kârını almış sayılırdı. Basan bundan, 
sonra ingiltere'nin hareketli ve kaypak siyasetine değil, Mareşal Foch'a ve onun arkasındaki 
Fransa'ya ait bulunuyordu. 

italya'da da Fransa'nın etkisiyle genel hava —zaten savaşın sonundan beri hiç dostane 
değilken— kesin bir kin şekline büründü. Bu, büyük bir tarihi an idi. Dünün dostları, yarının 
düşmanları olabilirlerdi. Böyle olmamış ve ikinci Balkan Savaşı'nda olduğu gibi, dost blok 
devletleri hemen birbirleri ile savaşa tutuşmamışlarsa, sebebi sadece Almanya'da bir Enver 
Paşa bulunmamasından ve Re-ich şansölyesinin Cuno ismini çok iyi tanımasından ileri 
geliyordu. Halbuki, Ruhr'un Fransızlar tarafından istilâsı Almanya'ya yalnız dış siyasette 
gelecek için geniş manzaralar açmakla kalmıyor, iç politikada da büyük imkanlar sağlıyordu. 
Basının durmadan devam eden yalancı tesiri sayesinde ve Fransa'nın terakki ve kapitalist şam- 
piyonu olduğuna dair uyandırılan kanaat, Alman halkının büyük bir kısmını birdenbire bu 
hülya ile doldurmuştu. 1914 senesi bizim Alman işçilerinin aklına musallat olan milletlerin 
birbirleri ile anlaşması hülyalarını dağıtmış ve onları kanlı bir kavganın hüküm sürdüğü ve en 
kuvvetlinin hayatı en zayıfının ölümünü gerektiren bir dünyaya götürmüştü. 1923 yılının 
bahar ayları da aynı sahne ile geçti. 

Fransa tehditlerini icra ettiği ve nihayet başlangıçta büyük bir titizlikle, aşağı Almanya'nın 
maden bölgesinde ilerlemeğe başladığı zaman "kaderin saatinde gelmiş olan dakika Almanya 


için pek kesin idi. Eğer o zaman bizim milletimiz o dakikaya kadar takip etmiş olduğu yolu 
bırakıp, başka bir davranış içine girse idi, Moskova, Napolyon'a karşı ne olmuşsa, Alman 
Ruhr bölgesi de Fransa için yine aynı şey olurdu. Ancak iki şekilde hareket etmek 
mümkündü. Ya bu alçalışa hiç ses çıkarmadan boyun eğilirdi ve kollar kavuşturularak 
durulurdu; yahut Alman milletinin bakışları, demir potalarının kızıllıkları görünen ve yüksek 
bacalarında dumanları savrulan bu kıtanın üzerine çekilerek, milletimizin gözünde bu devamlı 
hareketlere bir son vermek ve bitmeyen bir korku içinde yaşamaktansa o dakikanın her türlü 
dehşetlerine göğüs germek için ateşli bir atmosfer yaratılırdı. 

O zaman Reich'ın şansölyesi olan Cuno, hiç ölmez ve eşsiz ünü sayesinde üçüncü bir yol 
buldu. Bizim Alman burjuva partileri de şansölyenin arkasından hayranlıkla yürüyerek ayrı 
bir ün kazandılar. 

Şimdi bizim önümüze açılmış bulunan kapılardan ikincisini imkân olduğu kadar kısa bir 
şekilde tetkik etmek isterim: 

Fransa Ruhr'u istilâ etmekle, Versay Anlaşması'm açık olarak ihlâl etmişti. Bu suretle 
anlaşmanın kefili bulunan devletler silsilesini özellikle ingiltere ile italya'yı kendinden 
uzaklaştırmıştı. Fransa artık bu devletlerin yalnız kendisinin menfaatlerine ve egoizmine 
yarayan Ruhr'u gasbetmek işine herhangi bir destek göstereceklerini umamazdı. Demek ki, 
Fransa bu sorunu sonuçlandırmak için yalnız kendi kuvvetine güvenebilirdi. Çünkü bu mesele 
başlangıçta bu maceradan başka bir şey değildi. Milli bir Alman hükümeti yalnız şeref ve 
namusun emrettiği hareket biçimini seçebilirdi. Fransa'ya derhal silâhlı bir "direnme" 
gösterilemeyeceği muhakkak idi. Fakat kuvvet ile desteklenmemiş bütün müzakerelerin 
gülünç ve sonuçsuz kalacağını kabul etmek gerekirdi. Gerçek ve etkili bir direnme mümkün 
olmadığı zaman "müzakereye girişmekten şimdilik imtina ediyoruz" demek mânâsız, gülünç 
bir harekettir. Ancak, bu kuvveti vücuda getirmeden müzakereye girişmek de daha budalaca 
bir hareket olur. 

Askeri çarelerle Ruhr'un istilâsına karşı konabilirdi demek istemiyorum. Böyle bir kararı ileri 
sürmek için çılgın olmak lâzım gelirdi. Fakat, Fransa'nın davranışının meydana getirdiği 
görünüşten ve bu girişimi uygulamak için gösterdiği gecikmeden istifade edilebilirdi ve 
edilmeli idi. Fransa'nın parçalayarak ayaklar altına aldığı Versay Anlaşması'na bir değer 
vermeyen ve Almanya'yı temsil eden liderler ilerde dayanacakları askeri kaynakları temin 
etmeliydi. Şurası da belli olmalıydı ki, en iyi delegeler bile üzerinde bulundukları toprak, 
oturdukları koltuk kendi milletlerinin himayesinde olmadıkça görüşmelerde hemen hemen 
hiçbir başarı kazanamaz. Zavallı bir terzi parçası araçlara karşı mücadeleye girişemez. Savun- 
madan yoksun bir tüccar, Brennus terazisinin bir kefesine kılıcını attığı zaman, o da dengeyi 
sağlamak için kendi kılıcını diğer kefeye atamazsa neticeye rıza göstermekten başka bir şey 
yapamaz. 1918'den beri düşmanın tek taraflı ve keyfi kararlar alan düzenli ve gülünç 
müzakerelerinde hazır bulunmak ümit kırıcı bir hareket değil miydi? Halbuki bizi başlangıçta 
alay yoluyla bir konferans masası başına çağırarak evvelden tespit edilmiş kararlar ve 
programlar bize verilmekle biz bütün dünyaya bir "alet" manzarası olarak arz edilmiyor 
muyduk? Biz bu programlar hakkında nutuklar verebilirdik, fakat onları değişmez gibi kabul 
etmeye mecburduk. Doğrusu aranırsa, görüşmelerde bizi temsil edecek diplomatlarımız en 
mütevazı bir orta seviyeyi pek az geçmişlerdi, içlerinden çoğu Lloyd Geor-ge'un alay dolu 
sözlerini pek haklı gösteriyorlardı. Lloyd George eski Reich Şansölyesi Sitnon'un karşısında 
alaylı bir tavırla: "Almanların kendilerine lider olarak zeki adamlar bulmasını bilmediklerini 
söylemişti. Zaten dahi kimseler bile, taarruz etmeğe azmetmiş kuvvetli bir düşmanın iradesi 
karşısında ve temsil edecekleri müdafaasız milletin üzüntü veren aciz hali dolayısıyla pek 
önemsiz neticeler elde edebilirler. 

Gerçi 1923 yılının baharında ordumuzu yeniden kurmak için Fransa'nın Ruhr'u istilâ 
etmesinden yararlanmak isteyecek bir kimse, önce millete manevi silâhlarını iade etmesi, 


ondaki irade kuvvetini geliştirmesi ve milletin içinde yatan kahramanlık duygularını silmek 
isteyenleri yok etmesi gerekirdi. 

1914 ve 1915 senelerinde Marksçılık "bela"sının başı kesin surette ezilmek işi ihmal 
olunduğu zaman, bu hatayı 1918 tarihinde kanımızla ödedik. 1923 yılının baharında, 
memleketlerine kötü gözle bakan ve milletlerinin katili olan Marksistleri artık kesin olarak 
zararsız hale getirmek için fırsattan istifade edilmediği zaman kötülük edilmiş olan kabahatin 
cezasını acı surette çekecektik. Fransız hücumlarına ve tecavüzlerine karşı tesirli bir direnme 
fikri, eğer beş sene evvel savaş meydanlarında Alman direncini içten parçalamış olan 
nüfuzlara savaş açılmayacak olursa halis bir çılgınlıktan ibaret kalırdı. Yalnız "burjuva" 
düşünceli kişiler, Marksizm'in bir gelişme geçireceğini ve 1918 yılının Kasımında o murdar, 
iğrenç yaratıkların ve o zamanki hükümet makamlarını elde edebilmek için iki milyon ölüyü 
soğukkanlılıkla ayaklar altına serdiklerini unutarak birden milli şuura saygı göstereceklerim 
tahmin edebilirlerdi. O zamanlar vatanlarına ihanet etmiş olanların bir an içinde Alman 
hürriyetinin birincileri kesileceklerini ümit etmek akla sığmaz olduğu kadar da gerçekten 
anlamsız bir fikir idi. Nasıl bir sırtlan bir leşi pençesinden bırakmazsa bir Marksist de 
vatanına ihanetten vazgeçmez. Burada bana sakın aptalca itiraz ileri sürülmeğe kalkışılmasın. 
Belki vaktiyle birçok işçilerin de Almanya için kanlannı dökmüş oldukları söylenecektir. Evet 
Alman işçileri konusunda hemfikiriz. Fakat o zaman bu Alman işçileri uluslararası Marksist 
değildi. 1914 yılında Alman işçi sınıfı yalnız Mark-sistlerden kurulu olsaydı, savaş üç haftada 
biterdi. Almanya daha ilk askeri sınırı geçmeden çökerdi. Hayır, o vakit Alman milleti 
mücadeleye son vermemiş ise "Marksizm deliliği"nin onun kalbini henüz zehirlemiş 
olmamasındandı. Fakat bir Alman işçisinin ve bir Alman askerinin savaş sırasında Marksist 
liderler tarafından ele geçirilmesi o işçi ve askerin vatan için kaybolmuş hale gelmeleri 
demekti. Eğer savaşın başında ve devam ettiği müddetçe vatandaş ların karakterinde yaralar 
açan ve ahlâkını bozan bu "iBRANI-LER"den on iki bin, yahut on beş bin tanesi türlü türlü 
kaynaklardan gelme çeşitli mesleklere mensup en iyi Alman işçilerinden yüz binlercesinin 
savaş hattında maruz kaldıkları o zehirli gazlan teneffüs etselerdi, milyonlarca insanın feda 
edilmesinin bir mânası olacaktı. Böylece bu alçak ruhlu adi kişilerden zamanında yakamızı sı- 
yırabilseydik kahraman bir milyon Alman'ın hayatı da kurtarılırdı. Fakat burjuvazinin siyaset 
ilmi, milyonlarca adamı, hiç göz kırpmadan savaş meydanında öldürmeğe göndermekten ve 
öte tarafta vatan haini olan on, on iki bin alçak Yahudi'nin, faizci, dolandırıcı, hırsız heriflerin 
vatanın en kıymetli ve en kutsi varlığı olduğunu ve bunlara dokunmamak icap ettiğini yüksek 
sesle söylemekten, çevreye duyurmaktan ibaretti. Bu burjuva aleminde zayıflığın ve kor- 
kaklığın mı, yoksa tamamen bozuk ve perişan bir ahlâkın mı hüküm sürdüğü hakikaten 
kestirilemez. Burjuvazi ortadan kalkmağa mahkum bir sınıfı temsil eder ve fakat ne yazık ki 
kendisi ile birlikte bütün bir milleti uçuruma sürükler. 

işte 1923 senesinde 1918'dekine benzer bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Ne türlü bir 
dayanma şekli seçilirse seçilsin, ilk alınacak tedbir milletimizi Marksizm zehrinden kurtarmak 
idi. Ben o düşüncedeyim ki, gerçekten milli bir hükümetin başta gelen görevi Marksizm'e 
karşı bir yok etme savaşını açmağa karar vermiş insanları aramak ve bulmak ve daha sonra 
onlara meydanı serbest bırakmaktı. Bu hükümet sosyal, barış, güvenlik ve asayiş gibi anlam- 
sız bir prensibin alçakça taraftarı olmamalıydı. Çünkü öte yanda ülke dışındaki düşman vatana 
en tehlikeli darbeyi indiriyordu ve içte de hıyanet köşe başlarında, sokaklarda, caddelerde, her 
yerde kol geziyordu. Gerçekten milli bir hükümetin, o zamanlar karmakarı-şıklığın oluşunu 
keskin bir gözle görmesi icap ederdi. Ne var ki bu durum milletimizin can düşmanı olan 
Marksistlerle tam bir hesap görmeye cidden imkân vermeli idi. Bu yedek çare unutulursa her 
ne şekilde olursa olsun bir direnci ve dayanmayı düşünmek tam bir çılgınlık olurdu. 

Böyle bir tarihi genişliği olacak hesap görme işi bazı hususi akıl vericiler, içleri geçmiş bazı 
ihtiyar bakanlar tarafından çizilmiş bir plânı takiple sağlanamazdı. Dünyada hayatın ölümsüz 
kanunlarina baş eğmek gerekirdi. Bu kanunlar hayatı bir kavga, yani sonu kesilmeyen bir 


kavga kabul ederler. Çok zaman en kanlı iç savaşların esas itibariyle yumuşak huylu olan bir 
milleti çelikleştirdiği ve pis kokusu göklere kadar çıkan bir leşin ise, büyük bir özenle devam 
ettirilmiş bir barış halinin neticesi olduğu gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekirdi. Bunun 
için 1923'te milletimizin kemiklerini ve etlerim kemiren yılanları çelik bir elle yakalamak 
ihtiyacını doğmuştu. Bu iş başarı ile sonuçlanınca, o zaman hareketli bir direnç hazırlıklarının 
anlamı olurdu. Hiç olmazsa sözde milli çevreleri, bu defa vatanın ne kazanacağı ihtimali 
bulunduğunu ve özellikle 1914'teki ve takip eden senelerdeki aynı hatalar tekrar edilirse so- 
nucun 1918'dekinin aynı olacağım açıkça anlatmağa teşebbüs ederek gırtlağımı yırtıncaya 
kadar uğraştım. Hiç bıkmadan ve usanmadan kaderin akışını yakından takip ederek, 
hareketimize Marksizm ile hesap görmek olanağını vermelerini istiyordum. Fakat bunları 
kulağı işitmeyenlere anlatıyordum. Ordu kumandanı da içlerinde olduğu halde herkes, ne 
yapılması gerektiğim benden iyi bildiğini iddia ediyordu. Nihayet bir gün geldi ki, tarihin en 
üzücü hak verme durumlarından birine düştüler. 

O zaman Alman burjuvazisinin görevinin son hududuna vardığı ve artık hiçbir işe yaramaz 
hale geldiği hakkında derin bir kanaate sahip oldum. Bütün bu burjuva partilerinin Marksizm 
ile yalnız rekabetin telkin ettiği duygudan dolayı mücadele ettiklerini ve onu ciddi surette 
ortadan kaldırmayı istemediklerim gördüm. Uzun zamandan beri bütün bu partiler 
Almanya'nın yok olmasını görmeğe alışık bulunuyorlardı. Artık yalnız bir düşünceleri 
kalmıştı: "Cenaze alayı ziyafetine kendilerini de davet ettirmek, işte yalnız bunun için 
mücadele ediyorlardı. 

Şunu açıkça itiraf edeceğim: O devirde ben Alplerin güneyinde milletine karşı beslediği ateşli 
sevgiden cesaret alarak italya'nın iç hainleri ile anlaşmaktan kaçıp, her çareye başvurmak 
suretiyle düşmanları ortadan kaldırmağa uğraşan büyük adama karşı derin bir hayranlık 
duydum. MUSSOLİN!'YI bu dünyada büyük insanlar seviyesine çıkaracak husus, halya'yı 
Marksizm'le paylaşmak yerine, Marksizmi imhaya uğraşarak vatanı uluslararası duruma 
düşürmekten koruma yolundaki azmidir. Bizim sahte ve değersiz devlet adamlarımız, ona 
nispetle acınacak bir cüce halinde kaldıkları için, bu sığırlar kendilerinden bin defa üstün bir 
adamı eleştirmek gibi bir anlamsızlığa kalkıştıkları zaman insan derin bir nefret duyuyor. 
Henüz yarım yüzyıl önce liderleri bir Bismarck olan bir memlekette böyle sözler işitmek 
insana ne tuhaf geliyor! Burjuvazinin 1923 senesinde aldığı bu vaziyet ve Marksizm'e 
gösterdiği yumuşak davranışlar, Ruhr'da her türlü faal direncin elde edeceği sonucu önceden 
işaretlemiş oluyordu. Bir can düşmanı kendi aramızda bulunduğu sırada Fransa ile savaşa 
girişmek bir aptallık idi. Buna eklenen her şey, kavga taklidinden, hedefi "halk ruhunun 
coşmasını" teskin ve Almanya'nın milli unsurlarını biraz olsun tatmin için, fakat gerçekten 
onu kandırmak gayesiyle düzenlenmiş sahnelerden ibaretti. Eğer bir inançla hareket edilmiş 
olsaydı, bir milletin kuvvetinin birinci derecede silâhlarında değil, idare kuvvetlerinde olduğu 
ve dış düşmanları yenmeden önce içteki düşmanların kökünü kazımak gerektiği kabul edilirdi. 
Yoksa zafere ve daha ilk günden itibaren gösterilen çabalara bir mükâfat bulamayan milletin 
vay haline... içinde düşman unsurları saklanmış bir milletin üzerinden bir bozgun silindirinin 
geçmesi, direnme kuvvetinin bölünmesi ve dış düşmanın muhakkak zafere ulaşması için 
yeterlidir. 

işte 1923 senesinin baharından beri bunun böyle olacağı evvelden görülebilirdi. Fransa'ya 
karşı askeri bir başarı elde etmenin güçlüğünden hiç söz edilmesin. Çünkü Fransızların Ruhr'a 
girmeleri ile doğacak tepki Almanya'da Marksizm'in yok edilmesinden başka bir sonuç 
olmasa bile, başarı bizim lehimize gerçekleşmiş sayılırdı. Hayatının ve geleceğinin azılı 
düşmanlanndan kurtulmuş olan bir Almanya dünyada artık kimsenin yenemeyeceği 
kuvvetlere sahip olurdu. 

Almanya'da, Marksizm'in parçalandığı gün, gerçekte esaret zincirlerinin de ebediyen 
parçalandığı görülecekti. Çünkü biz bütün tarihimiz içinde hiçbir zaman düşmanlarımızın 
kuvvetli oluşu dolayısıyla yenilmedik. Biz her zaman kendi hatalarımızdan ve içimizde 


bulunan düşmanlar tarafından mağlüp edildik. Alman hükümeti o devirde bu kadar 
kahramanca bir davranıştan aciz bulunduğu için yukarda gösterilen ikinci şekli seçme gibi bir 
akıl ve hikmet eseri göstermeliydi. Yani o dakikada hiçbir şey yapmayarak, durumu kendi 
akışına bırakmalıydı. 

Fakat tarihimizin bu mühim dakikasında Allah Alman milletine büyük bir adam(!) olan M. 
Cuno'yıa hediye etti. Bu kişi tam manasıyla bir devlet adamı, yahut meslekten yetişmiş pişkin 
bir politikacı değildi. Hele hele, anadan doğma üstün kabiliyetli bir devlet adamı hiç değildi. 
Belli vazifeleri yerine getirmek için bir nevi uşak rolünü oynuyordu. Bu Almanya için, bir 
Tanrı belâsı oldu. Çünkü dış ve iç politikaya karışan bu "tüccar", onu ticari bir iş düşündü ve 
ona göre faaliyet gösterdi. Fransa Ruhr Bölgesi'ni işgal ediyordu. Ruhr Bölgesi'nde ne vardı? 
Kömür. Anlaşılıyordu ki, Fransa Ruhr Bölgesi'ni kömürü için istilâ etmekte. Bunun neticesi 
olarak M. Cu-no Fransızların kömürden mahrum kalmaları için "grev" ilânım düşündü. M. 
Cuno'nun aklınca böyle bir davranış Fransız ordusunu muhakkak Ruhr Bölgesi'ni terke 
zorlayacaktı. Çünkü bu işgal kendisine hiçbir kâr getirmeyecekti, işte milli ruha sahip (!) bu 
mühim devlet adamının düşüncesi buydu. Cuno, çeşitli meydanlarda nutuklarla milletine hitap 
ediyordu. Ne yazık ki milleti de kendisini memnuniyetle, heyecanla dinliyor ve hayranlık 
duyuyordu. 

Fakat grevi yapmak için tabii olarak Marksistlere muhtaçtılar. Çünkü, grevi ocaklarda çalışan 
işçiler yapacaklardı. Binaenaleyh maden işçilerini de diğer Almanlar tarafından kurulmuş tek 
cepheye sokmak gerekiyordu. Burjuvaziye mensup bir devlet adamı için işçi, Marksist 
birbirlerine eşit deyimlerdir. Bu hıyanet parola ilân edildiğinde burjuva çöplüğünden çıkmış 
olan bu partilerin temsilcilerinin gözlerinin nasıl parladığı görülecek şeydi. Hele şükür Uzun 
zamandan beri aradıklarını bulmuşlardı. Onlara göre, Cuno bizi Marksizm'den ayıran kanalın 
üzerine bir köprü dikmişti. O vakit kendini bir milli kahraman ilân ederek elini, vatanlarına 
hıyanetleri tespit edilmiş hain komünistlere doğru uzattığı görüldü. Bu hainler de kendi 
menfaatleri bakımından uzatılan eli boş çevirmediler. Nasıl ki, Cuno'nun kendi "tek 
cephesi"ni kurmak için komünist liderlere ihtiyacı varsa, komünistler de Cuno'nun parasına 
muhtaçtılar. Cuno'nun milli gazetelerden ve milli olmayan dolandırıcılardan kurulu "tek 
cephe"si nihayet teşkil edildi ve tuhaftır ki komünistlere, yalancılara devlet tarafından tahsisat 
bağlandı. Bunlar asil (!) vazifelerini yapmağa koyuldular. Hem de bu, defa ücreti devlet 
tarafından verilmek şartıyla... 

Genel bir greve tahsisat bağlayarak bir milleti kurtarmak akıllara zarar bir fikir idi. Pek iyi 
bilinir ki, bir millet hürriyetini dua ile sağlayamaz. Genellikle bir milleti tembelliğe teşvik 
ederek hür yap mak da imkânsızdı. Bu gerçeği, tarihi bir tecrübe daha ispat edecek ti. Eğer o 
dakikada M, Cuno ücretli bir greve gideceği yerde heı Alman'dan iki saat fazla çalışma 
istemiş olsaydı, bu "tek cephe" masalı üç günde kendiliğinden son bulurdu. Milletler, 
haylazlıklarla değil, fedakârlıklarla kurtarılır. 

Zaten bu sözde "pasif direnç" uzun zaman devam etmedi. Bu kadar gülünç şekilde istilâ 
ordularının korkutulacağını ve geri çekilmeye mecbur edileceğini düşünmek "savaş" hakkında 
bir şey bilmemek demekti. Bu neticeyi elde edebilmek için masrafı milyarlara çıkan ve dünya 
parasını kökünden sarsacak bir teşebbüse girişmek lâzımdı. Tabiidir ki Fransızlar "direncin" 
nasıl kurulduğunu görünce Ruhr Bölgesi'ne kendi evleri gibi yerleştiler. Serkeş bir sivil halkın 
davranışı işgali yapanlar için önemli bir tehlike halini aldığı zaman, bunların sindirilmesi için 
hangi usullerin tanıtılacağını Fransızlar bizden öğrenmişlerdi. Dokuz sene önce biz Belçika 
çetelerini bir anda dağıtmamış mıydık? 

Sivil halka, faaliyetleri Alman orduları için hakiki tehlike olduğu zaman vaziyetin ciddiyetini 
ve önemini açıkça anlatmamış mıydık? Ruhr'daki pasif direnme Fransızlar için gerçekten bir 
tehlike olsaydı sekiz gün içinde kolayca işgal orduları bu çocukça davranışlara gayet kanlı bir 
şekilde son verirlerdi. Daima dönüp dolaşıp şu noktaya geliyoruz. Pasif direnme eğer 
düşmanın sinirine gerçekten dokunursa ve o zaman bu direnmeyi silâh zoruyla ve kan dökerek 


ezmeğe kalkarsa ne yapılacaktı? Bu takdirde direnmeye devam kararı verilmiş midir? Evet 
denecekse, en kanlı zulümlere ve tecavüzlere katlanmak mecburiyetini beklemeli. Fakat o 
zaman aktif bir direnme ile, uğranılacak durum yine aynı olacaktır. Demek ki, mücadele 
etmek lâzımdır. Pasif denilen direnmenin, o da ancak ihtiyaç takdirinde ve buna açıktan açığa 
bir mücadele yahut çete savaşı ile devamı için gizli bir azim ve teşkilât mevcut olursa bir 
mânası vardır. Genel olarak, ancak böyle bir mücadele, tam başarının mümkün olduğu fikrim 
akla getirir. Düşman tarafından sarılmış ve tazyik edilen bir kale, her türlü kurtuluş ümidinden 
vazgeçer geçmez kalenin müdafileri hemen hemen mutlak ölüm yerine hayatlarını kurtarmak 
ümidine sahip iseler, kendi kendilerine teslim olurlar. Tamamen sarılmış olan bir kalede son 
imdat kuvvetinin de düşman tarafından parçalandığı öğrenilirse, askerlerin bütün direnme 
güçleri uçar gider. Bunun için Ruhr'da bir pasif direnme, gerçekten bir neticeye varabilmek 
için yükleyeceği ve yüklenilmesi gerekecek olan sonuçlar göz önüne getirilerek arkasından 
ancak aktif bir direnme teşkilâtı kurulduğu takdirde mâna kazanabilirdi. O vakit milletimizden 
sonsuz kaynaklar elde etmek mümkün olabilirdi. ESer Westpha-lie'de oturanlardan her biri 
istilâ edilememiş Almanya'nın seksen yahut yüz taburluk bir orduyu hazırlamış olduğunu 
bilseydi Fransızlar diken üstünde kalacaklardı. Cesur adamlar başarı ihtimalini göz önünde 
bulundururlarsa teşebbüsün açıktan açığa belli olan faydasızlığına nispetle, fedakârlığa daha 
çok yatkın olurlar. 

işte bu düşünüşle Nasyonal-Sosyalistler, vatanperverce olduğunu iddia eden bu parolaya karşı 
azimli bir surette vaziyet aldık. Bunu takip eden aylarda, bütün vatanseverlikleri aptallıktan ve 
durumu kurtarmaktan ibaret olan, gururları tehlikesizce vatansever gö-rünebilmekten hoş bir 
surette gıcıklanan adamlar tarafından bize karşı yapılan saldırılar hiç eksik olmadı. Bu 
değersiz tek cepheyi, gösterilerin en gülüncü kabul ettim. Sonunda olaylar beni haklı çıkardı. 
Sendikacılar Cuno tarafından verilen paralarla kasalarını ağzına kadar doldurdukları ve pasif 
"direnme" bir tembelin müdafaasından gerçek bir taarruza geçmek safhasına geldiği zaman, 
kızıl sırtlanlar birdenbire koyun sürülerini terk ettiler ve tekrar her zamanki durumlarına 
döndüler. M. Cuno gürültüsüz, patırtısız gemilerine döndü. Almanya yeni bir deney ile 
zenginleşmiş, fakat büyük bir ümitsizlik denizine düşmüştü. 

Yaz sonuna kadar, birçok subaylar olayların bu kadar utanç verici bir şekil alabileceğini hiç 
tahmin etmemişlerdi. Hepsi de yarı açık, yarı kapalı Fransız kuvvetlerinin küstahça 
akınlarının Almanya tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmesi için gerekli işlerin hazırla- 
nacağım ümit etmişlerdi. Saflarımız arasında birçok Alman vardı ki, hiç olmazsa Reich 
ordusuna itimat besliyordu. Bu kanaat o kadar derindi ki, tavır ve hareket üzerinde ve 
özellikle delikanlılara verilen eğitim üzerinde kesin bir etki yaptı. 

Fakat tek cephe yıkıldığı, milyonlarca lira ve binlerce Alman genci feda edildikten sonra, 
ezici bir teslim kararı imza olunduğu zaman zavallı milletimize karşı yapılan bu ihanetin 
doğurduğu nefret galeyanı bir alev gibi fışkırdı. Bu gençler Reich liderlerinin so/lirini ciddiye 
almak saflığını göstermişlerdi. Fakat binlerce beyinde, gerekli olan bir değişikliğin mevcut 
siyasi sistemi kökünden yıka rak Almanya'yı kurtarabileceği hakkında ani bir inanç doğdu 
Hiçbir dönemde böyle bir çözüm çaresi için zaman bu derece uygun olmamıştı. Hatta hiçbir 
zaman böyle bir çözüm şekli bu da kikada olduğu gibi şiddetle istenmemişti. Bir taraftan 
vatan zararına olarak yapılmış bir ihanet, yüzsüz bir alçaklıkla kendini gös teriyordu, diğer 
tarafta bir millete zorla yüklenmiş iktisadi şartlar onu ağır ağır açlıktan ölmeğe mahküm 
ediyordu. Bizzat devletin, bütün mertlik ve iman hükümlerini ayaklar altına aldığı, vatandaş- 
ların haklarını komik bir hale çevirdiği, en iyi çocuklarının milyon-larcasını fedakarlıklarının 
armağanından yoksun bıraktığı ve öteki milyonlarca çocuğunun son paralarını da çaldığı için, 
artık tebaalarından kinden başka bir şey beklemeğe hakkı yoktu. Milletin ve vatanın bu 
iblislerine karşı beslenen bu kin, ne şekilde olursa olsun, ancak boşalacak bir yer arıyordu. 
1924 senesinin baharındaki büyük dava esnasında yaptığım son beyanatın sonucunu burada 
hatırlatmak hakkımdır: 


"Bu devletin hâkimleri, yaptığımız şeylerden dolayı tamamen gönülleri rahat bir halde bizi 
mahküm edebilirler. Tarih, yüksek bir gerçeği ve daha yüksek bir hakkı gösteren bu Tanrı, 
günün birinde bu hâkimlerin kararlarım yıkmaktan geri kalmayacak ve bize ödetmek 
istedikleri suçlardan hepimizi affedecektir." 

Fakat mahkemenin huzuruna, bugün hükümet nüfuzuna sahip oldukları halde hak ile kanunu 
ayaklar altına alan, milletimizi kötü bir akıbete mahküm eden ve vatanın felâketleri üzerinde 
bencil menfaatlerini topluluğun hayatının üstüne çıkaran kimseler de çağrılacaklardır. 

Burada 8 Ekim 1923'e rastlayan ve onu doğuran ve icap ettiren olayları resmedecek değilim. 
Bunu yapmayacağım. Çünkü bundan gelecek için faydalı bir şey beklemiyorum. Bilhassa 
henüz tamamen kapanmamış görünen yaraları tekrar açmakta hiçbir fayda görmüyorum. 
Bundan başka kalplerinin derinliğinde muhtemel olarak milletlerine karşı bendeki kadar sevgi 
bulunan, kabahatleri benimle aynı yolu takip etmemekten, yahut takip etmesini bilmemekten 
ibaret olan insanları suçlamak faydasızdır. Bugün vatanımıza musallat olan ve çoğumuz 
tarafından birlikte çekilen büyük felâketlerin karşısında, gelecekte bir gün milletimizin 
düşmanlarının tek cephelerine karşı memleketlerine sağlam şekilde bağlı Almanların tek 
cephesini vücuda getirecek kimselerini üzmek ve birbirlerine düşürmek istemem. Çünkü şu 
hususu kesin olarak biliyorum ki, vaktiyle bize düşman bulunanların bile, bağlı bulundukları 
Alman milletine karşı duydukları sevgi için ölüme giden ve acı yolu tutmuş olan insanları 
hürmetle hatırlayacakları zaman gelecektir. Bu eserin birinci bölümünü ithaf ettiğim 18 
kahramanı, ikinci bölümü tamamlarken, doktrinimizin taraftarlarına tamamen bilinçli olarak 
bizim için kendilerim feda etmiş kahramanlar örneği diye göstermek isterim. Bunlar, zayıflara 
ve cesareti kırılanlara görevlerini yapmaları gerektiğini hatırlatmalıdırlar. Onlar bu görevi tam 
bir inanç ile sonuç alınana kadar yapmışlardır. Bunların arasına en iyilerinden biri sıfatı ile; 
hayatını, milletini ve bizim milletimizi şiirle, fikirle ve nihayet çalışmaları ile uyandırmağa 
hasretmiş olan şahsı da katmak isterim: Bu, DIETRICH ECKARTir. 


SONUÇ OLARAK 
Alman işçi Partisi 9 Kasım 1923 günü kapatıldı. Böylece bu partinin Almanya'nın her 
tarafında bütün faaliyetleri yok edildi. Bugün 1926 senesinin Kasım ayında bu partiyi bütün 
Almanya'da tekrar tam olarak hürriyetine kavuşmuş ve sahip olmuş bir vaziyette görüyoruz. 
Partinin ve parti şerefinin maruz kaldığı bütün işkence, zulüm ve uğradığı iftiralar 
hareketimize bir zarar getirmedi. Fikirlerindeki isabet, amacının temizliği, taraftar ve 
üyelerinin azimli oluşları, partinin bütün baskılardan her zamankinden çok daha kuvvetli bir 
şekilde çıkmasını sağladı. 
Eğer bugünkü parlâmento sistemindeki ahlâk bozukluğu içinde bizim partimiz yaşadığı 
mücadelenin derin ve büyük sebeplerini, gün geçtikçe çok daha iyi bir şekilde anlayabiliyorsa, 
ırk ve ferdin kıymetini hissedebiliyorsa ve teşkilâtını ırk ve ferdin kıymetleri üzerine 
kuruyorsa, hemen hemen matematiksel bir kesinlikle şunu söyleyelim ki, Nasyonal Sosyalist 
Hareket için zafer günü çok yakındır. 
Partimiz gibi Almanya da, aynı şekilde sevk ve idare edilir ve teşkilâta tabi tutulursa dünya 
üstünde Almanya'nın hakkı olan durum muhakkak tekrar meydana gelecektir. Irkların 
tecavüze uğradığı bir devirde, kendini meydana getiren en iyi unsurlarını muhafaza altına alan 
ve bunları en büyük bir kıskançlıkla koruyan bir devlet er geç dünyanın efendisi olacaktır. 
Nasyonal Sosyalist Hareketin taraftarları, bir gün endişeye düşerlerse ve başarı şansları ile, 
partinin kendilerinden istediği fedakârlıkların büyüklüklerini karşılaştıracak olurlarsa, 
yukarıda söylediklerimi hiçbir zaman akıllarından çıkarmasınlar.